- Bu konu 19 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Nisan 2009: 08:33 #740795
Anonim
” Dördüncü Şua: İşte ey tembel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lûtuf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma’bud-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür. Allahu ekber -1- deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyâttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, iyyakkenabudu -2- Hitâbına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir. Âdetâ, harekât-ı salâtiyede tekrarla Allahu ekber, Allahu ekber demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz’iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ her bir bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir. İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.” (1) (1) bk. Sözler, On Altınıcı Söz.
5 Mayıs 2009: 14:31 #741511Anonim
Namazda kalbin gafleti iki sey ile olur.Biri zahir,biri de batin.
Zahiri olan gaflet soyledir;Namaz kildigi yerde mesgul edecek birsey gormesi veya bir ses duymasi.Kalbde goze kulaga tabidir.Bunun caresi,hic ses olmayan bir yerde namaz kilmaktir.Eger orasi karanlik olur ise daha iyidir.Gozde bir yere takilmaktan kurtulur.Bir cok zahidler ve abidler,kendilerine kucuk ve karanlik bir oda yaparlar cunku acik,rahat bir yerde kalp daha cok dagilir.
Ibn Omer,namaz kilacagi zaman gozu takilmamasi icin kilici,kitabi ve ortuyu onunden kaldirirdi.
Batini olan gaflet ise;dusunce ve hayallerin dagilmasidir.Bu ise daha zor ve guctur.Bu da iki sey ile olur;Biri kalbi zamanla mesgul edecek bir isten dogar ki bunun caresi once isi yapmak,kalbini ondan ayirmak ve sonra namaza durmaktir.Bunun icin Efendimiz buyurmustur ki;”Yemek hazir olunca ve namaz vakti ise once yemegi yiyiniz.” Bunun gibi,eger bir kimseye soz soyleyecek iseionce onu soylemeli,kalbi onu dusunmekten kurtarmalidir.Digeri ise,kisa zamanda olmayacak islerde olur.Yahut adet olarak kalbi cesitli dusuncelerin kaplamasindan meydana gelir.Bunun kurtulus caresi,kalbi okudugu kuran ve tesbihlerin manalarini dusunmek ile mesgul etmektir.Onlarin manasi dusunulur ve bu dusunce ile mesgul olunulursa gafletten kurtulunur.Bu da dusunceler galip olmadigi zaman olur.Fakat cok isterse,manalarini dusunmekle de bu istegi gideremez;bunun caresi bu hastaliga sebeb olan maddeyi vucudunda tesirsiz hale getirmektir.Bunu yapmazsa,bu dusunceden asla kurtulamaz ve namazi daima kalbden konusmalara karsilik olur.Bu da suna benzer ki,bir kimse bir agacin altinda oturup sercelerin sesini duymamak icin isterse eline bir sopa alir ve kovar.Bir muddet sonra serceler yine o agaca dolarlar.Eger yine o sercelerden kurtulmak isterse,caresi agaci kokunden kesmektir.Cunku agac orada oldugu muddetce kuslar oraya gelir.
Ruhun Miraci Namaz/Busra Cirik s.189,190,191
7 Mayıs 2009: 19:52 #741795Anonim
“Namazlarımızı huşu içinde kılabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor? İsteksiz kıldığım namazların durumu ve hükmü nedir?”
namazda tek bir noktayı düşünmeliyiz: Namaz bizim fıtrat ve yaratılış borcumuzdur. Biz farkında olmasak da, hissetmesek de, hiçbir şekilde huşuu yakalayamasak da, Allah’ın huzurundaki en faziletli, en sevimli, en güzel, en makbul, en edepli ve en itaatkâr duruşumuz namaz ile mümkün olmaktadır. Namazı yalnız Allah rızası için kılmalıyız. Huşuumuzu bozan oklar kalbimizden değil, şeytandan gelmektedir. Şeytanın bizimle olan meşguliyeti, bizim zevkimizi, huzurumuzu ve huşuumuzu kaçırsa bile, namazın faziletinin daha da yükselmesine zemin hazırlar. Bundan emin olmalıyız. O halde, huşuumuzun olup olmadığına bakmadan, namaz kılmaya devam etmeliyiz. Biz Allah için namaz kılmaya devam ettikçe inşAllah istediğimiz huşuu bulmak için de Rabbimize niyazda bulunmuş oluruz.
Bediüzzaman Hazretleri, nefsin tembellik döşeğinde ve gaflet uykusunda şeytandan gelen bir takım vesveselere kulak verebileceğini kaydeder ve nefsin bu desisesine karşı önemli ikazlarda bulunur. Nefsimize ve şeytana karşı zafer elde etmek için bu ikazları sık sık hatırlamamızda yarar var:
Meselâ, nefsimize diyebiliriz ki: Ey nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Gelecek seneye, hatta yarına kalmaya senedin var mıdır? Sana usançlık veren şey, dünyada sonsuz seneler kalacağını zannetmendir. Oysa vakıa tam tersidir; senin hem ömrün azdır, hem faydasız uçup gitmektedir. Geçip giden her bir fani günün yirmi dörtten birisini hakikî bir ebedî hayatın saadetini temin edecek güzel, hoş, rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek ise, usanmak şöyle dursun, bilâkis sana ciddî bir şevk ve hoş bir zevk verir.
Diğer yandan; her gün her gün ekmek yesen, su içsen ve havayı teneffüs etsen, ekmekten, sudan ve havadan usandığını söyleyebilir misin? Çünkü her an ihtiyaç tekrarlandığından; usanç değil, lezzet alıyorsun!
Kalp, ruh ve vicdan, cisim hanesinde nefsin arkadaşlarıdırlar. Nefis her ne kadar usandığını ve isteksiz olduğunu söylese de; kalbin, ruhun ve vicdanın gıdası, huzuru ve hayat kaynağı namazdır. Çünkü hem sonsuz acılara maruz, hem hadsiz lezzetlere sevdalı bir kalbin gıdası, elbette her şeye kadir bir Rahîm-i Kerim’in rahmet kapısında aranmalıdır. Keza, şu fani dünyada, büyük bir hızla ayrılık feryatları koparıp giden bir ruhun hayat kaynağı, her şeye bedel bir Mâbud-u Bâkî’nin ve bir Mahbûb-u Sermedî’nin rahmet çeşmesine namaz ile yönelmektir. Fıtraten ebediyeti isteyen, ebediyet için yaratılmış olan, ezelî ve ebedî bir Zât’ın âyinesi bulunan ve sonsuz derece nazik ve lâtif olan insanın duyguları, şu kasavetli, ezici, sıkıntılı, geçici ve boğucu olan dünya halleri içinde elbette teneffüse pek çok muhtaçtır. Bu teneffüsü ise ancak namaz penceresi sağlayabilmektedir.
Bir diğer husus; namaz, şu dünya misafirhanesinde aciz ve fakir kalbimize kuvvet ve zenginlik vermekte, şüphesiz gireceğimiz bir menzil olan kabirde gıda ve ışık hükmünde aydınlık kaynağı olmakta, çetin bir mahkeme olan Mahşerde senet ve berat hüviyetinde bizi kurtarmakta ve ister istemez üstünden geçeceğimiz Sırat Köprüsünde nur ve Burak gibi göz açıp kapayana kadar bizi Cennete ulaştırmaktadır. Böyle eşsiz lütuflara bizi mazhar kılan bir namaz için “neticesizdir” veya “ücreti azdır” diyebilir miyiz?
Sözünden dönmesi imkân harici olan Cenâb-ı Hak, Cennet gibi bir ücreti ve ebedî saadet gibi bir hediyeyi bize vaad ederek, pek az bir zamanda, bize, namaz gibi pek güzel bir vazife verse; biz de onun hediyesini hafife alırcasına o vazifeyi yapmaz isek veya vazifeden usanç gösterirsek, pek şiddetli bir azaba müstahak olmaz mıyız?
Aklımızı başımıza almalı ve bilmeliyiz ki, dünkü gün elimizden çıktı. Yarınki gün ise elimizde sened yok ki, ona malik olalım. Öyle ise hakikî ömrümüzü, bulunduğumuz gün bilmeli ve her günün en az birer saatini, birer ihtiyat akçesi gibi, uhrevî bir sandukça hükmünde, hakikî istikbal için teşkil olunan bir mescide veya bir seccadeye atmalıyız.
Sakın, “Benim namazım nerede, şu namazın büyük hakikati nerede?” diye ümitsizlik girdabına kapılmayalım. Zira hatırlayalım ki, bir hurma çekirdeği, aslında bir hurma ağacı hükmündedir. Fark yalnız özde ve ayrıntıdadır. Bizim gibi bir avamın, hissetmesek dahi namazımız, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan hissedardır, şu hakikatten bir sırrı vardır. Fakat hiç şüphesiz inkişafı ve aydınlığı, derecelere göre ayrı ayrıdır. Bir hurma çekirdeğinden, mükemmel bir hurma ağacına ne kadar mertebe bulunmakta ise, namazın derecelerinde de daha fazla mertebe vardır. Fakat bütün o mertebelerde, namazın nurânî hakîkatının özü ve esası mevcuttur.1
Dipnotlar:
1- Sözler, s. 243-247
13 Mayıs 2009: 18:56 #742380Anonim
Müritlerinden biri “Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir?” şeklinde bir soru sorması üzerine, Mevlana: “Namazda iken namazda olmak gerekir” diye cevap vermiştir.
Bunun manası şudur: Namaz kılarken, kişinin namazda olduğunu unutmaması, namazın gereklerini yerine getirmesi, fikren, aklen, okuduklarını, yaptıklarını takip etmesi, Allah’ın huzurunda olduğunun idrakinde olması, namaz miracına yakışır bir şekilde, dünyadan sıyrılması, kendini yalnız namazla meşgul etmesi, başka meşgaleleri geride bırakması, “Namazda iken namazda olma”nın birer açılımıdır.
Bu açılımları Gazali’nin de işaret ettiği (İhya, /167-169) birkaç basamakta açıklamaya çalışacağız:
1. Kalbin huzuru: Kalbin namazda hazır bulunup görev alması demektir. Kalıbını Kâbeye doğru yönelten kulun, kalbini de Hakiki mabud olan Allah’a yöneltmesi bu huzurun temel esprisidir.
Dünyevî meşgalelerden kurtulmuş, miraç yolculuğuna başlamış, kesretten vahdete/yaratıklar meclisinden sıyrılıp Yaratanın huzuruna çıkmış, ilâhî huzurdaki duruşunun idrakine varmış bir kalp, gerçek huzura kavuşur ancak ve namazın huzuruna huzur katmış olur.
Huzuru kazanmak: Huzuru kazanmak, kalbi namazda hazır etmek için, namazın en önemli bir görev olduğuna inanmakla mümkündür. Çünkü kalp, mutlaka bir şeylerle meşgul olacaktır, tembel ve boş duramaz. Duygu ve düşüncelerimizde hangi konuya öncelik verirsek, gönlümüz de ona önem verir ve onunla meşgul olur. Kalbin namazda devreye girip hazır olması için, ona namazın önemini hatırlatmamız gerekir. Kişinin himmeti neredeyse, kalbin kıymet ölçüsü de oradadır.
2. Zihnin kavraması/anlaması: Bundan maksat namazdaki söz ve hareketlerin ne anlama geldiğini kavrayıp bilmektir. Bazen kalp okunan lafzın yanında hazır olduğu halde, onun manasıyla ilgilenmemiş olabilir. Oysa daha önce hiç akla gelmeyen güzel incelikler namazda insanın zihnine, kalbine gelebilir ve bunlarla çok güzel bir rotaya girebilir. “Namaz her türlü kötülük ve hayasızlıktan alıkoyar”(Ankebut, 29/45) mealindeki ayette bu gerçeğe de işaret edilmiştir.
Namazdaki söz ve hareketleri anlamanın yolu da her şeyden önce kalbi devreye sokmaktan geçer. İnsan zihni, kalbinin önem verdiği konulara yönelip orada yoğunlaşır.
3. Tazim göstermek: Namaz kılan kimsenin, huzurunda bulunduğu yüce Allah’ın sonsuz büyüklüğünü kavraması, ona karşı saygıyla dolması namazı namaz yapan unsurlardan biridir. Zaten namaz ve ibadetin farz kılınmasının en büyük hikmeti, Allah’ın azametini kalplere yerleştirmektir.
Tazimin kaynağı iki şeydir:
a. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, -ilim ve kudretiyle- her şeyin yanında hazır ve nazır olan Allah’ı yakından tanımak. Ki bu imanın gereğidir.
b. Her şeyiyle Allah’a muhtaç olan kendi nefsinin fakirliğini, acizliğini, hakirlik ve küçüklüğünü idrak edip bilmek. En küçük bir varlık olarak en büyük bir varlığın huzurunda olduğunu anlamak ve bu saygının bir sonucu olarak da içinde huşu duymaktır.
4. Heybet/Mehabet: Bu kavram, ileri derecede büyük görülüp de saygı duyulan bir varlık karşısında hissedilen ürperti duygusu anlamına gelir.
Mehabetin kaynağı da Allah’ı yakından tanımaktır. “Kulları içinde Allah’a karşı gereği gibi saygı duyup ürperti hissedenler ancak âlimlerdir”(Fatır, 35/28) mealindeki ayette belirtildiği üzere, Allah hakkındaki ilim ve bilgi arttıkça, ona karşı duyulan saygı ve mehabet de o nispette artar.
Rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir:“Hz. Peygamber(a.s.m)’le normal sohbet ederdik. Namaz vakti gelince sanki ne biz onu tanımışız, ne de o bizi tanımış..”(Gazali, İhya, I/160). Bu tavır, Allah’a karşı duyulan saygının olduğu kadar, görev sorumluluğundan kaynaklanan bir kaygının da ifadesidir.
5. Reca/Ümit: Öyle sultanlar var ki, insanlar onları büyüklükleri karşısında korkup ürperir fakat onlardan iyilik namına bir şey ümit etmez. Namaz kılan kimse ise, sultanlar sultanı olan Yüce Allah’ın huzurunda; bir yandan büyüklük ve azameti karşısında ürperti duyup iki büklüm olurken, diğer taraftan iman ettiği sonsuz rahmetini ve kılmakta olduğu namazın büyük bir mükâfatını ümit etmektedir.
6. Haya duygusu: Bu duygu yukarıda arz edilen unsurların bir süspansiyonu hükmündedir. Mehabetinden ürperdiği, rahmetini ümit ettiği Rabbinin huzurunda olduğunu düşünen bir kulun içinden şimşekler gibi çakan, kalbinin derinliklerinden kopup gelen nefsinin kusur saçan sinyalleri onun bütün benliğini sarar da benzi sararmaya başlar.
Her yönden kusur ve ayıplarla kirlenmiş bir kimlikle, her yönden mükemmel, kusurlardan uzak kutsal bir varlığın karşısında olduğunu, şanına layık bir tarzda kulluğunu sunamayacağının endişesini taşıyan ve bunu idrak eden kimsenin öz benliğini utanç ve hayanın kaplaması kadar tabii bir şey olamaz.
Niyazi Beki (Yrd.Doç.Dr.)
29 Mayıs 2009: 19:33 #744573Anonim
Namaz vakti girdiğinde Emirü’l Mü’minîn HzAli (ra)’ın benzi atar, renkten renge girer, titrerdi Kendisine bunun nedeni sorulduğunda Allah Teâlâ’nın: «Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler İnsan(a gelince o, tuttu) bunu sırtına yüklendi Çünkü o, çok zulümkâr, çok cahildir» (Ahzâb,72) mealindeki âyete imada bulunarak: «Bu anın, Allah ’ın göklere ve yere teklif edip de onların bunu yüklenmekten kaçındıkları ama benim yüklendiğim emaneti yerine teslim etme anı olduğunu bilmiyor musunuz? Yüklendiğim bu görevin gereğini yerine güzelce getirebilecek miyim yoksa getiremeyecek miyim bilmiyorum, işte bende gördüğünüz değişikliğin nedeni bu endişemdir»
29 Mayıs 2009: 19:45 #744576Anonim
hz alinin sözleri gerçekten düşündürücü çok sık hatırlayıp düşünmek gerek hepinizden allah razı olsun. seccadeni özlüyormusun derdi vaazında bi hocamız çoğu kez özlediğimi düşünürüm.
İSTE… karşılık bulacaksın.. çal kapıyı usanma! AÇILMAK İÇİNDİR KAPILAR.. yer olmasaydı orada SANA, önüne duvarlar çıkardı. VERMEK İSTEMESEYDİ İSTEMEYİ ÖĞRETMEZDİ. mademki ihtiyacın var, çalacaksın öyleyse.. en büyüğünü çal kapıların.
Aç ellerini gönlünle birlikte, dinleyen RABBİNDİR seni.!!
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.