• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #678185
    Anonim
      Ölüme hazırlanmanın alameti

      Akıllı insan diye, ölümü ve ahireti düşünen, ona göre tedbir alıp hazırlanan kimseye denir. İnsan, ölüme ve öldükten sonrasına hazırlanırsa, huyu güzel olur. Müslümana ölümü hatırlatmak, müjdeli bir haber gibidir. Çünkü ölüm, Müslümanın tesellisidir. Ahirete inanan bir kimse, dünyanın kahrına bu teselli ile sabreder. Bu sebeple en mutlu, en huzurlu ve en mesut insan, ölümü hatırlayandır.

      Ölümü hatırlamak, kötülük yapmaya karşı bir frendir. Koşan insanı durduran ve insana düşünme payı veren, ancak ölümdür ve ölümü hatırlamaktır. İmam-ı Rabbani hazretleri, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
      “Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yaptığı gibi, daha ne zamana kadar kendine böyle titreyeceksin? Daha ne güne kadar, nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin? Yakında, elbet öleceksin! O halde! Kendini ve herkesi ölmüş bil! Duymaz, kımıldamaz bir taş gibi düşün! Zümer suresi, 30. âyetinde mealen, (Sen elbette öleceksin! Onlar da elbette ölecekler!) buyuruldu. Bu kısa zamanda, yapılması gerekli en mühim şey, kalbi hastalıktan kurtarmayı düşünmektir. Çabuk biten bu zamanda, Allahü teâlâyı hatırlayarak, manevi hastalığa ilaç yapmak en büyük vazife olmalıdır.”

      İnsan, ölümü hatırladığı müddetçe, hasedi, kıskançlığı terk eder ve ölümü hatırlamak, insandaki hırs ateşini söndürür. Bişr-i Hafi hazretleri; “Ölümü hatırladığın zaman, dünyanın güzelliği ve şehvetleri senden gider” buyurmuştur.

      Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ise, ömrü kısaltır. Çok yaşama arzusunda olan bir kimse, üç şeye hasret gider: İsteklerine doyamaz, umduğuna kavuşamaz ve ahiret için lazım olan hazırlığı yapamaz…

      Mansur bin Ammar hazretleri; “Ölümü düşünen bir kimse, uzun emel sahibi olmaz, bitmeyen istekler peşinde koşmaz” buyurmuştur.

      Dünya için çalışana rahat yoktur. Rahat etmek için, ölüme hazırlanmak lazımdır. Ölümü düşünen rahat eder. Dünya için çalışan yorulduğu halde, ahiret için gece gündüz çalışan yorulmaz. Çünkü ahiret için çalışanın, bir hedefi vardır. Bu hedef, Allahü teâlânın rızasına kavuşmaktır ve bunun için çalışmaktadır.

      Ölümü hatırlamak, Allahü teâlânın sevgisinin işareti, huzurun ve saadetin de kaynağıdır. Bunun için insan, her zaman, şu an, son andır demeli ve ona göre çalışmalıdır. Zaten Müslümanın gayesi, hedefi, Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Çünkü hepimiz, Onun kuluyuz. Müslümanın ikinci hedefi, Allahü teâlânın kullarını sevindirmek, ateşten kurtarmak olmalıdır. Bir kimse, Allahü teâlânın kullarına nasıl muamele ederse, cenâb-ı Hak da, o kimseye, öyle muamele eder. Allahü teâlâ sabredenleri, iyilik edenleri, insanlara hizmet edenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi iş yapanlara yardım edenleri sever. Kendini beğenenleri ise sevmez.

      Bu sebeple, dünyayı talep etmemeli, ölümü, ahiretteki hesabı unutmamalıdır. Ölümü hatırlayarak yüzünü ahirete, kabristana çeviren, çok rahat eder ve çok mesut olur. Yüzünü ahirete çeviren, ölümü hatırlayan bir kimse, kavga etmez, gürültü çıkarmaz, hainlik yapmaz. Bu zamanda, ahireti, kabri, ölümü talep eden olmadığı için, ölümü hatırlayan ve buna göre yaşayan bir kimseye, insanlar önce gülerler ama sonra da, bu kimseye acırlar hatta sıkıştığı zaman yardım da ederler. Peygamber efendimiz; (Mesut o kimsedir ki, dünya onu terk etmezden önce, o dünyayı terk etmiştir) buyurmuştur.

      Ölümün, bizi nerede beklediği belli değildir. Bunun için insan, ölümü her yerde ve her zaman beklemeli, ona göre hazırlanmalı ve ölümü, özüne sevdirmelidir. Çünkü nasıl olsa bir gün gelecektir. Bir şey muhakkak olacaksa, onu olmuş bilmeli, ona göre tedbir almalıdır. İnsanlar, kıyamette olacakları, başlarına gelecekleri, oradaki derdi, sıkıntıyı bilselerdi, dünyada dert diye bir şey tanımazlardı. Bütün sıkıntı ve geçimsizliklerin sebebi, ölümü unutmaktandır. Ka’b-ül-Ahbar hazretleri; “Ölümü gerçekten tanımış bir kimseye, dünya bela ve musibetleri, dert ve sıkıntıları çok hafif gelir” buyurmuştur.

      Netice olarak, ölüme hazırlanan, yakın bilen, seven kimsenin bir tek alameti vardır. O da, güler yüzlü ve tatlı dilli olmasıdır. Ölümü seven, özüne sevdiren kimsenin, yüzü güler. Müslüman, bu dünyada gurbettedir. Müminin asıl vatanı ahirettir. İnsan dünyada bile uzun yıllar ayrı kaldığı memleketine geldiğinde sevinir. Onun için mümin, asıl vatanına kavuşacağı için ölümüne sevinir. Ölümü seven, buna göre hazırlanır, herkesle iyi geçinir, güler yüzlü ve tatlı dilli olur. Süfyan-ı Sevri hazretlerinin buyurduğu gibi:
      “Ölüm her an gelebilir. Yarına çıkacağını zanneden, ölüme hazırlıklı değildir. Yapılan ibadetler, ölümü hatırlamanın, işlenen günahlar da, ölümü unutmanın alametidir.”

      osman ünlü

      #807899
      Anonim

        Evet tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ:

        Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!
        Mektubat ( 263 – 264 )

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.