- Bu konu 25 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Şubat 2014: 12:30 #816814
Anonim
Aile Hayatlarından İbret Levhaları
O DİYARIN SAKİNLERİ erkeği ile kadını ile Allah’a ve Allah’ın emirlerine, Resûlün talimatlarına teslim olmuşlardı. Allah ve Resûlü ne derse söz onlarındı. Allah ve Resûlünün önüne geçmezler, ayet ve hadislerin peşi sıra giderlerdi.O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bir aile vardı. Birbirlerine muhabbeti çok olan bu aile her nedense acı bir hadise yaşadı. Ailenin reisi, hanımına bir tokat attı. Kadın, durumu olduğu gibi babasına iletmişti. Babası, kızını yanına alarak doğru Peygamberimizin yanma gitti ve hadiseyi anlattı. Peygamberimiz ferman buyurdu: “Kısas gerekir” Yani kızınız kendisine tokat atan kocasına aynı şekilde bir tokat indirecektir. Baba ile kız kısas cezasını vermek için giderlerken. Peygamberimiz geri çağırdı ve
– “Durun gitmeyin. İşte bu Cebraildir. Şimdi bana geldi ve şu ayeti getirdi “Erkekler, kadınları üzerine koruyucu ve işlerini yürütücü üstünlüktedirler. “Peygamberimiz devam etti:
– “Biz bir hüküm vermek istedik. Allah’da bir hüküm vermeyi murad etti. Allah’ın irade ettiği çok hayırlıdır.” (Es.babü’1 Nuzül/Nisaburi).O DİYARIN SAKİNLERİ ve onların öncüleri, kılavuzları bir hayatın, bir hareketin içerisindeydiler. Rehberlerinin hayatı gün ışığı gibi açıktı. Gizli, kapalı tarafı yoktu. Aile içi hayatları da öyleydi.
Aişe validemiz (r.a), birgün Peygamberimizle tatsız bir an yaşadı. Ortada bir geçimsizlik vardı. Aralarını düzeltmek için Hz. Ebubekir hakem kabul edildi. Peygamberimiz Hz. Aişeye hitaben:
– “Sen mi konuşacaksın, yoksa ben mi konuşayım? Dedi. Hz. Aişe:
– “Sen konuş, fakat doğru söyle” dedi.
Hz. Ebubekir (r.a.) kızının bu tarz konuşmasından öyle bir öfkelendi ki, tuttu Hz. Aişe’ye bir tokat attı. Ağzı kan içinde olan kızına:
– “Hz. Peygamber hakikaten başka ne söyler?” dedi. Tokattan cam yanan Hz. Aişe, korkusundan Peygamberimizin arkasına sığındı: Peygamberimiz Hz. Ebubekir’e hitaben:
– “Biz seni bunun için davet etmedik ve senden bunu beklemedik” buyurdu.
Şu hadiseye bakalım. Yüce Resûl, hanımı ile bir geçimsizlik halini yaşamaya başlayınca aralarını bulmak için bir hakem buluyor. Sonra da dargın olan hanımına tokat atılınca, hanımının safına geçiyor ve tokat atan tarafı kınıyor.O DİYARIN SAKİNLERİ Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanmışlardı. Bu inancın hangi seviyede olduğunu öğrenmek, meseleye açıklık getirecektir:
Hz. Ömer zamanında geçimsiz bir aile vardı. Bu ailenin arasını düzeltmek için adamın birini görevlendirdi. Adam gitti ve geri geldi. Bu geçimsiz ailenin arasını düzeltemediğini Hz. Ömer’e söyledi. Hz. Ömer bu sefer adamı kamçı ile dövüyor ve geri gön, dererek şöyle diyordu:
– Allah Teâlâ “Eğer bunlar (hakemler) barıştırmak isterlerse, Allah aralarında onları (uyuşmaya) muvaffak kılar” (Nisa 35), buyurduğu halde sen “Aralarını bulamadım” diyorsun. Bu ne demek? Derhal git ve aralarını düzelt ve öyle gel” dedi. Dayağı yiyen şahıs işe ciddiyet ve samimiyetle başladı ve bu geçimsiz ailenin arası düzelmiş oldu.O DİYARIN SAKİNLERİNİN evlilikleri sevgiye, İslâmî kaygılar üzerine kuruluyordu. Aileler arasında anlayış, sevgi ve saygı vardı.
Yine bir gün onlardan bir kadın kocasına kızmış ve kendisine sevmediğini yüzüne karşı söylemişti. Erkeğin çok zoruna giden bu husus canını sıkmış ve meseleyi Hz. Ömer’e götürmeye sebep olmuştu. Halife Hz. Ömer kadını çağırmış ve:
– “Sen kocana, kendisini sevmediğini mi söyledin?” diye sorunca, kadın:
– “Evet ya Ömer, duyduğun doğrudur. Yalan mı söylemeliydim?” deyince, Hz. Ömer can alıcı bir noktaya parmak basarak buyurur ki:
– “Evet yalan söyle. Sizden biri sevmese dahi, eşine sevmediğini söylemesin. Şüphesiz sevgi temelleri üzerine kuruları çok az aile vardır. Ancak insanlar, İslâmi kaygıları ve çeşitli hesaplardan dolayı beraberliklerini sürdürüyorlar.”
İslâmiyet insanların arasım düzeltmek için yalan konuşmayı caiz sayan bir dindir. Burada Hz. Ömer’in kadına “Evet yalan söyle” sözü yanlış anlaşılmamalıdır. Karı-kocanın arasını açmak haram, ulaştırmak için yalan konuşmak ise caizdir, konuyu böyle kavramalıyız.O DİYARIN SAKİNLERİ ciddi müslümanlardı. Şakalarında bile ciddiyet vardı. Hayatlarında boşluk yoktu. Ağızlarından çıkan her sözden hesaba çekilecekleri inancını tüm sıcaklığı ile hissediyorlardı.
Sahabeden Abdullah b. Ömer (r.a.) vefat etmek üzereydi. Rabbine kavuşacağı an yaklaşmıştı Etrafında bulunan insanlara şöyle dedi:
“Falan adam bana gelerek, kızıma talip oldu. Ona söz verir gibi oldum. Allah’a yemin ederim ki münafıklığın üçte biri olan sözünde durmamak sıfatı ile Allah’ın huzuruna varmak istemem. Şahit olun ki kızımı o kişi ile nikahladım.” Ve kızı söz verilen şahsa nikahlandı.O DİYARIN SAKİNLERİ evlilikleri ile müstakil birer yuva kuruyorlardı. Pişmiş aşlarına soğuk su katma hadisesi nadirattandı. Evliliği gerçekleştiren insanlar, yakın akrabalarının takviyelerini alırlardı. Onların hayatında kaynana, kaynata; tam bir destekçi, barışçı, düzenleyici ve düzeltici özelliklerine sahipti.
Kızı Hz. Fatıma’nın, damadı Hz. Ali ile atıştığını, Hz. Fatımanın sert çıkışına üzülen Hz. Ali’nin evi terkettiğini tarihler yazıyor. Hadiseden haberi olan Hz. Peygamber (sav) damadını aramaya çıkar. Onu mescidin içinde bulur. Toprağı yastık yapmış ve yüzü gözü toz toprak olmuş olduğu halde uyuduğunu gören Hz. Peygamber, damadının baş ucuna varır “Kalk ey toprak babası”, diye uyandırır. Gönlünü âlır, tozunu toprağım siler ve hanımının yanma gönderir.
Kızının haksızlığını bildiği halde, damatlarını karşısına alan kaynata ve kaynanalar. Kızımın geçimini rahatlıkda, konforda arayan anne ve babalar. Vereceği kızın şartını İslâm süzgecinden geçirmeyen insanlar.
“Kızım sabahları ne yersiniz? Sana iyi davranırlar mı? Yatmana kalkmana karışırlar mı? Canın sıkılınca çık gel.” gibi sığ ve basit sözlerle evlendirdiği kız ve damadının hayatını zehir yapan kadın ve erkekler.
“Damat efendi eve bir televizyon al, benim kızım sessizliği sevmez Onu evde yalnız bırakma. Akşamları eve geç geliyormuşsun, bırak şu sohbetleri, toplantıları. Bayram yaklaşıyor kanepeleri değiştirin” diyen ve elini, dilini bir türlü kızları üzerinden çekmeyen ham insanlar.
Bizler bu sünnet dışı, Kur’an dışı hayat ve hareketlerimizle bir adım ilerleyemeyiz. Bu ilerlememiz Allah’a kavuşmak ve cenneti hak etmek manasındadır. O diyarın sakinleri ile aramızda korkunç uçurumlar, telafisi zor boşluklar vardır. Her geçen günde bu boşluk ve uçurum had safhaya yaklaşmaktadır. Ümmeti olduğumuzla iftihar ettiğimiz Yüce Peygamberin yaşadığı ve anlattığı Islâmı hayatımıza düstûr edinmek, bu işin halledilmesi demektir. Bizler o diyarın sakinlerini kılavuz yapmadığımız, nümune olarak almadığımız müddetçe, kargalar gibi başımız yukarı doğrulmayacaktır.
Bu meselenin istisnası olan ailelere selam ve sevgiler.
Abdullah Büyük28 Şubat 2014: 11:14 #816822Anonim
Şehidlik Şerbetini İçerek Dostlarına
Kavuşmak İstiyorlardı
O DİYARIN SAKİNLERİ‘nin küçüğü, büyüğü, kadını erkeği şehadete göz dikmişlerdi. Dualarında, tavırlarında ve savaş hazırlıklarında bunu görmek mümkündü. Fiili duaları bile isbat için yeterliydi. Ölümü olmayan bir ölümle Allah’a kavuşmak basit bir konu olamazdı. Savaşlardan dönerken çoklarının yüzünde üzüntü vardı: “Rabbim bu seferimde de münasip görmemiş” diyerek içini çekerlerdi. Halbuki kendilerini çocukları, hanımları, eş-dostları beklediği halde, onlar şehadete kavuşamamanın verdiği üzüntü ile dönerlerdi.O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden biri vardı. Son anlarına gelmiş, ölümle arası iyice yaklaşmıştı. Ziyaretçileri de sıklaşmıştı. Ölüm döşeğindeki hasta teganni ediyordu (Bir nevi şarkıya benzer bir şey söylüyordu). Ziyaretçiler hayret ettiler ve:
– “Ey , Berra, bu ne haldir? Seni şarkı söylüyor görüyoruz.” Berra (r.a.):
– “Şehitlik şerbetini içerek Rabbime kavuşamadığıma canım çok sıkıldı kederlendim. Şimdi kederimi dağıtmak için teganni ediyorum” dedi. Üzerine kapattığı şilteyi açtı ve vücuduna isabet etmiş ok ve mızrak yaralarını gösterdi. Sağlam bir tarafı kalmamıştı.O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden bir başkasının hali daha farklıydı. Savaşa gitmiş ve ağır bir yara almıştı. Peygamberimiz (sav) adamının birini ona göndermiş ve “Selamımı söyle hali nasıl, git öğren” demişti. Giden adam son nefesini vermek üzere olan Sad’ı bulmuş ve:
– “Resûlullah’ın sana selam var. Kendini nasıl buluyorsun? diye soruyor” demişti. Hz. Sad:
– “Sen de benden Resûlullah’a selam söyle ve deki, ben cennet kokusunu duyuyorum. Ensara da de ki: İçinizde gözkapaklarını kapatıp açan tek kişi kaldıkça Allah’ın Peygamberine bir şeyler olursa Allah katında mazur sayılamazsınız” dedi. Ve gözlerini bir başka aleme açmak için yumdu.O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bıyığı yeni terlemiş bir genç vardı. Yemame savaşına iştirak etmiş ve ağır darbeler almıştı. Düşmanın sağ omuzuna indirdiği kılıçla, kolu köprücük kemiğinden ayrılmak üzereydi. Kendisine zararı oluyor diye aşağı eğilmiş ve parmaklarını ayağının altına almış ve çekerek kolunu koparmıştı. Kılıcım diğer eline almış, o da kopunca yere yuvarlanmıştı. Kendisini kucaklıyarak çadıra götüren Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, onu yatırmış, yüzünü gözünü silmeye başlamıştı. Genç mücahid ise ölmek üzereydi. Fakat bir şeyler konuşmak istiyor lakin konuşamıyordu. Abdullah kulağını ağzına iyice dayadı ve “Söyle Ey Ebu Akil, ne demek istiyorsun?” Ebu Akil konuşuyordu:
– “Zafer hangi tarafta? Müjde dedim. Zafer Peygamber tarafındadır. Baktım Ebu Akil güldü ve son nefesini verdi.” Gençliğinin baharındaydı Ebu Akil, amma tek derdi vardı:
İslâm İslâmın sevdalısıydı. Aşkı gönlüne düşmüştü. Yemame ovasında hangi sancağın dalgalandığını öğrenmek istiyordu. Müslümanların zafer haberini duyunca uçarak Rabbine kavuşmuştu.O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bir baba ve bir. de oğul vardı. Cihad hazırlığı yapılırken baba-oğul ile ihtilafa düşmüştü. İçlerinden birinin evde kalması gerekiyordu. Baba mı, oğul mu? Neticeyi almak için aralarında kura çektiler. Neticeye göre baba evde kalacak, oğul savaşa gidecekti. Edebini koruyan oğul:
– “Ey baba, eğer bu iş cennetten başka bir menfaat işi olsaydı, seni mutlaka kendime tercih ederdim, fakat bu gidişimle şehit düşeceğimi umarım, dedi.
Böylece gitti. Oradan da Rabbine kavuştu. Kendisini bekleyen babası, oğlunun şehadet haberini alıyordu.
Yorum yapmıyoruz. Sadece düşünmeye davet ediyoruz. Baba-oğul karşı karşıya kadeh tokuşturanlar. Baba oğul hizmet ve sohbete mani olmaya yönelik itişmeler ve kakışınalar. “benim oğul gülmeyi unuttu” diyen ve Allah yolunda yürüyen oğullarını fitne çıkarmakla suçlayan ebeveynler.O DİYARIN SAKİNLERİNDEN biri vardı. Fiziki olarak göze hordu. Birgün Peygamberimizin huzuruna çıkageldi ve:
– “Ey Allah’ın Resûlü’ Ben, rengi siyah, yüzü çirkin ve fakir bir kimseyim. Acaba şu düşmanla savaşıp şehit düşersem, cennete girebilir miyim?’ dedi. Peygamberimiz “Evet şehit düşersen, cennete girersin” buyurdu
Bu sahabi savaşa katıldı ve şehit düşünceye kadar çarpıştı ve şehit düştü. Onun ölü cesedini Peygamberimizin huzuruna getirdiler. Peygamberimizin:
– “Yemin olsun ki, Allah senin yüzünü nurları dırdı, senin kokunu güzelleştirdi ve seni zengin kıldı. Yemin olsun ki, şimdi ben, onun hurilerden olan iki eşinin birisi: “kucağına ben oturacağım” diğeri: “hayır ben oturacağım” diye birbiriyle çekiştiklerini görüyorum buyurdu.O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bir de çoban vardı. Adı Esved’di. Hayberde bir yahudinin koyun çobanlığını yapardı. Hayber savaşında koyunları otlatırken savaş yapıları yere gelmiş, olup bitenleri görmüş ve sorarak öğrenmişti. Daha sonra sürüsünü götürmüş sahabinin ağılına kapatmış ve koşa koşa gelerek Hz. Peygamberimizden bir kılıç istemişti. Kılıcım eline alan Esved bir anda gözden kayboldu. Savaş bitmiş ve şehitler tek tek toparlanıyordu. Peygamberimiz şehid düşen Esved’in yanına yaklaşırken parmaklarının ucuna basarak geliyordu ve soranlara: “Esved’in etrafına o kadar melek gelmiş ki basacak yer bulamıyorum” buyurmuştu. Bir namaz vaktine kavuşup namaz kılamadan Allah’a kavuşan Esved’in yanına Peygamberimiz gelince birden başını çevirmişti. “Niçin böyle yaptın?” diyenlere:
– Esved şu anda cennette hurisi ile şakalaşıyor, utanmasınlar diye başımı çevirdim, diyordu.
Ey Allah’ın razı olduğu ve insanlığa nizam kıldığı yüce İslâm, sen ne büyük bir dinsin ki bir saat evvel Yahudi olan birine, seni kabul ettikten sonra bir saat geçmeden en büyük mükafatı vermeye vesile oluyorsun.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN hayatı hep böyle geçti. Ağlayarak dünyaya geldiler ve gülerek dünyadan ayrılıp Hakka kavuştular,. Hayatları şerefliydi, 6lümleri de şerefli oldu. Vücutları kıymetliydi, cesetleri de kıymete büründü. Allah’a itaat ederek yaşadılar, kainat onlara itaat etti. Vererek yaşadılar, Rabbimiz âhireti de onlara verdi. Boyun eğmediler. Allah (cc) da onlara dünyayı boyun eğdirtti. Ömürlerinden bir an dahi cahiliyyenin hükmüne muhatap olmadı. Zilletle yaşamayı değil, izzetle ölmeyi öne aldılar. Sevdiler ve sevildiler. Birbirlerinin haklarını korudular, Allah da onları korudu. Birbirlerine merhamet ettiler, Allah da onlara merhamet etti. Birbirlerine yardım ettiler. Yüce Mevla da onlara yardım etti.
Onlar şehit olmayı gaye edinmediler: Sadece Allah’ın hakimiyetini hakim kılmak istediler. Allah da onlara en güzel buluşma sebebini yarattı.
“Karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyduysa, bir insan şehit olurken o acıyı duyar” (Nesei-Sünen: 6/36 ibn Mace: Sünen/2/937)
Yukarıda okuduğumuz hadisi şerif, ölümsüzlüğü tadan şehitlerin kavuştukları ikramı izah etmeye yeter ve artar bile.:. Bu ikram ölmek anında yaşayan bir hali gösterir. Geriye kalan ikramları gözler görmedi ve kulaklar duymadı. Şehitlik müslümana yakışan bir hayattır.
Mevzuyu bitirirken o diyarın sakinlerinden bir sahabinin sözü ile sizi baş başa bırakıyoruz: “Şehid, Allah yolunda ölmeyi isteyendir.”
Abdullah Büyük1 Mart 2014: 20:54 #816866Anonim
Onlar Her Zaman Kur’an’a Davet Ediyorlardı
O DİYARIN SAKİNLERİNİN rehberi olan Hz. Peygamber (s.a.v.) yetiştirdiği ashabına Kur’an-ı Kerimi muhatap kılmıştı. O diyarın sakinlerine “Kur’andan İslâma geçen nesil” desek yeri vardır. Kur’anın tamamına iman etmiş olan bu nesil, öyle bir seviyeye gelmişlerdi ki, Peygamberlerinin yüzlerine utançlarından dolayı fazla bakamazlardı. Başlarını kaşıyacak olsalar, Peygamberimizden bir şey duymuşlar veya ondan bir şey görmüşlerse ona göre kaşımak isterlerdi.
İşte böyle bir nesil için Yüce Resûlümüzün hassaten tavsiyede bulundukları bazı Kur’an sureleri üzerinde durarak, tavsiye edilen bu sureleri çok kısa olarak sizlere arzetmek istiyoruz.O DİYARIN SAKİNLERİNE TAVSİYE EDİLEN SURELERDEN OLAN MÜLK SURESI
Peygamberimiz (s.a.v.) buyururlar :
“Kur’anda otuz ayetten ibaret olan bir sure, bir ad ama şefaat etti. Neticede o adamın günahları bağışlandı. Bu sure “Mülk suresidir” . (Tirmizi)
Hz. Peygamberin ashabından biri, çadırını bir kabrin üzerine kurdu ve kendisi orasının kabir olduğunu zannetmiyordu. Birden Mülk suresini okuyan bir insan çıktı. Mülk suresini sonuna kadar okudu. Bunun üzerine o çadırı kuran adam, Hz. Peygambere gelerek:
– “Ey Allah’ın Resûlü. Çadırımı kurdum ve orasının kabir olduğunu aklımdan geçirmiyordum. Birden orada Mülk suresini . okuyan bir insan belirdi ve bu sureyi sonuna okudu.” Peygamberimiz buyurdular ki:
-“Bu sure, önleyici ve kurtarıcıdır. Onu kabir azabından kurtarır.” (Tirmizi)
Sevgili Peygamberimizin Mülk suresini okumadan uyumadığı rivayetler arasındadır. (Tac)
Mülk suresi hakkındaki bir başka hadis, çok dikkat çekicidir:
İbn Abbas, adamın birine şöyle diyor : “Sana bir hadis müjdesi vereyim ki onunla sevinesin. O Tebareke suresidir. Tebareke (Mülk) suresini oku, onu ailene, bütün çocuklarına ve komşunun çocuklarına öğret. Çünkü o sure kurtaran ve tartışandır. Kıyamet günü Allah’ın huzurunda onu okuyan kişiyi müdafaa eder, tartışır ve okuyan kişinin Cehennem azabından kurtarılmasını ister. Peygamberimiz (s.a.v.) : Mülk suresinin ümmetimden her kişinin ezberinde olmasını isterdim, buyurur.” (İbn Kesir Tefsiri. Mülk suresinin tefsiri kısını)
Tenbih: Mülk suresini sadece okumak veya ezberlemekle yetinmemeli, asıl olan onun taşıdığı manayı ve mesajı kavramalıdır.
Mülk suresi üzerinde dikkat çekici bir başka habere kulak veriyoruz : “
Mülk suresi Yüce Rabbimizin huzuruna çıkar ve şöyle der : “Ey Rabbim. Falanca kulun kitabının arasından bana tutundu, beni öğrendi ve beni okudu. Ben onun içindeyken sen kendisini ateşe atar, yakar ve azaba düçar eder misin? Eğer bunu yapacaksan, beni kitabından sil at. Rabbimiz buyurur :
– “Git. Ben onu bağışladım ve seni onun için şefaatçi kıldım.”
İbn Abbas diyor ki: Resûlullah bu hadisi söyleyince küçük büyük, efendi köle herkes bu sureyi öğrendi ve Resûlullah bu sureye “kurtarıcı” adını verdi. (İbn Kesir Tefsiri. Mülk Suresi.)
Öyle bir ağız ki Mülk suresini okur, anlar ve anlatır. Öyle bir göğüs ki Mülk suresini içinde saklar. Üyle bir ayak ki Mülk suresiyle ayağa kalkar ve gerekeni yerine getirir. Ve öyle bir müslüman ki Mülk suresinin mesajını aldıktan sonra, onun için
Abdullah Büyük 0 Diyarın Sakinleri
Allah uğrunda cihad etmeden rahat edemez.
Müslüman halkımızın ezberlediği ve bir türlü mana ve mesajını kavramak istemediği, sadece kabirlere mahkum edildiğini zannettiği bir başka sure ise Yasin suresidir.
Bir insanın kalbi ne ise, Yasin suresinin Kur’an’daki yeri odur.“Her şeyin bir kalbi vardır ve Kur’anın kalbi de Yasin’dir. Her kim Yasin suresini okursa, Allah ona, bu sureyi okuması sebebiyle Kur’anı on kere okumuş kadar sevap yazar.” (Tirmizi)
Tensih: Kelime-i Tevhidin kazanılması kelimeleri okumak değil, o kelimelerin ne manaya geldiğini kavramak ve inanmaktır. Kur’anımızı da aynen böyle okumalıyız. Okumak, anlamak ve yaşamak. Eğer biz müslümanlar sadece ve sadece namazlarımızda okuduğumuz kısa surelerin emrettiği bir hayata adım atsak yine üstün gelecek olan bizleriz. Namazlarımızda Rabbimize söz verir, namaz dışı hayatımızda Rabbimize karşı geliriz nedense.
Mesela, Fatiha suresinde de günde 40 defa “Bizi yahudileştirme, hıristiyanlaştırma” diye Rabbimize niyaz ederiz, namazdan çıktıktan sonra Yahudi ve Hristiyanın ortaya koyduğu hayatı hayat kabul ederiz. Eğer namaz kıları bir insan Fatihadaki isteğinde samimi olsaydı, A.T.’den, I.M.F’den medet ummayacaktı.
Eğer her yatsı sonu kıldığımız Vitir namazındaki Kunut dualarının şuurunda olsaydık, facirlerin, fasıkların peşinden gitmiyecektik. Her akşam Rabbimize Kunut duasında deriz ki : Ve netrukü menyefcürük : Fasıkları, facirleri terkederiz. Sabahleyin ise terkettiğimiz insanların sürdükleri lokomotife vagon oluruz:
İşte gerek Mülk suresini ve gerekse Yasin suresini de sadece okumakla değil, ortaya- koyduğu hakikatlara kulak vererek, manasını çözerek, bizlere hangi sahada hangi kulluk görevi veriliyorsa onu anlayarak okumalıyız.
Bunu söylerkende Kur’an tilavetinin müstakil olarak sevapsız kalacağını demek istemiyoruz. Ölülerimize faydasının olmayacağını da iddia etmiyoruz. Gerek Ahmed bin Hanbelin Müsnedinde ve gerekse Beyhakînin Süneninde yer alan “Onu (Yasin Suresini) ölülerinize okuyun” hadisini de burada hatırlatmak istiyoruz.
Dudaklarımız ayetleri okurken, kalblerimizde onu idrak etsin, zihnimiz manalarını anlasın demek istiyoruz. Namaza duruyor ve sure okuyoruz. Dudaklarımız sure okumakla meşgul, aklımız, zihnimiz ise dünya ile meşgul. Zamlar geliyor, çekler ödenmiyor : Allahu Ekber. Senet protesto edildi, akaryakıta zam geldi, semiallahulimen hamideh. Oğlan büyüdü, kıza harçlık yetmiyor :
Allahu ekber,
İşte manayı mesajı anlamadan, Kur’anla bütünleşmeden kılınan namazlarımızın kısaca kimliği maalesef böyledir. Şimdi düşünelim bu şekilde eda edilen namazlarımız bizi kötülüklerden men edebilir mi? Böyle kıldığımız namazlarımız, rüku ve secdelerimiz bizi fuhşiyattan uzaklaştırabilirler mi?
Düşünelim ve ibret alalım ey akıl sahibi müslüman kardeşlerim. ‘
Son olarak tavsiye edeceğimiz üçüncü sure ise Fatiha suresidir. Yani Kur’anımızın özeti olan fatiha suresi. Ne Tevrat’da, ne İncil’de, ne Zebur’da ne de Kur’anımızın (Diğer kısımlarında) bir benzeri indirilmemiş olan sure fatiha suresidir.
Bu sure öyle bir suredir ki hangi niyetle okunursa ona şifadır. Sihri bozmak için okunursa onu bozar ve sihre yakalanmış olanlara şifadır.
Yani fatiha suresinin ele almadığı bir mesele yoktur. Çünkü yukarıda da söylemiş olduğumuz gibi Fatiha suresi Kur’anımızın özetidir.O DİYARIN SAKİNLERİ, Kur’an’dan İslâma geçen nesildir demiştik. Gözlerini Kur’ana açtılar, hayatlarını İslâm’a göre tanzim ettiler.
Akidelerimizin sağlam olmasını istiyorsak, Kur’an okuyalım.
İmanlarımızın kuvvetlenmesini istiyorsak, Kur’an okuyalım.
Yahudilerle olan savaşta başarılı olmak istiyorsak Kur’an okuyalım.
Tağutun velayetini reddetmek istiyorsak Kur’an okuyalım. Her türlü hastalıktan kurtulmak istiyorsak, Kur’an okuyalım.
İktisadi hayatımızda bolluğa erişmek istiyorsak Kur’an okuyalım.
Ancak, Kur’anı, Peygamber ve ashabı nasıl okumuş ve nasıl anlamış ve nasıl yaşamışsa, öyle okumaya çalışalım. Hiç birimiz Peygamberimizin kıldığı gibi namaz kılamayız, Peygamberimizin okuduğu gibi Kur’an okuyamayız. Fakat onun bizlere göstermiş olduğu usule riayet edersek, bizler de Kur’an’ımızdan en üst seviyede istifade etmiş oluruz.
Yeter ki Kitabımızı kadavra haline sokmayalım. Ağzı burnu kapalı bir doktorun cenazeyi tetkik etmiş olduğu gibi, Kur’anımıza yaklaşmıyalım. Görüş ve kanaatlarımızın doğruluğunu Kur’ana tasdik ettirmiyelim. Kur’an bizim kulluk kitabımızdır. Okuyalım, anlayalım, anlatalım, yaşayalım ve yaşatalım.
Abdullah Büyük3 Mart 2014: 12:20 #816872Anonim
O Diyarın Sakinlerinden Olan Müslüman Hanımlar
İnsan olarak erkek ile kadın adasında hiç bir fark yoktur.Erkek de insandır, kadın da. Fark sadece cinsiyet açısından yaratılmış ve fıtrattan gelen bir takım farklı hizmetlerde söz konusudur.
Asr-ı saadetde imanın yaşanmasında olsun, yine İslâmın yeryüzündeki tüm insanlığa tebliğ edilmesinde olsun, erkek ve kadın arasında bir ayırım söz konusu olmamıştır.
Hayatın tüm boşluklarım ilahi ölçülere göre doldurmada faal görev yapan müslüman erkeğin yanıbaşında, müslüman kadınını görmemek, en büyük yanılgı ve hata olur.O DİYARIN SAKİNLERİNDEN olan müslüman kadınların hangisinden başlayalım? Hz. Osman`m İslâm dinini kabul , etmesine büyük yardımı dokunan Hz. Sa’da binti Kureyz’den mi?
İslâmın Mekke’de yayılmasında büyük emeği geçen ev ev, kapı kapı dolaşarak bir çok Mekkeli kadının müslüman olmasına sebep olan Ümmü Şerik isimli sahabi kadından mı? Annelerimiz olan Peygamberimizin hanımlarına yazı yazmayı öğreten Hz. Şifa’dan mı? Kocasıyla beraber Habeşistan’a hicret edip, sonra kocası dinden çıktığında, onun safını reddederek geri Mekke’ye dönen, bu iman anlayışının mükafaatı olarak Hz: Peygamberin nikahına giren Hz. Ümmü Habibe’den mi? İslâmın ilk kadın şehidi ünvanını alan , Ebu Cehlin mızrakları altında cennete giren Hz. Sümeyye’den mi? Müşriklerin yalnız bıraktığı dövdüğü, Mekke’den çıkardığı zamanda tüm olumsuzluklara karşı “ben varım ya Muhammed” diyerek hayatını ortaya koyan Hz. Hatice’den mi? İslâm ümmetine 2210 Hadis kazandıran, dinin öğrenilmesinde Hz. Peygamber tarafından kaynak gösterilen, büyük şair ve fıkıh otoritesi Hz. Aişeden mi? Evet hangisinden başlayalım?
İsterseniz, isim vereyim yine. Sadece o diyarın sakinlerindendi, diyerek başlıyalım. İsim verecek olursak, her birini zikrederek ortaya koynıak gerek. Buna da gücümüz yetmiyeceğine göre, yine biz “O diyarın sakinlerindendi” diyerek başlıyor ve hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyoruz.O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ, cariye idi. Bazı hakları kısıtlanmıştı. Bir gün sahibi tarafından azad edildi. Yani hürriyetine kavuştu. Bugün özgür olduğunu söyleyen dünya insanının hasret kaldığı hürriyete kavuşmuştu. Önce kocasını boşadı. Hürriyetine kavuşan müslüman kadının böyle bir salahiyeti vardı. Köle olan kocası ise hanımdan boşanmak istemiyordu. Doğruca şevkat ve savaş Peygamberine baş vurdu. Karısının kendisine dönmesi için rica etmesini istedi. Hz. Peygamber hürriyetine kavuşan bu İslâm hanımını çağırdı ve kocasına dönmesini istedi. Peygamberin (sav) her emrine boyun eğen kadın:
– “Ey Allah’ın Resûlü; bu bir emir midir yoksa tavsiye mi?” diye sordu.
– “Hayır, sadece aranızı bulmak ve aracılık yapmak istiyorum” buyurunca;
– “Kusura bakına Ya Resûlallah; dönemiyeceğim” demişti. Bu hadiseye ne Peygamberimiz gücendi ve ne de o diyarın sakinleri olan müslüman erkekler. Islâmın bir kadına tanıdığı hakkı, hangi güç elinden alabilirdi ki?
Çağdaş köleler, İslâm kadınına asırlardır salyalarını akıtan feministler, sekreterlerini para. karşılığında susturup, vücutlarını satın alan kapitalistler, kadın hakları diye diye kadının insan olma özelliğini dahi korumaktan aciz kalan kemalistler yukarıdaki hadisenin acaba semtine uğramaya güçleri yeter mi?O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Hz. Peygamberimizle sanki çekiştiği için hakkında müstakil bir sure inmiş “Çekişen kadın” manasında olan Mücadele suresi nazil olmuştu. Materyalist mantığın kabul edemiyeceği bir husus vardı Islâmda.
Zihar; bir erkeğin, hanımına “Senin sırtın tıpkı annemin sırtı gibidir” v.s. gibi söz söylemesine verilen addır. O diyarın sakinlerinden müslüman bir erkek, tutmuş karısına böyle bir söz söylemişti. Bunun cezası ise ayrılmayı gerektiriyordu. Yaşları hayli ilerlemiş 7-8 çocuk sahibi olan anne ağlayarak Hz. Peygambere gelmişti. Durumu anlatınca, Peygamberimiz ayrılmalarını istedi Kadın ısrar etti: “Kurbanın olayım Ya ‘ Resülullah ben bu yaşımda nereye gideyim? Çocukları kime bırakayım?” dediysede Peygamberimiz aynı şeyi söyledi. Araya Hz. Aişe’yi koymak istedi olmadı. Yüce Resûlün huzurundan çıkmak üzereydi ki, içi yanan kadın kıbleye yöneldi ve şikayetini Hz. Allah’a sundu. İki gözü iki çeşme idi. Tam kapıdan çıkıyordu ki Cebrail ayetleri getirmişti. Peygamberimizin yüzü gülüyordu. Mücadele suresi nazil olmuştu. Yüce Rabbimiz kadının şikayetini haklı buluyor ve katından hükmünü açıklıyordu.
“Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir.” (Mücadele suresi: 1) Ayetin devamında işlenen bu suçun keffaretle telafı edileceği açıkları ıyor, birinci olarak köle azad edilmesi, güç yetmiyorsa, ardarda iki ay oruç tutulması veya 60 fakirin doyurulması isteniyordu.
Kadın hakları savunucuları ne diyecek şimdi? Peygamberle tartışmaya giden onunla saatlerce ceddelleşen ve isteği yerine gelmeyince bağrım yaratıcısına açarak, hıçkırıklarla çözüm isteyen ve Hakk’ın sunduğu çare ile kan-koca hayatını devam ettirme hakkını elde eden bu kadını laikler nasıl yorumlayacaktır.O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ, Önceleri köle iken sonradan hürriyetine kavuşmuş hem şehid kansı ve hem de şehid annesi olma yüceliğini elde etmişti. Hz. Peygamberimizin “ikinci annem” diye vasıflandırdığı mübarek kadın.
Gün gelecek bu mübarek kadının torunlarından birisi, Medineli bir gençle tartışacaktır. Medineli olan genç, tartıştığı gence ağır bir hakarette bulunacak ve Peygamberimizin “annem” dediği kadının torununa uygun olmayan bir isimle alay edecektir. Zamanın Medine kadısı (Şer’i mahkeme başkam), Hz. Peygamberin “annem” diye hitap ettiği bir kadının torununa yapılan bu hakareti cezasız bırakmayacak ve hakaret eden gence 70 kırbaç ceza verecektir.
Kadın. İslâmın hakkını verdiği ve ayaklarının altına cennetini serdiği mübarek varlık. Selçuklu’da muallime, Osmanlı’da Sultan olup, Cumhuriyette hangi vasfı vereceğimize karar veremediğimiz kadın.
İslâm’ın zuhurundan sonra tam 12 asırdır Avrupa tarafından ve Avrupaya kuyruk olanlar tarafından zulmedilen kadın. Asırlarca insan yerine koyulmayan Cennetin has gülü kadın.
Avrupa’nın sanayi devriminden sonra işçi yapılan , çalışmaya zorlanan o annelik, zevcelik yönleri tahrib edilen kadın. Birinci cihan harbinden sonra ölen on milyon erkeğin Avrupa ve Amerika’daki kıskaç hayata havale ettiği, kocası öldüğü için karın tokluğuna kendisine her şeyin yaptırıldığı kadın. İşverenlerin, patronların, çalıştırdığı kadının sadece çalışan elinden memnun olmadığını, vücudundaki mahrem alanlarının da çalışması gerektiği şartıda ilave edecek olursak, cidden kadına kadın demek çok zordur.
Avrupa’ya kuyruk olmayı çağdaşlık sananlar ve kadın haklarını savunanlara, başı örtülü müslüman kadınlara zulüm yapanlara küçük bir hatırlatma yapıyoruz: A.B.D.’de kendisini satarak para kazanan kadınların %26’sı yüksek okul mezunudur.
Ahlaksızların başım çeken Freud, Markos, Durkheim gibi sapıklar:
– Cinsi hayat başlı başına biyolojik bir faaliyettir. Ahlakla bu işin bir alakası yoktur, dediler.
Daha sonra kadınlığını satarak para kazanma devri sanki altın çağını yaşamaya başladı. Nikahsız yaşamayı çağdaşlık kabul ederek Ankara sokaklarını aşındıran Feministler bunun son canlı örneğiydi.
Adı bizden, konuşması bizden, kıyafeti, dili bize benzeyen; ancak kafası, fikri, ruhu Avrupa’dan olan aydınlar, feministler, ateistler, devrimciler bir asra yakındır koro halindeki söylediği iftirayı bugün yine devam ettiriyorlar:
– İslâm kadını geri bırakmıştır.
Ruh yapılarıyla hayvanlardan daha aşağı yaratık olan bu fikrin sahiplerini Rabbimiz Müddessir suresinin 50-51. ayetlerinde arslanlardan kaçan yaban eşeklerine benzetir. Kur’an’ın, nasihatını, emirlerini çağ dışı ilan edenlerin gerçek kimlikleri budur işte.
Bu diyarın sakinlerinden olan Müslüman hanımların kılavuzu, rehberi yine O diyarın sakinlerinden olan müslüman hanımlardır. Bunu yaşâyışlarıyla ve hatta hayatlarıyla isbatlayacaklarına karşı tereddütümüz yoktur.
Abdullah Büyük4 Mart 2014: 10:37 #816877Anonim
Kocalarına Büyük Destek Verirlerdi
O DİYARIN SAKİNLERİ olan hanımlar İslâm’a hizmette ve İslâmi harekette efendilerinin yanındaydılar. Onların dertleriyle dertlenir, sevinmeleriyle sevinirlerdi. Kocalarında gördükleri meziyetleri, hususiyetleri israf etmezler, onları yalnız bırakmazlardı. Günümüz erkeğinin desteksiz kaldığı ve bu husustaki boşluğunu dolduramadığı acı bir gerçektir. Bir erkeğe İslâmî hizmetlerde en büyük destek hanımından gelmelidir. Bir zatın söylediği gibi:
– “Ey hatun şu şehir halkı hepsi peşime takılsa da sen safıma gelmesen, ben yine kendimi yarım ve noksan hissederim.”
O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ Kocası için yapmadığı fedakarlık kalmamıştı. Efendisinin en sıkıntılı anında yanında olmuş ve onu teselli etmişti: – “Endişelenme. Allah seni asla kötülükle yüz yüze getirmez. Çünkü sen her zaman akrabana yardım ediyor, ailene bakıyor, geçimini şeref ve namusunla kazanıyorsun. Yetimlere sığınak olan sensin. Sözünde sadık, emanete hıyanet etmeyen bir insansın. Hiç bir dayanağı olmayanlar sana koşmakta, muhtaçlara yardım elini sen uzatmaktasın. Herkes senden nezaket ve yardım görmektedir.”
Böyle kadına ne yapılmaz ki? Bu şerefli kadın için, gün gelecek ve söz sultam şu açıklamayı yapacaktır: “Allah ondan razı olsun. İnsanlar benden uzaklaşınca o yanımdan ayrılmadı. İnsanlar beni yalanlarken, o beni tasdik etti. İnsanlar mallarını kıskanırken, o benim yoluma döktü.”
İbn Hişam, meşhur Siyerinde (1/241) de şu hadise yer veriyor: Ebu Hureyre anlatıyor: Cebrail bir gün Peygamber’e gelerek şöyle demişti: “Hatice’ye Rabbinden selam var. Tebliğ et. Benden de selam götür. O’na, içinde yorgunluk ve gürültü olmayan bir cennet köşkü müjdele.”
O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ Yüce Resül’ün hanımı ve annemiz olan Hz. Hatice ölünce, belli bir müddet sonra Peygamberimize gelmiş ve: “Ey Allah’ın Resulü, Hatice’nin ölümüyle bir yalnızlığa düştüğünü sanıyorum. Sana uygun bir hanım bulsam ne dersin?” diye müracaat etmişti. Hz. Peygamber:
– “Dediğin doğrudur. Hatice evin yöneticisi, çocukların dayanağı idi. Bana yeni bir eş bulma hususuna gelince siz hanımlar bu konuda çok beceriklisiniz.”
Aracı olan bu İslâm hanımı, nihayet kocası ölmüş; ihtiyar bir kadın bulmuştu. Hadiseyi her iki taraf anlayınca, Yüce Resûl’ün hanımı olma şerefine nail olan ikinci annemizin Peygamberimize söylediği şu veciz sözü aktarıyor, alemlere rahmet olarak gönderilen o mümtaz şahsın evliliğine dil uzatan İslâm’dan nasipsizlere Allah’tan hidayet diliyoruz:
“Ben seninle, erkeğe arzu duyduğum için değil, sırf Peygamber hanımları arasında Allah huzuruna çıkabilmek için evlendim. Bana davranışın buna göre olsun Ey Allah’ın Resûlü.”Bu annemiz ile alakalı Kur’an bilgisini isteyenler için: Nisa suresi: 128. ayete müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.
O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ oldukça cömertti. Yüce Resûl’ün vefatından sonra bazen karnının doyduğunu hissedince ağlardı: Ve sebebini söylerdi:
– “Çünkü Resûlullah ve çektikleri aklıma gelir. O Peygamberler Peygamberi, bazen aylar geçerdi ve ekmekten bile doymazdı.”
Bu İslâm hanımının eline yetmiş bin dirhem geçmişti. Kendisini tanıtmamak için bir perdenin arkasına geçmiş ve o parayı sakları arak ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştı.Ramazan aynıda cereyan eden bu hadisenin neticesinde, iftar sofrasında iftar açacak bir şeyi bulmakta zorlanmıştı. Yanında bulunan hizmetçi bir kadın: “O dağıttığınız paranın bir tek dirhemiyle şu sofranıza çok güzel yiyecekler alabilirdiniz” deyince:
– “Böyle bir şey aklıma bile gelmedi, demiştir.” Günümüz İslâm hanımlarına bu hadiseleri sadece, menkıbe niteliğinde aktarmıyoruz. Allah’a hamdolsun, nicelerinin çeyizleriyle birlikte gelen küpeler, bileziklerin yüzüklerin hayırdaki uzantısı taa Bosna’ya kadar varmıştır. Yine İslâm hanımlarının infak anlayışı, Misak-ı Milli sınırlarım çoktan aşınıştır. Şuna inanıyor ve şahitlik yapıyoruz ki, Türkiye’li Müslüman hanımların çoğunun infak sınırları İran, Afganistan, Filistin sınırlarının kapısından içeri girmiştir. Ancak bir hususu hatırlatıyoruz ki Güneydoğu müslümanları, ezilen kardeşleri, bu paydan hissesini alamamıştır. Bu bir suçtur. Ancak müslüman hanımların işlediği suç değil, ırk bid’atını sistematik bir şekilde uygulayan zihniyetin işlediği suçtur. İnşallah Türk-Kürt arasına konulmak istenen bir utanç duvarı, kurulacak bir zemin bulamayacaktır.O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Kocasını çok , kıskanırdı. Hem de fıtrattan olan ve dini inançla pratiğe yansıyan bir kıskançlık. Bir gün sevgili Peygamberimiz latife yollu bir söz söyledi: “Aişe, eğer sen benden önce ölürsen, seni kendi ellerimle yıkar, kefenler ve mezara indiririm.” Hz. Aişe bu sözü dinledikten sonra şöyle dedi: “Evet öyle. Bunu yapar, ardından da benim odama yeni bir hanım getirirsin” Bu söz karşısında peygamberimizin tatlı bir gülüşü ve hoşnutluğu.
Efendisini kıskanan kadınlara minnettarız. Kıskançlığım İslâmî ölçüler dahilinde sürdürenlere saygınlığımız vardır. Ne yazık ki Nataşaların sınırlardan cömertçe girdiği ve serbestçe hareket ettiği beldelerde, müslüman ailelerin kıskançlığı ya azalmış veya tükenmek üzeredir. Karadenizli bir kadın, kendisine: kocana karşı kıskanç mısın?” denilince, cevap veriyor:
– “Kıskancım, kıskancım amma, kıskanan aileler bitmek üzere.”O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Şahsına iftira atılmıştı. Hem de şahidi olmayan bir iftira. Müslüman bir kadına atılan iftiranın Allah katında nasıl değerlendirileceğini, tüm insanlığın bilmesi için. Yüce Allah kitabında bu mevzuya sanki bir başlık atarak ve geniş olarak da yer vermiş: İfk Hadisesi.
Çamur at, tutmazsa izi kalır, mantığının sahibi münafık ve Yahudiler, meşhur iftirayı atmışlardı. Hz. Peygamber bile tesirinde kalmış, iftiraya kurban olacak hanımı, ilgi alanına iyice girmişti.
Kadının İslâm’daki değerine bakınız ki, tezkiyesi, beratı, temiz olduğu mahkeme safhalarına, şahitler önüne getirilmeden, bizzat Hz. Allah tarafından veriliyor. İftiraya uğrayan müslüman hanımın, namus sicilinin tertemiz olduğunu Rabbimiz açıklıyor.
Meşhur. beraat karan vahiyle tasdik edilince, iftiraya kurban gitmesi tasarları an hanımın babası, kızına diyor ki:
-“Kızım; haydi git, Peygamberimize teşekkür et.”Peygamberimizi gözünden dahi kıskanacak kadar derin sevgisi olan annemiz babasına şöyle cevap veriyor: “Vallahi, Allah’tan başka hiç kimseye teşekkür etmem. Beni Allah temize çıkardı. Peygambere bite teşekkür borcum yoktur.”
Kadın hakları savunucuları, kadım kafesten çıkardığım söyleyen çömezler. Kadını şehvete katlettirenler. Siz kadına bir şey veremezsiniz. Siz kadını kadın yapan özellikleri çalan hırsızlarsınız. Sizin kadın hakları adına yaptığınız tahribatı, İzmir’i işgal edenler bile yapmamıştır. Sizin, kendinize bile hayrınız yok ki, dışınızdakilere hayrınız dokunsun. Vücutlarını satarak geçindiğini iddia eden kadınlara ne yaptınız?Muhterem kardeşlerim. Müslüman hanımların İslâmî hizmetlerde, İslâmî hareketlerdeki yeri tartışılmayacak bir konudur. Ancak, kadının, kadın olduğunu unutmaması şartı ile. Dünya müstekbirlerine karşı verilen onurlu mücadele,.müslüman hanımların, takviyeci ve destekleyici özelliğini burada hayırla yad ediyor ve dünyanın geleceğinde ve İslâm’ın hakim kılınmasında sevap hissesinde sadece erkeklerin değil, kadınların da fazlasıyla hisseli olduğunu burada tekrarlayarak, cümlenizi, namusunuzla, iffetinizle, haya duygularınızla, İslâmî kıskançlıklarınızla Yüce Rabbimiz’e emanet ediyoruz.
Abdullah Büyük5 Mart 2014: 11:38 #816880Anonim
O Diyarın Sakinleri Olan Kadınlarla
Bu Diyarın Sakinleri Olan Kadınları
Karşılaştırma (Mukayese)
Bir zamanlar benzer yönleri yok denecek kadar az olan hususiyetler, şimdi hızla fazlalaşmaktadır. Benzeyen ve benzemeyen yönlerimizi tespit edecek olursak, herhalde benzer yönlerimiz ağır basacaktır.
BENZER YÖNLERİMİZDEN BAZILARI
O diyarın sakinleri olan müslüman kadınlar:
– Allah için yaşıyorlar ve Allah için ölüyorlardı;
– Yüce Yaratıcı olan Allah’ı, tüm işlerine karıştırıyorlardı,
– Göğüslerinin altında bir tane kalp olduğunun idraki içerisindeydiler,
– Hayatlarının tanziminde bir ilah vardı, iki ilah yoktu,
– Her türlü işlerini bir ibadet olarak yapıyorlardı,
– Dünyaya gelen çocukları için de, her biri iyi bir anneydi,
– İslâm için başlarını ortaya koymayan kimse kalmamıştı,– Kur’an-ı Kerim’i hem okuyor, hem anlıyor ve hem de yaşıyorlardı,
– Dinlerini öğrenmede utanmaları engel teşkil etmiyordu,
– Her biri efendisi için cariye-köle gibi oluyordu,
– Kendi efendileri de onlar için köle oluyordu,
– Bununla beraber gerçek köleliklerini Allah’a yapıyorlardı,
– Karınlarına taş bağlasalar bile, hallerinden şikayetçi değillerdi.– Sabahleyin evladı ölüp toprağa defnetseler bile, akşam kocalarıyla beraber olmayı bir ibadet şuuru içinde yapıyorlardı.
– Eğer kocaları maddi yönlerini Peygamberimize bildirecek olsalar, hemen engel oluyorlar ve “Allah’ı, Resûlüne şikayete mi gidiyorsun” derlerdi.
– Gözleri yaşlıydı, dudakları titrek ve boyunları eğikti. Ancak küfrün karşısında her birinin başı dimdikti.
– Efendileriyle latifeleşir, bazen arkadaş, bazen kardeş olurlar, hiç bir zaman kadın olduklarını, hanım olduklarını asla unutmazlardı,– En büyük arzuları, efendilerinin kendilerinden razı olmuş olduğu halde Rablerine kavuşmalarıydı,
– Tesettürleri tamdı. İslâm toplumu kendilerinin tüm hayatını tesettüre boğmuştu. Kapanan yerleri sadece bedenleri değildi,– Gerçek manadaki tesettür şuydu: Kadını cennete sokacak vasatta tutmak onu kapatmak demektir. Kafese kapatmak değil, cennete kapatmaktır.
– Yaptıkları her işin yaptırıcısı İslâm’dı. Çünkü yaptırıcısı İslâm olmayan amel, İslâm değildir.
– Kısaca ve özetle, tam manasıyla Allah’a kul Resûlüne ümmet ve İslâmiyet’e birer hizmetçi olmuşlardı.BENZEMİYEN YÖNLERİMİZDEN BAZILARI: Bu diyarın sakinleri olan müslüman kadınlar:
– Resmi ideolojinin dininden kurtularak, yeni yeni Allah’ın dinini öğrenmeye ve yaşamaya başlamıştır.
– Günümüz kadını evden çıkarken kapalı, çarşıdaki alışveriş hali bozuk.– Okula giderken kapalı kızımız, okul hayatında suç işlemekte, tesettürde olan sadece bedeni. Kendisini cennete sokacak vasat tam olarak hazırlanmış değil. Bu görevi babasından, abisinden, din kardeşinden beklemektedir.
– Günümüz kadını evine o kadar teknolojik alet aldı ki, kendisinin yapacağı bir şeyi kalmadı. Yaratılışına uygun olan ve işlerini yaptığında sıhhatli, güçlü, sağlıklı bir hayatı vardı. Çamaşır makinasıyla, bulaşık makinasıyla elektirik süpürgesiyle işlerini yaptırdı amma, kendisini adeta robotlaştırdı. Beden, hareketten uzak kalınca donuklaştı, kireçleşti ve haplarla ayakta kalmanın hesabına düştü. Sonra da şu soruyu sordu. Kadının spor yapması caiz mi? Halbuki onun sporu, kültür fiziği, evinin işleriydi. Hem de ibadet inancıyla yaptığı evinin işleri.
– Günümüz kadını kocası gibi dünyaya meyletti. Dünyası köşk ve saray gibi. Âhireti ise gecekondu. Şimdi köşkünden, gecekondusuna gitmek istemiyor. Can, kafesten uçmak istemiyor.
– Günümüz kadınının gardırobuna, ayet ve hadis selam vermekte adeta zorlanıyor. Doğu-batı sentezi gibi, dolabın içine konuları elbiseler sentez gibi. Hira ve Roma karışımı bir hale girmiş.
– Günümüz müslüman kadını tavizli yaşamayı (dinde açık vermeyi) günlük hayatından ayrılmayan bir parça haline getirmiş durumdâ.
– Günümüzün müslüman kadını hatalarıyla ve sevaplarıyla; özet olarak böyle Ümidimizi kaybetmiş değil, kuvvetlendirmiş durumdayız. Her ne kadar o diyarın sakinleri olan müslüman kadınların taşıdığı kimliği tamamıyla taşımasalar da gidişat ona doğrudur. Dünyadaki İslâmi hareketlere en büyük destek müslüman kadından gelmiştir. Anadolu müslümanları da çalışmalarında bu hususta nasibini almaktadır. Bunun için müteşekkiriz onlara. Siyonist güçlerin ve kuyrukların şehvet aracı durumuna sokulmuş olsalar bile, müslüman kadın bu oyuna gelmedi, batıla ve batıl sistemlere pirim vermedi. İnşaallah kendisinin sıfatına yakışmayan bazı yaftalar atılsa bile, onlar, tevhid erleri olduğunun birer alametidir.
– Günümüz müslüman kadınını bu düşünceler ve değerlendirmeler ışığında Hak selamı ile selamlıyoruz.
Kıyafetinden ürken yaban eşeklerine karşı onurlu mücadelelerinin devamını diliyoruz.
Haklı davalarında her zaman yanlarında olacağımızı bildiriyoruz.
Ve buluşacağımız, kavuşacağımız diyarın da Dar’us-Selam olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyoruz.Abdullah Büyük6 Mart 2014: 09:52 #816883Anonim
Onlar Gecelerde De Kıyam Ederlerdi
Kur’an’ı Kerime baktığımız zaman görürüz ki, gece ile ilgili ayetler, gündüz ile ilgili ayetlerden daha çoktur. Gece kelimesi 92 yerde geçmesine rağmen, gündüz kelimesi Kur’an’ımızda 57 yerde geçmektedir. Ve yine gece ile alakalı 92 ayetten 20 tanesi ise gece ibadetini açıklamaktadır.Yine Kur’an’ımıza baktığımızda, Rabbimiz gece üzerine yemin etmiştir. Duhan suresi 3. ayet ve Kadir suresi 1. ayette Kur’an-ı Kerimin gece inmeye başladığı haberi vardır.
İnsanın Allah’a en fazla yaklaşımı olan İsrâ hadiseşi gece olmuştur.
“Sonra ona yaklaştı ve sarktı. İki yay kadar yahut daha yakın oldu. Allah vahyettiği şeyi bunun üzerine vahyetti:” (Necm suresi: 8-9-10)Gece ile alakalı Kur’an bilgilerimize devam ediyoruz:
Nüzul sırasında üçüncülüğü alan Müzzemmil suresi, gece ile alakalı ibadetler üzerinde durur ve teferruatıyla birlikte anlatır. Halbuki gündüzü yani gündüz vaktini teferruatıyla anlatan herhangi bir ayet nazil olmamıştır.
Yüce Mevla, Resûlümüze zamanı iyi kullanma dersini vermek için kıyamü’1 leyl’i (gece kıyamım) emretmiştir.
Yukarıda belirtilen temel bilgilere bakarak şöyle bir karara varmak mümkündür: Gerek âhiret kurtuluşunu isteyen müslümanların ve gerekse İslâm’ın tekrar yeryüzüne hakim olmasını isteyenlerin gece kıyamına önem vermeleri asli bir görev olsa gerek.
Mevzuya böyle bakmaz ve: “Gece kıyamı Hz. Peygamber’e farzdı, ümmetine nafiledir, veya gece kalkarsak sevap alırız, kalkmazsak günah yoktur” diyerek işi basite alırsak, kendimizi bir hatanın içine atmış oluruz.ŞİNIDİ GELELİM MÜZZEMMİL SURESİNE
“Ey örtünüp bürünen, gecenin yarısında, istersen biraz sonra istersen biraz önce kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır.” (Müzzemmil 1-7)O DİYARIN SAKİNLERİNİN itaat anlayışına bakınız ki, yukarıdaki ayeti kerimenin gereğini, yüce Peygamberimiz tatbik eder. ve onlar da Peygamberimize uyarlar. Hatta ayette bildirilen zaman dilimini koruyamama endişesiyle tüm geceyi ibadetle geçirirler. Birçoğunun ayakları ve bacakları şişer.
Surenin 20. ayeti , nazil olup, gece kıyamım hafifleştirinceye kadar o diyarın sakinlerinin gece olan tavırları devam eder. Rivayete göre ilk inen ayetlerle, gece kıyamını hafifleten son ayetler arasındaki nüzul zamanı 8 ay ile 10 yıl arasıdır.UMUMİ HATLARLA GECE KIYAMI VE İBADETİ
Gece ibadet ve faaliyetleri her zaman tavsiye edilmiş, bizatihi Rabbimiz tarafından teşvik edilmiştir. Allah yolunda yetişmiş salih kullar, büyük insanlar devamlı olarak gecelerin manevi ve besleyici sofralarından gıdalanmışlardır.
Dünya ve ukbanın tek kılavuzu olan Yüce Resûl ne güzel buyurmuş:
“Size gece kıyamını tavsiye ederim”
“Sizden önceki salih kulların adetidir. Gece kıyamı sizi Rabbinize yaklaştırır. . Günahlardan koruyucudur. Kötülüklere keffarettir ve bedenden hastalığı kovucudur.” (Tirmizi)
Görülüyor ki gece belli bir vakit uyanık durmak, bedenlerde birikebilecek pislikleri atmanın en güzel yoludur.
Gece kıyamına kalkmayı adet edinmiş olanlar, bazen kalkmaya niyet ettikleri halde uykuları galip gelip kalkamasalar dahi yine, kazanç içindedirler:
“Hiç kimse yoktur ki, geceleyin uykusu galebe çalarak terkettiği bir gece namazı bulunsun da, o kimseye, o namazın
sevabı yazılmasın.” (Muvatta.)GECE KIYAMINDA NELER YAPMALI?
O diyarın sakinlerine baktığımızda. Görürüz ki, onların gece ibadetleri oldukça zengindi. Teheccüd namazı, Kur’an tilaveti, İlmi müzakere, istiğfar, gözyaşı ve zikir. Hatta onlardan bazıları gece kalktığında aile fertlerine vaaz ve nasihatta bulunurlardı.GECE KIYAMININ MEYVELERİ
1. TEHECCÜ
Uyku anlamına gelen “hücud” kökünden gelir. Gece kılınan namaza verilen bir isimdir. Kelime manasıyla teheccüd, uykuyu gidermek, birini uyandırmak demektir. Peygamber Efendimiz teheccüdü namaz kılarak geçirdiği için fıkıhta teheccüd, gece namazı kılmak şeklinde anlaşılmıştır.
Herhangi bir ibadetin teheccüd olabilmesi için, bir süre uyuduktan sonra kalkılması gerelâr.
Teheccüd, Sevgili Peygamberimize Makam-ı Mahmudun verilmesine sebep olmuştur. Ruhi yüceliklere ermek isteyen her müslüman teheccüd sebebiyle bu makamdan hisselenebilir.
Farz namazlardan sonra en efdal namaz teheccüde kalkmak durumunda olanlara, öncelikle iki rekat hafif bir namaz tavsiye etmiş, teheccüdün geriye kalan kısımlarına, bu namazın sanki bir başlangıç olduğu hissini vermiştir.2. KUR’AN TİLAVETİ: Teheccüdümüzün en önemli meyvelerinden birisi şüphesiz Kur’an okumaktır. Hem de yavaş yavaş, manasına ere ere Kur’an okumak. Hz.Muhammed (sav) Efendimiz;”Kim geceyi, on ayet okuyarak ihya ederse, gafillerden yazılmaz” müjdesini vermiştir. (Ebu Davud: Salat: 326)
3. İLMİ MİIZAKEREDE BULUNMAK: Teheccüdün bir diğer meyvesi, gece kıyamında ilim için çalışmaktır. İmam Buhari hazretleri, Sahihinde ve İlim bölümünde “Geceleyin ilim öğretmek ve vaaz etmek” başlığında bir bab açmıştır.
4. İSTİĞFAR VE GÖZYAŞI: Gece kıyamının unutulmaz manevi hatıralarından birisi de Allah için istiğfar edip ağlamaktır. Kara sineğin başı kadar gözyaşına sahip olanların âhirette ağlamayacağı ve onlara ateş dokunmayacağı müjdesi vardır. Geçmiş ve gelecek zelleleri (hataları) affedilmiş bir Peygamber, günde 70 ya da 100 defa istiğfar ettiğine göre, bizlerin gece kıyamında ne yapmamız gerektiğini anlamamak mümkün değildir.
5. ZİKRULLAH: Kur’anda tam 250 yerde geçen zikir kelimesi, çok geniş bir manayı içinde taşır. Bu kadar geniş manaya sahip olan zikir hususuna küçük çaplı bir açıklık getirmek istiyoruz:
Zikir üç halde yapılır:
1. Dille yapıları zikir: Ayet okumak, Allah’ın isimlerini okumak ve Allah için dinini anlatarak sözcülük yapmak
2. Kalp ile yapıları zikir: Niyet. Herhangi bir ameli yaparken işin, Allah için niyet hatırlamak, azaların zikridir.Görülüyor ki, zikirin9 sadece tespih tanelerini çevirerek AllahLailahRFG5432e illallah demek değildir: Zikir yapılması icap eden bir ameli yaparken, o ameli emredeni hatırlamaktır.
Burada bir noktaya parmak basmak istiyoruz:
Mürşid kontrolünde yapıları zikirlerin durumunu hesaba katmamak, milyonlarca irfan ordusunun gece kıyamına iftira olur. Şimdi o güzel salih kulların meseleye bakışlarını özetlemeye çalışalım:– Zikir, emreden ve yasaklayan varlığı göz önünde tutmaktır. Ancak, Allah’ın isim ve sıfatlarını söylemek suretiyle yerine getirilen zikir, şer’i sınırlara riayette meydana gelecek olan zikre bir vesiledir. Yüce Allah’a tam bir muhabbet olmadan bütün işlerde şeriatın hükümlerine riayet etmek çok zordur. Söz konusu muhabbet, Mevlanın isim ve sıfatlarını zikretmeye bağlıdır. Bir adam, bayan birisini, güzel vasıflarıyla başka birine anlata, anlata, o adamın gönlünde ona karşı gıyabi bir aşk uyandırır ve ona hayalen aşık olur. İşte Allah’ı zikretmenin evveli böyledir. Ve insanın aşık olduğu kimse için yapmayacağı bir fedakarlığı yoktur.”
Görülüyor ki, izne bağlı olarak yapıları zikir, tüm zikre bir nevi ön hazırlıktır. Çünkü. namaz kılmak, örtüye bürünmek, hacca gitmek, ana-babaya itaat etmek vs. bunların hepsi zikirdir. Yeter ki bu zikirlerin tatlı ve muhabbetli olması söz konusu olsun. Müslümanın her yaptığı ameli işlerken, o ameli emredenin, o amel ile alakalı direktif ve talimatlarını bilmesi ve .hatırlaması zikirdir. Tasavvuf erbabı, talebelerine bu mevkiyi kazandırmanın formülleri üzerinde durmuşlardır.
Tüm müslüman kardeşlerimizi gece kıyamına davet ediyor, gece kıyamının neticesinin, gündüz kıyamına sarkması olduğunu söylüyoruz.
Abdullah Büyük7 Mart 2014: 10:42 #816887Anonim
Onlar İslam’ı Cömertlikle Güzelleştiriyorlardı
Günümüzde ıstıhların yanlış anlaşılması çok mevzunun yanlış veya noksan anlaşılmasına sebep olmaktadır. Zengin, fakir, cimri ve cömert kelimeleri de bunlardan bir tanesidir: Şimdi bakalım o diyarın sakinlerinin cömertlik özelliklerine: Bakalım da o güzel ıstılahlarımızı anlayan bir neslin hayatlarının bir bölümünü öğrenmeye çalışalım.
O DİYARIN SAKİNLERİ, kendilerine ait olduğu mal anlayışında bizlerden çok farklı düşünüyorlardı. Mal hususunda inançları şuydu: Mal, ölmeden evvel âhirete gönderdiğin şeydir. Ve bu mal cidden senindir. Allah yolunda harcamadığın mala gelince, o senin değil, senden sonrakilerin (varislerin) dir. Malını ölmeden önce âhirete göndermeyenler geriye bıraktığı malın hesabını da vereceklerdir. Yani öldükten sonra varislerin eline geçecek olan malların hesabı.
O DIYARIN SAKİNLERİ, veriyordu. Fakire, yoksula, kimsesizlere, Allah yolunda yapıları cihada. Veriyordu. Onlardan biri bir gün Allah yolunda harcanması için tam 700 okka altın vermişti. Bir okkanın miktarını öğrenirsek, 700 okka altının kaç kilogram olduğunu anlarız.
O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden biri vardı, malmı Allah yolunda harcadığı için zengin olinuştu. Harcadıkça da zenginliği artıyordu. İşte harcamalannda küçük bir hesap. Günümüz insanının vicdanlarcna havale ediyoruz:
Yükleriyle birlikte 700 deve, yarıi üzerinde en kıynıetli ticaret eşyası olan 700 tane deve.
4000 dirhem. 40.000 dinar
500 at ve 500 deve
Günümüzün para değerine çevirip düşünelim.O DİYARIN SAKİNLERİ yeni nazil olan bir ayet duymuşlardı. Duydukları ayet şöyle diyordu:
“Sevdiğiniz mallardan Allah yolunda harcamadıkça, fazilet ve üstün sevaba erişemezsiniz” (Al-i İmran Suresi: 92)
Bu ayet kimin kulağına gitmişse, gereğini yerine getirmek için yarışmaya başlamışlardı. Mescid de olanlar evlerine dağılmış, evlerinde bulunanlar ise, ellerinde bulunup da en çok sevdikleri şeyleri kucaklamış Peygamberimize getiriyorlardı. Onlardan sâdece bir kaç tanesini zikrediyoruz:
Onlardan biri vardı. Medinede ve Mescid-i Nebevinin yanında çok kıymetli bir hurma bahçesi vardı. Bahçeyi olduğu gibi müslüman kardeşlerine verdi. Ve vermenin sevinci ile evine dündü. Sanki kuş gibi sevinçten uçuyordu.
Onlardan bir başkası vardı. Dillere destan olan bir atı vardı. Baktılar ki atını yedeğine almış ve getirmişti. Mevcut olan malların kendisine göre en sevimlisi o at idi. Verdi ve gitti.
Yine onlardan biri vardı. İhtiyardı. Bastonuna dayana dayana mescide gelmişti. Bu mübarek İslâm hanımının elinde sadece bir başörtüsü vardı. Onu getirmişti. “Gençlik döneminde kendi ellerimle işlemiştim. Sandığımın bir köşesinde duruyordu. Onu getirdim” dercesine getirdi, verdi ve gitti.O DİYARIN SAKİNLERİ’NDEN olan annemiz şöyle bir hadîse anlatıyor.
– “Yüce Resûlümüz hastalanmıştı ve hastalığı ciddi idi. Belki de bu hastalığı onu Rabbine kavuşturacaktı., Baş ucundan ayrılmıyordum: Bir ara kendine geldi ve 7 dinar vererek, “Bunu Ali’ye gönder fakirlere dağıtsın” dedi. Ben hastalığın telaşından unutmuş ve dinarları gönderememiştim. İki üç sefer aynı şeyleri söyledi. Daha sonra kendisi gönderdi.
Akşam yaklaşmış, ortalık kararmaya başlamıştı. Çıranın (Bir nevi gaz lambası) yakıtı bitmek üzereydi. Yakın bir akrabama
gönderdim ve:
– “Bize yağ bulsun. Zira Resûlullah ağırlâştı. Bu gece vefat etme ihtimali olduğu için onu beklememiz gerekiyor.” dedim.
Bu hadisenin yorumunu, bu diyarın sakinlerine bırakıyoruz:O DİYARIN SAKİNLERİ‘nin cömertleri sadece erkekler değildi. Kadınlar da hayırda yarış halindeydi. Sahih bir haberde olay şöyle anlatılır:
– Tebük seferi için hazırlık yapılıyordu. Bu sefere kadınlar altınlarıyla katılmak istiyorlardı. Mescidin bir tarafına çarşaf serilmiş ve kadınlar getirdikleri şeyleri bu çarşafın üstüne atıyorlardı. O kadar eşya getiren kadın vardı ki çarşafın üzeri, bileziklerle, küpe ve gerdanlıklarla dolmuş taşınıştı. Eşyadan maksat getirilen süs eşyası olan altınlardı:O DIYARIN SAKİNLERİ‘nden olan müslüman bir hanım bizlere şu bilgiyi aktarıyor: “Kocam, bir gün akşama kadar yüz bin dirhem sadaka dağıttı. Ancak, elbisesinin bir tarafının yırtık olmasından dolayı mescide dolayısıyla namaza gidemedi.”
O DİYARIN SAKİNLERİ‘ndendi. Bakara suresinin 245. ayetini yeni duymuştu. O ayet diyordu ki: “Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, Allah da ona kat kat karşılık verir.”
Bu ayeti duyan şahıs geldi ve Peygamberimize: “Elini uzat dedi.” Peygamberimiz elini uzatınca şöyle dedi.
– “Ben, 600 tane hurma ağacı olan bahçemi Allah’a ödünç verdim” dedi.
Sonra oradan ayrıldı ve doğru hurma bahçesine gitti. Bahçe duvarından hanımına sesleniyordu:
– “Çocukları al, bahçeden çık. Ben bahçeyi Allah’a ödünç verdim.”
Hurma ağacının gölgesi altında oturan hanım ve çocuklarının yanma varmıyor, o bahçe müslümanlara geçti diyerek, hanımına bahçe duvarından sesleniyordu. Hanımından ise hiç bir itiraz gelmiyor sadece soruyordu;
– “Bu bahçeyi Allah’a ödünç verirken beni de sevaba kattın mı?”O DİYARIN SAKİNLERİ‘ndendi. Hem de müslümanların sorumluluğunu üzerine almıştı. Otururken biri geldi ve bir şeyler istedi, derhal istediklerini ikiye katlıyarak verdi. Fakir gittikten sonra ise ağlamaya başladı: Etrafındakiler: -“Niye ağlıyorsun? İstediğini fazlasıyla verdin?” Tarihe mal olacak sözü ilan etti:
, – “Şimdiye kadar nerdeydim?” (Yani şunu demek istiyordu, bu kardeşimiz ihtiyacını bize getirinceye kadar, biz nerdeydik? Niçin haberimiz olmadı).O DİYARIN SAKİNLERİ‘ndendi. Bir gün evini 60.000 dirheme sattı. Evin satıldığını duyanlar: “Evi ucuza vermişsin. Alan seni aldatmış” dediler: O ise:
– “Ben o evi cahiliyye hayatında bir tulum şarap karşılığında almıştım. Hepiniz şahit olun ki ben bu aldığım 60 bin dirhemi tamamen fakirlere, kölelere infak ettim. Şimdi söyleyin bu satışta aldatılmış mıyım?”
Rabbimize hamdediyoruz. Bu diyarın sakinlerinin infak hayatına baktıkça O.’na hamdediyoruz. Bir tarafta fakir talebeleri bağrına basan, onların zaruri ihtiyaçlarına el atan, talebe, yurtlarında, pansiyonlarında okumalarına eğitimlerine sebep olan bu diyarın sakinlerine teşekkür ediyoruz.
İran’da cereyan etmiş son büyük depreme karşı, ellerini uzatan Türkiyeli müslümanlara teşekkür ediyoruz. Bosna-Hersek kıyamına bilezikleriyle, gerdanlıklarıyla yardım eden binlerce bacılarımıza teşekkür ediyoruz. On senedir unundan parasına, ayakkabısından, havlusuna varıncaya kadar su gibi akıtılan hayırların sahiplerine teşekkür ediyoruz.
Toprak üzerine atılan bir imza gibi camisini yaptırıp, Kur’an okunan irfan yuvalarına varıncaya kadar, devlet desteğine ihtiyaç duymadan dünyanın istikbalinde söz sahibi olmak aşkıyla veren, cömert ellerin sahiplerine teşekkür-ediyoruz.
İnşallah bir gün gelir o camiler, o mescidler ideal manada, istenilen görevleri yerine getirmeye sebep olur. Camileri asli kimliğinden tecrit edenler baki değil, fanidir. Faniler ise bir gün yok olacaktır. Camileri asli hüviyetinden uzaklaştırmaya sebep olan , alet olan , bizzat bu sinsi oyunların başlarında bulunan herkesin hasını, bizlerden evvel Allah’tır.
Bu diyarın sakinlerine diyecek başka bir şeyimiz yoktur. Sadece bu yazımızdaki mesajımızı okuyarak, hayatlarına girmiş infak amelini karşılaştırmalarını istiyoruz.Abdullah Büyük12 Mart 2014: 11:09 #816888Anonim
Canımız Onlar İçin Feda Olsun
Hz Osman (r.a.) – Abdurrahman İbn Avf (r.a.)
O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden bu yazınızda da ikisini ele alıp deniz olan hayatlarından bir tek damla sunmaya çalışacağız. Hayır, Hayır, yanlış anlaşılmasın biz değil, onlar için söylenilmiş sözleri nakledeceğiz. Biz kim oluyoruz ki onlar hakkında konuşalım? Daha elimizin arkasını ve önünü tespitte aciz olan
O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden olan bu iki sahabe (Allah her ikisinden de razı olsun) hayatlarında cennet ile müjdelenmiş olanlardır. Haklarında söz sultam sevgili Peygamberimizin mübarek kelamları olmuştur. Mevzuya önce bu mübarek kelamlardan naklederek başlayalım:
1- “-Ashabım hakkında düşmanlık yapmakta, kötü söz sarf etmekte Allah’tan korkunuz. Onları benden sonra (düşmanlığınıza) hedef tutmayınız.” (Tirmizi Sünen)
2- “-Ashabıma dil uzatmayınız. Allah’ın laneti, onlara dil uzatanların üzerine olsun.” (Hatib)
3- “-Cenab-ı Allah, beni kendisine dost seçti ve bana da ashabımla hısımlarımı yardımcı verdi. Bir kavim gelecek ki, onlara sövecek ve kendilerini noksan görecektir. Siz o kimselerle oturmayınız; beraber yiyip içmeyiniz ve onlarla nikahlamayınız.” (Suyuti C. Sağir)
O DİYARIN SAKİNLERİ hakkında o kadar hadis var ki Ashab-ı Kiramı ayırt etmeksizin seven müslümanlar için bu üç hadis kafidir. Allah’ın Resûlünün ashabına dil uzatma cüretini gösterenler için üç bin hadis söyleseniz yine fayda etmez. Sadece şu kadarını söyleyelim ki. Türkiye’nin fıkhi görüntüsünün tespitinde çok şeyler söylendi, yazıldı, konuşuldu. Leh ve aleyhte olan bütün bunları iyi niyet mahsulü kabul ettik. Ancak ashab gibi hayatı Kur’an’da anlatılmış bir nesle dil uzatanlara müsamahamız yoktur. Eğer hatalarından rücu edip, tevbe etmezlerse karşılarında keskin kılıçlı dil ve kaleme sahip nice müslümanları bulacaklardır.
Bu mesele cuma kılmır ve kılınmaz, hacca gidilir veya gidilmez, arkalarında namaz olur veya olmaz gibi meselelere benzemiyor. Ashab-ı Kirama dil uzatılınca Peygamberimize, Kur’an’a dil uzatılmış.demektir. Çünkü Kur’an-ı toplatıp kitap haline sokarak ülkelere dağıtan Hz. Osman (r.a.) olmuştur. Hz. Osman hakkında müslümanların kalbine sokulacak bir .tereddüt (haşa) Kur’an’a karşı da bir şüpheyi beraberinde getirebilir. Bu hususta bütün müslümanların uyanık bulunmalarını, Ashab-ı kiramın hangisine olursa olsun dil uzatan kimselere güvenmemelerini Allah için rica ediyoruz. Bizlere her türlü hakareti, ithamı, buğz ve kini yapsınlar, eyvallah der geçeriz. Fakat sahabeye karşı iftiraya gelince serden geçebiliriz fakat sahabeden geçemeyiz. Bunu dost düşman herkes bilsin. Allah’a sattığımız bir can vardır. O can, ashabın kam ile ortaya koyduğu İslâm hayatı için beklemektedir. Hiç belli olmaz, bakarsınız bu canlar, o hayattan evvel o hayatı ortaya koyan canlı Kur’an ayetlerine dil uzatan parazitler için kullanılabilir, Allah’ım şahid ol.O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden Osman (r.a.):
1- “Her peygamberin (cennette) bir arkadaşı vardır benim cennette arkadaşım. Osmandır.” (Tirmizi, Menakib)
2- Peygamberimize, namazını kılması için bir adamın cenazesi getirildi. Peygamberimizi onun cenaze namazını kılmadı. Bunun üzerine:
– Ya Resûlallah, bundan önce hiç kimseye cenaze namazı kılmadığını görmedik, denilince; Resûlullah Efendimiz şöyle buyurdu:
” -O, Osman’a buğz ederdi. Allah’da ona buğzetti.” (Tirmizi Menakihl3- Ebu Musa el Eş’ari dedi ki, Peygamberimizle beraberdik. Bir ara kapı çalındı. Resûlullah Efendimiz:
-” (Kapıyı) aç da, başına gelecek bir musibet şartıyla cennetle müjdele buyurdular” Kapıyı açtım, bir de baktım gelen Osman b. Affanmış.” (Müslim Fed. Sahabi
Allah’ım şefaatlarını bizlere nasip eyle. Amin.O DİYARIN SAKİNLERİ‘nden Abdurrahman İbn Avf (r.a.):
1- Peygamberimizin vefatından sonra Abdurrahman İbn Avf (r.a.) bir tarlasını 40 bin dinara sattı. Parayı Beni Zühre Kabilesi ile Peygamberimizin eşleri arasında taksim etti. Hz. Aişe’ye (r.a.) verilince: “Bunu kimi gönderdi?” diye sordu. Abdurrahman İbn Avf, denildi. Hz. Aişe (r.a.): .
– Peygamberimiz: “Benden sonra size ancak sabır olanlar acıyacaktır” buyurdu. Allah (c.c.) Avf oğlu Abdurrahman’a Cennet selsebilinden içirsin, dedi. ( İbn Sa’d’a Tabakat)2- Abdurrahman İbn Avf, Uhud Savaşında 21 yerinden yara almıştı, ayağından aldığı yaradan dolayı sendeleyerek yürümüştür. (Hayatü’s Sahabe)
3- Hz. Üsame ordusunda, Abdurrahman İbn Avf, Hz. Üsame b. Zeydin devesini çekiyordu. (Kenz’ül Ummal)
Haklarında ayetler inmiş, hayatları Kur’an ayetleri ile menkibelenmiş, sağlıklarında bir kısmı Cennetle müjdelenmiş Ashab hakkında müslümanlar ancak hayır düşünürler ve hayır konuşurlar. Onlar arasında vuku bulmuş hadiseler bizlerin tahlil edebileceği hadiseler değildir. İşte onlardan biri:– Cemel ve Sıffın hadisesini vücuda getiren muhalifler hakkında Hz. Ali’ye şöyle sorulmuş:
– Onlar müşrik midirler? Hz. Ali (K. veche): – Yok, onlar şirkten firar etmişlerdir.
– Ya onlar münafık mıdırlar? Hz. Ali (r.a.):
– Hayır, münafıklar Allahu Tealayı az zikrederler, demiş.
– Ya onların halleri nedir? denilince, Hz. Ali (r.a.)
– Onlar, bizim kardeşlerimizdir, bize buğz ettiler, (yani şerkeşlikte bulundular) cevabını vermiştir.
Şu. karşılıklı konuşmaları dinledikten sonra, acaba şu zamanda yaşayan müslümanlara düşen vazife nedir? aleyhlerinde mi konuşmak, yoksa sükut mu etmek daha hayırlıdır?
Fakat ne denilmiş, cahil cesur olur, ashab hakkında ileri geri konuşanlar ilimlerinden değil, bu cesaretlerini cehaletten alıyorlar. Biz müslümanlara gelince:O DİYARIN SAKİNLERİ bizim başımızın tacıdır. Her birisi hakkında hüsn-i zannımız zirvededir. Onları sevmek bizim imanımızın şiarıdır. Onlar hakkında aleyhte konuşmaya müsait bir inancımız yoktur. Her birinin şefaatlarını bekleriz. Her birisi dünyadaki tüm insanlık için birer kılavuzdur. Semadaki yıldızlar mesabesindedir. Onların hayatlarını okuruz, çocuklarımıza okur ve onların yolunda olmalarını telkin ederiz.
O DİYARIN SAKİNLERİ cihadı ile, ilimleri ile, ibadetlerine düşkünlükleri ile, bütün yön ve cepheleri ile bizim mürşidlerimizdir. Dünya ayakta kaldığı müddetçe onlar sevilecek; anılacak ve unutulmayacaktır. Tek korkumuz onlar gibi İslâmı yaşayamamış olmamızdır. Kişi sevdiği ile beraber olduğuna göre, onları seviyoruz. Onları sevmeyenlere, kalbimizde besleyeceğimiz bir sevgi yoktur.
Yüce Allah, O diyarın sakinlerinin yolundan, ahlakından, edebinden bizleri ayırmasın. Sevsin, sevdirsin.
Abdullah Büyük14 Mart 2014: 12:36 #816900Anonim
Resûlullah’a Muhalefet EtmezlerdiO DİYARIN SAKİNLERİ‘nin Peygamberimize imanları, teslimiyetleri tanıdı. Emirlerine itiraz etmezler, nedenlerini, niçinlerini araştırmazlar, imanlarına, inançlarına yakışanı yaparlardı. Peygamberden intikal eden her şeyin vahiyle alakalı olduğuna inanırlardı. O’nun boş söz söylemeyeceğini, davet ettiği esasların Hakk canibinden olduğunu kabul ederlerdi. Şartlar, zaman, mekan mefhumlarına bakarak Peygamberlerinin söz ve emirlerine karşı içlerinden bir tereddüt göstermezdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, Peygamberimize öyle iman ile bağlanmışlardı ki kendi nefislerinden önce yüce Resûlü düşünürlerdi. İşi o derece sağlam tutmuşlardı ki içlerinden biri bir gün Peygamberimize şöyle dedi:
“Ben düşmana rastladım. Babam da aralarında idi. Babamdan senin hakkında kötü bir laf işittim ve dayanamayıp ona mızrak attım ve öldürdüm.”
– “Allah’a ve âhiret gününe inanmakla sebat eden hiçbir kavmin, Allah ve Resûlüne karşı gelip düşmanlık eden kimseleri -o kimseler babalan, ya oğulları, ya kardeşleri, yahut soy-sopları olsalar bile- sevip onlarla dostluk ettiklerini göremezsin.” (Mücadele/22)O DİYARIN SAKİNLERİ, Peygamberimizi, kimseye tercih etmezlerdi. Hayatlarının her bölümünde Peygamberimiz vardı, O’nun sünnetleri, hadisleri hakimdi. Onlar Peygamberlerinin (sözlerini, emirlerini) arasıra kullanmazlardı. Peygamberlerin getirdiği hayat düsturları, onlar için teneffüs edilen bir hava gibi idi. Bizler gibi, yemek duasında, zifaf duasında, namaz duasında Peygamberi, hatırlayıp, ictimaiyyat, muamelat ahlak ve mücazat konularında Peygamberimizi unutmazlardı. Onun için onlardan Allah razı olmuştu. Şu hadise ibretimiz olarak bütün canlılığını korumaktadır: Müslüman olmadan önce Mekke’nin reisi Ebu Süfyan (r.a.)
Medine’ye gelmişti. Hiç kimse yüzüne bakmadı. Kalkıp, kızı olan ve Peygamberimizin hanımlarından bulunan Ümmü Habibe’nin (r.a.) yanma gitti. Peygamberimizin yatağı ve deriden olan seccadesinin üzerine oturmak istedi. Ümmü Habibe hemen katlayıp kaldırdı. Ebu Süfyan ona:
– “Kızım, sen beni mi yatağa, yoksa yatağı mı bana layık görmedin? dedi.”
Ümmü Habibe (r.a.):
“Hayır, sen yatağa layık değilsin. Çünkü yatak Resûlullah’ındır. Sen ise müşrik olduğun için necissin” diye cevap verdi.O DİYARIN SAKİNLERİ Peygamberimiz’in sevdiğini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi. Çünkü Peygamberimizin sevgi ve muhabbeti onların hücrelerine kadar, iliklerine kadar işlemiştir. Şu hadise oldukça manalıdır;
Hz. Ebubekir (r.a.)’m, babası Ebu Kuhafe müslüman olmak ve bey’at etmek için Peygamberimizin yanma gelmişd. Ebu Kuhafe elini Peygamberimizin eline doğru uzatınca Hz. Ebubekir ağladı. Peygamberimiz;
– “Ey Ebu Bekir niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Hz. Ebu Bekir (r.a.):
– “Ya Resûlallah, eğer bu el şimdi amcan Ebu Talib’in eli olup da senin gözün amcanın müslümanlığı ile aydın olsaydı ben daha çok sevinirdim” dedi.
İşte böyle idi o diyarın sakinleri. Hayatlarında, dünyalarında Peygamberimize bu kadar değer ve önem veriyorlardı. Yüzde doksan dokuzu müslüman denilen şu memlekette,
Cumhuriyet döneminde yaşayan müslümanlar yüzlerce defa peygamberimize hakaretler, iftiralar, yalanlar uydurdukları halde yüzleri bile kızarmazdı. Gazetelerde açık oturumlar da, makalelerde o yüce Resûle yakışmayan çok şeyler söylendi fakat cevapsız kaldı. Cevapsız kalması lazımdı. Çünkü o gibi gazeteleri yaşatanlar Peygamberini tanıyamamış, müdafaadan aciz müslümanlardı.O DİYARIN SAKİNLERİ, Peygamberimizi yanlarında da gıyabında da korurlardı. Aleyhinde bulunan münafık tipli insanlara fırsat vermezlerdi.
Sahabeden olan Hz. Garefe ile alakalı bir hadise şöyle olmuştur:
– Bir gün bir hıristiyan Peygamber Efendimize söver. Garefe (r.a.) Hıristiyan iyice döver ve burnunu kırar. Hadise Amr b. As’a intikal eder. Amr:
– “Biz gayri müslimlere teminat vermiş bulunuyoruz, deyince” Garefe (r.a.):
– “Allah bizi onlara, Peygamberimize alenen sövsün diye teminat vermekten korusun.” demiş. Hz. Amr’da: “Doğru söylüyorsun” demiştir.
Uzun lafa gerek yok. Belki tarih ve zaman olarak Peygamberimiz ile bizim aramııda 1400 küsür yıl olabilir fakat getirdiği hayat düsturları ile aramıza mesafe koyamayız. Gerçek iman bunu kabule yanaşamaz. Peygamberimizi bir kenara atarak, O’na zıt olan güç ve şahıslarla uzlaşamayız. Peygamberimiz nerede ise biz de orada olmalıyız. Kafaların ürettiği cazibeli fücirlere kanıp Peygamberimiz’i ibadet, namaz, zekat, hac bölümünde tanıyıp, diğer sahalarda tanımamazlık etmemeliyiz. Bunlar bir hastalıksa, -ki şüphe yoktur- böyle bir hastalığın sonu imam kaybetmektir. İmanı kaybetmek istemeyen müslümanlar Peygamberlerine (emir ve sünnetlerine) sahip çıksınlar. Söz ve emirlerini baş tacı yapsınlar. O’ndan gelen emirler müslümanı camiye hapsettirmiyor. Bilakis hayata hakim kılınmak noktasında, müslümanı vazifelendiriyor. Biz peygamberimizi bütün yönleri ile kabul etmek mecburiyetindeyiz. Bunun gerisi laf-u güzafdır.Abdullah Büyük19 Mart 2014: 10:41 #816915Anonim
Bilmek İçin Öğrenir, Tanımak İçin Yaşarlardı
“YEDIREN O, DOYURAN O, AZDIRAN D, ÖLDÜREN 0, ÖYLE İSE 0 NDAN NİÇIN KONUŞULUYOR?. YAĞDIRAN 0,YAĞMURU DINDİREN O, OTU BİTIREN O, OTU SOLDURAN O, HERŞEYİ YARATAN DA O ÖYLE İSE O ‘N DAN NİÇİN AZ BAHSEDİLIR?. “
O DİYARIN SAKİNLERİ, Hira mağarasından yükselen “ikra” emrine kulak verirler, fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırlardı. Herhangi bir işi körü körüne yapmaz, o iş hakkındaki ilahi ölçüyü öğrenirlerdi. Çünkü inanmışlardı ki: Hayatın manası ubudiyet (Allah’a kulluk), ubudiyetin ölçüsü ise dindir (İslâm ‘dır), Allah’a karşı sorumlu oldukları herzeyi ibadet sayarlar ve bu ibadetlerini icra ederlerdi. Zamanımızdaki insanlar gibi önlerine gelen her lokmayı yutmazlardı. Taassupça bir inanışları yoktu.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ilim öğrenmede yaşı bahane etmezler, asalarına dayana dayana ilim öğretilen yerlere giderlerdi. Yaşları ilerlemiş, kemikleri incelmiş, asalarına dayanarak ilim meclisine gelen bu talebelere:
– “Sen hangi taşın, hangi ağacın ve hangi toprak parçasının yanında geçmiş isen sana Allah’tan mağfiret dilemiştir.” müjdesi verildi.O DİYARIN SAKİNLERİ, ya alim olurlar veya talebe olurlardı. Tevbe ve istiğfarların günahlara keffaret olduğu gibi, ilim öğrenmesinin de günahlara keffaret olacağına inanırlardı, Bu husustaki gayretleri: Kişinin ilimden bir çekirdek öğrenmesi kendisi için bir rekat nafile namaz kılmasından daha iyidir, sözü ile akşam dönmenin cihad olmadığını sanan kimseleri aklı eksik olarak nitelendirirlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, bilmeden yapıları ibadetlerin kendilerine fayda sağlamayacağına inanırlardı. Allah’ın emirleri için: Neden, nasıl vari itirazları olmaz, sadece hikmetlerine inmek isterlerdi. Başlarında Peygamberleri, hayatlarında İslâm-ı hakimiyet noktasında devletleri olduğu halde yine ilimden, ilim öğrenmekten geri kalmazlardı. Hatta Peygamberlerden şu sözü duydukları halde:
“Siz, din alimleri (fukahası) çok, okuyucu ve hatipleri aç, soranları az, cevap verenleri çok bir diyar ve zamandasınız. Bu vaziyet karşısında, amel, ilimden hayırlıdır. Yakında bir zaman gelecek, alimler azalacak, konuşmalar çoğalacak, soranlar çok olacak, cevap verebilen az bulunacak. İşte o zaman ilim, amelden hayırlıdır” (İhya 1/22)O DİYARIN SAKİNLERİ, öğrendikleri ilimlerin sadece hamallığını yapmazlar, ilimleri ile amel ederlerdi. Amel ederken de ihlası elden bırakmazlardı. Şu gerçeği çok iyi kavramışlardı: İnsanların hepsi de tehlike ve helak üzeredir, yalnız ilmiyle amil olanlar hariç, ilmi ile amil olanlar da helak üzeredir, ancak ihlas üzere amel edenler kurtulacaktır. İşte onları korkutan bu husus idi. Onlardan biri bakarsınız bir sureyi 6-7 ayda ancak bitirirdi. Bir ayeti öğrenip onunla amel etmedikçe ikincisine başlamazlardı: Amel ederlerken benizleri sararır, tüyleri diken diken olur, mangalda kızartıları et kokusu gibi ciğerlerinden çıkan aşk-ı ilahinin kokusu duyulurdu. Hatta bazen kapı komşusu şikayet edercesine: “Et pişirdiniz de niçin bize tattırmadınız?” derdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, aklı muhafaza düsturunda hassasiyetle durur, İslâm’ın dışındaki muharref olmuş kitapların bilgilerinden akıllarını korurlardı. Çünkü aklın dayanağı ve gıdası vahiy idi, akıllarını vahyin dışında müstakil tutmak isteyenlerin, Belam, Samiri, Haman olmak gibi neticelere gidileceği gerçeğini Kur’an’dan öğrenmişlerdi.
Biz o diyarın sakinlerinin öğrendiği ilme muhtacız. Allah’a sığınılması icab eden ilimlerle, putperestlik vasfına haiz her ilim ve bilgi dalına elimizin tersi ile bir işaretimiz kalmıştır. Çünkü Kur’an ilimleri bizi hep yüceltir. Bunun dışındaki ilimleri sağladığı medeniyet, bizim ilmimizin verdiği medeniyetin daha ilk basamağına kavuşamaz. İsteriz ki; bu ilimler merkezi bir otorite tarafından organize yapıla dursun Biz bu hususta vagon değil, lokomotif olmak durumundayız.
Abdullah Büyük -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.