- Bu konu 21 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Kasım 2012: 19:10 #810308
Anonim
“İnsan ölünce kabirde hayat nasıl devam edecek? Neler olacak?”
Öldükten sonraki kabir hayatı, teşekkülünde dünya hayatındaki amellerin etkin olduğu, mahşer öncesinde kurulan berzah hayatıdır, yani bir ruhânî ara hayattır. Kabir hayatı haktır ve gerçektir. Peygamber Efendimiz (asm): “‘Allah, îman edenlere dünya hayatında da, âhiret hayatında da o sâbit sözde sebat ihsân eder. Allah zâlimleri şaşırtır. Allah ne dilerse yapar’1 âyeti kabir azabı hakkında inmiştir. Kabirde ölüye, ‘Rabb’in kimdir?’ diye sorulur. O da: ‘Rabb’im Allah ve Peygamberim Muhammed’dir’ der. İşte bu, yukarıdaki âyette geçen sabit sözün delâletidir.”2
Zeyd bin Sâbit (ra) anlatmıştır: “Peygamber Efendimiz (asm) Neccâr oğullarına ait bir bahçe içinde kendi katırı üzerinde bulunduğu sırada biz de beraberinde idik. Katır birden bire ürktü ve yoldan saptı. Nerede ise Peygamber Efendimizi (asm) yere atacaktı. Orada beş altı tane kabir vardı. Peygamber Efendimiz (asm): ‘Bu kabirlerin sahiplerini kim tanıyor?’ diye sordu. Bir adam: ‘Ben tanıyorum!’ dedi. Peygamberimiz (asm): ‘Bunlar ne zaman öldüler?’ buyurdu. O kimse: ‘Müşriklik devrinde öldüler’ dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm): ‘Şüphesiz bunlar kabirleri içinde imtihana tabi tutuluyorlar! Şâyet ölülerinizi gömmeği terk etmeniz endişesi bende mevcut olmasaydı, bu kabristandan işitmekte olduğum kabir azabından birazını sizlere de işittirmesini Allah’tan niyaz ederdim’ buyurdu. Sonra yüzünü bize döndürüp: ‘Ateş azabından Allah’a sığınınız!’ buyurdu. Sahabîler (ra): ‘Ateş azabından Allah’a sığınırız!’ dediler. Peygamberimiz (asm): ‘Kabir azabından Allah’a sığınınız!’ buyurdu. Sahabeler (ra): ‘Kabir azabından Allah’a sığınırız!’ dediler. Peygamber Efendimiz (asm): ‘Görünür görünmez fitnelerden Allah’a sığınınız!’ buyurdu. Sahabeler (ra): ‘Görünür görünmez fitnelerden Allah’a sığınırız!’ dediler. Peygamber Efendimiz (asm): ‘Deccal fitnesinden Allah’a sığınınız!’ buyurdu. Sahabîler (ra): ‘Deccal fitnesinden Allah’a sığınırız!’ dediler.”3
“Herkes kazandıklarına rehindir”4 âyet-i celîlesi mûcibince kabir hayatında insan dünyadaki amelinin, düşündüklerinin, inandıklarının, fikirlerinin, yaptıklarının, görgü ve yaşayışının bir yansıması tarzında azap görür veya mükâfât bulur. Henüz Mahşer kurulmamış, Mahkeme-i Kübrâ teşekkül etmemiş, umûmî diriliş için emir verilmemiştir. Bununla berâber, insanın dünyada ve âhirette gördüğü azaplar Allah’ın rahmetiyle inşallah onun bağışlanması için birer basamak teşkil eder.
Gerçekte îdamın ve sırf yokluğun bulunmadığını, ölümünse bir yok oluş olmadığını5 beyan eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Sözler’de “îdam-ı ebedî”den bahseder. Burada bahsedilen “îdâm-ı ebedî”, âhireti inkâr etme ve öldükten sonra yokluğu kabul etme vahâmetinin kabir hayatına yansımış cezâî şeklinden başka bir şey değildir. Başka bir ifâdeyle, âhiret hayatına inanmayan ve ölümü yokluk zanneden ehl-i inkâr için verilmiş “amelin cinsinden” bir kabir azabıdır. Çünkü öyle bildiği için, cezâsı olarak da aynını görecektir.6 Saîd Nursî Hazretlerinin, dünya hayatında âhireti tasdik ettiği halde sefâhet ve dalâlette gidenlerin kabir hâli olarak bahsettiği “haps-i ebedî ve bütün dostlardan tecrit demek olan haps-i münferit”; kabri öyle gören; îtikat eden, fakat inandığı gibi amel etmeyenlerin göreceği bir kabir muâmelesidir.7
Kur’ân’ın: “Sûr üflendiği zaman, kabirlerinden Rab’lerine doğru koşarak çıkarlar!”8 âyeti ve sâir yüzlerce âyetle haber verdiği umûmî diriliş, büyük hesap, büyük muhâkeme, İlâhî yargılama ve daha sonra Cennet ve Cehennem tarzında devam edecek olan “ebedî hayat” ise inanan-inanmayan bütün insanları kapsamakta ve ilgilendirmektedir. Bedîüzzaman Hazretleri, gerçekte îdâm-ı ebedînin olmadığını, Cehennemin vücûdunun bin derece îdâm-ı ebedîden daha hayırlı olduğunu, hattâ Cehennemin kâfirlere de bir nevî merhamet olduğunu; çünkü Cehennemin şerr-i mahz olan adem ve yokluk değil, hayr-ı mahz olan vücuttan ibâret olduğunu kaydeder.9 “Öyle bir ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır”10 âyetinin tefsirinde ise Saîd Nursî Hazretleri Cehennem ateşinin tabakalarını ayrıntıları ile îzah eder.11
Dipnotlar:
1- İbrâhim Sûresi, 14/27
2- Müslim, 2871
3- Müslim, 2867
4- Tûr Sûresi, 52/21
5- Mektûbât, 13, 221, 278
6- Sözler, s. 131
7- Sözler, s. 131
8- Yâsîn Sûresi, 36/51
9- Asâ-yı Mûsâ, 43; Şuâlar, 207
10- Bakara Sûresi, 2/24
11- İşârâtü’l-İ’câz, s. 181Süleyman Kösmene
26 Kasım 2012: 22:39 #810368Anonim
Acaba insanın ölüm biçiminden yorumlar çıkarılabilir mi? Örneğin yatağında ölenle kazada ölen veya yüz üstü ölenle uyuyor gibi ölen arasında fark var mıdır? Ölünün yüz ifadesi acaba onun ahiretteki durumu veya zor ölümü ile ilgili mesaj verir mi?”
İnsanın ölüm biçiminden, ölünün hali ile ilgili sağlıklı yorumlar çıkarılmaz. Ölünün ölüm biçimi veya yüz ifadesi belki zor ölümü hakkında ip ucu verir, fakat ahiretteki durumu hakkında asla bilgi vermez. Ölüm hali başka, âhiret hayatı başkadır.Ölüm esnasında duyulan ölüm acısı kişinin günahlarına kefaret olarak da gelebilir. Nasıl dünyadaki bir musîbet kişinin günahlarına bedel gelebiliyorsa, ölüm esnasında karşılaşılan zorluk veya duyulan acı da kişinin günahlarına bedel gelebilir. Bu da af ve mağfireti getirir. Bu durumda zor ölümü rahmetle yorumlamak gerekir. Çünkü arkası rahmettir. Zor, ama sabırla geçen hayatın arkası rahmet olduğu gibi.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bildiriyor ki, “yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibariyle saadetlerdir. Çünkü nûrânî âlemlere giden yol, kabirden geçer ve en büyük saadetler, büyük ve acı felâketlerin neticesidir.”
Demek ölüm acısından değil, affedilmemekten ve bağışlanmamaktan korkmak gerekir. Cenâb-ı Allah hepimize güzel ölüm versin. Âmîn…
26 Kasım 2012: 22:42 #810369Anonim
“İnşallah iman üzere ruhumuzu teslim edip gerçek âleme göçtüğümüzde zaman kavramı tamamen sona erecek mi? Şayet erecekse ruhumuzun bedenden ayrılmasından sonra gerçekleşecek olayları nasıl sıraya koyacağız? Ölçümüz ne olacak? Kabirde azabı ve saadeti ruh mu, yoksa ceset mi görür? Halk arasında ölenin kıyameti kopmuş demektir şeklinde bir söylem var; bu ne demektir?”
Öldükten sonraki gerçek âleme kabir hayatı ya da berzah hayatı demekteyiz. Kabir hayatı veya berzah hayatı, âhiret hayatının ilk durağıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, kabir, dünyadan başlayıp kabre, haşre ve ebede kadar uzanıp giden beşer yolculuğunun ilk istasyonudur.1
Kabir istasyonundan sonra yolculuk da devam ediyor, hayat da! Hayat devam ediyor; çünkü ruh bâkîdir. Kabirde insan ceset bakımından ölmüştür, yani kıyameti kopmuştur. Fakat ruhu hayy’dır, yani ruhen hayattadır, yani yaşıyor. Halk arasında ölenin kıyametinin kopmuş olması sözü ile, artık ölenin ahirete göçtüğü, dünyanın büyük ve genel kıyameti ile ilgisinin kalmadığı kast edilir.
Kabir suâli haktır. Kabir azabı haktır. Kabir saadeti haktır. Kıyamet günü ruhun cesetle birlikte yeniden dirilişi haktır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “İnsan diyor ki: ‘Öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?’ İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?”2
Zaman izafîdir. Kabir hayatında zaman kavramı vardır; fakat dünyadaki zamandan çok farklılık arz eder. Bunu, iki saniyelik bir rüyada bazen bir günlük olayları görüp yaşadığımıza benzetebiliriz. Burada rüyanın, dünya zamanını yutup iki üç saniye içine sığdırdığını açıkça görüyoruz. Berzahta ise zaman daha bir farklı işler. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuştur: “Kabir, âhiret konaklarından ilkidir. Eğer insan ondan kurtulursa, gerisi kolaydır! Şâyet kurtulamazsa, gerisi daha ağırdır.”3 Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bir diğer hadislerinde şöyle buyurdu: “Ölen kişi defnedildiği zaman ona siyah ve mavi gözlü iki melek gelir. Bunlardan birine Münker, öbürüne de Nekir denir.
Melekler sorarlar: ‘Bu zât için ne demiştin?’
Adam, ölmeden önce söylediğini aynen söyler: ‘O, Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet ederim.’
Melekler: “Senin bunu söylediğini esasen biliyorduk!” derler.
Sonra onun kabri yetmiş metre kare olarak genişletilir, içi onun için aydınlatılır. Sonra ona: ‘İstirahat et!’ denir.
O da: ‘Âileme dönüp onlara haber vereyim mi?’ der.
Melekler: ‘Gelin-güvey gibi uyu’ derler. Onları âilesinden en çok sevdiği kişi uyandırır! O kişi, Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar rahatça istirahat eder.
“Şâyet ölen münâfık ise, meleklerin sorusuna: ‘İnsanların ona Peygamber dediklerini işitirdim! Ve ben de aynı şeyi söylerdim! Fakat hakikat mıdır, bilemiyorum!’ der.
“Bunun üzerine melekler: ‘Senin böyle söylediğini esasen biliyorduk!’ derler.
“Sonra toprağa: ‘Onun üzerine eğil!’ denilir. Toprak onun üzerine eğilir. Yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar. Ve Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar, böylece toprakta devamlı olarak azap içinde kalır.”4
Kabirde azabı ruh çeker, saadeti de ruh görür. Fakat ceset hissesiz de kalmaz! Kabir hayatı açısından ceset ölmüştür; fakat rûha gelen darbelerin veya mutlulukların çok da uzağında değildir.
Çünkü günahlarda ruhun irâde beyanı ve şer tercihi her ne kadar ön plânda idiyse de; cesedin fiilî rolü ve bizâtihî iştirâki göz ardı edilebilir mi? Meselâ, koğuculuğu isteyen ve teşvik eden rûhî kuvveler ise de, bilfiil icrâ eden dil değil mi? Meselâ, hırsızlığa yönlendiren rûhî güçler ise de, hırsızlıktan fiilen beslenen ve faydalanan beden değil mi? Meselâ, içkiye sürükleyen rûhî temâyüller ise de, içkiyi tadan, haram eğlenceden beslenen ve keyif alan beden değil mi?
Bunun aksi sevap ve hayır noktasında da düşünülebilir. Hayra yönlendiren kalbin duyarlılığı ise de, hayır için çok çilelere katlanan bedenden başkası değildir. Meselâ, namaz için camiye gitmeye yönlendirdiğimiz ayaklarımızın hakkından geçebilir miyiz? Bir ihtiyaç sahibinin elini tutmakta kullandığımız ellerimizin hakkını görmezden gelebilir miyiz? Haramlardan yana sevk etmediğimiz ve helâl dâirede terbiye ettiğimiz bedenimizin muhtelif organlarının mükâfâtı hak etmediğini söyleyebilir miyiz?
Hiç şüphesiz asıl cismânî lezzet de, cismânî azap da “ba’sü ba’de’l-mevtten” sonra, yani dirilişi müteâkip kurulacak mîzandan sonra, yani mahşerden sonra hayatın Cennet ve Cehennem şeklinde tecellîsi çerçevesinde görülecektir. Ve kabir hayatı genel itibariyle ruhânîdir. Fakat bir takım tecellîlerden cesedin de hissesini alacağı anlaşılmaktadır.
“Yâ İlâhenâ, Rabbimiz sensin. Bizi kabir azabından, âhiret azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle. Âmîn.”
Dipnotlar:
1- Sözler, s. 27
2- Meryem Sûresi, 19/66, 67
3- Tirmizî, Zühd, 3
4- Tirmizî, Cenâiz, 70Süleyman Kösmene
27 Kasım 2012: 06:48 #810386Anonim
Değerli bir yakınım kalp ameliyatı oldu. Ölümden döndü. Ameliyattan bir gün önce rüyasında altı ay önce ölen yeğenini görüyor. Yeğeni, ‘Teyze ben senin yerine ameliyat oldum’ diyor. Beş vakit abdestli-namazlı olan hanım teyze bana soruyor. ‘Acaba ben ölecektim de benim yerime o mu öldü?’ diyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri de, yeğeni için, ‘Benim yerime şehid oldu’ diyordu. Bu ne demektir? Bir insan başkasının yerine nasıl şehid olur veya ölür?”
Duâyı, sevgiyi, saygıyı, hürmeti, muhabbeti, bağlılığı, şefkati, sadakati ifade eden bir takım gönül sözcükleri vardır. Mecâzî olarak söylenirler. Söylendikleri sözcükleri değil; kendilerini ifade ederler, kendi mânâlarını gösterirler.
Hayatta yakın olduğumuz, yakınlık hissettiğimiz ve yakınlık kurduğumuz kimselerle öldükten sonra da ilgimiz ve iletişimimiz devam eder. Bilhassa bu yakınlık Allah için kurulmuşsa, sevgi ve saygı Allah içinse, muhabbet ve hürmet Allah içinse, şefkat ve sadakat Allah içinse öldükten sonra daha sıkı bir birliktelik ve beraberlik ağı kurulur, bağlılık ipi kopmaz derece sağlamlaşır. Peygamber Efendimiz (asm), “Dost, dostuyla beraberdir” 1 buyurmaz mı? Nitekim bu hadisin tefsiri sadedinde Risâle-i Nur’da geçen, “Birimiz şarkta, bizimiz garbda, birimiz cenupta, birimiz şimalde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak, biz yine birbirimizle beraberiz” 2 hakikati böyle bir mânevî birlikteliği açıklamaktadır.
Sağken iletişim köprümüz nasıl hava, gözlerimiz, şuurumuz, ellerimiz, beden ve ruh dilimiz idiyse, öldükten sonra da mânevî bir hava ve mânevî araç-gereçler biz bilmesek de, biz farkında olmasak da bize iletişim köprüsü olurlar. Bizim duâmız, gayretimiz, endişemiz, sevincimiz, korkumuz onlara gider; onlar bizi, endişelerimizi ve içinde bulunduğumuz telâşı hissederler. Onların feyzi, bereketi, himmeti ve tasarrufu bizlere gelir; bizler bunları hissederiz.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri dünya ile âhiret arasındaki bu güçlü mânevî köprüyü şöyle açıklar: “Fâtır-ı Hakîm nasıl ki unsur-u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasıta yapmış. Ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (asm) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de, okunan bir Fatiha dahi, meselâ umum ehl-i iman emvâtına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle mânevî âlemde, mânevî havada çok mânevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş, fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor. Hem nasıl ki bir lâmba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba girer. Aynen öyle de, bir Yasin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yasin-i Şerif düşer.” 3
Demek eğer onlar bize gerçekten dost iseler, bize Allah için yakınlık hissetmişlerse, bizim meselâ hastalık, ameliyat ve bıçak altına yatmak gibi bir endişemizi hissetmeleri, bizimle ilgilenmeleri ve meselâ bize duâ etmeleri mümkündür. Bunu bize rüyada hissettirebilirler. Rüyalarımız bir haberleşme vasıtamız olur ve onlarla görüşmekten haz alırız, huzur buluruz. Onların hâl ve sıkıntılarını veya mutluluklarını da biz rüyalarımızda görebilir ve onlara duâ gönderebiliriz. Duâlarımız onlara ulaşır. Nitekim Bedîüzzaman, kabirdeki yakınlarımızın gerek uyanık iken, gerekse uykuda ve rüya halinde bizlerle münasebetlerinin ve gerçek biçimde bizlerle haberleşmelerinin mümkün ve vaki olduğunu beyan eder. 4
Bedîüzzaman, çok sevdiği yeğeni ve talebesi Ubeyd ile şehid olduktan sonra yaptığı bir haberleşmeyi şöyle zikreder: “Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sâdıkada, tahte’l-arz bir menzil sûretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış.” 5
Bedîüzzaman Hazretlerinin bu hatırası, bize kuvvetli mânevî bağlılığın ve kuvvetli irtibatın ölümle kesilmediğini haber verir. Yoksa ölüm ve ecel kişiye özeldir, müstakildir; Cenâb-ı Hakkın hususî takdiridir.
Dipnotlar:
1- Müslim, Birr, 165
2- Şuâlar, s. 470
3- Şuâlar, s. 589
4- Mektûbât, s. 13
5- Mektûbât, s. 12Süleyman Kösmene
27 Kasım 2012: 22:26 #810413Anonim
1. Kabirde sorgu suâl kabre ilk girildiğinde mi veya ruh alındığında mı başlar? Günlerce ruhu alınıp da bekletilen kişiler için sorgulama nasıl olur?
1- İnsan öldükten sonra, insan ruhu âlem-i berzaha gider. Berzah âleminde kişi sorgu meleklerinin sorularıyla gözünü açar. Yani kabirde sorgu ve suâl insan öldüğü anda başlar. İnsan öldüğünde cesedi her ne kadar kabre defnedilmekte geciktirilmiş olsa da, insan ruhu âlem-i berzaha girmiş olur ve cesediyle ilişkisiz olarak sorguyla muhatap olur.
2. Yeni vefat etmiş kişinin ruhu bulunduğumuz şehadet âlemine gelmesi mümkün mü? Meselâ ölmüş baba geride bıraktığı çocukları, annesi… Yakınlarının üzüntüsünden haberdar olur mu?
2- Vefat etmiş kişinin, geride bıraktığı yakınları ile aralarında mânevî hatlar kesik olmaz. Meselâ rüya mânevî bir hattır. Kimi zaman ölmüş kişilerin ruhlarının evine geldiği, geride bıraktığı çocuklarının üzüntüsünden haberdar olduğu şeklinde yaşanmış vakalar anlatılmıyor değil. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de, “Ehl-i cennet ruhları berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler” hadisinin işaret ettiği Cennet kuşlarından tâ sineklere kadar bazı hayat sahibi cisimlerin içine Allah’ın izniyle kimi ruhların girdiğini ve o cisimlerdeki göz ve kulak gibi duygularla şehâdet âlemini temâşâ ettiklerini ifade etmiştir.1
3. Ölü için kabir ile evde Kur’ân okuma sevap fazileti açısından bir fark var mı?
3- Ölü için kabirde Kur’ân okuma ile evde Kur’ân okuma arasında sevap ve fazilet bakımından fark yoktur. Fakat kabir başında Kur’ân okurken ahireti daha çok hatırlayarak aldığımız ibret sebebiyle daha fazla hüzünlenip, daha fazla ihlâs içine girebiliriz. Kur’ân’ı hüzünle ve ihlâsla okumak ise daha çok sevaptır. Peygamber Efendimiz (asm): “Hüzünlü insanlar Allah’ın himayesindedir” 2 buyurmuştur.4. Kabir başında özellikle okunması gereken duâ ve sûreler nelerdir?
4- Kabir başına varıldığında kabristanda yatanlara selâm verilir. Bu sünnettir. Selâm şöyle verilir: “Esselamü aleyküm ehle’d-diyari mine’l-Mü’minine ve’l-Müslimin. Ve innâ inşaallahü biküm lâhikûn. Es’elüllahe lenâ ve lekümü’l-âfiye.” (Meâli: Allah’ın selâmı burada yatan Mü’min ve Müslümanların üzerine olsun. Bizler de İnşallah size katılacağız. Allah’tan bize ve size âfiyet dilerim.”
Ölenlere selâm cümlesini dikkatle incelediğimizde ölenlerin yaşıyor olduklarını, bizimle ilgili bulunduklarını ve bizi işittiklerini anlamak hiç de zor değildir.
Ölenlere selâm verdikten sonra duâ okuyarak onların bağışlanmalarını, azapları varsa kaldırılmasını veya hafifletilmesini Cenâb-ı Allah’tan dileriz. Üç ihlâs ve bir Fatiha-i Şerife okunabileceği gibi, zamanımız kısıtlı değilse Yasin Sûresi veya Mülk Sûresi de okunarak bağışlanabilir. Peygamber Efendimiz (asm): “Yasin Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse Yasin’i okur ve Allah’tan ahiret saadeti dilerse, Allah onu bağışlar. Yasin Sûresini ölüleriniz üzerine okuyunuz” 3 buyurmuştur.
5. Kabirde ölünün ayakucunda durup da Kur’ân-ı Kerim okurken ölü bundan haberdar olur mu?
5- Ölen kişinin kendisini ziyaret edenleri görebileceği ve kendisi için okunan duâlardan ve Kur’ân’dan manevî feyiz noktasında hissedâr olabileceği şeklinde rivayetler vardır.
6. Ölü için yas tutanların sesli ağlamasının ölüye zararı var mı?
6- Ölen kişi eğer kendisi için yas tutulmasını istemişse, kendisinden sonra tutulan yasla ilgili rahatsız olur ve azap görür. Fakat böyle bir vasiyeti yok idiyse, sadece yas tutan kişi kendisi günahkâr olur. Ölü bundan zarar veya azap görmez. Çünkü ölünün bunda bir kusuru yoktur.
Ölü için isyansız ve teslimiyet içinde gözyaşı dökmekte ve gizlice ağlamakta ise bir sakınca yoktur. Çünkü Peygamber Efendimiz’in de (asm) ifadesiyle, kalp hüzünlenir, göz yaşarır. Bu ölüme karşı kalbin ve insan ruhunun fıtrî bir hâlidir. Bunda günah yoktur. Şüphesiz bu durumda da faziletli olan, bu gözyaşını ve kalp rikkatini şükre ve tefekküre çevirebilmek ve dünyanın faniliğini ve ölüm hakikatini derinliğine düşünüp ders almaktır.
7. Komşu kabirlerde bulunanlar birbirinden haberdar olurlar mı?
7- Âlem-i berzaha gidenler komşu kabirlerde olmasalar da salih kimseler ise birbirleriyle görüşebilirler. Kabirde salih kimselere sıkıntı veren herhangi bir zorluk veya darlık söz konusu değildir.
8. Kabirde zaman nasıl işler?”
8- Âlem-i berzah ebedî hayatın bir parçasıdır. Orada zaman, dünya zamanı ile ölçülmeyecek ve kıyaslanmayacak derecede farklıdır.Konuyla ilgili âyet ve hadisleri İnşaallah yarın ele alalım.
Dipnotlar:
1- Sözler, 29. Söz, Mukaddime, s. 466
2- İbni Ebi’d-Dünyâ
3- Müsned, 5/256Süleyman Kösmene
28 Kasım 2012: 16:04 #810432Anonim
“Ölümden sonraki hayat adımları nelerdir? Ruh bedenden ayrıldıktan sonra hangi aşamalardan geçiyor? Kabir soruları ardından nerde bekliyor?”
Öldükten sonra kabir hayatı başlıyor. Kabir hayatı âhiret hayatının ilk durağıdır. Dünyadan başlayıp kabre, haşre ve ebede kadar uzanıp giden beşer yolculuğunun ilk istasyonudur.1
Kabir istasyonundan sonra yolculuk da devam ediyor, hayat da! Hayat devam ediyor; çünkü ruh bâkîdir. Kabirde insan ceset bakımından ölmüştür; fakat ruhen hayy’dır, yani hayattadır, yani yaşıyor.
Kabir suâli haktır. Kabir azabı haktır. Kabir saadeti haktır. Kabirden sonra ruhun cesetle birlikte yeniden dirilişi haktır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “İnsan diyor ki: ‘Öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?’ İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?”2
Kabirde azabı ruh çeker, saadeti de ruh görür. Fakat ceset hissesiz de kalmaz! Kabir hayatı açısından ceset ölmüştür; fakat ruha gelen darbelerin veya mutlulukların çok da uzağında değildir.
Çünkü günahlarda ruhun irade beyanı ve şer tercihi her ne kadar ön plânda idiyse de; cesedin fiilî rolü ve bizatihî iştiraki göz ardı edilebilir mi? Meselâ, koğuculuğu isteyen ve teşvik eden ruhî kuvveler ise de, bilfiil icrâ eden dil değil mi? Meselâ, hırsızlığa yönlendiren ruhî güçler ise de, hırsızlıktan fiilen beslenen ve faydalanan beden değil mi? Meselâ, içkiye sürükleyen ruhî temâyüller ise de, içkiyi tadan, haram eğlenceden beslenen ve keyif alan beden değil mi?
Bunun aksi sevap ve hayır noktasında da düşünülebilir. Hayra yönlendiren kalbin duyarlılığı ise de, hayır için çok çilelere katlanan bedenden başkası değildir. Meselâ, namaz için camiye gitmeye yönlendirdiğimiz ayaklarımızın hakkından geçebilir miyiz? Bir ihtiyaç sahibinin elini tutmakta kullandığımız ellerimizin hakkını görmezden gelebilir miyiz? Haramlardan yana sevk etmediğimiz ve helâl dairede terbiye ettiğimiz bedenimizin muhtelif organlarının mükâfatı hak etmediğini söyleyebilir miyiz?
Hiç şüphesiz asıl cismânî lezzet de, cismânî azap da “ba’sü ba’de’l-mevtten” sonra, yani dirilişi müteakip kurulacak mizandan sonra, yani mahşerden sonra hayatın Cennet ve Cehennem şeklinde tecellîsi çerçevesinde görülecektir. Ve kabir hayatı genel itibariyle ruhânîdir. Fakat bir takım tecellîlerden cesedin de hissesini alacağı anlaşılmaktadır.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuştur: “Kabir, âhiret konaklarından ilkidir. Eğer insan ondan kurtulursa, gerisi kolaydır! Şayet kurtulamazsa, gerisi daha ağırdır.”3
Ebû Hüreyre (ra) anlatmıştır: Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurdu:
“Ölen kişi defnedildiği zaman ona siyah ve mavi gözlü iki melek gelir. Bunlardan birine Münker, öbürüne de Nekir denir.
Melekler sorarlar: ‘Bu zat için ne demiştin?’
Adam, ölmeden önce söylediğini aynen söyler: ‘O, Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ederim.’
Melekler: ‘Senin bunu söylediğini esasen biliyorduk!’ derler.
Sonra onun kabri yetmiş metre kare olarak genişletilir, içi onun için aydınlatılır. Sonra ona: ‘İstirahat et!’ denir.
O da öyle sevinir ki: ‘Aileme dönüp onlara haber vereyim mi?’ der.
Melekler: ‘Gelin-güvey gibi uyu’ derler. Onları ailesinden en çok sevdiği kişi uyandırır! O kişi, Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar rahatça istirahat eder.
“Şayet ölen münafık ise, meleklerin sorusuna:
‘İnsanların ona Peygamber dediklerini işitirdim! Ve ben de aynı şeyi söylerdim! Fakat hakikat midir, bilemiyorum!’ der.
Bunun üzerine melekler: ‘Senin böyle söylediğini esasen biliyorduk!’ derler.
Sonra toprağa: ‘Onun üzerine eğil!’ denilir. Toprak onun üzerine eğilir. Yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar. Ve Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar, böylece toprakta devamlı olarak azap içinde kalır.”4
Ya İlâhenâ, Rabbimiz sensin. Bizi kabir azabından, âhiret azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle. Âmin.
Dipnotlar:
1- Sözler, s. 27
2- Meryem Sûresi, 19/66, 67
3- Tirmizî, Zühd, 3
4- Tirmizî, Cenâiz, 70Süleyman Kösmene
29 Kasım 2012: 12:48 #810493Anonim
Ölüm hak mı? Kur’ân’da ölümün hak olduğuna ve mutlaka her insana ve canlıya geleceğine dair âyet var mı? Varsa açıklar mısınız?”
Ölüm, haktır ve gerçektir.1 İnsanların gözü kara oluşları kendilerini bu hakikatin dışına atmaz. Tarih boyunca nice gözü karalar, nice Şeddâdlar, Nemrutlar, Firavunlar, Krallar ne servetleriyle, ne güçleriyle, ne makamlarıyla, ne tahtlarıyla ölüm önünde teslim olmaktan ve ölüme boyun eğmekten kendilerini kurtaramamışlar. Tercihini olumsuz kullanarak Allah’a boyun eğmeyen insan, ölüm karşısında tercih gücüne sahip değildir. Ölüp Allah’ın huzuruna çıkmak hususunda da tercih gücüne sahip değildir. Tutuklanarak getirilecektir.
Ölüm, Allah’ın emri, takdiri ve yaratması iledir. Kur’ân, hayat gibi ölümün de yaratılmış olduğunu bildirir.2 Demek ölüm tesadüfen başımıza gelen bir olay değildir, kendi kendine gelmez, sıradan bir olayın marifetiyle gelmez. Ölüm bizim için ve bize özel şekilde tasarlanmış olarak bizzat Allah’ın takdiri ve dilemesi ile gelir. Allah’ın emri geldiğinde hiçbir kul, ölümü bir saniye bile geri almak ve ölmemek kudretine sahip değildir. Herkes, ölüm emri geldiğinde Allah’a teslim olmaya mahkûmdur.
Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetiyle ölümü bizim gündemimize getiriyor. Bazı âyetleri hatırlayalım:
*“Her nefis, ölümü tadıcıdır.”3
*“Nerede olursanız olun, ölüm size yetişir. İsterseniz tahkim edilmiş kalelere veya gökteki yıldızlara sığınmış olun.”4
*“Sizi çamurdan yaratan, sonra da size bir ecel takdir eden O’dur.”5
*“Her milletin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an geri bırakabilir, ne de öne alabilirler!”6
*“Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar bâkî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Sizi denemek için hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Sonunda ise Bize döndürüleceksiniz.”7
*“Sonra siz, bunun ardından muhakkak öleceksiniz!”8
*“Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler!”9
*“Derken, ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur!”10
*“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da O yarattı.”11
Ölümü sıkça hatırlamak sünnettir. Peygamber Efendimiz (asm): “Lezzetleri kaçıran ölümü çok hatırlayın.”12 buyurmuştur. Ölümü hatırlayan insan tövbe eder, Allah’a sığınır, Allah korkusuyla kötülükleri terk eder ve iyiliklerini arttırır. Ölüm herkese yakındır. Herkesin her an ölme ihtimali vardır. Fakat hiç kimse ne zaman öleceğini bilmez. Dolayısıyla yaşlı-genç demeden insan her an ölümü beklemeli, dünyada dünya için değil; ölüm ötesi için çalışmalıdır.
Dipnotlar:
1- Mesnevî-i Nûriye, s. 45; Şuâlar, s. 178;
2- Mülk Sûresi: 2;
3- Âl-i İmrân Sûresi: 185;
4- Nisâ Sûresi: 78;
5- En’âm Sûresi: 2;
6- A’râf Sûresi: 34; Yûnus Sûresi: 49;
7- Enbiyâ Sûresi: 34, 35; Ankebût Sûresi: 57;
8- Mü’minûn Sûresi: 15;
9- Zümer Sûresi: 30;
10- Kaf Sûresi: 19;
11- Mülk Sûresi: 2;
12- İbn-i Hibban, 2559Süleyman Kösmene
30 Kasım 2012: 06:32 #810516Anonim
Ölümü Güzelleştirmek
Ölümü güzelleştirmek, gayr-i irâdî tahakkuk edecek olan ölüm gelmeden evvel, hadîs-i şerîfteki: “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile fânî varlıkta nefsin menfî ve çirkin hallerini irâdî olarak yok etme olgunluğuna erişebilmek ve ham insandan kâmil insan hüviyetini kazanabilmektir.
Böyle bir kemâlât seviyesine ulaşan kulun, Hâlık ile arasındaki gaflet perdesi aralanır ve fânî lezzetler hayâtiyetini kaybeder. Kul, ibâdette huzûr, muâmelâtta nezâket ve ahlâkta fazîlet iklîmlerinde yaşar. Rûhu, her dâim Rabb’ine yaklaşmanın ebedî hazzını tatmağa başlar. Bu sebepledir ki Hazret-i Mevlânâ, Hakk’a yakınlık lezzetini tatmadan evvelki devresini “HAMDIM”, ilâhî hazza nâil olduğu devreyi “PİŞTİM”, kâinâttaki esrâr tecellîleri kendisine bir kitab gibi açılıp ayân olduğu devreyi de “YANDIM” sözleriyle ifâde etmiştir.
Bu ifadeler, aynı zamanda Allâh’a ulaşmak yolundaki gayret tezâhürlerinin bir beyânıdır. Allâh’a giden yollar, meşhur tâbiriyle “mahlukâtın nefesleri adedince çok” olmakla birlikte “fakr u fenâ” tarîkı, bunların en müessiridir. Fakr u fenâ, ilâhî muhabbet netîcesinde “benlik”ten kurtulmak ve mâsivâya âid herşeyi gözden ve gönülden çıkarmak demektir. Bu da, Hakk’ta fânî olarak “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrının tecellîsi ile ölümün güzelleşmesi, yâni ebedî bir vuslat hâline dönüşmesidir.
Ancak bu sırrın tecellîsine mazhar olabilmek, tatbikâtta ve herkes için geçerli olan başlıca şu esaslara riâyetle mümkündür:
a. Tevbe:
Günâhlar, cehâlet, şehvet, kibir, gurur, hırs, cimrilik, haset, isrâf ve öfke gibi temâyüllerden meydana gelir. Bu hâller ise Hâlık ile kul arasında engellerdir. Kul, gaflet perdesini aralayabilirse, işlediği cürmün ağırlığını vicdanında hisseder. Yüreğinde saklı olan fazîlet hissi uyanır. Ve kalb, büyük bir nedâmet içinde için için yanarak ılık gözyaşlarıyla Rabbine sığınır. İşte bu yanış ve pişmanlık tevbedir. Rabbe dönüştür. Dolayısıyla tevbe, irâdesiz dönüş olan ölüm gelmeden evvel irâdeli olarak Allâh’a dönüşü ifâde eder. Tevbe, Allâh ile kul arasındaki mânîlerin nedâmetle ortadan kaldırılmasıdır.
Tevbe, Cenâb-ı Hakk’a yönelişte ilk olarak gerçekleştirilmesi gereken bir mecbûriyettir. Çünkü günahlar kalbin hassâsiyetini azaltan ve ona ağırlık veren bir mânîdir. Tıpkı, parlak bir aynanın tozlanmasıyla görüntülerin bulanıklaşması gibidir. Nasıl ki, böyle bulanık bir aynanın parlaklığını ortaya çıkarmak için temiz bir bezle silmek gerekiyorsa, Allâh’a yönelişte kalbin de önce tevbe ve istiğfâr ile mânevî kirlerden temizlenmesi zarûrîdir. Bundan dolayıdır ki tasavvufun bütün kollarında ders, istiğfâr ile başlar. Bu tıpkı kelime-i tevhîddeki ” / lâ” nüktesine benzer. Yâni önce hedefe varmaya mânî olan menfîliği izâle etmek ve bu sûretle zemîni, asıl gâyeye müsâid hâle getirmek gerekir.
Hâlisâne yapılan duâlar için istiğfâr bu sebeple -âdetâ- bir mecbûriyet olarak icrâ edilir.
Hazret-i Mevlânâ, tevbe hakkında şöyle der:
“Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle, nemli gözlerle tevbe et! Zîrâ çiçekler güneşli ve ıslak yerlerde açarlar_”
b. Zühd:
Dünyânın süs, zevk, mal ve makamından… kalben vazgeçebilmektir. Nitekim ölüm, hepsini bir anda silecektir. Zühdün hakîkati, gayr-i irâdî ölmeden evvel irâdî olarak bilhassa maldan ve candan kalben vazgeçebilmektir. “Dünyâya geliş ve gidiş” gibi iki muazzam ve dehşet verici gerçek arasında sıkışan beşerî idrâk, dünyâ ve ukbâya âid kâmil bir değer hükmüne ulaşıp hâl ve hareketler buna göre tanzîm edilmedikçe, çocukların oyuncakları gibi izâfî gölgeler âleminden kurtulup hakîkat yurduna doğru mânevî bir yolculuğa çıkamaz. Âriflerden biri, hikmetler ve ibretler sergisi olan bu âlemi, âkiller için “seyr-i bedâyî”, yâni esrâr-ı ilâhiyyenin, kudret akışlarının derûnundan hisse alabilmek, ahmaklar için de “yemek ile şehvet” olarak târif etmiştir.
Nefsânî olarak yaşanan bu dünyâ hayatına kalbde bir tavır alınamazsa, netice, helâke götüren bir hüsrân olur.
c. Tevekkül:
Ölmeden evvel kulun Rabbine sığınması ve teslîm olmasıdır. Mevlâ’ya güvenip teslîm olmakla, sebeplerden ve onlara tevessül etmekten müstağnî kalınmış olunmaz, ancak tedbîrin takdîre uygun düşmedikçe bir faydası olmayacağı anlayışına ulaşılır. Nitekim istikbaldeki ölüm, bu hâle kavuşmaktır. Allâh Teâlâ buyurur:
“Kim Allâh’a tevekkül ederse, O, ona kâfîdir.” (et-Talak, )
Diğer bir mânâda tevekkül, gönlü Allâh ile dolu olan kimsenin, yalnız O’na güvenmesi ve yalnız O’na sığınmasıdır. Cenâb-ı Hakk, Mûsâ -aleyhisselâm-‘a elindeki asâyı sormuş, sonra da: Hata! Başvuru kaynağı bulunamadı. demiştir. Çünkü asâ, ona bir güven duygusu vererek Allâh’a kâmil mânâda tevekkülünü gölgelemekteydi.
Yine Cenâb-ı Hakk buyurur:
“Eğer mü’minler iseniz, yalnız Allâh’a tevekkül edin!” (el-Mâide, 23)
Tevekkül, tedbîr ve teşebbüsleri bir kenara atmak değil, bilakis onlara istinâd ettikten sonra Allâh’ın kudret tecellîsine sığınmaktır.
Ateş, Hazret-i İbrâhîm’i bu tevekkül ve teslîmiyyet neticesinde yakmadı. Çünkü tevekkül tam olunca Cenâb-ı Hak, ateşe “ona serin ve selâmet ol!” emrini verdi.
Hâsılı tevekkül, gayr-i irâdî ölüm gelmeden kulun, irâdî olarak hayattayken Rabbine teslîm olabilmesidir.
Hazret-i Mevlânâ, bizlerin tevekkül ve teslîmiyyetini mîzân ve muhâsebe sadedinde:
“Kendinde İbrâhimlik olup olmadığını araştır! Çünkü ateş, yalnız İbrâhim gibi Hakk’a lâyıkıyla teslîm olanları tanır ve yakmaz!” buyurmaktadır.
d. Kanâat:
İhtiyaç fazlasına hâcet görmemektir. Ölümle mecbûrî bir kanâate girilecektir. Mezmûm ahlâkların en tehlikelilerinden olan hırs ve hasedin yegâne tedâvîsi, ancak kanâatin huzûrlu rûhâniyetine bürünmekle mümkündür. Çünkü kanâatin gönle verdiği ilâhî hazîneler ne biter, ne tükenir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Kanâat, bitmez ve tükenmez bir hazînedir!” buyurmaktadırlar.
Dolayısıyla zenginliğin gerçek ölçüsü kanâattir, ilâhî taksîme râzı olmaktır. İmkânı kendinden fazla olanları kıskanmamaktır. Gönül zenginliği lezzeti, ancak kanâat ile tadılabilir.
Rızkın ezelde taksîm edilmiş olduğu keyfiyeti îmânî bir gerçektir. Bunun artıp eksilmeyeceği göz önüne alındığında hırs ve tamâhın çirkinliği gibi mantıksızlığı da ortaya çıkar. Buna rağmen birkısım insanlar, çoğu zaman kazananla tüketenin başka başka kimseler olduğunu müşâhede edegeldikleri halde mal mülk edinme hırsından kolay kolay kurtulamazlar. Böylelerinin şuuraltında yok edilmesi güç bir “benlik” tezâhürü vardır. Onlar için mal, kendilerinde olduğu kadar etrâfındakilerde de bir kuvvet vehmi hâlindedir. Ekseriya hasedli gönüllerden topladıkları takdîr ve alâka, kendilerine dehşetli bir haz ve lezzet verir.
İşte kanâat, bu hastalıkları bertaraf eden yegâne bir ilâhî ilaçtır. Dünyâ malından bir musîbet hâlinde zuhûr ederek gönlü tahrip eden alâkalardan müstağnî kalabilmek, ancak kanâatin feyziyle mümkündür. Dolayısıyla kanâatteki istiğnâ hâli, sadece mala karşı değil, o malın doğurduğu kuvvet tezâhürünün etrafta uyandırdığı takdîr ve alâkalara da şâmil olmalıdır.
Hâsılı mülkün Allâh’a âid olduğunun ve insanın da ancak bir veznedar durumunda bulunduğunun şuûruna erebilmek zarûrîdir. Ölümü hatırına getirmeyen gâfil insanlar için Hazret-i Alî -radıyallâhü anh-:
“Çok kimseler, vârisleri kavga etsinler diye toplamağa çalışırlar!..” buyurmaktadır.
e. Uzlet (halvet der-encümen):
Uzlet seyr-i sulûkte zirveye varmak için şart olan bir keyfiyettir. Ancak, ictimâî hayâtın îcâbları aksamaması için bunun herkese âid olan şekli, fiilî bir yalnızlık değil, belki kalabalıklar içinde uzleti kalben gerçekleştirebilmektir. Bunun mânâsı, kalbi dünyevî alâkalardan mümkün olduğunca tecrîd ederek Allâh’a yöneltebilmektir.
Bununla birlikte birkısım ehlullâhın bir köşeye çekilme şeklinde yaşadıkları fiilî uzlet, böyle kimselerin azlığı sebebiyle ictimâî hayâtın aksamasını sebebiyet vermez. Bu husûsî bir hâldir. Ancak umûmî ahvâl bakımından seyr-i sülûk yolunda uzlet, bir köşeye çekilip her şeyden ve herkesden el etek çekmek değil, bilakis kesrette vahdet, yâni kalabalıklar içinde Rabbiyle beraber olabilme hâlini yaşayabilmektir. Bu hayata mânen elvedâ diyerek dünyâdaki bütün bağlantılardan fiilen sıyrılıp kabir âleminde müsbet veya menfî bir uzlete bürünmeden evvel Rabbânî tecellîler içinde Rabb ile beraberliktir. Yâni ölmeden evvel irâdî olarak Hakk’la beraber olmaktır. Ölüm ise, gayr-i irâdî bir uzlettir.
f. Zikir:
Feyzin tecellîsi muhabbetle kâimdir. Muhabbet ise zikrin kalb ve idrâkde yer ettiği nisbette gerçekleşir. Sevilenin kalb ve idrâkde yerleşmesi ise onun hatırlanması sayesindedir. Yâd ediş ne kadar çoksa muhabbet de o derecede fazla olacak demektir.
Cenâb-ı Hakk’ın Zât ismi olan Lafza-i celâl, esmâ-ı ilâhiyyesine nazaran feyz kaynağı olmak yönünden en müessiridir. Tecellîsinin ağırlığından dolayıdır ki sâlike istiğfârdan başlatarak bir hazırlık safhasından sonra Lafza-i Celâl zikri verilir.
Cenâb-ı Hakk’ın zikri, bu zikrin kemmiyyet ve keyfiyyeti nisbetinde muhabbetullâh istikâmetinde bir terakkîye vesîle olur. Yâni zikir ne kadar çoksa ve vasıf itibâriyle de ne ölçüde derinden hissedilerek söylenip telâkkî ediliyorsa, o nisbette bir feyiz ve netîce hâsıl eder.
Zikrullâhın kalb cevherinde mekân bulması ile mü’minde kulluk tecellîleri kemâle doğru yol alır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Kalbler, ancak Allâh’ın zikriyle mutmain olur.” (er-Ra’d, )
Eğer lafza-i celâl, kalb cevherinde mekân bulmazsa, mala, mülke, eşyâya, birtakım nefsânî arzulara takılıp kalınır. Âyet-i kerîmede:
“Ey Peygamber! Hevâ ve hevesini kendisine mâbûd edinenleri gördün mü?…” (Furkân, 43) buyurulur.
Rûhâniyetle dolu kalblerde, güzel ahlâk, amel-i sâlih ve rûhânî hâller yerini alır. Kul, en güzel yaratık vasfını kazanır.
Nefsâniyet ile dolu kalblerde ise, küfür, şirk, kötü huy, şehvet ve vesvese kökleşip o kalbe hükmetmeye başlar. Yaratılış gâyesinin tersine kalb körelir. Bazen diğer mahlûkattan daha aşağı bir mertebeye düşer.
Nefsine mağlub olanların âkıbetini şâir Nizâmî şöyle tasvîr eder:
“Cihanın zevkleri uyuz bir elin kaşınması gibidir. Önce kaşınma hoş olur, lâkin son kaşınmada ele ateş düşer…”
Rûhânî hayatın ehemmiyeti sadedinde “Ölmeden evvel ölünüz!” fermânı ile ölümü güzelleştirmek tecellîsini Cüneyd-i Bağdâdî, şu şekilde ifâdelendirir:
“Hakk’ın seni senliğinden öldürmesi ve kendisiyle ihyâ etmesidir.”
g. Teveccüh:
Mevlâ’dan başkasından gelen her câzib dâvetten kaçınmaktır. Nitekim ölüm, o hâle varmaktır. Sâlih bir kulun Rabbinden başka hakîkî mânada ne isteği, ne dostu ve ne de maksadı olabilir. Ne de Mevlâ’sından gâfil kalabilir. Gâfil, dünyâda Hakk’ın dışındaki teveccüh ettiği her şeyden ölümle gayr-i irâdî olarak uzaklaşacaktır. Hakîkî seâdet, dünyâ hayatında iken Hazret-i Mevlâ’ya ve onun rızâsı olan herşeye tam teveccüh ve râm olmaktır.
h. Sabır:
Nefsin mücâhede ile hoşa gitmeyen ve ızdırap veren hâdiseler karşısında zâhirî ve bâtınî dengeyi bozmadan sükûnete bürünüp Hakk’a teslîm olmasıdır. Nitekim kabir, bütün dünyevî arzulara karşı mecbûrî bir sabır mekânı olacaktır. Sabredilecek hâdiseler karşısında rûhânî vasıflar olan afv, hilim, tevâzû, iffet, kanâat, şefkat, merhamet, nezâket ve müsâmaha gibi ahlâkî meziyetlerimizi kullanmamız zarûrîdir. Allâh’ın rızâsından uzaklaştıracak her şeye karşı sabretmek çok mühimdir. Zîrâ Yûnus Sûresi, âyet 109’da:
“Allâh’ın emri gelinceye kadar sabret!” buyurulmaktadır.
Çünkü sabır, zorluklara karşı büyük bir zırhtır.
Ölüm, nefsânî arzulara tahammül edebilmenin bitişidir. Kabir ise, kıyâmete kadar mecbûrî bir sabır mekânıdır.
ı. Murâkabe:
Kendi güç ve kuvvetini terketmektir. Nitekim ölüm, o fânîliğe gitmektir. Diğer bir ifâdeyle murâkabe, kulun kendisini her ân ilâhî müşâhede altında hissederek mâsiyetten uzaklaşmasıdır. Hiçbir varlık, Allâh’ın tasarrufu dışında kalamaz. Ölmekten ve dirilmekten kurtulamaz. Adem (yokluk) ile vücûd, mevt ile hayât, fenâ ile bekâ, her ân mülâkî hâldedir. Her ân vücûdda binlerce hücre ölüyor ve binlerce hücre yeniden yaratılıyor. Her an binlerce insan dünyâya geliyor, her an binlerce insan dünyâya vedâ ediyor. Her an birçok gâfil insan dünyâ lezzetleri içinde kendisini kaybediyor, sarhoş oluyor, birçok sâlih insan da gafletinin ızdırabı ve gözyaşı içinde Hakk Teâlâ’ya tazarrû ve ilticâ hâlinde bulunuyor. Kabir, yâni dünyânın son durağı, her canlıyı beklemektedir. Bütün kâinâtta yalnız Allâh’ın tasarruf, hâkimiyet ve tanzîm-i ilâhîsi vardır. Kulun da ölmeden evvel bu ilâhî murâkabenin muhtevâsı içinde olması, kulluğunun seviye kazanması bakımından mühimdir. Bu tasavvur ve tefekkür içinde hadîs-i şerîfde buyurulduğu vechile:
“Nefsini bilen Rabbini bilir.” sırrına mazhar olarak “vâsıl-ı ilâllâh” istikâmetine yönelmiş olabilir.
k. Rızâ:
Kulun, nefsinin rızâsından ayrılıp Mevlâ’nın rızâsı muhtevâsı içinde yaşamasıdır. Nitekim ölüm, o makama gitmektir.
Rızâ, idrâkin, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye neticesinde seviye kazanmasıdır. Böylece kul, aldatıcı ve fânî eşyânın esâretinden kurtulup yalnızca Hakk’a râm olur. Büyük bir mânevî neşve içinde:
“Hoştur bana senden gelen
Ya gonca gül, yâhud diken!
Ya hıl’at ü yahud kefen
Lutfun da hoş, kahrın da hoş!” ifâdelerindeki inceliğe erer.
l. Tefekkür-i mevt:
Dünyâ, ilâhî bir îmân dershânesi, ölüm ise, zarûrî bir intikâl kanunudur. Hazret-i Mevlânâ:
“Dirilmek için ölünüz!” buyurur.
Kalbin dirilişi, ancak nefsâniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokca hatırlayınız!” buyurur.
Tefekkür-i mevt, gayr-i irâdî olarak ölüm gelmeden ölümü hatırlamaktır. Böylece nefsâniyetten uzaklaşarak irâdî bir şekilde Rabbin huzûruna hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuûrdur.
Dünyâ emelleri, fânî ümid ve tesellîler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.
Her mezar taşı, ölüm dili ve sükûtu ile konuşan ateşli bir öğütçüdür. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avlularında mekân teşkîl etmesi, bir nevî fiilî tefekkür-i mevt içindir.
Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükûtun sırrında gizlidir.
Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.
Ölümün öğüt vermekteki belâgatı karşısında dünyâdan gelen cevaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.
*
Kul, nefsânî vasıflarından kendi irâdesiyle vazgeçerse, şüphesiz Mevlâsı onu lutuf ve inâyetiyle yeniden ihyâ eder. Nitekim Cenâb-ı Hakk buyurur:
“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içerisinde kalıp oradan hiç çıkmayan gibi olur mu?” (el-En’âm, 122)
Bu kul, dünyâdayken nefsânî vasıflardan vazgeçtiği için kalbi dirilenlerden olur. Hazret-i Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîfte:
“Mü’minin firâsetinden korkunuz! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar…” buyururlar.
Bütün bu ifâde edilenler, “Ölmeden evvel ölünüz!” emr-i Peygamberîsinin gerçekleşmesi için rûhânî hayatta tatbîk olunacak esaslardır. Bunları lâyıkıyla îfâya çalışan mü’minler, gayret ve sebâtlarındaki ciddiyet ve üzerlerindeki himmet nisbetinde bir terakkîye nâil olurlar. Muhakkak ki ihlâslı bir gayret, ilâhî lutufların da yardımıyla beklenen seâdeti hâsıl eder.
Dünyâ, aldatıcı bir serap, âhiret ise ölümsüz bir hayattır. Ölüm, kişinin husûsî kıyâmetidir. Kıyâmetimizden evvel uyanalım ki nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zîrâ her fânînin meçhul bir zaman ve mekânda Azrâil’le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiçbir yer yoktur. O halde insan, ” ” yâni “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…” (Zâriyât, 50) sırrından nasîb alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak kabûl etmelidir.
Bir kul, nefis sultasında sırf dünyâya îmân etmiş gibi yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görülür. Ölümün dehşeti hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede onu muzdarib kılar. Hal böyleyken yukarıda sayılan esaslara riâyetle benliğini aşar ve rûhunda meknûz olan meleklik sıfatının istikâmetinde merhaleler kat ederse ölüm, hayâl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabb’e vuslatın mecbûrî bir şartı olarak görülür. Böylece ekseri insanlarda soğuk ürpertilere sebeb olan ölüm gönüllerde “refîk-ı âlâ”ya, yâni en yüce dosta kavuşma heyecanına dönüşür. Böyle ölümler, tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin tâbiriyle “Şeb-i Arûs” yâni düğün gecesidir. Bu öyle bir yoldur ki, beşer için en dehşet verici vâkıâ olan ölümü âdetâ güzelleştirir. “Ölümü güzelleştirmek” için yegâne çâre de yukarıdaki ölçüleri hazmederek mânevî merhalelerde yol almak, kısaca âyet-i kerîmede buyurulduğu gibi “Yakîn (ölüm) gelene kadar Allâh’a ibâdet et”mek (Hicr, 99), yani lâyıkıyla kul olmaktır.
Rabbimiz, kâinâtı ilâhî muhabbet gözlüğüyle temâşâ edebilmeyi, onu şuur, duygu, vicdan ürperişleri ve îmânî heyecanlar zâviyesinden seyredebilmeyi, gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile gufrân iklîmlerine ulaşmayı ve “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ererek hakîkat âlemine uyanmayı nasîb eylesin!
Âmîn!..
Ne mutlu ölüm gelmeden evvel Rabbine dönebilenlere!
osman nuri topbaş
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.