• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #673932
    Anonim

      Son Pişmanlık

      Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

      “O halde, vay kalpleri Allah’ın zikrinden (boş kalıp) kaskatı olanlara. Onlar açık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer; 22)

      Allah-u Zülcelal, bu ayet-i kerime ile bize çok büyük işaretler vermektedir. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in hadis-i şerifleri bizim için büyük bir eczane gibidir. Orada manevi ilaçlar vardır ve bu ilaçları kullanmamız lazımdır.

      Nasıl bir insan, hastalanınca tedavi oluyorsa, tedavi olmadığı zaman da gün geçtikçe hastalığı artıyor ve ölüme kadar gidiyorsa; manen hasta olan insan da, manevi ilaçları yani, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifleri uygulamazsa, gün geçtikçe durumu kötüye doğru gider ve sonuçta bütün maneviyatını kaybeder, manevi olarak ölür. Bunun için bu ilaçları kullanıp kendimizi tedavi etmemiz lazımdır.

      Böyle davranmadığımız takdirde, Allah’ın zikrinden gafil kalıyoruz, kalplerimiz katılaşıyor. Kalpleri katılaşan insanlar da apaçık bir dalalete düşüyor. İnsanın manen tedavi olması için en büyük ilaç, Allah’ın zikrini yapmaktır.
      Bu zikirden, yani Allah’ı zikretmekten kastedilen mana da sadece bir kenara oturup ele tespih alıp ‘Allah, Allah…’ demek değildir. İnsanın nerede olursa olsun, ister yolda yürüyor olsun, ister arkadaşlarıyla konuşuyor olsun, ister başka bir iş yapıyor olsun, o anda Allah-u Zülcelal’in onun yanında hazır ve nazır olduğunu düşünmesi, çok büyük bir zikirdir. İnsan, ancak o zaman Allah’ı hakkıyla zikretmiş sayılır.

      İnsan böyle davrandığı zaman, daima hayırlara yönelecek, kendini günahlardan muhafaza edecek ve sonuçta da çok güzel neticeler alacaktır.
      Şunu çok iyi bilmemiz lazımdır ki, bu dünya hayatı bittikten sonra hakikat ortaya çıkacaktır. Hakikatin ortaya çıktığı, insanların sevap ve günahlarının sunulduğu o günde perişan olmamak için hazırlığımızı şimdiden yapmamız lazım.

      İslamı Hakkıyla Yaşamak:

      Her ne kadar İslam Dini’ni hakkıyla yaşayamıyorsak da, bari ona zararımız olmasın!
      Avrupa…, iman etmeyen ve iman edipte gereklerini yapmayan; namazını kılmayan, orucunu tutmayan, zekatını vermeyen, her çeşit günahı yapan kimselere bakarak: ‘Eğer müslümanlık böyleyse, müslümanlık hiçbir işe yaramıyor ve sizinle bizim aramızda hiçbir fark yok, bu nasıl dindir!’ diyorlar.

      O kişiler, kendileri İslam’ı yaşamadıkları ve başka insanlara da kötü örnek oldukları için vebal altında kalırlar.
      Böyle kimseler, kendi nefislerine zulmetmiş, kendi elleriyle (nefislerini) ateşe atmışlardır ama yine de; inananları, imanları sebebiyle Allah-u Zülcelal cezalarını çektikten sonra, cehennemden çıkaracaktır. Kafirler için ise Allah-u Zülcelal ayet-i kerime’de şöyle buyuruyor:

      “O gün, zalim kimse ellerini ısıracak ve şöyle diyecek: Eyvah! Keşke peygamberin maiyetinde bir yol tutsaydım.” (Furkan; 27)

      Nasıl dünyada bir insan, dehşetli ve ne yapacağını bilemediği bir işle karşılaşınca çaresizliğe düşüyor, elini ısırıyor ve keşke ben başından bunun tedbirini alsaydım da başıma böyle bir şey gelmeseydi diyorsa; kendi nefislerine zulüm yapan şahıslar da öyle bir günde elerini ısırıyor ve keşke biz de Allah’ın Resulüyle Allah’a doğru yol alsaydık, ona tabi olsaydık, diyorlar ama o zaman iş işten geçmiş oluyor.
      Demek ki müslüman olarak günah işlemeye devam ettiğimiz, Allah’ın zikrinden gafil kaldığımız zaman, kalplerimiz katılaşacak ve biz de o kafirler gibi pişman olacağız. İş işten geçmeden bunları düşünmeli ve tedavi yollarını aramalıyız.

      Nasıl bir insan hasta olduğu zaman doktora gidiyor, neresi ağrıdığını söylüyor ve ben hangi ilacı kullanırsam geçer, diye soruyorsa; Ashab-ı Kiram da Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in yanına gidip hallerini, arz ediyor, manevi hastalıklarını söylüyor “Ya Resulellah benim için ne lazımdır?” Diye soruyorlardı.

      Muaz bin Cebel (Radıyallahu Anh) anlatıyor:

      Bir gün Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanına gittim ve ona:
      -Ya Resulellah! Ahiretim için ne lazımdır, bana bu konuda tavsiyede bulun, dedim. Bana:
      -Sanki Allah’ı görüyor gibi ona ibadet et, dedi.

      Burada bizim için çok büyük bir işaret vardır. Eğer insan Allah’ı her an görüyor gibi ibadet etse, Allah’ı o kudret ve azametiyle tanısa, onun ibadetinin onu nasıl yapacağını, ancak Allah bilir!..
      Onun karşılığını, ancak Allah verir. İnsan böyle olduğu zaman, hiç günaha da düşmez. Çünkü, Allah-u Zülcelal ayet-i kerime’de şöyle buyuruyor:

      Muhakkak (sahih) namaz edepsizlikten ve uygunsuzluktan alı koyar.” (Ankebut; 45)

      Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) başka bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
      Siz bir namaz kıldığınız zaman, ‘Bu benim son namazımdır, ben bir daha namaz kılma fırsatı bulamayacağım’ diye düşünün. Bir sadaka, bir zekat verdiğiniz zaman da öyle düşünün.”

      Yani, yapılan her ameli, son amel olarak kabul etmeli, ondan sonra tekrar amel yapamayabileceğimizi düşünmeli, ona göre kendimizi ayarlamalıyız.
      İnsan ölürken son bir namaz, sadaka gibi ibadet yapsa, şöyle düşünür: ‘Ben ölüyorum. Bu benim son amelimdir. İnşallah bununla Allah’ın rızasını kazanırım.’ İnsan böyle düşündüğü zaman, imanın halaveti bütün vücuduna yerleşir, ibadetini içinden gelerek, isteyerek, ondan tat alarak yapacaktır.

      Ama maalesef, hep gafletten dolayı vücudumuz bir yerde ibadet ediyor, kalp ise başka düşüncelerle başka yerlerde geziyor. Vücut güya ellerini Allah’ın huzurunda bağlıyor, kalp ise başka yerlerde dolaşıyor. Böyle olduğu zaman da ibadetten istenilen menfaat elde edilemiyor.

      Ashab-ı Kiram (Radiyallahu Anhum) kendilerini hasta, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)i de doktor gibi görüyorlardı. Onun söylediklerini dinliyorlar ve tam hakkıyla onu alıp uyguluyorlar, onun emirlerini kılı kılına yerine getiriyorlardı.

      Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in, Muaz Bin Cebel (ra)ya ikinci tavsiyesi ise şu şekildeydi:
      Ya Muaz! Nefsini ölülerden say.

      Niçin öyle diyor? Çünkü ölüler, bu dünyanın malına; keyf-u sefasına, onları aldattığı, onlara zarar verdiği, Allah’ın zikrinden alıkoyduğu ve onları günaha yönelttiği için düşmandırlar. Eğer biz onların dünyaya ne kadar düşman olduğunu bilseydik, dünyaya karşı sevgimiz çok azalırdı. İşte, insan nefsini ölülerden kabul edince, nasıl bir insan haline geleceğini, ancak Allah bilir!

      Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in, Muaz Bin Cebel (ra)ya üçüncü tavsiyesi ise:
      -Ya Muaz! Bir taşın yanında, bir ağacın yanında, nerede olursan ol, Allah’ın zikriyle meşgul ol! Çünkü, yanında Allah’ın zikrini yaptığın toprak, taş, ağaç, kıyamet gününde sana: ‘Ya Rabbi! Bu adam benim yanımda senin zikrini yaptı’ diye şahitlik edecektir.

      Hz.Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, Muaz Bin Cebel (ra)ya ettiği bu üç tavsiyeye uyduğumuz zaman, Allah-u Zülcelal’in hakiki bir kulu oluruz.

      Bir gün, Ahmed b. Amir (ra) Hz.Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e gelerek:
      Ya Resulellah! Kıyamet günü insan kendini nasıl kurtaracaktır, dedi. Hz.Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona şöyle cevap verdi:
      -Dilini hatalardan, gıybetten, yalandan muhafaza et!

      Bu hadis-i şerif, şu anda içinde yaşadığımız zamana çok uygundur. Çünkü, zamanımız günahın, yalanın, gıybetin çok olduğu bir zamandır. İnsanın gitmiş olduğu bir çok meclis günah meclisidir.

      İnsan bir meclise gittiği zaman, o meclise nasihatte bulunamıyorsa, oradakileri günahlardan çeviremiyorsa, sonunda o da onlarla beraber günaha giriyor, onlara uyuyor. Onlara uymamak için dilimizi muhafaza etmemiz, kendi evimize çekilmemiz, kendi hatalarımız üzerinde ağlamamız emir olunuyor.

      Çünkü, insan ne kadar iyi olursa olsun hata sahibidir, beşerdir, nefis ve şeytan onu hep aldatmaya çalışmaktadır. İnsan bazen bunlara mağlup olmaktadır. Günah sahibi olduktan sonra, mağlup olduktan sonra, tek çare kendi günahlarımız, hatalarımız karşısında Allah’a yalvarmalı, ağlamalı af ve mağfiret dileyerek: ‘Ya Rabbi! Özür diliyorum’ demeli, bize rahmetiyle muamele etmesi için O’na niyazda bulunmalıyız.

      Son olarak, bazı alimlerin çok güzel tefsir ettiği şu ayet-i kerime bize büyük bir işarettir:
      Dünyadan kendi nasibini, payını unutma.” (Kasas 77)

      Dünyada bizim nasibimiz nedir? Hakiki olarak kefendir. Bütün dünya senin de olsa, senin dünyadan nasibin, üzerine örtülecek bir kaç metre çaputtur. Çünkü, bütün mal, servet geriye kalacaktır.

      İnsan böyle tam olarak bunu düşündüğü zaman, Allah-u Zülcelal’in ibadetine sımsıkı sarılır ve kendi payını, amel-i salih olarak dünyadan ahirete götürmek için aşkla muhabbetle çalışır. Demek ki, mü’minin dünyadan nasibi; Allah-u Zülcelal’e ibadet etmek ve ahirette kendisine yardımcı olacak salih ameller, hayırlar işlemesidir.

      Allah-u Zülcelal, hepimize istediği razı olacağı şekilde salih amel yapmayı nasip etsin, inşallah. (Amin)
      Sallallahu ala Seyyidina Muhammedin Nebiyyü’l Ümmiyyi ve ala Alihi ve Sahbihi ve Sellem.alıntı

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.