- Bu konu 15 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Temmuz 2011: 15:24 #672646
Anonim
On Altıncı Lem’a
بِاسْمِهِ
1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
2
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
3
AZİZ, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hafız Ali, Mes’ud, Mustafa’lar, Hüsrev, Refet, Bekir Bey, Rüştü, Lütfi’ler, Hafız Ahmed, Şeyh Mustafa ve saire.
Sizlere, meraklı ve medar-ı sual olmuş dört küçük meseleyi, malûmat kabilinden muhtasar bir surette beyan etmekliğe, kalbimde bir hatıra hissettim.
BİRİNCİSİ
Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullah Efendi gibi bazı adamlar, ehl-i keşiften rivayeten, bu geçen Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde, zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de, birden, sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:
Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, “Bazan belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına
[NOT]Dipnot-1 Allah’ın adıyla.
Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
[/NOT]
Bekir Bey: (bk. bilgiler) Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler) Hafız Ahmed: (bk. bilgiler – Muhacir Hafız Ahmed) Hafız Ali: (bk. bilgiler) Hoca Sabri: (bk. bilgiler – Sabri Arseven) Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak) Refet: (bk. bilgiler – Refet Barutçu) Rüştü: (bk. bilgiler – Süleyman Rüştü Çakın) aziz: çok değerli, izzetli belâ: büyük sıkıntı beyan etmek: açıklamak, izah etmek ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar ehl-i velâyet ve keşif: mânevî mertebelere yükselen ve maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini keşfeden insanlar ferec: tasa ve sıkıntıdan kurtulma fütuhat: fetihler, zaferler hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hilâf-ı vâki: gerçeğe ters kabil: mümkün, olabilir malûmat: bilgiler medar-ı sual: soru sebebi muhtasar: kısa, özet nâzil olmak: inmek rivayet: bir sözü nakletme surette: şekilde sünuhat kabilinde: kalbe gelen mânâlar şeklinde sıddık: daima doğruluk üzere olan, iman hizmetine gönülden ve sadakatle bağlı kalan ve saire: ve diğerleri vârit olmak: ifade edilmek zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek Çaprazzâde Abdullah Efendi: (bk. bilgiler) Şeyh Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Üstün) 22 Temmuz 2011: 15:26 #794681Anonim
sadaka çıkar, geri çevirir.”
1 Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır. Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyet bulunduğunu ve o şerâitin vuku bulmamasıyla o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbatta mukadder olarak yazılmıştır.
2 Gayet nadir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde, istihraca binaen veya keşfiyat nev’inden verilen haberler, muallâk oldukları şerâiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzip etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş.
Evet, Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sabık hadisin sırrıyla, sadaka belâyı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezb eder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.
İKİNCİ MERAKLI SUAL
Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimalle ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilâkis, beni tazyik eden
[NOT]Dipnot-1 el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:492; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:30; Tirmizî, Zekât: 28; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: 8:261; el-Beyhâkî, Şuabü’l-Îmân: 3:245.
Dipnot-2 bk. en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim: 16:114; İbni Hacer, Fethu’l-bârî: 10:415-416.
[/NOT]Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler) Levh-i Ezelî: olmuş ve olacak her şeyin üzerinde yazılı olduğu ezeli levha Levh-i Mahv-İsbat: bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu kaydeden mânevî levha, İlâhî kudretin yaz boz tahtası Ramazan-ı Şerif: mübarek Ramazan ayı alâkadar olmak: alâkalı, ilgili olmak bid’a: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey bilâkis: tersine binaen: dayanarak cezb etmek: kendine doğru çekmek ecel-i muallâk: mânevî kader levhasında yazılı olan ve gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olan ecel ehemmiyet: değer, önem ehl-i keşf: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar ekser: çoğunluk ferec: tasa ve sıkıntıdan kurtulma, ferahlık ferec-i umumî: genel ferahlık, sıkıntıdan kurtulma fütuhat: fetihler, zaferler hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hâlis: içten, samimi istihrac: eldeki delillerden hüküm çıkarma kavî: kuvvetli keşfiyat: keşifler, manevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri keşfetme kuvve-i cazibe: çekim gücü muallâk: boşta, asılı mukadder: takdir olunmuş, kıymeti biçilmiş mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş, ileride meydana gelecek haller ve olaylar mukayyet: kayıt altında, sınırlı mutlak: kayıtsız, kesin muttali olmak: bir bilgiye ulaşmak, gözlemlemek nev’i: çeşit ref’ etme: ortadan kaldırma sabık: geçen, önceki sadaka: Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine yapılan destek, yardım sebeb-i mühim: önemli sebep sed çekmek: engel olmak tazyik eden: baskı yapan tekzip etmek: yalanlamak teşebbüs etmek: başvurmak, girişmek vaziyet-i siyasiye: siyasî durum vukua gelme: gerçekleşme vücuda gelmek: var olmak, ortaya çıkmak zarfında: içinde şerâit: şartlar 22 Temmuz 2011: 15:29 #794683Anonim
ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen münafık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:
Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
Amma maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.
ÜÇÜNCÜ MERAKLI SUAL
Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir.
Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım
bid’a: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık def’: ortadan kaldırma, yok etme ecnebî: yabancı ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler ehl-i İslâm: Müslümanlar fena: kötü, çirkin ferec: tasa ve sıkıntıdan kurtulma, ferahlık fütuhat: fetihler, zaferler galebe çalmak: üstün gelmek hakikî: asıl, gerçek hamiyet-i İslâmiye: İslâmiyetin temel değerlerini koruma duygusu ve gayreti ihyâ: canlandırma, kuvvetlendirme iman: inanç inkılâp: dönüşme kuvve-i mâneviye: mânevî güç, moral kâfi gelmek: yeterli olmak kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse küfür: inkâr lehinde: tarafında maddî cihad: din uğrunda mal ve canla mücadele medar: dayanak noktası menba: kaynak muhtasar: kısa, özet mukteza: bir şeyin gereği mübtedi’: bid’at ortaya atanlar, bid’alara taraftar olanlar mühim: önemli münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen mürted: dinden dönen nifak: münafıklık, ikiyüzlülük nokta-i istinad: dayanak noktası sed çekmek: engel olunmak suret: biçim, şekil sürur: mutluluk tarafgirlik: taraftarlık tecavüzat: tecavüzler, saldırılar tehyiç etmek: harekete geçirmek âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âsâyiş: düzen çare-i yegâne: tek çare İngiliz: (bk. bilgiler – İngiltere) İtalya: (bk. bilgiler) ıslah olmak: düzelme, iyileşme şeâir-i İslâmiye: İslâmiyete sembol olmuş iş ve ibâdetler 22 Temmuz 2011: 15:30 #794685Anonim
değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.
Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızamla, böyle kıymettar kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel-i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar mânevî faydasını kaybettirdi.
Her neyse… Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.
DÖRDÜNCÜ MERAKLI SUAL
Diyorlar ki: “Madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muaraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izharından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz, çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men ediyorsunuz?”
Bu suale karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki:
Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor. Hem çok vicdansız insanlar var ki, garaz veya tamah veyahut havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki, ihtiyat
Kadîr-i Külli Şey: herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah bedel-i nakdiye: parasal değer belâ: büyük sıkıntı cevv-i hava: gökyüzü, atmosfer cihetiyle: yönüyle dağdağa: kargaşa, dağınıklık ecnebî: yabancı ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler ekser: çoğunluk garaz: kötü kasıt hakaik-i şeriat: şeriatın hakikatleri harp: savaş havf: korku hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatlerini yayma hizmeti hizmet-i Kur’âniye-i Nuriye: Kur’ân’a dayalı Risâle-i Nur hizmeti hüsn-ü rıza: en güzel şekilde hoşnut olma ihtiyat: tedbir ihtiyat etmek: tedbirli davranmak iman: inanç izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak izhar: ortaya çıkarma, görterme kıymettar: değerli maddî cihad: din uğrunda mal ve canla mücadele men etmek: yasaklamak meâl: açıklama, kısa anlam muaraza etmek: karşı koymak muhtasar: kısa, özet musallat etmek: bir kişinin başına belâ sarmak mânevî: mânâya ait, maddî olmayan mânâ: anlam münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen mütemerrid: inatçı rahmet: şefkat, merhamet risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri semâ: gökyüzü tamah: hırsla isteme vasıta: aracı vazife-i kudsiye-i Kur’âniye: mukaddes Kur’ân hizmeti ziyadar: ışıklı zulümat: karanlık zındık: dinsiz 22 Temmuz 2011: 15:33 #794686Anonim
etsinler, nâehillerin eline hakikatleri vermesinler.
1 Hem ehl-i dünyanın evhâmını tahrik edecek işlerde bulunmasınlar.HAŞİYE-1


Hâtime
Bugün Refet Beyin bir mektubunu aldım. Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle diyorum ki:
Hadisçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduttur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hatırıma gelmiş ki, Lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerifin saçlarından ibaret değil. Belki re’s-i mübarekinin tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen Sahabeler,
2 o nurlu ve mübarek ve daimî yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar, binlerdir; şimdiki mevcuda müsâvi gelebilirler.
Yine o vakit hatırıma geldi ki: Acaba her camide bulunan, sened-i sahih ile bu saç Hazret-i Risaletin saçı olduğu sabit midir ki, ona karşı ziyaret makbul olabilsin?
[NOT]Dipnot-1 bk. İbni Mâce, Mukaddime: 17.
Haşiye-1 Ciddî bir meseleye vesile olabilecek bir lâtife: Dünkü gün sabahleyin bir dostumun dâmâdı Mehmed yanıma geldi. Mesrurâne, beşaretkârâne dedi ki: “Senin bir kitabını Isparta’da tab etmişler, çoklar okuyorlar.” Ben dedim: “O yasak olan tab değil; belki müstensihle bazı nüshalar alınmış ki, hükûmet ona birşey demez.” Hem dedim: “Sakın bunu senin dostun olan iki münafığa söyleme. Onlar böyle birşey arıyorlar ki bahane etsinler.” İşte, kardeşlerim, bu adam çendan bir dostumun dâmâdıdır; o münasebetle benim de ahbabım sayılır. Fakat berberlik münasebetiyle, vicdansız muallim ve münafık müdürün dostudur. Orada kardeşlerimizden birisi bilmeyerek öyle söylemiş. İyi oldu ki, en evvel geldi, bana haber verdi. Ben de tenbih ettim, fenalığın önü alındı. Ve teksir makinesi binler nüshaları bu perde altında neşretti.
Dipnot-2 bk. Buhârî, Vudû’: 33; Müslim, Hac: 311-326; Müsned: 3:133, 137.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’n salât ve selâmı onun üzerine olsun Hazret-i Risalet: Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Lihye-i Şerif/Lihye-i Saadet: Peygamber Efendimize ait (a.s.m.) ait sakal Mehmed: (bk. bilgiler – Mehmed Keskin) Refet Bey: (bk. bilgiler) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) hayattayken dünya gözüyle gören Müslümanlar ahbab: dost, arkadaş beşâretkârâne: müjde verircesine ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler evhâm: vehimler, kuruntular fenalık: kötülük hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikatler: imanî gerçekler hatime: bir eserin sonuç kısmı haşiye: dipnot lâtife: ince ve ibret dolu gelişme mahdut: sınırlı makbul olmak: kabul olmak, geçerli olmak mesrurâne: sevinçli bir şekilde mevcud: var muallim: öğretmen muhafaza etmek: korumak, saklamak mübarek: bereketli, hayırlı münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen münasebetiyle: vesilesiyle, sebebiyle münasebetle: dolayısıyla müstensih: bir nüshayı çoğaltan müsâvi: eşit, denk neşretmek: yaymak nâehil: ehil olmayan nüsha: yazılı şey, nümune re’s-i mübarek: mübarek baş sabit: değişmeyen sened-i sahih: sağlam olduğunu gösterir delil tab etmek: basmak tahrik etmek: harekete geçirmek teksir makinesi: yazıları çoğaltmak için kullanılan makine tenbih etmek: uyarmak vesile olmak: aracı olmak çendan: gerçi 22 Temmuz 2011: 15:34 #794687Anonim
Birden hatıra geldi ki, o saçların ziyareti vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma karşı salâvat getirmeye sebep ve bir hürmet ve muhabbete medardır.
1 Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için, eğer bir saç hakikî olarak Lihye-i Saadetten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat’î senetle o saçın zâtını teşhis ve tayin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat’î delil olmasın, yeter. Çünkü telâkkiyât-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer.
Bazı ehl-i takvâ, böyle işlerde, ya takvâ veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır.
Refet Bey mektubunda diyor: “Bu mesele ihvanlar beyninde medar-ı münakaşa olmuş.”
Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, inşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münakaşa etmesinler. Yalnız müdavele-i efkâr suretinde, nizâsız mübahaseye alışsınlar.

[NOT]Dipnot-1 bk. Ahzâb Sûresi, 33:56. Ayrıca bk. Müslim, Salât: 11, 70; Tirmizî, Vitr: 21; Ebû Dâvud, Salât: 36; Nesâî, Cum’a: 5; Ezan: 37, Sehv: 55; İbni Mâce, İkâmetü’s-Salât: 79; Dârimî, Salât: 206: Müsned: 2:168, 375, 485, 3:102, 445, 4:8.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Lihye-i Saadet: Peygamber Efendimize ait saç ve sakal Refet Bey: (bk. bilgiler) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) azîmet: dinî kuralları uygulamada çok titiz davranma beyninde: arasında bid’a: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey bid’a-i hasene: Hz. Muhammed’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan, fakat Kur’ân ve Sünnete aykırı olmayan yenilikler cihet: taraf, yön ehl-i takvâ: takvâ sahipleri hakikî: gerçek hususî: özel hüccet: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt hürmet: saygı iftirak: ayrılık ihtiyat: tedbir ihvan: kardeş inşikak: yarılma, ayrılma kabul-ü ümmet: bütün Müslümanların kabul etmesi kat’î senet: kesin delil medar: sebep medar-ı münakaşa: tartışmaya sebep olan muhabbet: sevgi mübahase: karşılıklı konuşma, fikir alışverişi, sohbet müdavele-i efkâr: karşılıklı fikir alışverişinde bulunma münakaşa: tartışma nevi: çeşit, tür nizâ: çekişme, kavga salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası suret: biçim, şekil takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınmak tayin: belirleme telâkki etmek: kabul etmek telâkkiyât-ı âmme: genel kabul gören anlayışlar teveccüh: yönelme teşhis: belirleme vesile: vasıta, araç, sebep vesile-i salâvat: Hz. Muhammed’e (a.s.m.) salat ve selâm gönderme sebebi zâhir: görünür zât: bir şeyin kendisi 22 Temmuz 2011: 15:38 #794688Anonim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
2
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
3
Aziz, sıddık Senirkentli kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hafız Bekir, Hafız Hüseyin, Hafız Recep Efendiler,
Hafız Tevfik ile gönderdiğiniz üç meseleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.
BİRİNCİSİ:
حَتّٰۤى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ
4
Âyetin ifade ettiği zâhir mânâsına göre, “Güneşin hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurup ettiğini görmüş” diyor.
İKİNCİSİ: Sedd-i Zülkarneyn nerededir?
ÜÇÜNCÜSÜ: Âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) geleceğine
5 ve Deccalı öldüreceğine dairdir.
Bu suallerin cevapları uzundur. Yalnız muhtasar bir işaretle deriz ki:
Âyât-ı Kur’âniye, üslûb-u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifade ettiği için, çok defa teşbih ve temsil suretinde beyan ediyor. İşte, تَغْرُبُ فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ yani, güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-i Muhit-i Garbînin sahilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurup ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani, zâhir nazarda, Bahr-i Muhit-i Garbînin sevâhilinde, yazın şiddet-i hararetiyle etrafındaki bataklık hararetlenmiş,
[NOT]Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Dipnot-4 “Nihayet gün batısına vardı ve güneşin hararetli ve çamurlu bir çeşmede gurub ettiğini gördü.” Kehf Sûresi, 18:86.
Dipnot-5 bk. Müslim, Fiten: 110; Tirmizî Fiten: 59, 62; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; İbni Mâce, Fiten: 33; Müsned: 3:420, 4:181, 226, 390, 6:75.
[/NOT]
Bahr-i Muhit-i Garbî: Atlas Okyanusu Deccal: kıyamet kopmadan önce gelecek olan, İslâmiyeti kaldırmaya çalışacak ve dinlere savaş açacak olan yalancı ve aldatıcı kimse Hafız Tevfik: (bk. bilgiler – Şamlı Hafız Tevfik) Hazret-i İsâ: [bk. Bilgiler – İsâ (a.s.)] Sedd-i Zülkarneyn: (bk. bilgiler – Zülkarneyn) Senirkent: (bk. bilgiler) Zülkarneyn: (bk. bilgiler) aziz: çok değerli, izzetli beyan: açıklama, anlatım gurup etmek: batmak hararetlenmek: ısınmak hararetli: sıcak muhtasar: kısa, özet mânâ: anlam mülhid: dinsiz nazar: bakış sevâhil: sahiller suret: şekil sıddık: çok doğru ve sadık temsil: analoji; bir bilinmeyeni bilinen birşeyle kıyaslayarak anlatma teşbih: benzetme umum: bütün zâhir: açık, âşikar âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri üslûb-u Arabiye: Arap edebiyatı ve dilindeki ifade tarzı şiddet-i hararet: şiddetli sıcaklık 22 Temmuz 2011: 15:41 #794689Anonim
tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası suretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr-i Muhitin bir kısmında, güneşin zâhirî gurubunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve maden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.
Evet, Kur’ân-ı Hakîmin mucizâne belâgat-i ifadesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ, Zülkarneyn’in mağrip tarafına seyahati, şiddet-i hararet zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurup âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesadüf ettiğini beyan etmekle, Afrika’nın tamam-ı istilâsı gibi çok ibretli meselelere işaret eder.
Malûmdur ki, görünen hareket-i şems zâhirîdir ve küre-i arzın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat-i gurup murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Hararetten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan ayn kelimesi, esrar-ı belâgatçe gayet mânidar ve münasiptir.HAŞİYE-1 Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş-ı Âzamdan gelen ve ecrâm-ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitab-ı Kur’ânî, bir misafirhane-i Rahmâniyede sirac vazifesini gören musahhar güneşi Bahr-i Muhit-i Garbî gibi bir çeşme-i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mucizâne üslûbuyla denizi hararetli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir; ve semâvî gözlere öyle görünür.
[NOT]Haşiye-1 فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ deki عَيْنٍ tabiri, esrar-ı belâgatçe lâtif bir mânâyı remzen ihtar ediyor. Şöyle ki: “Semâ yüzü, güneş gözüyle zeminin yüzündeki cemâl-i rahmeti seyirden sonra, zemin dahi deniz gözüyle yukarıdaki azamet-i İlâhiyeyi temâşâyı müteakip o iki göz birbiri içine kapanırken, rû-yi zemindeki gözleri kapıyor” diye, mucizâne bir kelime ile hatırlatıyor ve gözler vazifesine paydos işaretine işaret ediyor.[/NOT]
Afrika: (bk. bilgiler) Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin, her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Bahr-i Muhit-i Garbî: Atlas Okyanusu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Zülkarneyn: (bk. bilgiler) ayn: çeşme, güneş ve göz anlamlarına gelen Arapça kelime azamet: büyüklük azamet-i İlâhî: İlâhî büyüklük belâgat-i ifade: anlatma ve ifade etmedeki belâgat beyan etmek: açıklamak cemâl-i rahmet: rahmet ve merhametteki güzellik cihet: taraf, yön ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri esrar-ı belâgat: belâgatın sırları evvelâ: öncelikle gurub: batış gurup âvânı: batış anları hakikat-i gurup: gerçek batış hararet: sıcaklık hareket-i şems: güneşin hareketi havza: civar, bölge haşiye: dipnot hitab-ı Kur’ânî: Kur’ânda yer alan hitap, Allah’ın hitabı ibretli: düşündürücü, ders verici ihtar etmek: hatırlatmak küre-i arz: yerküre lâtif: ince, hoş mahfî: gizli malûm: bilinen mağrip: batı mesâil: meseleler misafirhane-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya mucizâne: mucize şeklinde murad: kast edilen, istenen musahhar: boyun eğmiş mânidar: mânâlı, anlamlı mânâ: anlam münasip: uygun müteakip: takip eden, sonraki nazar: bakış remzen: işaret yoluyla rûy-i zemin: yeryüzü semâ: gökyüzü semâvât: gökler semâvî gözler: göklerdeki melekler ve ruhânîlerin bakışları sirac: kandil, lamba suret: şekil tabir: ifade tamam-ı istilâ: her tarafının işgal edilmesi tebahhur etmek: buharlaşmak temâşa: gözlemleme, seyretme tesadüf etmek: rastlamak teşbih: benzetme ulviyet: yücelik zemin: yeryüzü zâhirî: açık, âşikar çeşme-i Rabbânî: her şeyin Rabbi olan Allah’ın çeşmesi üslûp: ifade tarzı şiddet-i hararet: şiddetli sıcaklık 22 Temmuz 2011: 15:43 #794691Anonim
Elhasıl: Bahr-i Muhit-i Garbîye “çamurlu bir çeşme” tabiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur’ân’ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat-ı his nev’indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur’ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre-i arzı kâh bir meydan, kâh bir saray, bazan bir beşik, bazan bir sayfa gibi gördüğünden, sisli, buharlı, koca Bahr-i Muhit-i Atlas-ı Garbîyi bir çeşme tabir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor.
İKİNCİ SUALİNİZ: Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye’cüc, Me’cüc kimlerdir?
1
Elcevap: Eskiden bu meseleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-i hafızam tatil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında bir nebze bu meseleden bahsedilmiş. Onun için, bu meselenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından, Zülyezen gibi zü kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan, bu Zülkarneyn, İskender-i Rumî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki,
2 Hazret-i İbrahim’in zamanında bulunmuş
3 ve Hazret-i Hızır’dan ders almış.
4 İskender-i Rumî ise, Milâttan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.
5
Tarih-i beşerî, muntazam surette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafevâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor.
[NOT]Dipnot-1 bk. Enbiyâ Sûresi, 21:95-96.
Dipnot-2 bk. Ebu’s-Suûd, Tefsîru Ebi’s-Suûd: 5:239-240; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî: 6:385; el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî: 16:27.
Dipnot-3 bk. el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân: 11:47; İbni Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân: 1:180, 3:101; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî: 6:382, el-Fâkihî, Ahbâru Mekke: 3:221.
Dipnot-4 bk. el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân: 11:47.
Dipnot-5 bk. İbni Hacer, Fethu’l-Bârî: 6:382-383; eş-Şevkânî, el-Fethu’l-Kadîr: 3:307; el-Hamevî, Mu’cemü’l-Büldân: 1:184; el-Hâkim, el-Müstedrek: 2:17, 488.
[/NOT]
Aristo: (bk. bilgiler) Bahr-i Muhit-i Garbîye: Atlas Okyanusu Hazret-i Hızır: [bk. bilgiler – Hızır (a.s.)] Hazret-i İbrahim: [bk. bilgiler – İbrahim (a.s.)] Milât: (bk. bilgiler – Milâdî Takvim) Sedd-i Zülkarneyn: (bk. bilgiler – Zülkarneyn) Yemen: (bk. bilgiler) Ye’cüc ve Me’cüc: (bk. bilgiler) Zülkarneyn: (bk. bilgiler) Zülyezen: (bk. bilgiler) azamet-i ulviyet: Kur’ân’ın erişilmez yüceliği beyan: açıklama, anlatım cihet: taraf, yön ehl-i tahkik: gerçeği bütün ayrıntılarıyla araştıran kişiler elhasıl: kısaca, özetle galat-ı his: his yanılgısı hurafevâri: hurafe tarzında, uydurma gibi kuvve-i hafıza: hafıza duyusu, bellek kâh: bazan küre-i arz: yeryüzü muhtasar: kısa, özet muntazam: düzenli mülhid: dinsiz mülzem: ilzam edilmiş, mağlup edilmiş, susturulmuş münkirâne: inkâr edercesine nazar: bakış nebze: az miktar nev’i: tür, çeşit nisbeten: göre, oranla nâkıs: eksik, noksan nükte: ince anlamlı söz risale: küçük çaplı kitap semâvât: gökler suret: biçim, şekil tabir etme: yorumlama, açıklama tarih-i beşerî: insanlık tarihi tatil-i eşgal: işe ara verme zü: sahip, mâlik İskender-i Rumî: (bk. bilgiler) 22 Temmuz 2011: 15:45 #794692Anonim
Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender namıyla iştiharının
1 sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskender’dir. Veyahut, âyât-ı Kur’âniyenin zikrettiği hâdisât-ı cüz’iyeler, küllî hâdisâtın uçları olduğu cihetle, Zülkarneyn olan İskender-i Kebirin nübüvvetkârâne irşâdâtıyla akvâm-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mâni olacak meşhur Sedd-i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumî misilli müteaddit cihangirler ve kuvvetli padişahlar maddî cihetinde, ve mânevî âlem-i insaniyetin padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktab dahi mânevî ve irşadî cihetinde, o Zülkarneyn’in arkasında gidip, iktidâ edip, mazlumları zalimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri, HAŞİYE-1 sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyahut irşad ve tedbirleriyle tesis etmişler. Sonra, şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kaleleri, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve kale-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hattâ rû-yi zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çin’i, Kur’ân lisanıyla Ye’cüc ve Me’cücün ve tabir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zîrüzeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harap eden akvâm-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hint ve Çin’deki akvâm-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvâm-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi, Kafkas dağlarında, Derbent cihetinde yine[NOT]Dipnot-1 bk. et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 16:17; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân: 11:45; eş-Şevkânî, el-Fethu’l-Kadîr: 3:307; el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî: 16:26.
Haşiye-1 Rû-yi zeminde mürur-u zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir surette gelmiş çok sun’î sedler vardır.
[/NOT]Derbent: (bk. bilgiler) Himalaya Dağları: (bk. bilgiler) Hint: (bk. bilgiler – Hindistan) Kafkas Dağları: (bk. bilgiler) Mançur: (bk. bilgiler) Moğol: (bk. bilgiler) Sedd-i Çin: Çin Seddi Yemenî Zülkarneyn: Yemenli Zülkarneyn Ye’cüc ve Me’cüc: (bk. bilgiler) aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler akvâm-ı mazlume: zulme uğrayan kavimler akvâm-ı vahşiye: vahşi kavimler akvâm-ı zâlime: zalim kavimler cihangir: savaşçı cihet: taraf, yön diritnavt: düşman saldırılarına engel olmak için yapılan hareketli kale enbiya: nebiler, peygamberler gaddar: acımasız garb: batı garet: gasp, yağma garetkâr: çapulcu, yağmacı haşiye: dipnot hâdisât: hadiseler, olaylar hâdisât-ı cüz’iye: küçük ve ferdî olaylar hâil: engel iktidâ etmek: tâbi olmak, uymak irşadî: doğru yolu göstermekle ilgili irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler iştihar: meşhur olma kale-i seyyar: gezici kale kesretle: çoklukla küllî: geniş ve kapsamlı mazlum: zulme uğrayan meşhur: çok tanınan milel-i mazlume: mazlum milletler misilli: benzeri, gibi mânevî: mânâya ait, maddî olmayan mâni: engel mürur-u zaman: zamanın geçmesi müteaddit: çeşitli, bir çok nübüvvetkârâne: Peygamber gibi rû-yi zemin: yeryüzü sed: engel, hisar şekilde duvar silsile: zincir sun’i: el yapımı tabir-i diğer: başka bir ifade tecavüz: haddi aşma, saldırma tefsir: yorum, açıklama zalim: haksızlık eden zikretme: anma, belirtme zîrüzeber etmek: yerle bir etmek, yıkmak Çin: (bk. bilgiler) âlem-i beşeriyet: insanlık âlemi âlem-i insaniyet: insanlık âlemi âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri İskender-i Kebir ve Eski İskender: (bk. bilgiler – Zülkarneyn) İskender-i Rumî: (bk. bilgiler) şark: doğu 22 Temmuz 2011: 15:49 #794690Anonim
çapulcu, garetgîr akvâm-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için, Zülkarneyn-misal eski İran padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur’ân-ı Hakîm, umum nev-i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hadise-i cüz’iyeyi zikredip, umum o hadiseye benzer hâdisâtı ihtar ederek konuşuyor. İşte bu nokta-i nazardandır ki, Sedde ve Ye’cüc ve Me’cüce dair rivayetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.
Hem Kur’ân-ı Hakîm, münâsebât-ı kelâmiye cihetinde, bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte, Seddin harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur’ân’ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münâsebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir:
Yani, bu sed nasıl harap olacak, öyle de dünya harap olacaktır. Hem nasıl ki fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metindir, ancak kıyametin kopmasıyla harap olurlar. Öyle de, bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harap olmasıyla hâk ile yeksân olabilir, inkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd-i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sayfasında yazılan mücessem, mütehaccir, mânidar, tarih-i kadimden uzun bir satır olarak okunuyor.
ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ: Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın Deccalı öldürmesi, hem Birinci Mektup ve hem On Beşinci Mektupta gayet muhtasar ve size kâfi bir cevap vardır.
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun Deccal: (bk. bilgiler) Hazret-i İsâ: [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)] Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Sedd-i Zülkarneyn: (bk. bilgiler – Zülkarneyn) Sedd-i Çin: Çin Seddi Ye’cüc ve Me’cüc: (bk. bilgiler) Zülkarneyn-misal: Zülkarneyn gibi akvâl-i müfessirîn: Kur’ân-ı Kerimi tefsir edip yorumlayan âlimlerin görüşleri akvâm-ı Tatariye: Tatar kavimleri cihet: taraf, yön fıtrî: doğal garetgîr: saldırgan, çapulcu hadise-i cüz’iye: küçük çaplı olay harabiyet: yıkılma, yerle bir olma harap olmak: yıkılmak himmet: ciddî gayret, yardım hâdisât: hadiseler, olaylar hâk ile yeksân olmak: yerle bir olmak ihtar etmek: hatırlatmak inkılâbât-ı zaman: zaman içinde meydana gelen değişmeler intikal etmek: geçmek, ulaşmak kurbiyet-i zaman: zaman yakınlığı kâfi: yeterli külliyet: kapsamlılık, genellik metin: sağlam, sarsılmaz muhtasar: kısa, özet mânidar: mânâlı, anlamlı mücessem: cisimleşmiş, maddî olarak şekillenmiş münasebât-ı kelâmiye: ifadeler arasındaki ilişki ve bağlantılar münâsebât: bağlantılar, ilişkiler mütehaccir: taş haline gelmiş nev-i beşer: insanlar, insanlık nevi: çeşit, tür nokta-i nazar: bakış noktası nükte: ince anlamlı söz rivayet: bir sözü nakletme tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tarih-i kadim: eski zaman tarihi umum: bütün zikir: Allah’ı anma zâhiren: açık, âşikar İlâhî: Allah tarafından yapılan İran: (bk. bilgiler) 22 Temmuz 2011: 15:53 #794693Anonim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
2
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰۤى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
3
Aziz, fedakâr, sıddık, vefadar kardeşlerim Hoca Sabri ve Hafız Ali,
Mugayyebât-ı Hamseye
4 dair Sûre-i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim sualiniz gayet mühim bir cevap isterken, maatteessüf, şimdiki hâlet-i ruhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsait değildir. Yalnız, sualinizin temas ettiği bir iki noktaya gayet mücmel işaret edeceğiz.
Şu sualinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhad tarafından tenkit suretinde, Mugayyebât-ı Hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı mâderdeki cenînin keyfiyetine itiraz edilmiş.
Demişler ki: “Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor. Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek Mugayyebât-ı Hamseye ıttıla kàbildir.”
Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye merbut olmadığı için, doğrudan doğruya meşiet-i hassa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususî iradeye tâbi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:
Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet nur, vücut, hayat, rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar. Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete
[NOT]Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi ebediyen, dâima kardeşlerinizin ve sizin üzerinize olsun.
Dipnot-4 bk. Lokman Sûresi, 31:34. Ayrıca bk. Buhârî, İstiskâ: 29, Tefsîru Sûre (6) 1, (13) 1, (31) 2, Tevhîd: 4; Müsned: 2:24, 52, 58, 122.
[/NOT]
Hafız Ali: (bk. bilgiler) Hoca Sabri: (bk. bilgiler – Sabri Arseven) Mugayyebât-ı Hamse: beş bilinmeyen; “Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, kişinin yarın ne kazanacağını, rahimlerde olanı, kişinin nerede ve ne zaman öleceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Sûre-i Lokman: Lokman Sûresi ahvâl-i maddiye: maddi haller, sağlık durumu aziz: çok değerli, izzetli cenîn: ana rahmindeki çocuk ehl-i ilhad: dinsizler, imansızlar esbab: sebepler hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi hâlet-i ruhiye: insanın ruh hâli, psikolojik durumu kabil: mümkün kaide: kural, düstur, prensip keyfiyet: özellik, nitelik keşfetmek: gizli ve bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak kudret: güç, iktidar kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güç ve kudreti kıymettar: değerli maatteessüf: ne yazık ki mahiyet: öz nitelik, özellik masnuat: san’at eseri varlıklar merbut: bağlı meâl: açıklama, anlam meşiet: dilek, arzu meşiet-i hassa-i İlâhiye: Allah’ın bizzat Kendi dileği muttarid: düzenli, intizamlı mücmel: kısa, öz müennes: dişi müzekker: erkek rahm-ı mâder: ana rahmi rahmet: şefkat, merhamet, bağış rasathane: gözlem evi sair: diğer suret: biçim, şekil sıddık: çok doğru ve sadık sırr-ı hikmet: herkesin bilmediği gizli sebep, gaye tasarruf: faaliyet, istediği şekilde yönlendirme tenkit: eleştiri tâbi: bağlı vakt-i nüzul: inme zamanı, yağmurun yağma zamanı vasıtasız: aracısız vücut: varlık zâhirî: dış görünüşte âhir: son âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle ıttıla: anlamak, bilgi sahibi olmak şuâ: ışın, güçlü ışık 22 Temmuz 2011: 15:54 #794694Anonim
hicap oluyor. Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.
Madem vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayattır. Yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak, kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hassa-i İlâhiyeyi setretmeyecek. Tâ ki, her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı, o kaideye güvenip, şükür ve rica kapısı kapanırdı.
Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur. Halbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan, güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için, gaipten sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyâtı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hassa telâkki edip hakikî şükrediyorlar. İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü Mugayyebât-ı Hamseye idhal ediyor.
Rasathanelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini tayin etmek gaibi bilmek değil, belki gaipten çıkıp âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddemâtına ıttıla suretinde bilmektir. Nasıl en hafî umur-u gaybiye vukua geldikte, veyahut vukua yakın olduktan sonra, hiss-i kablelvukuun bir nev’iyle bilinir. O gaybı bilmek değil, belki o, mevcudu veya mukarrebü’l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsâbımda bir hassasiyet cihetiyle, yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazan hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nev’inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaipten
Mugayyebât-ı Hamse: beş bilinmeyen; “Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, kişinin yarın ne kazanacağını, rahimlerde olanı, kişinin nerede ve ne zaman öleceğini Allah’tan başka kimse bilemez. ayn-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi cereyan etmek: dolaşmak, işlemek cihet: yön cüz’iyât: bir bütünün parçaları, kısımları dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı dua: Allah’a yalvarma gaip: görünmeyen, bilinmeyen hafî: gizli hakikat: bir şeyin gerçek yönü hakikî: asıl, gerçek hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi hicap olma: perde olma hiss-i kablelvuku: bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu idhal: içine alma ilm-i beşer: insanlığın ortaya çıkardığı ilim iltica: sığınma ithal etmek: dahil etmek, içine katmak kaide: düstur, prensip malûm: bilinen mebâdi: başlangıçlar, belirtiler medar-ı rahmet: rahmet kaynağı menfaat: fayda, yarar menşe: kaynak mevcud: varlık meşiet-i hassa-i İlâhiye: Allah’ın hususî dilemesi mukaddemât: ön belirtiler mukarrebü’l-vücud: olması yakın muttarid: düzenli, intizamlı nev’: çeşit, tür nimet-i hassa: özel nimet nokta-i nazar: bakış açısı rahmet: şefkat, merhamet rasathane: gözlem evi rica: ümit setretmek: örtmek sual: isteme suret: biçim, şekil sırr-ı hikmet: bir şeyin içinde gizli olan gerçek takarrub: yakınlaşma tayin etmek: belirlemek telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tulû etmek: doğmak ubudiyet: kulluk umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler vakt-i nüzul: inme vakti vesâit: vasıtalar, araçlar vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek vücut: varlık yeknesak: tekdüze, monoton âlem-i şehadet: görünen âlem âsâb: sinirler âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle ıttıla: haberdar olma, gözlemleme şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme 22 Temmuz 2011: 15:57 #794695Anonim
çıkıp daha şehadete girmeyen umura vusule bir vesile olur. Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsustur.
Kaldı ikinci mesele: Röntgen şuâıyla rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmekle
1 وَيَعْلَمُ مَا فِى اْلاَرْحَامِ âyetinin meâl-i gaybîsine münâfi olamaz. Çünkü, âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acip istidad-ı hususîsi ve istikbalde kesb edeceği vaziyetine medar olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdileri, hattâ simasındaki gayet acip olan sikke-i samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsustur.
2 Yüz bin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan yalnız hakikî sima-yı veçhiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki, sima-yı veçhîsinden yüz defa daha harika olan, istidadındaki sima-yı mânevîyi keşfedebilsin!
Başta dedik ki: Vücut ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekaikiyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki:
Hayat, bütün cihazatıyla ve cihâtıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe ve medarı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicap olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır. Cenâb-ı Hakkın, rahm-ı mâderdeki çocukların sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:
[NOT]Dipnot-1 “Rahimlerde olanı da O bilir.” Lokman Sûresi, 31:34.
Dipnot-2 bk. Buhârî, Bed’ül-halk: 6, Enbiyâ: 1; Müslim, Kader: 1.
[/NOT]
acip: hayret verici alâmet-i farika: ayırt edici işaret cihazat: cihazlar, âletler cihât: cihetler, yönler cilve: görünme, yansıma câmi: kapsamlı, içine alan dekaik: incelikler efrad-ı beşeri: insanlığı oluşturan fertler fikr-i beşerî: insanlara ait düşünce hakikat: doğru gerçek hakikat-i hayatiye: hayatın içinde gizli olan gerçek hakikî: asıl, gerçek hicap: perde ilm-i Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve herşeyi bilen ve kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan Allah’ın ilmi irade-i hassa: özel irade, Allah’ın özel iradesi istidad: kabiliyet istidad-ı hususî: özel yetenek istikbal: gelecek kaide: kural, prensip kesb: kazanma keyfiyet: özellik, nitelik kâinat: evren makam: derece, yer mebâdi: başlangıçlar, belirtiler medar: dayanak noktası, kaynak, sebep menşe: kaynak meâl-i gaybî: gayba ait anlam, gizlilik anlamı meşiet-i hassa: sadece Allah’a ait olan dileme mukadderât-ı hayatiye: kader kalemiyle yazılmış hayat programı, alın yazısı murad: kast edilen, istenen mühim: önemli münâfi: aykırı, zıt rahm-ı mâder: anne rahmi rahmet: şefkat, merhamet rahmet-i hassa: Allah’ın yarattığı varlıklara karşı gösterdiği özel şefkati röntgen-misal: röntgen gibi sikke-i samediyet: hiç kimseye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’a ait özel mühür sima: yüz sima-yı maddî ve mânevî: görünen ve görünmeyen yüz sima-yı mânevî: mânevî yüz sima-yı veçhî: yüzün görünüşü, yüz hatları tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma ubudiyet: kulluk umum: bütün, genel umur: işler vakt-i nüzul: inme vakti vesile: aracı vesâit-i zâhirî: dış görünüşte işleyen araçlar vücut: varlık, var olmak vüsul: kavuşma, erişme yeknesak: tekdüze olmak, monotonluk zükûret: erkeklik âlem-i şehadet: görünen âlem âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle ünûset: dişilik şehadet: görünen âlem şuâ: ışın şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme 22 Temmuz 2011: 15:59 #794696Anonim
Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki, o çocuk âzâ-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envâında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenîn bu lisanla bağırıyor ki: “Bana bu sima ve âzâyı veren kim ise, bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen bütün insanların sânii dahi Odur. Ve hem bütün zîhayatın sânii Odur.”
İşte, rahm-ı mâderdeki cenînin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev’ine tâbi olduğu için malûmdur, bilinebilir, âlem-i şehadettir. Âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.
İ
kinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve sima-yı veçhiye-i şahsiyesi lisanıyla Sâniinin ihtiyarını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i Ezelîden başkası, kablelvücut bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı mâderde iken bu simanın binde bir cihazatı, görünmekle bilinmiyor!
Elhasıl: Cenînin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı veçhiyesinde hem delil-i vahdâniyet var, hem ihtiyar ve irade-i İlâhiyenin hücceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hak muvaffak etse, Mugayyebât-ı Hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve halim müsaade etmedi; hâtime veriyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
1
Said Nursî

[NOT]Dipnot-1 Bâkî olan sadece Odur.[/NOT]
Hâlık: her şeyi yaratan Allah Mugayyebât-ı Hamse: beş bilinmeyen; “Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, kişinin yarın ne kazanacağını, rahimlerde olanı, kişinin nerede ve ne zaman öleceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Sâni: her şeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah cenîn: anne rahmindeki bebek cihazat: cihazlar, organlar cihazat-ı insaniye: insana ait cihazlar, organlar cihet: taraf, yön delil-i vahdâniyet: Allah’ın birliğini ilan eden delil ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta görünmesi elhasıl: özet olarak envâ: neviler, türler esasat-ı âzâ: temel organlar gaybî: bilinmeyen, gayba ait olan gaybü’l-gayb: gayb âleminden de ötede bulunan gizli âlem hâtime vermek: sona erdirmek hüccet: güçlü ve sarsılmaz delil ihata etmek: içine almak, kapsamak ihtiyar: seçme, tercih etme ilm-i Ezelî: Cenab-ı Hakk’ın ezelden beri var olan sonsuz ilmi irade-i İlâhiye: Allah’ın iradesi, dilemesi kablelvücut: var olmadan önce kaide: kural, prensip lisan: dil malûm: bilinen meşiet: istek, dilemek mutabık: uygun muvaffak etmek: başarmasını sağlamak muvafık: uyumlu nev’i: çeşit nev’iyet: aynı türden olmak nükte: ince anlamlı söz rahm-ı mâder: anne karnı rahmet-i hassa: Allah’ın yarattığı varlıklara karşı gösterdiği özel şefkati sair: diğer samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin Ona muhtaç olması sima: yüz sima-yı istidadiye-i hususiye: bir insanda özel yeteneklerin oluşturduğu yüz sima-yı istidadî: yetenek ve kabiliyet yüzü sima-yı veçhiye: yüzün görünüşü, yüz hatları sima-yı veçhiye-i şahsiye: her bir insanın kendisine has yüzü, çehresi tâbi: bağlı vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi zîhayat: canlı âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i şehadet: görünen alem âzâ: uzuvlar, organlar âzâ-yı esasî: temel organlar ıttırad: belli bir kanun çerçevesinde düzenli olma şehadet: şahitlik -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.