• Bu konu 22 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
9 yazı görüntüleniyor - 16 ile 24 arası (toplam 24)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791069
    Anonim

      Bu ise, yüz derece muhal olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âli haslet telâkki edilen ve kabul edilen bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmekle, muzaaf bir muhali vaki görmek gibi, Şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan zemine düşer gibi sukut eder, ortada kalmaz. Mecma-ı hakaik iken, menba-ı hurafat olur. Ve o harika fermanı gösteren zat-hâşâ, sümme hâşâ-eğer Resulullah olmazsa, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne sukut etmek ve menba-ı kemâlât derecesinden maden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalmaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mesele de öyle muhaldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki buna ihtimal versin.

      Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, nev’-i benî Âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur’ân, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle, o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı-maddî ve mânevî teçhiz ettiği ve umum o efradın derecâtına göre akıllarını talim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarını tathir, âzâ ve cevârihlerini istimal ve istihdam ettiği halde—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî Âdeme ders veren ve samimî


      Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      Resulullah: Allah’ın Resulü (bk. r-s-l) ahvâl: haller, davranışlar
      akvâl: sözler bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
      cevârih: organlar cihan: dünya
      derecât: dereceler divane: akılsız, deli
      düstur: prensip, kural ednâ: en aşağı
      efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emniyet: güven (bk. e-m-n)
      esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı evsâf: vasıflar, özellikler, nitelikler (bk. v-ṣ-f)
      farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım
      ferman: buyruk ferş: yer
      fethetmek: açmak fıtraten: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r)
      harekât: hareketler haslet: huy, özellik, karakter
      hezeyan-ı küfrî: küfür, inançsızlık saçmalığı (bk. f-k-r) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil
      hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ)
      intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) inzibat: güvenlik ve düzen, asayiş
      istihdam: çalıştırma, kullanma istikamet: doğruluk
      istimal: kullanma itikadsız: inançsız
      kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m)
      maden-i desâis: hile ve aldatmaların kaynağı mecma-ı hakaik: hakikatlerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ)
      menba-ı hurafat: hurafelerin kaynağı menba-ı kemâlât: mükemmelliklerin kaynağı (bk. k-m-l)
      muhal: olması imkansız şey muhteşem: ihtişamlı, görkemli
      mukaddes: her türlü noksandan ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) muzaaf: katmerli, kat kat
      müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y) müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d)
      nev’-i benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık türü nâfiz: etkili, hükmü geçen
      rabian: dördüncü olarak sukut etmek: düşmek, alçalmak
      sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) talim: öğretme (bk. a-l-m)
      tathir: temiz tutma, temizleme telâkki edilen: kabul edilen
      teshir: boyun eğdirme teçhiz etmek: donatmak
      umum: bütün vaki: olmuş
      âli: yüce âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
      âzâ: organlar ümmet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar (bk. ḥ-m-d)
      #791071
      Anonim

        ef’âliyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden ve hâlis ve makul akvâliyle istikametin ve saadetin usullerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildirenblank.gif1 ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren ve şöhretşiar şuûnâtıyla, nev-i beşerin, belki kâinatın elhak medar-ı fahri olan bir zâtı—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez, haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle, yüz derece muhali birden irtikâp etmek lâzım gelir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey Şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
        Şeytan döndü, dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”

        Elcevap:

        Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.

        Saniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhal birşey mümkün görünebilir.

        Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş, “Ayı gördüm” demiş. İşte, muhaldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhali mümkün telâkki etmiş.

        Salisen: Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır.

        Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.

        [NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Edeb 72; İ’tisâm 5; Müslim, Fezâil 127, 128; Müsned 6:45, 181.[/NOT]



        Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) adem-i kabul: kabul etmeme
        akvâl: sözler beşer: insan
        câhilâne: cahilce düstur: prensip, kural
        ef’âl: fiiler, işler (bk. f-a-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
        elhak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) evvelâ: ilk olarak
        farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: varsayım
        hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) havf etmek: korkmak
        haysiyet: itibar, şeref hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay
        hâlis: saf, katıksız, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil
        inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) irtikâp etmek: yapmak, işlemek
        istikamet: doğruluk katmer: kat kat
        kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i haşmet: ihtişam ve heybetin mükemmelliği (bk. k-m-l)
        kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya
        lâkaytlık: ilgisizlik, duyarsızlık makul: akla uygun
        medar-ı fahr: övünç kaynağı muhal: imkansız, olmayacak şey
        mümkün: olabilir (bk. m-k-n) nazar: bakış, göz (bk. n-ẓ-r)
        nev-i beşer: insanlık, insan türü saadet: mutluluk
        salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak
        sathî: yüzeysel semâ: gök (bk. s-m-v)
        suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
        tarihçe-i hayat: kısa hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y) tebeî: dolaylı
        telâkki: kabul etme tesis etmek: kurmak
        velvele: gürültü ziyade: çok, fazla
        âkıl: akıllı olan şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
        şuûnat: işler, fiiller ve özellikler (bk. ş-e-n) şöhretşiar: şöhretli
        #791072
        Anonim

          Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur.

          O halde, senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey Şeytan, bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inat ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhâlâtı intaç eden inkâr ve küfrü, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.

          Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, aktablara bilmüşahede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemadiyen hak ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakati, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i kemâle talim eden ve erkân-ı imaniyenin hakaikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtiriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hak ve hâlis ve sâfi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve tesirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip—hâşâ, sümme hâşâ—bir sahtekârın tasniat ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhar ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfi ubûdiyetinin delâletiyle ve

          adem-i kabul: kabul etmeme aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
          asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) bedbaht: talihsiz
          bilbedâhe: ap açık bir şekilde bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
          bil’ittifak: ittifakla, hep birlikte bizzarure: zorunlu olarak
          bâtıl: gerçek dışı, sahte, yalan cihan: dünya
          dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme
          desise: hile, aldatma desâtir: düsturlar, prensipler, kurallar
          emn ve emanet: güven ve güvenilirlik (bk. e-m-n) envâr: nurlar (bk. n-v-r)
          erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) erkân-ı İslâmiye: İslâmın esasları, şartları (bk. r-k-n; s-l-m)
          evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak
          fevkalâde: olağanüstü gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
          hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçek mahiyetler, asıl ve esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hezeyan-ı küfrî: küfür saçmalaması (bk. k-f-r) hâlis: katıksız, saf, samimi (bk. ḫ-l-ṣ)
          hâşâ: asla öyle değil hüküm: yargı, kesin bir karara varma (bk. ḥ-k-m)
          inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) intaç etmek: sonuç vermek
          izhar etmek: ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r) iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l)
          kabul-ü adem: yokluğunu kabul etme, inkâr kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m)
          küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mecmua: topluluk (bk. c-m-a)
          muhal: imkansız, olmayacak şey muhâlât: imkansız, olmayacak şeyler
          muttasıf: vasıflanmış (bk. v-ṣ-f) muğâlata: karşısındakini yanıltma, yanlışa sevketme
          müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y) mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme (bk. k-b-r)
          mümkün: olabilir (bk. m-k-n) mütemadiyen: sürekli olarak
          nazarıyla: gözüyle, bakışıyla rabian: dördüncü olarak
          saadet: mutluluk sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ)
          safsata: yalan yanlış, uydurma semâ: gök (bk. s-m-v)
          sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendisini dahi inkâr eden suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
          sâfi: temiz, arınmış (bk. ṣ-f-y) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ)
          sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) tabakat-ı ehl-i kemâl: olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları (bk. k-m-l)
          takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
          tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tasniat: uydurma şeyler
          tesirât: tesirler ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
          umum: bütün âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m)
          şenî: kötü, çirkin, alçakça şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm (bk. ş-r-a; s-l-m)
          #791073
          Anonim

            bil’ittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mutekid, en metin, en emin, en sadık bir zâtı—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—itikadsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farz etmek, muhâlâtın en çirkin ve menfur bir suretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâp etmek lâzım gelir.
            Elhasıl: On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde denildiği gibi, nasıl kulaklı âmi tabakası, i’câz-ı Kur’ân fehminde demiş: “Kur’ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur’ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur’ân umum kitapların fevkindedir; öyle ise mucizedir.

            Aynen öyle de, biz de ilm-i usul ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kat’î bir hüccetleblank.gif1 deriz:

            Ey Şeytan ve ey Şeytanın şakirtleri! Kur’ân ya Arş-ı Âzamdan ve İsm-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sabık hüccetlere karşı bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık‑ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasıl ki kat’î bir surette ispat ettik; sen de gördün ve dinledin.

            Hem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ya Resulullahtır ve bütün resullerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir; veyahut—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, itikadsız, esfel-i

            [NOT]Dipnot-1 bk. el-Cüveynî, el-Burhân, 2:534, 535; er-Râzî, el-Mahsûl, 5:299.[/NOT]



            Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m)
            Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Resulullah: Allah’ın elçisi (bk. r-s-l)
            ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-s-n) beşer: insan
            bilâşüphe: kuşkusuz bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle
            bizzarure: kaçınılmaz şekilde dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
            efdâl: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) elhasıl: özetle, sonuç olarak
            emin: güvenilir (bk. e-m-n) farz etmek: varsaymak
            fehm: anlayış, kavrayış fenn-i mantık: mantık ilmi
            fevkinde: üstünde hâşâ: asla öyle değil
            hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hüccet: delil
            iktiza: gerektirme ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji (bk. a-l-m)
            irtikâp etmek: yapmak, işlemek itikad: inanç
            itikadsız: inançsız i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z)
            kat’î: kesin kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
            kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) mahlukât: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
            menfur: nefret edilen metin: sağlam
            mevcut: var olan (bk. v-c-d) muhal: olması imkansız şey
            muhâlât: olması imkansız şeyler mutekid: inanmış, dindar
            mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l)
            sabık: geçen, önceki sadık: doğru (bk.i)
            sahib-i kemâlât: olgunluk ve fazilet sahibi kimseler (bk. k-m-l) sebr ve taksim: mantıkta bir ispatlama usulü
            suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
            umum: genel, bütün zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
            zulümlü: karanlık (bk. ẓ-l-m) âmi: cahil, tahsil görmemiş
            İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) şakirt: talebe, öğrenci
            #791075
            Anonim

              sâfilîne sukut etmiş bir beşer farz etmekHAŞİYE-1 lâzım gelir ki bu ise, ey İblis, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münafıklarının bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsitleri ve o Asya münafıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (a.s.m.) çok akıllıydı ve çok güzel ahlâklıydı.”

              Madem şu mesele iki şıkka münhasırdır. Ve madem ikinci şık muhaldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor. Ve madem kat’î hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarure, senin ve hizbüşşeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkılyakîn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resulullahtır ve bütün resullerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir.

              blank.gif1 عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ وَالْجَاۤنِّ

              endOfSection.gifendOfSection.gif

              [NOT]Haşiye-1 Kur’ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını ve galiz tabiratlarını iptal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tabirâtı farz-ı muhal suretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.

              Dipnot-1 Meleklerin, insanların ve cinlerin sayısınca ona salât ve selâm olsun.[/NOT]



              Asya: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler)
              Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)
              Resulullah: Allah’ın resulü, elçisi (bk. r-s-l) beşer: insan
              bihakkılyakîn: yaşanmış bir kesinlikte (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) bilbedâhe: ap açık bir şekilde
              bizzarure: zorunlu olarak efdal: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l)
              ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l)
              esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı farz etmek: varsaymak
              farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım feylesof: filozof, felsefeci
              fikr-i küfrî: küfür ve inkâr fikri (bk. f-k-r; k-f-r) galiz: çirkin
              haşiye: dipnot, açıklayıcı not hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları
              hüccet: delil istinaden: dayanarak (bk. s-n-d)
              kat’î: kesin kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin birşeyi inkâr eden kimse (bk. k-f-r)
              küfriyat: inkâr ve inançsızlığa sebep olan sözler ve işler (bk. k-f-r) mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
              muhal: olması imkansız şey muhaliyet: imkansızlık
              müfsit: bozguncu münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse
              münhasır: ayrılmış rağmına: zıddına, aksine
              resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) sukut etmek: düşmek, alçalmak
              suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabirât: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r)
              İblis: Şeytan
              #791077
              Anonim
                Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı

                Sûre-i قۤ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجِيدِi okurken,

                مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ وَجَاۤءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ وَنُفِخَ فِى الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ وَجَاۤءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَاۤئِقٌ وَشَهِيدٌ لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ وَقَالَ قَريِنُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَتِيدٌ اَلْقِيَا فِى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍblank.gif1

                Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki: “Kur’ân’ın en mühim fesahatini, siz onun selâsetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki şu âyette nereden nereye atlıyor! Sekerattan, tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i surdan,blank.gif2 muhasebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. Bu acip atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur’ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle selâset ve fesahat nerede kalır?”

                Elcevap: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın esas-ı i’câzı, en mühimlerinden belâğatinden sonra îcâzdır. Îcaz, i’câz-ı Kur’ân’ın en metin ve en mühim bir esasıdır. Kur’ân-ı Hakîmde şu mucizâne îcaz o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ,

                وَقِيلَ يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاۤءَكِ وَيَا سَمَاۤءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاۤءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ

                [NOT]Dipnot-1 “İnsanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, yanında onu yazmaya hazır, gözetleyici bir melek olmasın. Derken ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur. Ve sûra üfürülür. Vaad olunan gün işte budur. Herkes yanında bir sevk eden, bir de şahitlik eden melekle beraber gelir. And olsun ki sen bundan gafildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bakışın pek keskindir bugün! Yanındaki melek, ‘İşte onun defteri bende hazırdır’ der. Atın Cehenneme herbir inatçı kâfiri!” Kaf Sûresi, 50:18-24.

                Dipnot-2 bk. En’âm Sûresi, 6:73; Kehf Sûresi, 18:99; Tâhâ Sûresi, 20:102; Mü’minûn Sûresi, 23:101; Neml Sûresi, 27:87; Yâsîn Sûresi, 36:49, 51, 53.[/NOT]



                Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
                acip: şaşırtıcı, hayret verici belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)
                ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                esas-ı i’câz: mu’cizeliğin esası (bk. a-c-z) fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ)
                hitâm: son idhal: girme
                intikal etme: geçme, yer değiştirme i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z)
                kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) metin: sağlam
                muhasebe: hesaba çekilme mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
                münasebet: ilgi, bağlantı (bk. n-s-b) nefh-i sur: Hz. İsrafil’in sur’a üflemesi, kıyametin kopması
                sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme hali selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)
                vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, belirtmek
                îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z)
                #791078
                Anonim
                  وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَblank.gif1


                  kısa birkaç cümleyle Tufan hadise-i azîmesini netâiciyle öyle îcazkârâne ve mucizâne beyan ediyor ki, çok ehl-i belâğati, belâğatine secde ettirmiş.

                  Hem meselâ,

                  كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللهِ نَاقَةَ اللهِ وَسُقْيٰيهَا فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا وَلاَ يَخَافُ عُقْبٰيهَا blank.gif2

                  İşte, kavm-i Semud’un acip ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i akıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcaz içinde bir i’câz ile, selâsetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor.
                  Hem meselâ,

                  وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ
                  لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَblank.gif3


                  İşte, blank.gif4 اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesinden blank.gif5 فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِcümlesine kadar çok cümleler matvîdir, o mezkûr olmayan cümleler ise fehmi ihlâl

                  etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssasından mühim esasları zikreder, mütebâkisini akla havale eder.

                  [NOT]Dipnot-1 “Ve denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.’ Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve ‘Zalimler güruhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.” Hûd Sûresi, 11:44.

                  Dipnot-2 “Semud kavmi, azgınlığı yüzünden peygamberini yalanladı. Onların en azgını başkaldırdığı zaman, Allah’ın Resulü kendilerine ‘Allah’ın bir mucize olarak yarattığı şu deveye dokunmayın; onun su içmesine mâni olmayın’ demişti. Onlar peygamberlerini yalanlayıp deveyi öldürdüler. Rableri de, günahları yüzünden onları azapla kuşatıp hepsini birden helâk etti. Allah onlara verdiği cezanın âkıbetinden korkacak değildir.” Şems Sûresi, 91:11-15.

                  Dipnot-3 “Balığın yuttuğu Yunus’u da hatırla ki, öfkelenerek kavmini terk etmiş ve Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyaz etti: ‘Senden başka ilâh yoktur; Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendisine zulmedenlerden oldum.’” Enbiyâ Sûresi, 21:87.

                  Dipnot-4 “Kendisini sıkıntıya uğratmayacağımızı.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.

                  Dipnot-5 “Karanlıklar içinde nida etti.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.[/NOT]



                  Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Yunus: (bk. bilgiler)
                  Tufan: Nuh Tufanı, büyük su baskını acip: hayret verici, şaşırtıcı
                  beyan: açıklama (bk. b-y-n) ehl-i belâğat: edebiyatçılar, söz ve ifade uzmanları (bk. b-l-ğ)
                  fehm: anlayış, kavrayış hadise-i âzime: büyük olay (bk. ḥ-d-s̱; a-ẓ-m)
                  hâdisât: hadiseler, olaylar ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak
                  i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kavm-i Semûd: Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiği fakat azgınlıklarından dolayı Allah’ın yok ettiği kavim
                  kıssa: ibretli hikâye matvî: dürülmüş, sıkıştırılmış
                  mezkûr: anılan, sözü geçen mühim: önemli
                  mütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y) netâic: neticeler, sonuçlar
                  selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) sû-i akıbet: kötü son
                  vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, bildirmek
                  îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z) îcazkârâne: vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek (bk. v-c-z)
                  #791079
                  Anonim

                    Hem meselâ, Sûre-i Yusuf’ta فَاَرْسِلوُنِ blank.gif1 kelimesinden blank.gif2 يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ ortasında yedi sekiz cümle, îcaz ile tayyedilmiş; hiç fehmi ihlâl etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mucizâne îcazlar Kur’ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.

                    Amma Sûre-i Kaf’ın âyeti ise, ondaki îcaz pek acip ve mucizânedir. Çünkü, kâfirlerin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor, şimşek gibi fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor; zikredilmeyen hâdisâtı hayale havale edip alî bir selâsetle beyan eder.

                    وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ blank.gif3


                    İşte, ey Şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle.

                    Şeytan der: “Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok firavunlar var, enâniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar, senin bu gibi Sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslim-i silâh etmem.”

                    endOfSection.gifendOfSection.gif

                    [NOT]Dipnot-1 Âyetin tamamı şöyle: وَقَالَ الَّذِى نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا اُنَبِّئُكُمْ بِتَاْوِيلِهِ فَاَرْسِلُونِ (O iki gençten kurtulmuş olanı, bir hayli zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Ben size bu rüyanın tâbirini bildiririm, beni zindana gönderin” dedi. Yûsuf Sûresi 12:45.)

                    Dipnot-2 Âyetin tamamı şöyle: يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ اَفْتِنَا فِى سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَاْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلاَتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍ لَعَلِّىۤ اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ

                    (Zindana varınca, “Ey Yûsuf, ey doğru sözlü kişi,” dedi. “Yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz ineği ve kurularla karışık yedi yeşil başağı bize tâbir et ki o insanların yanına bu haberle döneyim; belki böylece senin kadrini bilirler.” Yûsuf Sûresi, 12:46.)

                    Dipnot-3 “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, rahmete erişesiniz.” A’râf Sûresi, 7:204.[/NOT]



                    acip: hayret verici, şaşırtıcı ahmak: akılsız
                    beyan: açıklama (bk. b-y-n) dehşetli: korkunç
                    elîm: elemli, acı veren enâniyet: benlik, gurur
                    fehm: anlayış, kavrayış feylesof: filozof, felsefeci
                    hâdisât: hadiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱) ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak
                    inkılâbât: değişimler, dönüşümler istikbal: gelecek
                    kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
                    mühim: önemli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
                    neşr: yayımlama sed çekmek: engel koymak
                    selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
                    tayyedilmek: atlanmak, çıkarılmak teslim-i silâh etmek: teslim olmak, yenilgiyi kabul etmek
                    ulvî: yüce, yüksek zikredilmek: anılmak, belirtilmek
                    îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z)
                    #791087
                    Anonim

                      Allah razi olsun İnŞ. Abİm………

                    9 yazı görüntüleniyor - 16 ile 24 arası (toplam 24)
                    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.