- Bu konu 22 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
9 Mayıs 2011: 16:50 #791069
Anonim
Bu ise, yüz derece muhal olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âli haslet telâkki edilen ve kabul edilen bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmekle, muzaaf bir muhali vaki görmek gibi, Şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan zemine düşer gibi sukut eder, ortada kalmaz. Mecma-ı hakaik iken, menba-ı hurafat olur. Ve o harika fermanı gösteren zat-hâşâ, sümme hâşâ-eğer Resulullah olmazsa, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne sukut etmek ve menba-ı kemâlât derecesinden maden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalmaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mesele de öyle muhaldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki buna ihtimal versin.
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, nev’-i benî Âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur’ân, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle, o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı-maddî ve mânevî teçhiz ettiği ve umum o efradın derecâtına göre akıllarını talim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarını tathir, âzâ ve cevârihlerini istimal ve istihdam ettiği halde—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî Âdeme ders veren ve samimî
Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Resulullah: Allah’ın Resulü (bk. r-s-l) ahvâl: haller, davranışlar akvâl: sözler bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cevârih: organlar cihan: dünya derecât: dereceler divane: akılsız, deli düstur: prensip, kural ednâ: en aşağı efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emniyet: güven (bk. e-m-n) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı evsâf: vasıflar, özellikler, nitelikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ferman: buyruk ferş: yer fethetmek: açmak fıtraten: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r) harekât: hareketler haslet: huy, özellik, karakter hezeyan-ı küfrî: küfür, inançsızlık saçmalığı (bk. f-k-r) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) inzibat: güvenlik ve düzen, asayiş istihdam: çalıştırma, kullanma istikamet: doğruluk istimal: kullanma itikadsız: inançsız kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) maden-i desâis: hile ve aldatmaların kaynağı mecma-ı hakaik: hakikatlerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) menba-ı hurafat: hurafelerin kaynağı menba-ı kemâlât: mükemmelliklerin kaynağı (bk. k-m-l) muhal: olması imkansız şey muhteşem: ihtişamlı, görkemli mukaddes: her türlü noksandan ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) muzaaf: katmerli, kat kat müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y) müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d) nev’-i benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık türü nâfiz: etkili, hükmü geçen rabian: dördüncü olarak sukut etmek: düşmek, alçalmak sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) talim: öğretme (bk. a-l-m) tathir: temiz tutma, temizleme telâkki edilen: kabul edilen teshir: boyun eğdirme teçhiz etmek: donatmak umum: bütün vaki: olmuş âli: yüce âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âzâ: organlar ümmet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar (bk. ḥ-m-d) 9 Mayıs 2011: 16:51 #791071Anonim
ef’âliyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden ve hâlis ve makul akvâliyle istikametin ve saadetin usullerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildiren
1 ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren ve şöhretşiar şuûnâtıyla, nev-i beşerin, belki kâinatın elhak medar-ı fahri olan bir zâtı—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez, haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle, yüz derece muhali birden irtikâp etmek lâzım gelir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey Şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”Elcevap:
Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Saniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhal birşey mümkün görünebilir.
Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş, “Ayı gördüm” demiş. İşte, muhaldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhali mümkün telâkki etmiş.
Salisen: Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır.
Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.
[NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Edeb 72; İ’tisâm 5; Müslim, Fezâil 127, 128; Müsned 6:45, 181.[/NOT]
Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) adem-i kabul: kabul etmeme akvâl: sözler beşer: insan câhilâne: cahilce düstur: prensip, kural ef’âl: fiiler, işler (bk. f-a-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elhak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) evvelâ: ilk olarak farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: varsayım hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) havf etmek: korkmak haysiyet: itibar, şeref hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay hâlis: saf, katıksız, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) irtikâp etmek: yapmak, işlemek istikamet: doğruluk katmer: kat kat kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i haşmet: ihtişam ve heybetin mükemmelliği (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya lâkaytlık: ilgisizlik, duyarsızlık makul: akla uygun medar-ı fahr: övünç kaynağı muhal: imkansız, olmayacak şey mümkün: olabilir (bk. m-k-n) nazar: bakış, göz (bk. n-ẓ-r) nev-i beşer: insanlık, insan türü saadet: mutluluk salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak sathî: yüzeysel semâ: gök (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tarihçe-i hayat: kısa hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y) tebeî: dolaylı telâkki: kabul etme tesis etmek: kurmak velvele: gürültü ziyade: çok, fazla âkıl: akıllı olan şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) şuûnat: işler, fiiller ve özellikler (bk. ş-e-n) şöhretşiar: şöhretli 9 Mayıs 2011: 16:52 #791072Anonim
Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur.
O halde, senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey Şeytan, bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inat ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhâlâtı intaç eden inkâr ve küfrü, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, aktablara bilmüşahede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemadiyen hak ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakati, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i kemâle talim eden ve erkân-ı imaniyenin hakaikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtiriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hak ve hâlis ve sâfi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve tesirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip—hâşâ, sümme hâşâ—bir sahtekârın tasniat ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhar ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfi ubûdiyetinin delâletiyle ve
adem-i kabul: kabul etmeme aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) bedbaht: talihsiz bilbedâhe: ap açık bir şekilde bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) bil’ittifak: ittifakla, hep birlikte bizzarure: zorunlu olarak bâtıl: gerçek dışı, sahte, yalan cihan: dünya dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme desise: hile, aldatma desâtir: düsturlar, prensipler, kurallar emn ve emanet: güven ve güvenilirlik (bk. e-m-n) envâr: nurlar (bk. n-v-r) erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) erkân-ı İslâmiye: İslâmın esasları, şartları (bk. r-k-n; s-l-m) evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) farz etmek: varsaymak fevkalâde: olağanüstü gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçek mahiyetler, asıl ve esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hezeyan-ı küfrî: küfür saçmalaması (bk. k-f-r) hâlis: katıksız, saf, samimi (bk. ḫ-l-ṣ) hâşâ: asla öyle değil hüküm: yargı, kesin bir karara varma (bk. ḥ-k-m) inkâr: inanmama, yok sayma (bk. n-k-r) intaç etmek: sonuç vermek izhar etmek: ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r) iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l) kabul-ü adem: yokluğunu kabul etme, inkâr kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mecmua: topluluk (bk. c-m-a) muhal: imkansız, olmayacak şey muhâlât: imkansız, olmayacak şeyler muttasıf: vasıflanmış (bk. v-ṣ-f) muğâlata: karşısındakini yanıltma, yanlışa sevketme müddet-i hayat: hayat süresi (bk. ḥ-y-y) mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme (bk. k-b-r) mümkün: olabilir (bk. m-k-n) mütemadiyen: sürekli olarak nazarıyla: gözüyle, bakışıyla rabian: dördüncü olarak saadet: mutluluk sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) safsata: yalan yanlış, uydurma semâ: gök (bk. s-m-v) sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendisini dahi inkâr eden suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) sâfi: temiz, arınmış (bk. ṣ-f-y) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) tabakat-ı ehl-i kemâl: olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları (bk. k-m-l) takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tasniat: uydurma şeyler tesirât: tesirler ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) şenî: kötü, çirkin, alçakça şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm (bk. ş-r-a; s-l-m) 9 Mayıs 2011: 16:53 #791073Anonim
bil’ittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mutekid, en metin, en emin, en sadık bir zâtı—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—itikadsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farz etmek, muhâlâtın en çirkin ve menfur bir suretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâp etmek lâzım gelir.
Elhasıl: On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde denildiği gibi, nasıl kulaklı âmi tabakası, i’câz-ı Kur’ân fehminde demiş: “Kur’ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur’ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur’ân umum kitapların fevkindedir; öyle ise mucizedir.Aynen öyle de, biz de ilm-i usul ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kat’î bir hüccetle
1 deriz:Ey Şeytan ve ey Şeytanın şakirtleri! Kur’ân ya Arş-ı Âzamdan ve İsm-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sabık hüccetlere karşı bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık‑ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasıl ki kat’î bir surette ispat ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ya Resulullahtır ve bütün resullerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir; veyahut—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, itikadsız, esfel-i
[NOT]Dipnot-1 bk. el-Cüveynî, el-Burhân, 2:534, 535; er-Râzî, el-Mahsûl, 5:299.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Arş-ı Âzam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Resulullah: Allah’ın elçisi (bk. r-s-l) ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-s-n) beşer: insan bilâşüphe: kuşkusuz bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle bizzarure: kaçınılmaz şekilde dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) efdâl: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) elhasıl: özetle, sonuç olarak emin: güvenilir (bk. e-m-n) farz etmek: varsaymak fehm: anlayış, kavrayış fenn-i mantık: mantık ilmi fevkinde: üstünde hâşâ: asla öyle değil hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hüccet: delil iktiza: gerektirme ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji (bk. a-l-m) irtikâp etmek: yapmak, işlemek itikad: inanç itikadsız: inançsız i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) kat’î: kesin kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) mahlukât: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) menfur: nefret edilen metin: sağlam mevcut: var olan (bk. v-c-d) muhal: olması imkansız şey muhâlât: olması imkansız şeyler mutekid: inanmış, dindar mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) sabık: geçen, önceki sadık: doğru (bk.i) sahib-i kemâlât: olgunluk ve fazilet sahibi kimseler (bk. k-m-l) sebr ve taksim: mantıkta bir ispatlama usulü suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) umum: genel, bütün zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) zulümlü: karanlık (bk. ẓ-l-m) âmi: cahil, tahsil görmemiş İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) şakirt: talebe, öğrenci 9 Mayıs 2011: 16:54 #791075Anonim
sâfilîne sukut etmiş bir beşer farz etmekHAŞİYE-1 lâzım gelir ki bu ise, ey İblis, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münafıklarının bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsitleri ve o Asya münafıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (a.s.m.) çok akıllıydı ve çok güzel ahlâklıydı.”
Madem şu mesele iki şıkka münhasırdır. Ve madem ikinci şık muhaldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor. Ve madem kat’î hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarure, senin ve hizbüşşeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkılyakîn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resulullahtır ve bütün resullerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir.
1 عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ وَالْجَاۤنِّ

[NOT]Haşiye-1 Kur’ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını ve galiz tabiratlarını iptal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tabirâtı farz-ı muhal suretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
Dipnot-1 Meleklerin, insanların ve cinlerin sayısınca ona salât ve selâm olsun.[/NOT]
Asya: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) Resulullah: Allah’ın resulü, elçisi (bk. r-s-l) beşer: insan bihakkılyakîn: yaşanmış bir kesinlikte (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) bilbedâhe: ap açık bir şekilde bizzarure: zorunlu olarak efdal: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım feylesof: filozof, felsefeci fikr-i küfrî: küfür ve inkâr fikri (bk. f-k-r; k-f-r) galiz: çirkin haşiye: dipnot, açıklayıcı not hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hüccet: delil istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kat’î: kesin kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin birşeyi inkâr eden kimse (bk. k-f-r) küfriyat: inkâr ve inançsızlığa sebep olan sözler ve işler (bk. k-f-r) mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) muhal: olması imkansız şey muhaliyet: imkansızlık müfsit: bozguncu münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse münhasır: ayrılmış rağmına: zıddına, aksine resul: peygamber, elçi (bk. r-s-l) sukut etmek: düşmek, alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabirât: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r) İblis: Şeytan 9 Mayıs 2011: 16:56 #791077Anonim
Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazıSûre-i قۤ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجِيدِi okurken,
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ وَجَاۤءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ وَنُفِخَ فِى الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ وَجَاۤءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَاۤئِقٌ وَشَهِيدٌ لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ وَقَالَ قَريِنُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَتِيدٌ اَلْقِيَا فِى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ
1
Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki: “Kur’ân’ın en mühim fesahatini, siz onun selâsetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki şu âyette nereden nereye atlıyor! Sekerattan, tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i surdan,
2 muhasebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. Bu acip atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur’ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle selâset ve fesahat nerede kalır?”Elcevap: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın esas-ı i’câzı, en mühimlerinden belâğatinden sonra îcâzdır. Îcaz, i’câz-ı Kur’ân’ın en metin ve en mühim bir esasıdır. Kur’ân-ı Hakîmde şu mucizâne îcaz o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ,
وَقِيلَ يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاۤءَكِ وَيَا سَمَاۤءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاۤءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ[NOT]Dipnot-1 “İnsanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, yanında onu yazmaya hazır, gözetleyici bir melek olmasın. Derken ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur. Ve sûra üfürülür. Vaad olunan gün işte budur. Herkes yanında bir sevk eden, bir de şahitlik eden melekle beraber gelir. And olsun ki sen bundan gafildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bakışın pek keskindir bugün! Yanındaki melek, ‘İşte onun defteri bende hazırdır’ der. Atın Cehenneme herbir inatçı kâfiri!” Kaf Sûresi, 50:18-24.
Dipnot-2 bk. En’âm Sûresi, 6:73; Kehf Sûresi, 18:99; Tâhâ Sûresi, 20:102; Mü’minûn Sûresi, 23:101; Neml Sûresi, 27:87; Yâsîn Sûresi, 36:49, 51, 53.[/NOT]
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) acip: şaşırtıcı, hayret verici belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) esas-ı i’câz: mu’cizeliğin esası (bk. a-c-z) fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hitâm: son idhal: girme intikal etme: geçme, yer değiştirme i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) metin: sağlam muhasebe: hesaba çekilme mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) münasebet: ilgi, bağlantı (bk. n-s-b) nefh-i sur: Hz. İsrafil’in sur’a üflemesi, kıyametin kopması sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme hali selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, belirtmek îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z) 9 Mayıs 2011: 16:59 #791078Anonim
وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
1
kısa birkaç cümleyle Tufan hadise-i azîmesini netâiciyle öyle îcazkârâne ve mucizâne beyan ediyor ki, çok ehl-i belâğati, belâğatine secde ettirmiş.Hem meselâ,
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللهِ نَاقَةَ اللهِ وَسُقْيٰيهَا فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا وَلاَ يَخَافُ عُقْبٰيهَا
2
İşte, kavm-i Semud’un acip ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i akıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcaz içinde bir i’câz ile, selâsetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor.
Hem meselâ,وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ
لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
3
İşte,
4 اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesinden
5 فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِcümlesine kadar çok cümleler matvîdir, o mezkûr olmayan cümleler ise fehmi ihlâletmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssasından mühim esasları zikreder, mütebâkisini akla havale eder.
[NOT]Dipnot-1 “Ve denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.’ Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve ‘Zalimler güruhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.” Hûd Sûresi, 11:44.
Dipnot-2 “Semud kavmi, azgınlığı yüzünden peygamberini yalanladı. Onların en azgını başkaldırdığı zaman, Allah’ın Resulü kendilerine ‘Allah’ın bir mucize olarak yarattığı şu deveye dokunmayın; onun su içmesine mâni olmayın’ demişti. Onlar peygamberlerini yalanlayıp deveyi öldürdüler. Rableri de, günahları yüzünden onları azapla kuşatıp hepsini birden helâk etti. Allah onlara verdiği cezanın âkıbetinden korkacak değildir.” Şems Sûresi, 91:11-15.
Dipnot-3 “Balığın yuttuğu Yunus’u da hatırla ki, öfkelenerek kavmini terk etmiş ve Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyaz etti: ‘Senden başka ilâh yoktur; Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendisine zulmedenlerden oldum.’” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
Dipnot-4 “Kendisini sıkıntıya uğratmayacağımızı.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
Dipnot-5 “Karanlıklar içinde nida etti.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Yunus: (bk. bilgiler) Tufan: Nuh Tufanı, büyük su baskını acip: hayret verici, şaşırtıcı beyan: açıklama (bk. b-y-n) ehl-i belâğat: edebiyatçılar, söz ve ifade uzmanları (bk. b-l-ğ) fehm: anlayış, kavrayış hadise-i âzime: büyük olay (bk. ḥ-d-s̱; a-ẓ-m) hâdisât: hadiseler, olaylar ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kavm-i Semûd: Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiği fakat azgınlıklarından dolayı Allah’ın yok ettiği kavim kıssa: ibretli hikâye matvî: dürülmüş, sıkıştırılmış mezkûr: anılan, sözü geçen mühim: önemli mütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y) netâic: neticeler, sonuçlar selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) sû-i akıbet: kötü son vuzuh: açıklık zikretmek: anmak, bildirmek îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z) îcazkârâne: vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek (bk. v-c-z) 9 Mayıs 2011: 17:02 #791079Anonim
Hem meselâ, Sûre-i Yusuf’ta فَاَرْسِلوُنِ
1 kelimesinden
2 يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ ortasında yedi sekiz cümle, îcaz ile tayyedilmiş; hiç fehmi ihlâl etmiyor, selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mucizâne îcazlar Kur’ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.Amma Sûre-i Kaf’ın âyeti ise, ondaki îcaz pek acip ve mucizânedir. Çünkü, kâfirlerin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor, şimşek gibi fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor; zikredilmeyen hâdisâtı hayale havale edip alî bir selâsetle beyan eder.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
3
İşte, ey Şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle.Şeytan der: “Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok firavunlar var, enâniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar, senin bu gibi Sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslim-i silâh etmem.”

[NOT]Dipnot-1 Âyetin tamamı şöyle: وَقَالَ الَّذِى نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا اُنَبِّئُكُمْ بِتَاْوِيلِهِ فَاَرْسِلُونِ (O iki gençten kurtulmuş olanı, bir hayli zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Ben size bu rüyanın tâbirini bildiririm, beni zindana gönderin” dedi. Yûsuf Sûresi 12:45.)
Dipnot-2 Âyetin tamamı şöyle: يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ اَفْتِنَا فِى سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَاْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلاَتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍ لَعَلِّىۤ اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
(Zindana varınca, “Ey Yûsuf, ey doğru sözlü kişi,” dedi. “Yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz ineği ve kurularla karışık yedi yeşil başağı bize tâbir et ki o insanların yanına bu haberle döneyim; belki böylece senin kadrini bilirler.” Yûsuf Sûresi, 12:46.)
Dipnot-3 “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, rahmete erişesiniz.” A’râf Sûresi, 7:204.[/NOT]
acip: hayret verici, şaşırtıcı ahmak: akılsız beyan: açıklama (bk. b-y-n) dehşetli: korkunç elîm: elemli, acı veren enâniyet: benlik, gurur fehm: anlayış, kavrayış feylesof: filozof, felsefeci hâdisât: hadiseler, olaylar (bk. ḥ-d-s̱) ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak inkılâbât: değişimler, dönüşümler istikbal: gelecek kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) mühim: önemli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) neşr: yayımlama sed çekmek: engel koymak selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tayyedilmek: atlanmak, çıkarılmak teslim-i silâh etmek: teslim olmak, yenilgiyi kabul etmek ulvî: yüce, yüksek zikredilmek: anılmak, belirtilmek îcaz: vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. v-c-z) 9 Mayıs 2011: 17:43 #791087Anonim
Allah razi olsun İnŞ. Abİm………
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.