- Bu konu 12 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Mayıs 2011: 11:12 #670853
Anonim
On Birinci Söz
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا وَالسَّمَآءِ وَمَا بَنٰيهَا وَاْلاَرْضِ وَمَاطَحٰيهَا وَنَفْسٍ وَمَاسَوّٰيهَا.. الخ
1
EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.
İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
[NOT]Dipnot-1 “Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye; ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana.” Şems Sûresi, 91:1-7.[/NOT]
acaip: şaşırtıcı, hayret verici cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cemâl ve kemâl-i mânevî: madde ile sınırlı olmayan mânevî güzellik ve üstünlük (bk. c-m-l; k-m-l; a-n-y) cevahir: cevherler, değerli şeyler define: hazine enzar: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) fehmetmek: anlamak fünun-u acibe: şaşırtıcı fen ve ilimler garibe: benzersiz, garip şey gayrın nazarı: başkasının bakışı (bk. n-ẓ-r) hakikat-i salât: namazın hakikati, anlam ve niteliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-l-v) haşmet: büyüklük, heybet, görkem hikmet-i âlem: âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; a-l-m) hilkat-i insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) ihata: kapsama, kuşatıcılık izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) maharet: beceri marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f) meşher: sergi muammâ: anlaşılması zor sır, gizem müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) nazar-ı dekaik-âşinâ: inceliklere nüfuz eden bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nâs: insanlar rümuz: ince işaretler saltanat: hükümranlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ) sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a) sultan-ı zîşan: şan ve şeref sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕi) temsilî: analojik, kıyaslamalı benzetme şeklinde (bk. m-s̱-l) tılsım: sır, şifre ulûm-u bedia: güzel san’atlar, estetik bilimleri (bk. a-l-m; b-d-a) vecih: yön, tarz ıttıla: bilgi sahibi olma şaşaa: gösteriş 3 Mayıs 2011: 11:14 #790442Anonim
Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san’atının en lâtif, en güzel eserleriyle ziynetlendirip, fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mucizekârâneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, herbir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini cami’ sofralar, o sarayda kurdu. Herbir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehâvetkârâne ve san’atperverâne bir ziyafet-i amme ihzar etti ki, güya herbir sofra yüz sanayi‑i lâtifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi, kıymetli hadsiz nimetleri serdi. Sonra, aktâr-ı memleketindeki ahali ve raiyetini seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.
Sonra, bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Ta ki, sarayın sâniini, sarayın müştemilâtıyla ahaliye tarif etsin; ve sarayın nakışlarının rümuzlarını bildirip, içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum murassâlar ve mevzun nukuş nedir, ve ne vech ile saray sahibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin; ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyâtı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
İşte, o muarrif üstadın herbir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dairede, şakirtleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:
“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.
“Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.
ahali: halk aktâr-ı memleket: memleketin dört bir yanı (bk. m-l-k) avene: yardımcı binaen: –dayanarak cami’: içinde toplayan (bk. c-m-a) cesîm: çok büyük delâlet: delil olma, işaret etme derun: içyüz, içyapı dest-i san’at: san’at eli (bk. ṣ-n-a) fünun-u hikmet: varlıklardaki hikmeti ve ince sırları ortaya çıkaran fenler, ilimler (bk. ḥ-k-m) güya: sanki hadsiz: sayısız hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) izhar: ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r) kasr: saray, köşk, büyük ve süslü konak kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) leziz: lezzetli lâtif: ince, güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m) marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler melik: sahip (bk. m-l-k) menzil: oda, ev (bk. n-z-l) merasim: tören mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f) muhteşem: ihtişamlı, görkemli murassâ: değerli mücevherlerle süslenmiş şey mânâ: anlam (bk. a-n-y) müştemilât: içindekiler nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) raiyet: halk, vatandaşlar rümuz: işaretler, semboller sanayi-i lâtife: güzel, ince san’atlar (bk. ṣ-n-a; l-ṭ-f) san’atperverâne: san’ata düşkün bir şekilde (bk. ṣ-n-a) sehâvetkârâne: cömertçe (bk. c-v-d) seyyid: efendi suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sâni: sanatkâr (bk. ṣ-n-a) taam: yiyecek taife: topluluk taksim etmek: kısımlara ayırmak tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tarif: tanıtma (bk. a-r-f) tayin etme: vazifelendirme tebligat: bildiri (bk. b-l-ğ) tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) tenezzüh: gezinti, seyir (bk. n-z-h) tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n) teşrifat: kabul töreni, protokol ulûm: ilimler (bk. a-l-m) vecih: yön, tarz vücut bulmak: var olmak (bk. v-c-d) yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m) ziyafet-i âmme: genel ziyafet ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n) âdâb: edep ve görgü kuralları âsâr-ı mu’cizekârâne: mu’cize eserleri (bk. a-c-z) üstad: hoca, öğretmen şakirt: öğrenci 3 Mayıs 2011: 11:16 #790443Anonim
“Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.
“Hem şu görünen in’âm ve ikramlarla size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.“Hem şu kemâlâtının âsârıyla mânevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz.
“Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz, nazirsiz, bîhemtâ tanıyınız ve kabul ediniz.”
Daha bunun gibi, ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar:
Birinci güruhu: Kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acaiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki, beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler:
“Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.
Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere
acaip: hayret verici ve şaşırtıcı şeyler ahali: halk amel etmek: iş görmek, davranmak beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyhude: boşu boşuna, gayesiz bîhemtâ: eşsiz, benzersiz cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cevâd-ı melik: çok cömert hükümdar (bk. c-v-d; m-l-k) edep: terbiye, güzel ahlâk eser-i dest: el yapımı esrar: sırlar, gizemler esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad: sana selâm olsun, ey üstad (bk. s-l-m) evvel: önce güruh: bölük, grup hakkan: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) has: özel hususî: özel hâtem: mühür, damga hürmet etmek: saygı göstermek (bk. ḥ-r-m) ihsan: iyilik, ikram, bağış (bk. ḥ-s-n) ihsanat: ihsanlar, iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) infirad: tek başına olma (bk. f-r-d) in’am: nimet verme (bk. n-a-m) istifade: faydalanma, yararlanma istiklâl: bağımsızlık itaat etme: emre uyma iştiyak: şiddetli arzu ve istek kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) mahsus: özel marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) misilsiz: benzersiz, eşsiz (bk. m-s̱-l) muamele: davranış, iş muarrif: tarif edici, tanıtıcı (bk. a-r-f) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhteşem: ihtişamlı, görkemli mutî: itaatkar müdakkik: inceden inceye araştıran münasip: uygun (bk. n-s-b) müteveccihen: yönelerek müzeyyenat: süsler (bk. z-y-n) nazirsiz: benzersiz (bk. n-ẓ-r) nutuk: konuşma sadık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ) seyyid: efendi sikke: mühür, işaret tavsif edilmez: özellikleri anlatılmakla bitmez (bk. v-ṣ-f) teveccüh: ilgi turra: mühür, nişan tılsım: sır, şifre vaziyet: durum yektâ: tek, benzersiz zikri: geçen anılan, sözü geçen âdi: basit, sıradan âsâr: eserler üstad: hoca, öğretmen şayeste: lâyık, yakışır şefkat: karşılıksız merhamet ve sevgi (bk. ş-f-ḳ) 3 Mayıs 2011: 11:17 #790444Anonim
münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi.
İkinci güruh ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûp olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşâdâtından ve şakirtlerinin ikazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni-i Zîşânın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki, o hâkim-i zîşan, bu kasrı şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. Çünkü, o bulunmazsa, bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü, anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, mânâsız bir kâğıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir.
Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâisidir. Ve ahalinin istimâı, kasrın bekàsına sebeptir. Öyle ise, denilebilir ki, eğer şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki, o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr tebdil ve tahvil edilecek.
Ey arkadaş, hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör.
İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis
Zât-ı Mukaddes: her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s) ahali: halk arz: yer bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beyhude: sonuçsuz, boşuna bina etmek: yapmak, inşa etmek daimi: sürekli dâi: var olmasına sebep olan düstur: kural, prensip ezel-ebed sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı sürekli devam eden sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) garb: batı gûnâgûn: türlü türlü, renk renk güruh: grup hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) husul: meydana gelme hâkim-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. ḥ-k-m; ẕi) ihzar edilen: hazırlanan (bk. ḥ-ḍ-r) ikazât: uyarılar iksir: ilaç iltifat: yönelme, değer verme irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d) istimâ: dinleme kasr: saray, köşk lisan: dil mahsus: özel maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d) mağlup olmak: yenilmek mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) melik: hükümdar, sultan (bk. m-l-k) melik-i zîşan: şanı yüce hükümdar (bk. m-l-k; ẕi) mezkûr: adı geçen muallim: öğretmen (bk. a-l-m) mânâ: anlam (bk. a-n-y) münasip: uygun (bk. n-s-b) mütevakkıf: bağlı nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nutuk: konuşma saadet: mutluluk semavat: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) sâni-i zîşan: şanı yüce san’atkâr (bk. ṣ-n-a; ẕi) taam: yiyecek takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s) talimat: emirler (bk. a-l-m) tebdil ve tahvil: değiştirme ve başka hale dönüştürme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir edilmek: ışıklandırılmak, aydınlatılmak (bk. n-v-r) vücud: varlık (bk. v-c-d) vücud-u kasr: köşkün, sarayın varlığı (bk. v-c-d) vücud-u üstad: öğretmenin varlığı (bk. v-c-d) âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) üstad: hoca, öğretmen şakirt: öğrenci şark: doğu şayan: layık, yaraşır 3 Mayıs 2011: 11:18 #790445Anonim
edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sahifesinde âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.
O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarzla tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte, o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin mucizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı harikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmâsına delâlet ederler. Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. Ve o iki fırka ise: Burada birisi ehl-i imandır ki, kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’ân-ı Hakîmin şakirtleridir. Diğer güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.
1
[NOT]Dipnot-1 bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 1:63; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 2:219.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b) Barla: (bk. bilgiler) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Melik-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ḳ-d-r) aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) avâne: yardımcılar cevher: kıymetli taş cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y) cin ve ins: cinler ve insanlar delâlet: delil olma, işaret etme dâllîn: doğru yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i iman: iman etmiş, inanmış kimseler (bk. e-m-n) ehl-i küfür ve tuğyan: inkârcılar, inanmayanlar ve azgınlık ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. k-f-r; ṭ-ğ-y) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fırka: grup güruh: grup, topluluk hat: çizgi hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. s-n-a) matbah: mutfak melâike: melekler (bk. m-l-k) menzil: ev, oda (bk. n-z-l) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) misal: örnek (bk. m-s̱-l) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğen mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müfessir: tefsir edici, açıklayıcı, yorumlayıcı (bk. f-s-r) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nukuş-u kalem-i kudret: Allah’ın kudret kaleminin işlemeleri (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r) rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkati, merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) remiz: işaret sanayi-i garibe: benzersiz, garip san’atlar (bk. ṣ-n-a) sath-ı arz: yeryüzü semavat: gökler (bk. s-m-v) semerât-ı harika: harika meyveler seyyid: efendi taam: yiyecek tabi olmak: uymak tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tezyin: süsleme (bk. z-y-n) zîhaşmet: haşmetli, görkemli, heybetli (bk. ẕi) zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli (bk. ẕi; ḳ-d-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âyât: âyetler, deliller üstad: hoca, öğretmen şakirt: öğrenci, talebe 3 Mayıs 2011: 11:19 #790446Anonim
Birinci kafile olan süedâ ve ebrar ise, zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O üstad hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenâb-ı Hakkın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur’ân vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemaat, o Resulü dinleyip Kur’ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ-ı ibâdâtın fihristesi olan namaz ile, birçok makamat-ı âliye içinde çok lâtif vazifelerle telebbüs etmiş gördüler. Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezâifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp, gaibâne muamele suretinde, saltanat-ı Rububiyetin mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini eda edip Allahu ekber dediler.
Saniyen: Esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilveleri olan bedâyiine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle, Sübhanallah Velhamdülillâh diyerek takdis ve tahmid vazifesini ifa ettiler.
Salisen: Rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında şükür ve senâ vazifesini edaya başladılar.
Rabian: Esmâ-i İlâhiyenin definelerindeki cevherleri, mânevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında tenzih ve medih vazifesine başladılar.
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Resul: Peygamber (bk. r-s-l) Sübhanallah Velhamdülillah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir; teşekkür ve övgü de Allah’a mahsustur” (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d) abd: kul (bk. a-b-d) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) bahtiyar: talihli bedâyi: harika özellikler (bk. b-d-a) cemaat: topluluk (bk. c-m-a) cevher: değerli şey cihazat: duyular, donanımlar cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) cin ve ins: cinler ve insanlar dellâl: ilan edici, duyurucu dergâh: huzur, makam ebrar: iyi insanlar eda etmek: yerine getirmek envâ-i ibâdât: çeşit çeşit ibadetler (bk. a-b-d) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) evvelen: ilk olarak ezkâr: zikirler fihriste: özet gaibâne muamele: yüz yüze olmadan, üçüncü şahıs olarak anmak harekât: hareketler iddihar edilen: depolanan, toplanan ifa etmek: yerine getirmek kafile: grup, topluluk lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) makamat: makamlar makamat-ı âliye: yüce makamlar medih: övme mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mizan: ölçü, terazi (bk. v-z-n) mufassalan: ayrıntılı olarak mütenevvi: çeşitli rabian: dördüncü olarak rahmet-i İlâhiyenin hazineleri: Allah’ın rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m; e-l-h) resul: elçi, peygamber (bk. r-s-l) risalet: elçilik, peygamberlik (bk. r-s-l) salisen: üçüncü olarak saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) saniyen: ikinci olarak senâ: övme ve yüceltme suret: şekil (bk. ṣ-v-r) süedâ: seyyidler, efendiler tahmid: Allah’ı övme ve Ona teşekkürlerini sunma (bk. ḥ-m-d) takdis: kutsama, Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma (bk. ḳ-d-s) tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tavsif: vasıflandırma, özelliklerini anlatma (bk. v-ṣ-f) tebliğ: bildirme, ulaştırma (bk. b-l-ğ) tekbir: Allah’ın herşeyden büyük olduğunu ifade etmek (bk. k-b-r) telebbüs: giyinme temâşâger: seyirci, gözlemci tenzih: her türlü noksan ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d) vezâif: vazifeler, görevler zâhir ve bâtın duygular: insanın maddî ve mânevî duyuları (bk. ẓ-h-r) zülcenâheyn: iki kanatlı (burada Peygamberimizin hem halktan Hakka, hem de Haktan halka olan iki yönlü elçiliği kastedilmiştir) âsâr: eserler ümmet: peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler 3 Mayıs 2011: 11:20 #790447Anonim
Hamisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubât-ı Rabbâniyeyi mütalâa makamında tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.
Sadisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın san’atındaki lâtif incelik ve nazenin güzellikleri temâşâ ile tenzih makamında, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâllerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gaibâne muamele-i ubûdiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezâifi eda ettikten sonra, Sâni-i Hakîmin dahi muamelesine ve ef’âline bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muamele suretinde evvelâ Hâlık-ı Zülcelâlin kendi san’atının mucizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek
1 سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْناَكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. “Senin tarif edicilerin, bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”Sonra, o Rahmân’ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip
2 اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dediler.Sonra, o Mün’im-i Hakikînin, tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı, şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler:
سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ
3 “Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serilmiş bütün ihsânâtın açık lisan-ı hâlleri,
[NOT]
Dipnot-1 “Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık.” El-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2:410; Mer’î b. Yûsuf; Ekâvîlü’s-Sikât s. 45.Dipnot-2 “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
Dipnot-3 Bu ifade pekçok hadiste geçmektedir: Müslim, salât 218; Ebû Dâvûd, edeb 98; Nesâî, iftitâh 17; Müsned 6:77,151.[/NOT]
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ) Rahmân: rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) eda etmek: yerine getirmek ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) evvelâ: ilk olarak eşya: varlıklar gaibâne: yüzyüze olmadan, gaybî olarak (bk. ğ-y-b) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hamd: övgü ve teşekkür (bk. ḥ-m-d) hamisen: beşinci olarak hazırâne muamele: yüz yüze, karşılıklı muamele ihsânât: ihsanlar, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n) istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) iştiyak: şiddetli arzu ve istek kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı hâl: hal ve beden dili lâtif: ince, güzel (bk. l-ṭ-f) makamat: makamlar, yerler marifet: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f) masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mektubât-ı Rabbâniye: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b; r-b-b) mezkûr: sözü geçen meşkûr: kendisine şükredilen (bk. ş-k-r) mistar-ı kader: kader şablonu (bk. ḳ-d-r) muamele-i ubûdiyet: kulluğa ait davranışlar (bk. a-b-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabele etmek: karşılık vermek mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mütalâa: inceleme nazenin: pek ince ve değerli rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sadisen: altıncı olarak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tarif edici: tanıtıcı (bk. a-r-f) tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) temâşâ: seyretme tenzih: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h) terahhum: şefkat ve merhamet gösterme (bk. r-ḥ-m) vezâif: görevler zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âsâr: eserler 3 Mayıs 2011: 11:24 #790448Anonim
şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilânâtıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, Senin cûd ve keremine şehadet etmekle, Senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde ifa ederler.”
Sonra, şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemâl ve celâl ve kemâl ve kibriyâsının izharına karşı Allahu ekber deyip, tazim içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.
Sonra, o Ganiyy-i Mutlakın, servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı, fakr ve hacetlerini izhar edip, dua edip, istemekle mukabele edip
1 وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dediler.Sonra, o Sâni-i Zülcelâlin, kendi san’atının lâtiflerini, harikalarını, antikalarını sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı, Maşaallah
2 deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış” deyip istihsan ederek, Bârekallah deyip müşahede etmek, Âmennâ deyip şehadet etmek, “Geliniz, bakınız,” hayran olarak Hayye ale’l-felâh deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.Hem o Sultan-ı Ezel ve Ebed, kâinatın aktârında kendi rububiyetinin saltanatını ilânına ve vahdâniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip Semi’nâ ve eta’nâ
3 diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.Sonra, o Rabbü’l-Âlemînin ulûhiyetinin izharına karşı, zaaf içinde aczlerini,
[NOT]Dipnot-1 “Yalnız senden yardım dileriz.” Fatiha Sûresi, 1:5.
Dipnot-2 bk. En’âm Sûresi, 6:128; A’râf Sûresi, 7:188.
Dipnot-3 bk. Mâide Sûresi, 5:7; Nûr Sûresi, 24:51.[/NOT]
Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) Bârekallah: Allah mübarek etsin (bk. b-r-k) Ganiyy-i Mutlak: sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ) Hayye ale’l-felâh: “Haydi kurtuluşa!” Maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yaratmış Rabbü’l-Âlemîn: bütün âlemlerin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m) Semi’nâ ve eta’nâ: “İşittik ve itaat ettik!” (bk. s-m-a) Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) aktâr: bölgeler, taraflar celâl: haşmet (bk. c-l-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cûd: cömertlik (bk. c-v-d) enzâr-ı mahlûkat önünde: bütün varlıkların gözü önünde (bk. n-ẓ-r; ḫ-l-ḳ) fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hamd: teşekkür ve övgü (bk. ḥ-m-d) ifa etmek: yerine getirmek ilânât: duyurular inkıyad: boyun eğme istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) izhar: ortaya çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r) kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kerem: lütuf, cömertlik, iyilik (bk. k-r-m) kibriyâ: büyüklük (bk. k-b-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâinatın aktârı: kâinatın dört bir tarafı (bk. k-v-n) lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f) mahviyet: alçakgönüllülük manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m) medih: övgü, şükür mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabele: karşılık verme müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d) neşr: yayma rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki malikiyet ve egemenliği, her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran terbiyesi (bk. r-b-b) rükûa gitmek: namazda eğilmek saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ) secde etmek: namazda yere kapanmak senâ: övme, yüceltme tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tevhid: Allah’ın birliğini kabul etme (bk. v-ḥ-d) teşhirgâh-ı enam: yaratılmışların sergi yeri tâzim: Allah’ın büyüklüğünü dile getirme (bk. a-ẓ-m) ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h) vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) zaaf: zayıflık zemin: yer Âmennâ: “İman ettik” (bk. e-m-n) âlem: dünya (bk. a-l-m) âyine: ayna şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) 3 Mayıs 2011: 11:26 #790449Anonim
ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnâgûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dar-ı dünya denilen mescid-i kebîrinde farîze-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar.
1 Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn-ü iman ile emn ü emanet
2 ile mücehhez, emin bir halife-i arz
3 oldular. Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra, onların Rabb-i Kerîmi, onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak dârüsselâma davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede
4 parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi.Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte Kur’ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmin!
Amma, füccar ve eşrar olan diğer güruh ise, hadd-i bulûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirâne bir itham ile tahkir ettiler. Ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler, nihayetsiz bir azaba müstehak oldular.
[NOT]Dipnot-1 bk. Tîn Sûresi, 95:4.
Dipnot-2 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.
Dipnot-3 bk. Bakara Sûresi, 2:30; Enâm Sûresi, 6:165; Yûnus Sûresi, 10:14.
Dipnot-4 bk. Secde Sûresi, 32:17; Zuhruf Sûresi, 43:71; Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8; Tefsîru Sûre (32) 1, Tevhid35; Müslim, İmân 312, Cennet 2-5; Tirmizî, Cennet 15, Tefsîru Sûre (32) 2, (56) 1; İbni Mâce, Zühd 39; Dârimî, Rikak 98, 105; Müsned 2:313, 370, 407, 416, 438, 462, 466, 495, 506, 5:334.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Rabb-i Kerim: sonsuz ikram, ihsan ve iyilik sahibi, herşeyi idare ve terbiye eden Allah (bk. r-b-b; k-r-m) ahsen-i takvim: insanın yaratılışının en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak (bk. b-ḳ-y) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) dar-ı dünya: dünya yurdu destgâh-ı imtihan: sınav tezgahı dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet (bk. s-l-m) ebed/ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) eda etmek: yerine getirmek emin: güvenilir (bk. e-m-n) emn ü emanet: emanetin güvenliği (bk. e-m-n) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) eşrar: şerli ve kötü kimseler fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) farîze-i ömür: ömür borcu füccar: günahkârlar, açıktan günah işleyenler gûnâgûn: türlü türlü, renk renk güruh: grup, topluluk hadd-i bulûğ: ergenlik çağı halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan (bk. ḫ-l-f) hutur etmek: hatıra gelmek hülâsa: özet, öz inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r) itham: suçlama kalb-i beşer: insan kalbi kâfirâne: kâfirce, inkâr ederek (bk. k-f-r) küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r) mertebe: derece mescid-i kebir: büyük mescid (bk. k-b-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı tecrübe: deneme alanı mukabele etmek: karşılık vermek mücehhez: cihazlanmış, donanmış mükâfat: ödül müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müştâk: düşkün, aşık nihayetsiz: sonsuz rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sermedî: sürekli, devamlı suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkir etmek: hakaret etmek, aşağılamak tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi (bk. c-l-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu (bk. v-ḥ-d) vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y) yümn-ü iman: inanmanın getirdiği bereket ve uğur (bk. e-m-n) âkıbet: son, netice âlem: dünya (bk. a-l-m) âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n) âyinedar: ayna olan, yansıtan şakirt: öğrenci, talebe 3 Mayıs 2011: 11:28 #790450Anonim
Evet, insana sermaye-i ömür ve cihazat-ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir. Ey sersem nefsim ve ey pürheves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki, vazife-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefis etmek, ayıp olmasın, batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yahut, zannediyor musunuz ki, hayatınızın makinesinde derc edilen şu nazik letâif ve mâneviyat ve şu hassas âzâ ve âlât ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu mütecessis havas ve hissiyatın gaye-i yegânesi, şu hayat-ı fâniyede nefs-i rezilenin, hevesât-ı süfliyenin tatmini için istimaline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki, vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali, iki esastır:
Biri: Cenâb-ı Mün’im-i Hakikînin bütün nimetlerinin herbir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin bütün tecelliyâtının aksamını, birer birer, size o cihazat vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.
İşte, bu iki esas üzerine kemâlât-ı insaniye neşvünemâ bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak:
Meselâ, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, ta mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın âlâsından mükemmel bir libas aldı, giydi.
Sonra gördü ki, o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki, o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr yirmi altınla en âlâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan, elbette
Cenâb-ı Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ) aksam: kısımlar batın: mide, karın cevarih: organlar cihazat: cihazlar, organ ve duyular cihazat-ı insaniye: insanın duyu ve organları derc edilen: yerleştirilen esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) ferc: üreme organı, avret fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gaye-i idhal: yerleştirilme gayesi gaye-i yegâne: tek gaye havas: duygular hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı fâniye: geçici hayat (bk. ḥ-y-y; f-n-y) hevesât-ı süfliye: aşağılık arzular hissiyat: hisler, duygular hizmetkâr: hizmetçi hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil ihsas ettirmek: hissettirmek istimal: kullanma kemâlât-ı insaniye: insanın mükemmel özellikleri, üstün yetenekleri (bk. k-m-l) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) libas: elbise mahsus: özel mezkur: sözü geçen muhafaza-i nefis: kişinin kendisini ve canını koruması (bk. ḥ-f-ẓ; n-f-s) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler (bk. a-n-y) münhasır: bağlı, sınırlı mütecessis: araştıran, gizli şeyleri öğrenmeye çalışan nazik: zarif, ince nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nefs-i rezile: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu (bk. n-f-s) neşvünemâ: gelişme pürheves: heveslerinin peşinde koşan sermaye-i ömür: ömür sermayesi tecelli: yansıma (bk. c-l-y) tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terbiye-i medeniye: medeniyetin verdiği eğitim (bk. r-b-b) vazife-i hayat: hayat vazifesi (bk. ḥ-y-y) vezâif: vazifeler, görevler âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) âlâ: üstün, kıymetli âlât: aletler âyâ: acaba âzâ: âzalar, organlar şükür: nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme (bk. ş-k-r) 3 Mayıs 2011: 11:29 #790452Anonim
bu bin altın bir kat libasa sarf edilmez. Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için, şiddetle tazip ve hiddetle te’dip edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı, hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet‑i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye‑i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
Dördüncüsü: Lisan-ı hâl ve kalinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s) ahmaklık: aptallık, akılsızlık cihazat: organlar ve duygular cilve: görünüş, akis (bk. c-l-y) define: hazine dergâh-ı rububiyet: yarattığı bütün varlıkları terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın yüce katı (bk. r-b-b) ednâ: basit, aşağı emir: iş esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) evvelki: önceki fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) hayat-ı fâniye: geçici dünya hayatı (bk. ḥ-y-y; f-n-y) hizmetkâr: hizmetçi hâdim: hizmetçi icmâl: özet (bk. c-m-l) iddihar edilen: biriktirilen, depolanan iltifâtât-ı âsâr: eserlerin iltifatları istidad-ı hayat: hayat kabiliyeti (bk. a-d-d; ḥ-y-y) izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak (bk. ẓ-h-r) kemâl-i saadet: tam ve mükemmel mutluluk (bk. k-m-l) küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) letâif-i insaniye: insandaki mânevî duygular (bk. l-ṭ-f) lezzet-i maddiye: maddî lezzet libas: elbise lisan-ı hâl ve kal: hal ve konuşma dili lâtif: ince, hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahiyet: esas, nitelik, içyüz mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) murassaât: süslenmiş şeyler nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nihayet: son nişan: madalya rahmet-i İlâhiye: Allah’ın şefkat ve merhameti, ikram ve bağışı (bk. r-ḥ-m; e-l-h) sarf etmek: harcamak sermaye-i ömür: ömür sermayesi suret: biçim, görünüş (bk. ṣ-v-r) sırr-ı hakikat: gerçeğin sırrı, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tazip: cezalandırma teşhir: sergileme teşhirgâh-ı dünya: dünya sergisi te’dip: edeplendirme, haddini bildirme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vaz edilen: konulan âlâ: üstün, kıymetli 3 Mayıs 2011: 11:30 #790453Anonim
bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.
Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük
nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin.
İşte, senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir. Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmâli şudur:
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Vâhibü’l-Hayat: hayatı veren Allah (bk. ḥ-y-y) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) arz-ı ubûdiyet: kulluğun sunulması (bk. a-b-d) cüz’î: az, küçük, sınırlı (bk. c-z-e) derecat: dereceler derecât-ı tecelliyât: görünüm ve yansıma dereceleri (bk. c-l-y) emir: iş envâ: çeşitler, türler fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r) fehmetmek: anlamak gınâ-yı Rabbâniye: herşeyi terbiye eden ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sonsuz zenginliği (bk. ğ-n-y; r-b-b) gınâ-yı İlâhiye: Allah’ın sınırsız zenginliği (bk. ğ-n-y; e-l-h) hane: ev icmâl: özet (bk. c-m-l) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) irade: istek, dileme, seçim yapma gücü (bk. r-v-d) ittihaz: kabullenme, edinme kasr-ı âlem: âlem sarayı (bk. a-l-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mahiyet: esas, öz nitelik, içyüz mahsus: özel mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d) nazar-ı şuhud ve işhad: görme ve gösterme bakışı (bk. n-ẓ-r; ş-h-d) nihayetsiz: sonsuz nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) rumûzât-ı hayatiye: hayatın belirtileri, işaretleri (bk. ḥ-y-y) semerat ve gayât-ı hayatiye: hayatın gayeleri ve meyveleri (bk. ḥ-y-y) sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f; ṭ-l-ḳ) taam: yemek tahiyyat: selâmlar ve tebrikler (bk. ḫ-y-y) tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) tezahürât-ı hayatiye: hayat belirtileri ve görüntüleri (bk. ẓ-h-r; ḥ-y-y) vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d) vahid-i kıyasî: ölçü birimi (bk. v-ḥ-d) zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y) âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) Şâhid-i Ezelî: Ezelden beri bütün zamanları ve herşeyi gören ve herşeye şahid olan Allah (bk. ş-h-d; e-z-l) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) şuûn-u mukaddese: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n; ḳ-d-s) 3 Mayıs 2011: 11:31 #790454Anonim
- Esmâ-i İlâhiyeye ait garâibin fihristesi,
- hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyenin bir mikyası,
- hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı,
- hem bu âlem-i kebirin bir listesi,
- hem şu kâinatın bir haritası,
- hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi,
- hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi,
- hem mevcudata serpilen ve evkata takılan kemâlâtının bir ahsen-i takvimidir.
İşte, mahiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sureti ve tarz-ı vazifesi şudur ki: Hayatın bir kelime-i mektubedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmetnümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ-i Hüsnâya delâlet eder. İşte, hayatının sureti bu gibi emirlerdir.
Şimdi, hayatının sırr-ı hakikati şudur ki: Tecellî-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir camiiyetle Zât-ı Ehad-i Samede âyineliktir.
Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadis-i kudsînin
1 meâl-i şerifi olan
[NOT]Dipnot-1 Hadis-i kudsînin metni şöyledir: مَا وَسِعَنِى سَمَاۤئِى وَلاَاَرْضِى وَلٰكِنَّ وَسِعَنِى قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.” El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:165; İmam‑ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, 3:14.[/NOT]
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Zât-ı Ehad-i Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, bir ve benzersiz olup ortağı olmayan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d) ahsen-i takvim: insanın yaratılışça en güzel biçimde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) aks-i nur: ışığın yansıması (bk. n-v-r) camiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a) cilve-i Samediyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın isim ve sıfatlarının varlıklar üzerindeki yansımasının görünümü (bk. c-l-y; ṣ-m-d) define: hazine delâlet: delil olma, işaret etme envâr: nurlar (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) evkat: vakitler fezleke: netice, özet garâib: hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı şeyler hadis-i kudsî: Peygamber Efendimizin Cenab-ı Haktan rivayet ettiği Kur’ân dışındaki ilâhî sözler (bk. ḥ-d-s̱; ḳ-d-s) hikmetnümâ: hikmetli, anlamlı (bk. ḥ-k-m) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kelime-i mektube: yazılmış kelime (bk. k-l-m; k-t-b) kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler, faziletler (bk. k-m-l) kitab-ı ekber: en büyük kitap, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r) kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahiyet-i hayat: hayatın mahiyeti, esası, içyüzü (bk. ḥ-y-y) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meâl-i şerif: yüce anlam mikyas: ölçek mizan: terazi, ölçü (bk. v-z-n) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) nokta-i mihrakiye: odak noktası saadet: mutluluk suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sıfat-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, vasıfları, nitelikler (bk. v-ṣ-f; e-l-h) sırr-ı hakikat: gerçeğin sırrı, iç yüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tarz-ı vazife: görev şekli tecelli eden: yansıyan (bk. c-l-y) tecellî-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir yaratıkta görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d) temessül etme: görüntünün belirmesi (bk. m-s̱-l) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem: dünya; evren, kâinat (bk. a-l-m) âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat (bk. a-l-m; k-b-r) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âyine: ayna Şems-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi nurlandıran Allah (bk. e-z-l) şevk: çok arzu, şiddetli istek şuûn: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) 3 Mayıs 2011: 11:36 #790455Anonim
مَنْ نَگُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ وَزَمِينْ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بِقَلْبِ مُؤْمِنِينْ
denilmiştir.İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri cami’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsaniyeye, geçici lezâiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا وَالسَّمَآءِ وَمَا بَنٰيهَا وَاْلاَرْضِ وَمَاطَحٰيهَا وَنَفْسٍ وَمَاسَوّٰيهَا فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا
1
sûresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَآءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُـرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰمِينْ اٰمِينْ اٰمِينْ
2

[NOT]Dipnot-1 “Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve insana ve onu intizamla yaratana; sonra da ona kötülüğü bildirip ondan sakınmayı ilham edene. Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran da hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:1-10.
Dipnot-2 Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet burcunun ayına, hidayet yıldızları olan âl ve ashâbına salât ve selâm olsun. Bize ve erkek-kadın bütün mü’minlere rahmet et. Âmin, âmin, âmin[/NOT]
cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cevab-ı kasem: yemine cevap gayât: gayeler hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hiç ender hiç: hiç içinde hiç huzûzât-ı nefsaniye: nefsin hoşlandığı şeyler, zevkler ve hazlar (bk. n-f-s) kasem: yemin lezâiz-i dünyeviye: dünyaya ait lezzetler muvakkat: geçici müteveccih: yönelik nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) remz: işaret sarf etmek: harcamak temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) ulvî: yüce zayi etmek: kaybetmek -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.