- Bu konu 26 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
31 Mayıs 2010: 16:52 #771280
Anonim
Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti.
İKİNCİ SUALİNİZ: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum,
ehl-i dünyanın mahkûmu değilim.
Kadere müracaat ediyorum.
Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim.
Şu mânânın hakikati şudur ki:Başa gelen her işte iki sebep var: biri zâhirî, diğeri hakikî.
Ehl-i dünya zâhirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi.
Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivâya mahkûm etti.
Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti.
Zâhirîsi şöyle düşündü:
“Şu adam ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder; belki dünyamıza karışır”
ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti.
Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki,
hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum;
beni bu nefye mahkûm etti.
Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi.Madem ki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim.
Zâhîrî sebep ise, zaten bahane nev’inden birşeyleri var.
Demek onlara müracaat mânâsızdır.
Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı,
o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.Başlarını yesin,
dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın,
siyasetlerini büs bütün terk ettiğim halde,
düşündükleri bahaneler,
evhamlar elbette asılsız olduğundan,
onlara müracaatla o evhamlara bir hakikat vermek istemiyorum.
Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştiham olsaydı,
değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak, tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti.
Halbuki sekiz senedir birtek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım.
Dört senedir burada taht-ı nezarette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görülmedi.
Demek, Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki,
çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki:
Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dâvâ etmek,
bir nevi haksızlıktır.
Bu nevi haksızlığı irtikâp etmek istemem.On Üçüncü Mektup
31 Mayıs 2010: 17:38 #771286Anonim
Ben de derim: Hey efendiler!
Ne hakla bana usul-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz?
Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten iskat etmiş gibi,
haksız olarak beş sene bir köyde muhabereden
ve ihtilâttan memnu’ bir tarzda ikamet ettirdiniz.
Her menfiyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız
ve sonra vesika verdiğiniz halde,
sebepsiz beni tecrid edip,
bir iki tane müstesna,
hiçbir hemşehriyle görüştürmediniz.
Demek beni efrad-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz.
Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz?
On Üçüncü Mektup
28 Haziran 2010: 09:43 #772162Anonim
“Jandarmalar Beni Dinlemiyorlar”
Dördüncü Risale olanDördüncü Mesele
بِاسْمِهِ – وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ “O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.”İhvanlarıma, medar-ı intibah bir hâdise-i cüz’iyeye dair bir suale cevaptır.
Aziz kardeşlerim,
Sual ediyorsunuz ki: “Cami-i şerifinize, Cuma gecesinde, sebepsiz olarak, mübarek bir misafirin gelmesiyle tecavüz edilmiş. Bu hâdisenin mahiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?”
Elcevap: Dört Noktayı, bilmecburiye, Eski Said lisanıyla beyan edeceğim. Belki ihvanlarıma medar-ı intibah olur; siz de cevabınızı alırsınız.BİRİNCİ NOKTA
O hâdisenin mahiyeti, hilâf-ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına,
Cuma gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemaate fütur getirmek
ve beni misafirlerle görüştürmemek için bir desise-i şeytaniye ve münafıkane bir taarruzdur.
Garaiptendir ki, o geceden evvel olan Perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim.
Avdetimde, güya iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benimle arkadaşımın ortasından geçti.
Arkadaşıma, o yılandan dehşet alıp korktun mu, diye sordum:“Gördün mü?”
O dedi: “Neyi?”
Dedim: “Bu dehşetli yılanı.”
Dedi: “Yok, görmedim ve göremiyorum.”
“Fesübhânallah,” dedim. “Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği halde nasıl görmedin?”
O vakit hatırıma birşey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki:
“Bu sana işarettir, dikkat et.”Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev’indendir.
Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise,
hıyanet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse,
onu yılan suretinde görüyordum.
Hattâ bir defa müdüre söylemiştim:
“Fena niyetle geldiğin vakit seni yılan suretinde görüyorum; dikkat et” demiştim.
Zaten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek, şu zâhiren gördüğüm yılan ise, işarettir ki,
hıyanetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak,
belki bilfiil bir tecavüz suretini alacak.Bu defaki tecavüz, çendan zâhiren küçükmüş ve küçültülmek isteniliyordu.
Fakat vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirakiyle o memurun verdiği emir,
“Cami içinde namazın tesbihâtındayken o misafirleri getiriniz” diye jandarmalara emretmiş.
Maksat da beni kızdırmak,
Eski Said damarıyla bu fevkalkanun,
sırf keyfî muameleye karşı, kovmakla mukabele etmekti.
Halbuki o bedbaht bilmedi ki,
Said’in lisanında Kur’ân’ın destgâhından gelen bir elmas kılıç varken,
elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez;
belki o kılıcı böyle istimal edecektir.Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için,
hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda,
camide vazife-i diniye bitmeden ilişmediği için,
namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler.
Memur bundan kızmış, “Jandarmalar beni dinlemiyorlar” diye
kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenâb-ı Hak beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor.
İhvanlarıma da tavsiyem budur ki:Zaruriyet-i kat’iye olmadan bunlarla uğraşmayınız.
Cevâbü’l-ahmaki’s-sükût nev’inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız.
Fakat buna dikkat ediniz ki,
canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek,
onu hücuma teşcî ettiği gibi,
canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek,
onları tecavüze sevk eder.
Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı,
tâ dostların lâkaytlıklarından ve gafletlerinden,
zındıka taraftarları istifade etmesinler.Yirmi Sekizinci Mektup
27 Temmuz 2010: 12:39 #773546Anonim
“Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.”
İKİNCİ NOKTA
وَلاَتَرْكَنُواۤ اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur.”Hûd Sûresi, 11:113.âyet-i kerimesi fermanıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı,
belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor.
Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.İşte, bir ehl-i kemâl, kâmilâne, şu âyetin çok cevâhirinden bir cevherini şöyle tabir etmiştir:
Muîn-i zâlimîn dünyada erbâb-ı denâettir,
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.Evet, bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor.
Böyle mübarek bir gecede,
mübarek bir misafirin,
mübarek bir duada iken,
hafiyelik edip,
güya cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden
ve taarruz eden,
elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır.ÜÇÜNCÜ NOKTA
Sual: “Madem Kur’ân-ı Hakîmin feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye, Kur’ân’ın himmetine güveniyorsun; hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecavizleri çağırıp irşad etmiyorsun?”
Elcevap: Usul-ü şeriatin kaide-i mühimmesindendir:
اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَينْظَرُ لَهُ Yani, “Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.”
İşte, ben çendan Kur’ân-ı Hakîmin kuvvetine istinaden dâvâ ediyorum ki,
çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehrini serpmekle
telezzüz etmemek şartıyla,
en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında ikna etmezsem de,
ilzam etmeye hazırım.Fakat, nihayet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdan ki,
bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını
pis, muzır şişe parçalarına
mübadele eder derecede münafıklığa girmiş
insan suretindeki yılanlara hakaiki söylemek,
hakaike karşı bir hürmetsizliktir.كَتَعْلِيقِ الدُّرَرِ فِى اَعْنَاقِ الْبَقَرِ
“Öküzün boynuna inci takmak gibi.” darbımeseli gibi oluyor.
Çünkü bu işleri yapanlar, kaç defa hakikati Risale-i Nur’dan işittiler.
Ve bilerek, hakikatleri zındıka dalâletlerine karşı çürütmek istiyorlar.
Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.
Yirmi Sekizinci Mektup
27 Temmuz 2010: 12:53 #773547Anonim
allahrazı olsun
güzel bir konu paylasımı olmuş.30 Temmuz 2010: 17:18 #773795Anonim
Çeken çekmiş davanın çilesini, bizlere de inşaallah bu davanın bi tarafından tutup sahiplenmek düşer. Allah cc. Üstadımızdan ve onunla bu davayı bu günlere taşıyanlardan ve iman davasına gönül verenlerden ebediyyen razı olsun. Allah muvaffak eylesin, amin.
5 Ağustos 2010: 17:47 #774251Anonim
“Ve hattâ camiime ve ibadetime tecavüz edildi.”
DÖRDÜNCÜ NOKTA
Bana karşı bu yedi senedeki muameleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur.
Çünkü, menfîlerin ve esirlerin ve zindandakilerin kanunları meydandadır.
Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilâttan men olunmazlar.
Her millet ve devlette ibadet ve taat, tecavüzden masundur.
Benim emsallerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbaplarıyla beraber kaldılar.
Ne ihtilâttan, ne muhabereden ve ne de gezmekten men olunmadılar.
Ben men olundum.
Ve hattâ camiime ve ibadetime tecavüz edildi.
Şâfiîlerce, tesbihat içinde kelime-i tevhidin tekrarı sünnet iken,
bana terk ettirilmeye çalışıldı.Hattâ Burdur’da eski muhacirlerden Şebab isminde ümmî bir zât, kayınvalidesiyle beraber tebdil-i hava için buraya gelmiş; hemşehrilik itibarıyla benim yanıma geldi.
Üç müsellâh jandarma ile camiden istenildi.
O memur, hilâf-ı kanun yaptığı hatayı setretmeye çalışıp,
“Afedersiniz, gücenmeyiniz; vazifedir” demiş, sonra “Haydi, git” diyerek ruhsat vermiş.Bu vakıaya sair şeyler ve muameleler kıyas edilse anlaşılır ki,
bana karşı sırf keyfî muameledir ki, yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar.
Ben de tenezzül etmiyorum ki onlarla uğraşayım.
O muzırların şerlerini def etmek için, Cenâb-ı Hakka havale ediyorum.Zaten sebeb-i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler.
Ve kuvvetli rüesalar, aşâirlerin başındadırlar.
Herkes terhis edildi.
Başlarını yesin, dünyalarıyla alâkam olmadığı halde,
beni ve iki zât-ı âhari müstesna bıraktılar.
Buna da peki dedim.
Fakat o zâtlardan birisi bir yere müftü nasb olunmuş;
memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor.
Diğeri, İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış.
Halbuki bu iki zât, benim gibi kimsesiz, yalnız değiller;
maşâallah büyük nüfuzları var. Hem… Hem…Halbuki, beni bir köye sokmuşlar, en vicdansız insanlarla beni sıkıştırmışlar.
Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi,
o köye gitmek ve birkaç gün tebdil-i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni,
muzaaf bir istibdat altında eziyorlar.
Halbuki, bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur.
Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz.
Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.
Buradaki memurlar, nüfuz-u hükûmeti, ağrâz-ı şahsiyede istimal ediyorlar.
Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîne yüz binler şükrediyorum ve tahdis-i nimet suretinde derim ki:Bütün onların bu tazyikat ve istibdatları, envâr-ı Kur’âniyeyi ışıklandıran
gayret ve himmet ateşine odun parçaları hükmüne geçiyor, iş’âl ediyor, parlatıyor.
Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisat eden o envâr-ı Kur’âniye,
Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi.
Onlar beni bir köyde mahpus zannediyor.
Zındıkların rağmına olarak, bilâkis,
Barla kürsî-i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti.
اَلْحَمْدُ ِللهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى “Rabbimin bu fazlından dolayı Allah’a hamdolsun.”
Yirmi Sekizinci Mektup9 Ekim 2010: 15:22 #779086Anonim
Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir.
İHTAR: Ehl-i dalâlet, Kur’ân-ı Hakîmden alıp neşrettiğimiz hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye karşı müdafaa ve mukabele elinden gelmediği için, münafıkane ve desisekârâne iğfal ve hile dâmını (tuzağını) istimal ediyor. Dostlarımı hubb-u cah, tamah ve havf ile aldatmak ve beni bazı isnâdatla çürütmek istiyorlar. Biz, kudsî hizmetimizde daima müsbet hareket ediyoruz. Fakat, maatteessüf, herbir emr-i hayırda bulunan mânileri def etmek vazifesi, bizi bazan menfi harekete sevk ediyor. İşte, bunun içindir ki, ehl-i nifakın hilekârâne propagandasına karşı, kardeşlerimi sabık üç nokta ile ikaz ediyorum, onlara gelen hücumu def’e çalışıyorum.Şimdi, en mühim bir hücum benim şahsımadır. Diyorlar ki: “Said Kürttür. Neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz?”
İşte, bilmecburiye, böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisanıyla zikredeceğim.
DÖRDÜNCÜ DESİSE-İ ŞEYTANİYE
Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: “Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir.”
Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürt unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa istiâze ediyorum.
Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve frenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için, üç yüz elli milyon hakikî, nuranî menfaattar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terk etsin. Yirmi Altıncı Mektubun Üçüncü Meselesinde, delilleriyle menfi milliyetin mahiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden, ona havale edip, yalnız o Üçüncü Meselenin âhirinde icmal edilen bir hakikati burada bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki:
O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhidlere derim ki:
Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur’ân’ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.
Sen ise, ey hamiyetfuruş sahtekâr! Türkün mefâhir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var. Senden soruyorum:
Türk milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir?
Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyâta teşcî eden frenkmeşrebâne terbiyede midir?
Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir?Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin. Eğer zerre miktar hamiyet ve şuurun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak, cevap ver. Şöyle ki:
Türk milleti denilen şu vatan evlâdı altı kısımdır.
Birinci kısmı, ehl-i salâhat ve takvâdır.
İkinci kısmı, musibetzede ve hastalar taifesidir.
Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır.
Dördüncü kısmı, çocuklar taifesidir.
Beşinci kısmı, fakirler ve zayıflar taifesidir.
Altıncı kısmı gençlerdir.Acaba bütün evvelki beş taife Türk değiller mi?
Hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mu?
Acaba altıncı taifeye sarhoşçasına bir keyif vermek yolunda o beş taifeyi incitmek, keyfini kaçırmak, tesellilerini kırmak hamiyet-i milliye midir,
yoksa o millete düşmanlık mıdır?“El-hükmü li’l-ekser” sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır, dost değildir.
Yirmi Dokuzuncu Mektup
9 Ekim 2010: 15:40 #779087Anonim
gercek manada vatanını ve mılletını dahası tum ınsanlıgı kucaklayanlar
ısımlerı kaınatın sayfalarında en yaldızlı sekılde
yazılmıstır
ne mutlu onun talebesı olma serefıne erenlere
tskler a.r.o hatrlatmanız ıcın
17 Ekim 2010: 10:51 #779398Anonim
Evet, ben unsurca Türk sayılmıyorum. Fakat…
Elhasıl: Eğer Türk milleti yalnız altıncı taife olan gençlerden ibaret olsa ve gençlikleri daimî kalsa ve dünyadan başka yerleri bulunmasa, sizin Türkçülük perdesi altındaki frenkmeşrebâne harekâtınız, hamiyet-i milliyeden sayılabilirdi.
Benim gibi hayat-ı dünyeviyeye az ehemmiyet veren ve unsuriyet fikrini frengî illeti gibi bir maraz telâkki eden ve gençleri nâmeşrû keyif ve hevesattan men’e çalışan ve başka memlekette dünyaya gelen bir adama, “O Kürttür, arkasına düşmeyiniz” diyebilirdiniz ve demeye bir hak kazanabilirdiniz.
Fakat madem ki Türk namı altında olan şu vatan evlâdı, sabıkan beyan edildiği gibi, altı kısımdır. Beş kısma zarar vermek ve keyiflerini kaçırmak, yalnız birtek kısma muvakkat ve dünyevî ve âkıbeti meş’um bir keyif vermek, belki sarhoş etmek, elbette o Türk milletine dostluk değil, düşmanlıktır.
Evet, ben unsurca Türk sayılmıyorum. Fakat Türklerin ehl-i takvâ taifesine ve musibetzedeler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar taifesine ve zayıflar ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve kemâl-i iştiyakla müşfikane ve uhuvvetkârâne çalışmışım ve çalışıyorum. Altıncı taife olan gençleri dahi, hayat-ı dünyeviyesini zehirlettirecek ve hayat-ı uhreviyesini mahvedecek ve bir saat gülmeye bedel bir sene ağlamayı netice veren harekât-ı nâmeşruadan vazgeçirmek istiyorum. Yalnız bu altı yedi sene değil, belki yirmi senedir, Kur’ân’dan ahzedip Türkçe lisanıyla neşrettiğim âsâr meydandadır.
******İşte bu beş taife-ki, Türk milletinin altı kısmından beş kısmıdır-menfaatlerine çalışıyoruz. Altıncı kısım ki gençlerdir; onların iyilerine karşı ciddî uhuvvetimiz var, senin gibi mülhidlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok. Çünkü ilhâda giren ve Türkün hakikî bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz. Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakikati kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların dâvâlarını tekzip ediyor.
İşte, ey frenkmeşrepler ve propagandanızla hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler!
Bu millete menfaatiniz nedir?
Birinci taife olan ehl-i takvâ ve salâhatin nurunu söndürüyorsunuz.Merhamete ve tımar etmeye şâyan ikinci taifesinin yaralarına zehir serpiyorsunuz.
Ve hürmete çok lâyık olan üçüncü taifenin tesellisini kırıyorsunuz, ye’s-i mutlaka atıyorsunuz.
Ve şefkate çok muhtaç olan dördüncü taifenin bütün bütün kuvve-i mâneviyesini kırıyorsunuz ve hakikî insaniyetini söndürüyorsunuz.
Ve muavenet ve yardıma ve teselliye çok muhtaç olan beşinci taifenin ümitlerini, istimdatlarını akîm bırakıp, onların nazarında hayatı mevtten daha ziyade dehşetli bir surete çeviriyorsunuz.
İkaza ve ayılmaya çok muhtaç olan altıncı taifesine, gençlik uykusu içinde öyle bir şarap içiriyorsunuz ki, o şarabın humârı pek elîm, pek dehşetlidir.
Acaba bu mudur hamiyet-i milliyeniz ki, o hamiyet-i milliye uğrunda çok mukaddesâtı feda ediyorsunuz?
O Türkçülük menfaati, Türklere bu suretle midir?
Yüz bin defa el’iyâzü billâh!
Yirmi Dokuzuncu Mektup
17 Ekim 2010: 14:12 #779750Anonim
Türkler daha çok süfyan fitnesine, kürtler daha çok deccal yani dinsizlik fitnesine düşecekler dendi.ve düşüyorlar…Ne yazıkki.. 🙁
29 Ekim 2010: 14:16 #780361Anonim
[BILGI]Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.
[/BILGI]
Ey efendiler!
Bilirim ki, hak noktasında mağlûp olduğunuz zaman kuvvete müracaat edersiniz.
Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla,
dünyayı başıma ateş yapsanız,
hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir!Hem size bunu da haber veriyorum ki,
değil sizler gibi mahdut, mânen millet nazarında menfur bir kısım adamlar,
belki binler sizler gibi bana maddî düşmanlık etseler,
ehemmiyet vermeyeceğim ve
bir kısım muzır hayvânattan fazla kıymet vermeyeceğim.
Çünkü bana karşı ne yapacaksınız?Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle
veya hizmetimi bozmak suretiyle olur.
Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.Hayatın başına gelen ecel ise, şuhud derecesinde kat’î iman etmişim ki, tagayyür etmiyor, mukadderdir.
Madem böyledir; hak yolunda şehadetle ölsem, çekinmek değil, iştiyakla bekliyorum.
Bahusus ben ihtiyar oldum;
bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum.
Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz bir ömr-ü bâkiye tebdil etmek, benim gibilerin en âli bir maksadı, bir gayesi olur.Amma hizmet ise, felillâhilhamd, hizmet-i Kur’âniye ve imaniyede
Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla,
o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak.Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller
benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler.
Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle
bir sümbül hayatını netice verir;
bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer.
Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum.Yirmi Dokuzuncu Mektup
4 Kasım 2010: 19:07 #780719Anonim
[BILGI]Arkamdan, pek çabuk sizin nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. [/BILGI]
Altıncı Risale olan
Altıncı Kısmın ZeyliEs’ile-i Sitte
İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır.
Yani, “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır.
Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın!
Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun!
Ve bu asırda, yüz bin cihette “Yaşasın Cehennem” dedirten mim’siz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzıhaldir.وَمَا لَنَاۤ اَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا وََلنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَااٰذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلوُنَ 1
BU YAKINLARDA ehl-i ilhâdın perde altında tecavüzleri gayet çirkin bir suret aldığından, çok biçare ehl-i imana ettikleri zalimâne ve dinsizcesine tecavüz nev’inden, bana, hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir ettiğim bir mâbedimde hususî bir iki kardeşimle hususî ibadetimde, gizli ezan ve kametimize müdahale edildi.
“Niçin Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?” denildi.
Sükûtta sabrım tükendi.
Kabil-i hitap olmayan öyle vicdansız alçaklara değil,
belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdatla oynayan firavunmeşrep komitenin başlarına derim ki:Ey ehl-i bid’a ve ilhâd! Altı sualime cevap isterim.
BİRİNCİSİ: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usulü var, bir düsturla hükmeder.
Siz hangi usulle bu acip tecavüzü yapıyorsunuz?
Kanununuzu ibraz ediniz.
Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz?
Çünkü böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz.İKİNCİSİ: Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz?
Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize “lâdinî” ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak.
Ne cevap vereceksiniz?
Yirmi hükûmetin en küçüğünün itirazına karşı dayanamadığınız halde, nasıl yirmi hükûmetin birden itirazını hiçe sayar gibi hürriyet-i vicdaniyeyi cebrî bir surette bozmaya çalışıyorsunuz?ÜÇÜNCÜSÜ: Mezheb-i Hanefînin ulviyetine ve sâfiyetine münâfi bir surette, vicdanını dünyaya satan bir kısım ulemâü’s-sû’un yanlış fetvâlarıyla, benim gibi Şâfii’l-mezhep adamlara hangi usulle teklif ediyorsunuz?
Bu meslekte milyonlar etbâı bulunan Şâfiî mezhebini kaldırıp bütün Şâfiîleri Hanefîleştirdikten sonra, bana zulüm suretinde cebren teklif edilse, sizin gibi dinsizlerin bir usulüdür denilebilir.
Yoksa keyfî bir alçaklıktır.
Öylelerin keyfine tâbi değiliz ve tanımayız!DÖRDÜNCÜSÜ: İslâmiyetle eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik mânâsında Türkçülük namıyla, tahrifdârâne ve bid’akârâne bir fetvâ ile “Türkçe kamet et” diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usulledir?
Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur.
Nasıl bana teklif ediyorsunuz?
Hangi kanunla?Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyâne olur.
Yoksa sırf keyfîdir.
Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!BEŞİNCİSİ: Bir hükûmet, kendi raiyetine ve raiyet kabul ettiği adamlara herbir kanunu tatbik etse de, raiyet kabul etmediği adamlara kanununu tatbik edemez.
Çünkü onlar diyebilirler ki:
“Madem biz raiyetiniz değiliz; siz de bizim hükûmetimiz değilsiniz.”
Hem hiçbir hükûmet iki cezayı birden vermez.
Bir katili ya hapse atar veyahut idam eder.
Hem hapisle ceza, hem idamla ceza bir yerde vermek hiçbir usulde yoktur.İşte, madem vatana ve millete hiçbir zararım dokunmadığı halde, beni sekiz senedir, en yabanî ve hariç bir milletten câni bir adama dahi yapılmayan bir esaret altına aldınız.
Cânileri affettiğiniz halde, hürriyetimi selb edip hukuk-u medeniyeden iskat ederek muamele ettiniz.
“Bu da vatan evlâdıdır” demediğiniz halde, hangi usulle, hangi kanunla biçare milletinize rızaları hilâfına olarak tatbik ettiğiniz bu hürriyet-şiken usulünüzü, benim gibi her cihetle size yabancı bir adama teklif ediyorsunuz?Madem Harb-i Umumîde ordu kumandanlarının şehadetiyle, vasıta olduğumuz çok fedakârlıkları ve vatan uğrunda cansiperâne mücahedeleri cinayet saydınız.
Ve biçare milletin hüsn-ü ahlâkını muhafaza ve saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerinin teminine pek ciddî ve tesirli çalışmayı hıyanet saydınız.
Ve mânen menfaatsiz, zararlı, hatarlı, keyfî, küfrî frenk usulünü kendinde kabul etmeyen bir adama sekiz sene ceza verdiniz. (Şimdi ceza yirmi sekiz sene oldu.)
Ceza bir olur.
Tatbikini kabul etmedim; cezayı çektirdiniz.
İkinci bir cezayı cebren tatbik etmek hangi usulledir?ALTINCISI: Madem sizlerle, itikadınızca ve bana edilen muameleye nazaran, küllî bir muhalefetimiz var.
Siz dininizi ve âhiretinizi dünyanız uğrunda feda ediyorsunuz.
Elbette, mâbeynimizde, tahmininizce bulunan muhalefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak, dünyamızı dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit feda etmeye hazırız.
Sizin zalimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı, kudsî bir şehadeti kazanmak için feda etmek, bize âb-ı kevser hükmüne geçer.
Fakat Kur’ân-ı Hakîmin feyzine ve işârâtına istinaden, sizi titretmek için, size kat’î haber veriyorum ki:Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız.
Kahhar bir el ile, cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tard edilip ebedî zulümata çabuk atılacaksınız.
Arkamdan, pek çabuk sizin nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek.
Ben de huzur-u İlâhîde yakalarını tutacağım.
Adalet-i İlâhiye onları esfel i sâfilîne atmakla intikamımı alacağım.Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar!
Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz.
İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz!
Ben rahmet-i İlâhîden ümit ederim ki,
mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak!
Cesaretiniz varsa ilişiniz!
Yapacağınız varsa göreceğiniz de var.Ben bütün tehdidâtınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum:
اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اِيمَانًا وَقَالوُا حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ2
1 : “O bize yollarımızı dos doğru gösterdiği halde, bize ne oluyor ki Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız ezâlara kesinlikle sabredeceğiz. Tevekkül etmek isteyenler sadece Allah’a güvensinler.” İbrahim Sûresi, 14:12.2 : “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
Yirmi Dokuzuncu Mektup
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.