- Bu konu 4 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Kasım 2008: 08:53 #647241
Anonim
Nefis terbiyesi nasıl yapılır?
Nefis terbiyesini “nefsi öldürmek” şeklinde uygulayanlar nefsin hoşuna giden her şeyden uzak kalırlar. Bunun neticesinde; dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hale gelebilirler. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsi öldürmek yerine, onu hayra yönlendirmenin daha iyi olacağı kanaatindeyiz. Birincisi, hupsuz atın yemini kısıp, onu zayıflatarak ona hakim olmaya; ikincisi ise, yemini normal verip, ama onu iyi bir terbiyeden geçirerek güçlü bir atla hedefe daha kısa zamanda varmaya benzer.
Evet, dünyanın sevilecek tarafları vardır, sevilmeyecek yönleri vardır. Hırs gösterilecek yerler vardır, gösterilmeyecek yerler vardır. İnadın güzel olduğu durumlar vardır, çirkin olduğu durumlar vardır. Öfkenin kötü olduğu haller vardır, iyi olduğu haller vardır.
Dünyayı, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine ayna ve ahirete bir tarla(Acluni, I, 412) olarak sevmek güzeldir. İnsanın heveslerine hitab eden ve gaflet perdesi olan yönünü sevmek çirkindir. (Nursi, Sözler, s.,584) İlimde ve hizmette hırs göstermek güzeldir, şöhret için malda ve makamda hırs göstermek çirkindir. Hakta inat etmek güzeldir. Batılda inat etmek, çirkindir. Zalimlere öfke duymak güzeldir, müminlere öfke duymak çirkindir.
İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. (Bkz. Nursi, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 33-34) Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi.
İnsana daima kötülüğü emreden “nefs-i emmare” yatıştırılabilir. Böylece onun kötü istek ve arzuları da susturabilir. Böylece Nefs-i emmâre, levvâmeye veya mutmainneye inkılâp eder. Ancak bu durumda her şey bitmiş değildir. İnsanın imtihanı, mücahedesi ve manevi terakkisinin, ömür boyu devam etmesi için “mânevî bir nefs-i emmare” devreye girer. Heves, damar, asab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan bu mecazi nefs, hakikisinden daha şiddetlidir, daha ziyade söz dinlemez ve kötü ahlâka çok teşvik eder. İmam-ı Rabbani gibi büyük zatların bile nefs-i emmareden şekva ettikleri söylenir. Halbuki onların şekvaları, hakikisinden değil, işte bu mecazî olan nefistendir. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun izleri yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nefisleri mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri günah kirlerinden arınmış ve nurlanmış, kalbi hastalıkların ağlayıp sızlanmışlar. Bu zatlardaki, nefs-i emmâre değil, âsâba devredilen nefs-i emmârenin vazifesidir. Hastalıklar ise, kalbî değil, aksine hayalîdir.
Bu ikinci nefis şuursuz, kör hissiyatla hareket ettiği için akıl ve kalbin sözlerini anlamaz ve dinlemez, bu yüzden de onlarla ıslah olmaz, kusurunu görmez. Yalnız musibetler ve elemler ile nefret edebilir veya tam bir fedailikle her hissini, maksadına feda edebilir ve enaniyetini, her şeyini bırakabilir.
Evet, akıl, kalb ve ruhun rağmına olarak nefs, heva, his ve vehme mağlup olup ihlâssızlık gösterenler, (mesela kendi sahasında çalışan bir kardeşinin muvaffakiyetini alkışlayamayıp “neden ben yapmadım ki” diyenler) bu vartadan kurtulmak için, talihliyseler ya şefkat tokatı yerler, uyanırlar ya da enaniyetlerini ayakları altına alıp kusurunu itiraf ederler. Kusurunu itiraf etmek mânevî bir istiğfardır, İnsanı muaccel elem ve azaptan kurtarır.
Bu nedenle, nefs-i emmaresini öldürenlerin, ölünceye kadar imtihanları ve mücahedeleri devam etmesi için öncekinden daha ağır olarak yeni bir nefis verilir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şu açıklamayı yapar:
“Bir zaman, evliya-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zattan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmârenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından (karışımından) çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevî nefs-i emmâreyi gördüm. Ve anladım ki, o mübarek zatlar, hakikî nefs-i emmâreden değil, belki mecazî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmâreden haber veriyor.
Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.
Bu acip asırda dehşetli bir aşılamak ve şırıngayla hem hakikî, hem mecazî iki nefs-i emmâre ittifak edip öyle seyyiata, öyle günahlara severek giriyor. Kâinatı hiddete getiriyor. (Bkz. Nursi, Mektubat, 26. Mektup; Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 150)
Hakikate göre mecaz çok zayıf düşüyor ama burada durum tam aksi. “Daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden” tâbirleri bu gölge nefsin, nefs-i emmareyi bazen çok gerilerde bıraktığını ifade ediyor. “Bu da nasıl olur?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Ama biraz dikkat ettiğimizde bunun nice örnekleriyle hayatımızın âdeta kaynaştığını görürüz. Bakıyoruz, nefsimiz bize kumar oynamayı hoş gösteremiyor, içkiyi emredemiyor, ‘namaz kılma’ diyemiyor. Demek ki, bu konularda nefs-i emmarenin üzerimizde bir hâkimiyeti kalmamış, diyoruz.
O büyük insanlara birkaç hususta da olsa birazcık benzeyebilmenin hazzını yaşıyoruz. Ama gel gör ki, dünyanın fâni olduğunu çok iyi bildiğimiz ve mü’minlerin kardeş olduklarına inandığımız halde, bir mü’min kardeşimizin eline geçen fâni bir makamı yahut menfaati kıskanmaktan kendimizi alamıyoruz. Kıskançlık damarı bizde hükmedince, iç âlemimiz altüst oluyor, huzurumuz kaybolup gidiyor. “Dünya öyle bir metâ değil ki, bir nizâa değsin” diyen Sadi-i Şirazî’den nice ışık yılı uzaklarda kaldığımızı vicdanımız bize teessüfle haber veriyor. Ama biz kıskançlık damarıyla bu dersi de rahatlıkla kulak ardı edebiliyoruz.
İhlas ile halkı irşada çalışan bir büyük insan, bu hizmeti kendisinden daha güzel yapanları gördükçe sevinir, kalbi takdir hisleriyle dolar. Ama insaniyet hali, bazen kendi mensuplarının artmaması yahut azalması karşısında üzüntüye kapıldığı da olur. İşte bu hâl o ince ruhu feverana getirmeye kâfi gelir. “Ben ne yapıyorum? Halkın teveccühüne mi gönül bağlıyorum? Yoksa rızayı bırakıp riyaya mı sapıyorum?” diye derinden derine üzüntü duyar. Defalarca tövbe eder, istiğfar eder. İşte bu zatta bir an için mecazî nefs-i emmare hükmetmiş ve onun terakkisinin devamına sebep olmuştur
28 Kasım 2008: 18:33 #721200Anonim
NEFİS VE ENE AYNI ŞEY MİDİR?
Cenab-ı Hak, insana, kendi isim, sıfat ve şuunatını tanıtmak ve kavratmak için insanı, çok değişik ve geniş hissiyat, cihaz, ölçü ve kıyaslarla donatmıştır. İnsanın bu kıyasları yapabilmesi için, çeşitli ölçü ve mizanlar vermiştir.İnsanda, akıl, kalb ve vicdan gibi latif ve nurani hissiyat ve cihazlar olduğu gibi, kesif ve maddi cihazlar ve duygular da vardır. İşte, insandaki bir takım kabiliyet ve yetenekleri geliştirmek ve inkişaf ettirmek için mücahede ve mücadele için nefis ve şeytan yaratılmıştır. Bazı tabirleri izah etmeye çalışalım.
Nefis; Burada nefisten kasıt, insanın hayra da şerre de gidebilecek hissiyatın ve bedendeki cihazların tümüne verilen genel bir tabirdir. Nefis dediğimiz hissiyatlar, İslami bir terbiye ile terbiye edilirse sahibini en yüksek makamlara çıkarır. Batıl ve sapkın yollarda işlettirilirse, en aşağı derecelere düşürür.
Nefs-i Emmare; İnsanı kötülüğe sevk eden ve terbiye edilmeye müsait bir cihazdır. Nefis genel hissiyattır, nefs-i emmare ise bu nefisten bir şubedir.
Ene, benlik ve enaniyet anlamında kullanılmaktadır. Bu da Nefis diye isimlendirdiğimiz, genel hissiyat ve ölçülerden, bir cüz ve bir cihazdır. Gayesi ise, vahid-i kıyas dır. Yani Allah’ın mutlak sıfat ve isimlerini anlamakta kullanılan bir kıyas vasıtası ve aracıdır. Bu vasıta ve aracı, gayesinin dışında kullanıp su-i istimal ile sahiplensek, o zaman nefis hesabına sahibini firavunlaştırır. Bizim Cüz-i kudretimizi, Allah’ın külli kudretini anlamakta ve kıyaslamakta kullanmak için verilmiştir. Böyle değilde, ben yaptım, ben ettim, benim malım, ben işledim yolunda kullanıp haksız sahiplenirsek, o zaman şer hesabına geçer. Emanet olarak verilen bu ene, yanlış kullanılıp Allah’ın sıfatlarının anlaşılması için değil, kendimizi makam ve kudret sahibiymişiz gibi göstermeye vesile olacak şekilde kullanırsak o zaman emanete hıyanet etmiş olacağız.
İrade ise, insana verilen bütün bu cihaz ve kabiliyetleri hayırda mı, şerde mi kullanacağına karar veren en önemli itibari bir cihazdır. Bu da Nefis dediğimiz ruh ve cesedimizin toplamından bir cüz ve bir parçadır.
İrade, benlik, şehvet, gadap, akıl, heva, bunların hepsi büyük emanetin parçalarıdır. Her birinin vazifesi ve işleyişi farklılık arz eder. Bunların emmare olan, yani kötülük ve şer yönünün bütününe nefis denilmiş. Ene, nefis’tendir ama, Nefis, Ene’den ibaret değildir.
23 Mayıs 2009: 18:32 #743632Anonim
ALLAH razı olsun…kardeşim…
23 Mayıs 2009: 18:43 #743645Anonim
Amiin, cümlemizden.
25 Şubat 2010: 16:54 #767253Anonim
Allah ın Selamı Üzerinize, Salat ve Selam Efendimize, Aline ve ashabı üzerine olsun.
Verdiğiniz bilgiler içerisinde aksaklık demeyelimde bazı yanlış anlaşılabilecek durumlar dikkatimi celbetti. sizi düzeltmekten ziyade yanlış anlamaları önlemek amacıyle yazıyı ekleme ihtiyacı hissettim.
öncelikle bilmemiz gereken Nefsi Emmare nin ölmesi diye bi şey olamaz. nefis Adem ( yokluk) den yaratılmış olmaklıgı hasebiyle zaten yoktur. kendisini var sanıp Mevla Teala hazretlerimizin Öz Zatı pakı Sübhaniyesinden isimler ve fiilleri yoluyle his ve vehim mertebesi dediğimiz bu aleme intikal eden Tüm Tecellileri Sahiplenmiştir. Bu Varlıkların kendisinden oldugunu görmek sıretiyle var sanmış Dolayısıyle Varlık iddiasına girmiştir.
Sorun burası değil, bundan ziyade nefsi öldürme istenmesinden bahsedilmesi. nefsin Tarikatlarca öldürülmesi amacı güdüyor. Sanki Tüm tarikatların amacı buymuş gibi bir ima çıkıyor.
Öncelikle Taayyün-i Hubb-i dediğimiz yolda, Riyazet denilen nefis terbiye metodları caiz degildir. insan eger bir mürşidi kamile baglanmaksızın terbiye edecekse zaten bunu ypmak zorundadır. Aksi halde Kamil bir Mürşid bulup intisab ettiği zaman tek görevi Sevmek , Sevgiyi sahibinden Rabıta yoluyle dilenmek olucaktır. Bir Mürşidi kamil varsa orada riyazetten söz etmek bu işi bilmeden konuşmaktır. Kamil Bir Mürşid varsa Riyazet değil , Rabıta yolu ile Muhabbet ve Muhabbet yolu ile nefsin terbiye edilerek nefislerden nefsi Mutmainne itibariyle nefs-i Razıye- marzıye olabilmesidir.
Buna basit bir örnek vermek gerekirse;
bir insan düşünün. milyarlarca lirası var ve dinen herhangi bir bilgiye sahip olmamakla birlikte en azılı bir nefse sahip. her gün farklı kadınlarla birlikte ve insanlara her daim kötülük yapmakta. bu kişi bir kızı sevdi. o kız ile birlikte olamadı. ve kıza olan tutkusu onu bütün dünyevi zevklerden uzak tuttu. burada biz basit bir kul aşkından bahsediyoruz. bunu herkes , tabi sevgidenhaberi olan herkes anlayabilir.
yada annemizi kaybettiğiimizi düşünelim. o gün ve o olayın tesiri geçene kadar hüzünlü oluruz. neden ? muhabbet ettiğimiz birini kaybettik .Örnekte gördüğümüz üzere ; şerli bir insan basit bir kul aşkından dolayı şerlerinden vazgeçebiliyor. basit bir kul aşkı bile nefsi emmareyi geçici bir süre için bile olsa dizginleyebilyor.
yine anne örneginde gördüğümüz gibi bedensel oalrak alakalı oldugumuz anneyi kaybetiğimizde o tesir bizi dünyevi rehavetlerden uzaklaştırıyor.O halde mevla Sevgisi; riyazete ihtiyaç duymaksızın duruma göre bir anda bile olmak kaydıyle insanı nefsi emmareden kurtarıp Terbiye edilmiş en az nefsi mutmainneye bile sahip kılar.
peki anne sevgisi yada bir kul sevgisi bu kadar tesirliyorken , her daim birlikte oldugumuz Mevla Teala hazretlerine karşı neden ayrılık hüznümüz yok ?
Çünkü insanı kemal eden vasıflardan, ruh beslenmedi. beden her daim beslenirken ruh beslenmedi. insan sandıki ruhu besleyen namazdır. malesef o degildir sadece.
o zaman bedenide besleyen sadece yemekmi ? sumu ? kışın kalın giymek yazın ince giymek, etrafımızdaki binlerce tehlikeden bedeni her an korumakta beslenmedir. oturdugumuz gittiğimiz yere dikkat etmekte beslenmektir.
o halde neden sadece harama bakmamak ve ibadet yapmak beslenme olsun ??işte o ruhun gıdasıda her daim rabıta ve her daim rabıta yoluyle muhabbet elde ederek o muhabbetin sonucunda ruhani refleksleri kazanmaktır.
ruhani reflekslerimizi kazanınca, nasılki elimizi sıcak bir yere temas ettirdiğimizde canımız yanıyor. işte ruhumuzda beslenince bir günahı hissettiğinde günaha karşı içinde acı hisseder. her hangi bir meyil bulamaz.beden kangren olsa uyuşsa nasıl acı hissetmez, işte ruhta beslenmediği zaaman bu halde olur ve tesirini sadece ölümden sonra perdelerin kalkışında anlar.
Biz bu dünyaya mevlayı sevmeye geldik. İmtihan olmak için yaratmadı bizi mevla. bizi kendisini sevelim bilelim ve Ta zatı pakı Subhaniyesine kadar vuslat ile Terakki edelim diye gönderdi.nefsi emmare, şeytandan 70 kat güçlüdür. ve bahsettiğiniz mecazi nefis aslında nefsin tebiye olunduktan sonra kendileriyle mücadele etmek için ruhun yanında yer aldıgı hava su ateş ve topraktırki bunlarında her biri nefsi emmareden 70 kat güçlüdür.
ruh rabıta yolu ile aldıgını nefse nefiste bu nuru hava su ateş toprak unsurlarına gönderir ve kalıpta terbiye olur. Nihayette mecazi nefiste kalmaz. ve İnsan “İnsanı kamil” olur.
Demek istedigim İmamı rabbani gibi büyük zatların nefsi emmareden tehlike olarak bahsetmeleri kendileri için değil, seyri sülük yolcuları içindir. yolculuğunu tamamlamamış kişiler içindir.
Resulullah efendimiz sav “göz açıp kapanıncaya kadar nefsimin şerrinden sana sıgınırım” derken kendisinin nefsi emmaresinden mi bahsediyordu ? bize nasıl dua edilecegini gösteriyordu.
Tüm degerli bilgiler için Allah razı olsun. Sevgiler.
26 Şubat 2010: 17:36 #767335Anonim
Bağışlanma Dileği
Ey şefkati ve merhameti sınırsız olan Allahım,
Bütün kalbim, ruhum ve samimiyetimle ellerimi Sana kaldırıp yalvarıyorum. Bugüne kadar Sana dönmek, Senin sevmediğin şeyleri yapmamak ve bütün ruhumla Sana bağlanmak konusunda verdiğim sözleri bozdum. Hep nefsimin ve şeytanın çirkin tuzaklarına kapılıp, vicdanım feryat ettiği halde, Senin huzurunda Sana isyan anlamına gelecek kötülükleri işleme cüretkarlığında bulundum.
Ben şu anda Sen’in kudretinin tecellisiyle bu sözleri söylerken, tekrar, utançla kararmış alnımla huzurunda boynumu eğiyorum. Bir daha Sen’in engin merhametine sığınarak, azabından korkup rahmetin için yalvarıyorum.
Şefkatli ve Merhametli Allahım,
Şüphesiz, Sen’in kullarına olan şefkat ve merhametin, bütün annelerin ruhlarına bağışladığın evlat şefkatiyle karşılaştırılamayacak kadar büyük ve sınırsızdır.
Tekrar, rahmetini ümit ederek, bulanık gözlerimi göğsüme indirip, bağışlanmamı diliyorum. Sen’den başka el açacağım, sonuçta Sen’den başka kapısına sığınacağım, Sen’den başka kalbimin ve ruhumun sınırsız arzularını tatmin edebilecek kimse yok.
Rabbim…
Bir daha, beni bağışlamanı içtenlikle istiyorum. Sen’in sevmediğin ve beni Sana sevdirmeyecek şeyleri yapmamak hususunda, bana sağlam bir irade vermeni diliyorum. Nefsime galip gelmek, nefsimin çirkin arzularını senin çizdiğin meşru daire çerçevesinde tatmin etmek konusunda bana başarı vermeni diliyorum.
Şüphesiz benim ve sevdiklerimin ve sevmek istediklerimin sahibi Sensin. Sen’in mülkün olan şeylere yönelen nefsimin Senden izinsiz istemesine karşı, Sen’in yardımına sığınıyorum.Bana insanlığın özellikle sonsuz mutluluğunu destekleyecek çalışmalarda bulunmama yetecek bir beden ve zihin sağlığı bağışlamanı diliyorum.
Allahım…
Evreni O’nun nurundan yarattığın, bizim Seni tanımamızı borçlu olduğumuz Sevgili Peygamberimizin (asm) sana olan engin sevgisi hürmetine; Sen‘in Kadir, Rahim ve Vedud ]isimlerinin hürmetine, yakarışlarımı katında kabul eyle. Hayırlı hedeflerimden ayrılmama izin verme.
Allahım!
Beni sürükleyip Senden uzaklaştırmaya yırtınan nefsimin ellerine teslim etme. Seni sevmekten daha büyük bir mutluluk olamaz. Lütfen Seni bana sevdir. Ruhuma her sabah bu duayı samimiyetle okumaya beni teşvik edecek bir arzu ver.
Rabbim!
Beni bağışlayıp, sevdiklerine dahil etmeni istiyorum. Beni karanlık ve tehlikeli yollardan geçirirken yalnız bırakmamanı, benim yanımda olduğunu hissetmemi sağlamanı istiyorum. Kusurlarımdan utanıyorum. Yalanlarımdan, bencilliklerimden, ikiyüzlülüklerimden, şükürsüzlüklerimden utanıyorum. Eğer beni bağışlarsan ve seversen, bundan daha büyük neyi başarabilirim.
Kovulanlardan olmaktan ısrarla ve içtenlikle sana sığınıyorum Allahım. Senden uzaklara düşmekten Sana sığınıyorum.
Amin…
kaynak:risaleforum.com
______ -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.