- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Eylül 2010: 05:59 #664726
Anonim
Yirmi İkinci Söz Onuncu Lem’a’da
“Şu mevcudat-ı seyyale vücudlarıyla ve hayatlarıyla vacib-ül vücudun vücub-u vücuduna ve ehadiyetine şehadet ettikleri gibi, zevalleriyle ve ölümleriyle de o Vacib-ül Vücudun ezeliyetine ve sermediyetine ve ehadiyetine şehadet ederler.“ diyor.
zeval ve ölüm ezeliyete nasıl şehadet eder?17 Eylül 2010: 06:31 #777280Anonim
@yansıma 211924 wrote:
Yirmi İkinci Söz Onuncu Lem’a’da
“Şu mevcudat-ı seyyale vücudlarıyla ve hayatlarıyla vacib-ül vücudun vücub-u vücuduna ve ehadiyetine şehadet ettikleri gibi, zevalleriyle ve ölümleriyle de o Vacib-ül Vücudun ezeliyetine ve sermediyetine ve ehadiyetine şehadet ederler.“ diyor.zeval ve ölüm ezeliyete nasıl şehadet eder?
Aynen öyle de: Şu mevcûdât-ı seyyale, vücudlarıyla ve hayatlarıyla Vâcib-ül
Vücud’un vücub-u vücuduna ve Ehadiyetine şehadet ettikleri gibi; zevalleriyle, ölümleriyle o Vâcib-ül Vücud’un Ezeliyetine, Sermediyyetine ve Ehadiyyetine şehadet ederler.
Evet gece gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurub ve uful içinde teceddüd eden ve tazelenen masnuat-ı cemile, mevcûdât-ı lâtife, elbette bir âlî ve sermedî ve daim-üt tecelli bir cemâl sahibinin vücud ve beka ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnuat, esbab-ı zâhiriye-i süfliyyeleriyle beraber zeval bulup ölmeleri, o esbabın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar.
Şu hal kat’iyen isbat eder ki; şu san’atlar, şu nakışlar, şu cilveler; bütün esmâsı kudsiyye ve cemile olan bir Zât-ı Cemil-i Zülcelâl’in tazelenen san’atlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır, taharrük eden âyineleridir, birbiri arkasından gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir.
Hem baharın herbir günü, herbir haftası, birer taife-i nebatâtın birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir taifesi dahi kendi Sultanının o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için ona taktığı murassa nişanları birer resm-i geçit tarzında o Sultan-ı Ezelî’nin nazar-ı şuhud ve işhâdına arzettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebatât ve eşcar gûya “San’at-ı Rabbâniye murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlahiyenin nişanlarını takınız, çiçekler açınız” emr-i Rabbâniyeyi dinliyorlar ki, rûy-i zemin dahi gâyet muhteşem bir bayram gününde, şahane resm-i geçitte, sürmeli formaları ve murassa nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor.İşte şu derece hikmetli ve intizâmlı teçhizat ve tezyinât; elbette nihayetsiz kadîr bir sultanın, nihayet derecede hakîm bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir.
onuncu söz
Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de
dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile
bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti
hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin
çekirdeklerin
tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde
gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki
bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü
sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti
sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için
şu ölüm dahi
hayat kadar mahluk ve muntazamdır.Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri
hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan; “o mevt
onların hayatından daha muntazam ve mahluk” denilir.
İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk
hikmetli ve intizamlı olsa
tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt
elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi
yer altına giren bir insan da
Âlem-i Berzahta
elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir. (Mektubat
Yüce Allah yoktan yaratmış olduğu varlığı bir daha adem-i sırfa, yani ebedî yokluğa mahkum ederek zulmetmez ve haksızlık yapmaz. Çünkü “Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğunu, ehl-i tahkik ve ashab-ı keşif ittifak etmişler.” Bediüzzaman bu hususu şöyle izah eder: “Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek, zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassunla, adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuşsa da, vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, “Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküp ve inhilâl vardır” diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü âlemde Cenab-ı Hakkın sun’uyla terkip vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad ve idam vardır. (Mesnevi, 2005, Habbe, s.206
Evet, “Eşya zevale ve ademe gitmiyor; belki dâire-i kudretten dâire-i ilme geçiyor, âlem-i şehâdetten âlem-i gayba gidiyor, âlem-i tagayyür ve fenâdan âlem-i nura, bekâya müteveccih oluyor. Hakikat noktasında eşyadaki cemal ve kemâl, esmâ-i ilâhiyeye aittir ve onların nukuş ve cilveleridir. Mâdem esma bakidirler ve cilveleri dâimîdir; elbette nakışları teceddüt eder, tâzelenir ve güzelleşir. Ademe ve fenaya gitmiyor, belki, yalnız itibârî taayyünleri değişir.” (Mektubat, 2006, s. 484)Eşya ve fiiller esma-i ilâhiyeye dayanarak beka bulduğu gibi, esma-i ilâhiyeye dayanarak hakikat olurlar. Yok olduklarını zannettiğimiz eşya ve fiiller esma-i ilâhiyeye dönerler. Lambadan çıkan ışık, lambanın sönmesi ile ışığının kaybolması gibi, esma-i ilâhiyeden çıkan vücutlar yine aslına döner.
Kâinatta her şey Allah’ın ilim, irade ve kudreti ile meydana gelir, vücud âlemine çıkar. İş gören irade ve kudrettir. Zâhirî sebeplerin vazifesi vazife-i rububiyetin izzetini korumaktır.
zeval ve ölüm üstadımızn açıkladığı gibi Vacib-ül Vücudun ezeliyetine şahitlik eder.
18 Eylül 2010: 09:17 #777359Anonim
Allah razı olsun memluk,
külliyat da bir de söyle bir misal var,
Bir nehirde akan su kabarcıkları güneşin önüne çıktıklarında parlar ve bir süre sonra gölgeye girince sönerler. Fakat aynı bölüme gelen yeni su kabarcıkları parlamaya başlar ve bu sürekli devam eder.
Bu durum bize, o kabarcıklarda görünen ışıkların kendilerine ait olmadığını ve başka bir kaynaktan geldiğini, ışık kendilerinden gitse de ışık kaynağının daimi olduğunu gösterir. Çünkü arkadan gelen kabarcıklar aydınlanmaya devam etmektedir.
Aynen bu misal gibi, canlılar ömürleri boyunca hayat ve varlık ışığı ile parlarlar. Ardından gelen ölüm ile hayat ışığı söner. Fakat onların peşinden yeni canlılar gelir ve onlar parlamaya başlar. Daha sonra onların hayat ışığı da söner. Fakat yeryüzünde hayat parlamaya devam eder. Bu da bizi o hayatın asıl kaynağının o canlıların kendilerinin değil daimî bir hayat kaynağı olduğunu gösterir. O ise Allah’ın hayatıdır…
Her varlığın varlığının ve her canlının hayatının kaynağı olan Allah’ın varlık ve hayatının, o sonradan olma ve geçici mahluklara kaynak olabilmesi için O’nun diğer varlıklar gibi olmaması, varlık ve hayatını başka bir kaynaktan almış olmaması gerekir. Varlık ve hayatını başka kaynaktan almamış olmak ise, yaratılmamış ve ezelî olmak demektir.risaleonline.com -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.