• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #680027
    Anonim

      O vakit kalbe şöyle geldi ki:
      O mütehayyir akla de:
      Bak, kâinattaki bütün mevcudata: Zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl-i itaat ve intizamla vazife suretinde ubudiyetleri var.
      Bir kısmı,şuursuz, hissiz oldukları hâlde,gayet şuurkârâne, intizamperverâne ve ubudiyetkârâne vazife görüyorlar.
      Demek bir Mâbud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevk edip istihdam ediyor.
      Hem bak, bütün mevcudata, hususan zîhayat olanlara: Herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi ihtiyacatı var ve vücut ve
      bekasına lâzım pek kesretli, muhtelif matlupları var;en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez.
      Halbuki o hadsiz matlapları, ummadığı yerden, vakt-i münasipte, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşahede görünüyor.
      İşte, şu mevcudatın bu hadsiz fakr ve ihtiyacatı ve bu fevkalâde iânât-ı gaybiye
      ve imdâdât-ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki,
      bir Ganiyy-i Mutlak ve Kerîm-i Mutlak ve
      Kadîr-i Mutlak olan bir hâmi ve râzıkları vardır ki,
      herşey ve her zîhayat Ondan istiâne eder, medet bekliyor,
      mânen
      ” Ancak senden yardım dileriz.” (Fâtiha Sûresi: 5) der.
      O vakit akıl, “Âmennâ ve saddaknâ” dedi.
      Yirmi Dokuzuncu Mektup

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.