- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Temmuz 2010: 15:43 #663398
Anonim
Mesnevi-i Nuriye, Sayfa 209
Neden herkes aklıyla Cenab-i Hakkın varlığını göremiyor?
mütereddit iken, birden bire bir ciheti takip, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret-bahşa hikemi intaç ettiğinden, Saniin vücub-u vücuduna şehadetle, avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniye içinde ilan-ı Sani eden misbah-ı imanı ışıklandırıyorlar.
Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; herbir zerre de, kendi başıyla zat, sıfat, keyfiyetindeki imkanat cihetiyle Sanii ilan ettiği gibi, tesavir-i mütedahileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kainatın herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dairesinde, herbir zerre, muvazene-i cereyan-ı umumiyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi ifa ve hikmeti intaç ettiklerinden, Saniin kast ve hikmetini izhar ve vücut ve vahdetinin ayatını kıraat ettikleri için, Sani-i Zülcelalin berahini, zerrattan kat kat ziyade olur. Demek
-1- hakikattir, mübalağa değil; belki nakıstır.
S : Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.
Yani, “Sahife-i alemin eb’ad-ı vasiasında Nakkaş-ı Ezelinin yazdığı silsile-i hadisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Ta ki mele-i aladan uzanan şu selasil-i resail, seni ala-yı illiyyin-i tevhide çıkarsın.”
şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mucize-i kudret olan bu kitab-ı kainatın telifinde öyle bir i’caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fail-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i’caza karşı secde ederek
-2- diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bahusus zihayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nazır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kainatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lazımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. 1 Allah’a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır.
2 Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin herşeye galiptir; Hakimsin, Senin her işin hikmet iledir.14 Temmuz 2010: 16:54 #772912Anonim
Akıl maddecidir.Maddeye indirger herşeyi..Madde ise manaya kördür.
Bu yüzden feylesofların ekserisi sapıtmışlardır.
Akla çok itimad edersek vartalara sürükleniriz; peki neden Allah akılla bilinir deriz?
14 Temmuz 2010: 21:27 #772919Anonim
Allah’ı cc sadece akıl ile bilmek tahkiki iman için yeterli değildir.
Kalbin ve ruhunda bilmesi, iman etmesi gerekir.
Bunula ilgili okuduğum bir yazıyı paylaşmak istiorum.Allah’ı bilmenin ve tanımanın çok şubeleri, çok mertebeleri, çok dereceleri vardır. Allah’ın sadece varlığını bilip kainatta tedbir ve tasarrufunu inkar etmek ve Rububiyet ve Uluhiyetinin eserlerini ve ipuçlarını kainat üstünde okuyamamak da bir bilmektir, ama kafi bir bilmek ve tanımak değildir.
Halbuki Kur’an öyle bir marifet dersi veriyor ki; Allah’ın varlığının ve birliğinin yanında şuunatının, sıfatlarının ve isimlerinin kainattaki tecelli ve icraatlarını akla, kalbe ve hissiyatlara tesis ettirerek, dem ve damarlarına işlettiriyor. Her hadisede Allah’ın Rububiyet ve Uluhiyetini göstererek tam bir marifet dersi veriyor.
Ama aklı esas alan felsefe ise, Allah’ı sadece bir ilk sebep olarak görür, onun dışında kainatı ve içindeki icraatları sebeplere taksim eder. Allah’ın kainattaki Rububiyetini, Uluhiyetini isim ve sıfatların tecelliyatlarını göremez ve inkar eder. Bu şekil bilmek ise Allah’ın istediği bir bilmek değildir. Yani akıl vahyin terbiye ve idaresi altına girmeden, hakiki ve tahkiki marifeti elde edemez. Buna şahit ise akılda çok ileri giden felsefenin ve filozofların Allah hakkındaki marifetlerinin varlık boyutundan öteye geçememesidir. Halbuki Allah’ı bilmek, sadece varlığını ilk sebep olarak kabul edip, kainatı sebeplere taksim edip, kainatta Rububiyet ve Uluhiyetini inkar etmek değildir. Mesela aklı esas alıp vahye yüz çeviren felsefenin ukulu aşere düşüncesi ne denli tevhitten uzak şirke yakın ve Allah’ın marifetinden uzak olduğu, misal olarak gösterilebilir.
Yıldız böceği, küçük ışıkçığına itimat edip güneşin ışığına meydan okuduğu için, zifiri karanlığa mahkum olmuşlar. Bunun gibi filozoflarda vahiy güneşine teslim olmayıp kendi kafa fenerlerine itimat ettikleri için, kainat karanlığı içinde taklidi bir imanı zor elde etmişler. İbn-i Sina’nın, “Haşirde akıl ile gitmek imkansız, ama iman ile teslim oluruz.” sözü, salt akılın olayları anlamakta ne kadar aciz ve ihatasız olduğunu gösterir. Ama aklı vahyin teslimiyetine ve terbiyesine verdiğin zaman, şu kainatın en ince ve en müşkül meselelerini açan bir anahtar hükmüne gelir. Kainatın ali ve yüksek bir mütefekkir nazırı olur.
Özet olarak vahiyden uzak ve vahyin terbiyesine girmeyen salt ve soyut akıl Allah’ı kamil manada bilemez ve tahkiki bir marifete yetişemez. Bu sebeple akıl vahyin tedbir ve terbiyesine girip onun dairesinde işlemesi gerekir, yoksa şirk ve küfür bataklığında kaybolur gider. Tarihte sayısız dahi derecesinde filozoflar, salt akılları ile kainatta boğulup küfür ve şirk çukurundan kurtulamamışlar.
sorularlarisaleinur.com -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.