• Bu konu 9 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
11 yazı görüntüleniyor - 1 ile 11 arası (toplam 11)
  • Yazar
    Yazılar
  • #660830
    Anonim

      YEDİNCİ REŞHA:

      İşte, bak: Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.

      #766596
      Anonim

        @HuSeYni 181890 wrote:

        YEDİNCİ REŞHA:

        İşte, bak: Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.

        Bu satirlar AHLAKI KAMILi cok guzel acikliyor.

        Hz. Ali (ra)’nın oğlu Hz. Hüseyin (ra) naklediyor: Babam Hz. Ali’den, Peygamber Efendimiz’in, meclisinde bulunan dost ve arkadaşlarına karşı nasıl davrandıklarını sorduğumda şöyle anlattılar:

        “Resûlullah (sav) Efendimiz:

        Her zaman güler yüzlü yumuşak huylu ve alçak gönüllü idiler.

        Asla asık suratlı katı kalpli, kavgacı, şarlatan, kusur bulucu, dalkavuk ve kıskanç değildiler.

        Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir; kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onları, isteklerinden tamamen mahrum bırakmazdı.


        Üç şeyden titizlikle uzak dururlardı: Ağız kavgası, boş boğazlık ve malâya’ni!

        Şu üç husustan da titizlikle sakınırlardı: Hiç kimseyi kötülemezler, kınamazlar ve hiç kimsenin aybı ile gizli taraflarını öğrenmeye çalışmazlardı. Sadece yararlı olacağını ümid ettikleri konularda konuşurlardı.

        Hz. Peygamber konuşurken, meclisinde bulunan dinleyiciler, başlarının üzerine kuş konmuşçasına hiç kımıldamadan kulak kesilirlerdi.

        Zât-ı Risâletleri susunca da konuşma ihtiyacı duyanlar söz alırlardı. Ashab, Resûl-i Ekrem’in huzurunda konuşurlarken bir birleriyle asla ağız dalaşında bulunmazlardı.

        İçlerinden birisi
        Resûlullah (sav)’ın huzurunda konuşurken o sözünü bitirinceye kadar, hepsi de can kulağıyla konuşanı dinlerdi.
        Peygamber Efendimiz’in katında onların hepsinin sözü, ilk önce konuşanın sözü gibi ilgi görürdü.

        Ashabın güldüklerine kendileri de güler, onların taaccüb ettikleri şeylere kendileri de hayretlerini ifade ederdi. Huzurlarına gelen gariblerin (bedevilerin) kaba-saba konuşmaları ile pervasızca suallerinin yol açtığı tatsızlıklara sabrederlerdi. Ashabı ise, onların gelip sual sormalarını çok isterlerdi.

        Peygamber Efendimiz: “Hacetinin giderilmesini isteyen bir ihtiyaç sahibi ile karşılaştığınız zaman ona yardımcı olunuz” buyururlardı.


        Hz. Peygamber, ancak yapılan iyiliğe denk düşen ve fazla dalkavukluğa kaçmayan övgüleri kabul eder ve haddi tecavüz etmediği müddetçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi.

        Şayet yüksek huzurlarında haddi aşacak şekilde konuşulursa, o zaman, ya konuşanı susturmak ya da o meclisten kalkıp gitmek suretiyle ona engel olurlardı.”

        #766608
        Anonim

          @HuSeYni 181890 wrote:

          YEDİNCİ REŞHA:

          İşte, bak: Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.

          Cahiliyye dönemi olarak müsemma olan bu dönemde insanlığın ruhen, fikren ve ahlaken çöküntüye uğradığı bir gerçektir. Kumar, içki, gasp ve sair akla gelebilecek her türlü ahlaksızlık ve zulüm serbestçe işlenebiliyordu. Hak hukuk gözetecek adil bir kurum veya kuruluş mevcut değildi. Şirk had safhadaydı ki; insanlar taş parçalarını, güneşi, yıldızları ‘ilah’ olarak kabul ediyordu.

          İnsanlar arasında uçurum denebilecek boşluklar mevcuttu. Güçlünün zaifi, zenginin fakiri ezdiği, kadının bir metadan başka bir şey ifade etmediği, yine zaiflerin köle olarak mal gibi alınıp satıldığı, kız çocuğu sahibi olmanın bir utanç vesilesi olduğu ve hatta diri diri kız çocuklarının gömüldüğü, maneviyatın yerini tamamen maddiyatın aldığı öyle bir dönemdi ki; insanlık bir kurtuluş vesilesi olacak, maneviyatı yeniden ihya edecek, bahsi geçen aşağılık adet ve insanlık dışı fiilerin yerini zıtlarına inkilap ettirecek bir kurtuluş çaresi aramaktaydı.

          İşte şu tabloyu gözümüzün önüne getirirsek ya da şu zamandan sıyrılıp hayalen o zamana gitsek Peygamber Efendimiz’in A.S.M kısacık bir dönemde yapmış olduğu icraatların mahiyetini daha net olarak farkedebiliriz. Evet, 23 sene gibi bir dönemde O’nun A.S.M yaptığı icraatların bir benzeri daha tarihte görülmemiştir. Hiç bir beşer böyle bir muvaffakiyete mazhar olmamıştır. Çünkü bahsettiğimiz dönem sıradan bir dönem değildir. Konuşurken 2 cümlede belki bunu anlatıyoruz ama o döneme hayalen gittiğimizde; “Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvâmı” yani en başta muhataplarınız vahşi ve bir o kadar adetlerine aşırı şekilde düşkünler ve yine bir o kadar inatçılar. Yine bir kavim değil, muhtelif çeşit çeşit kavimler. Bu şartları ne kadar derinlemesine anlarsak, Peygamber Efendimiz’in A.S.M. yaptığı icraatın ne kadar müşkil olduğunu o kadar iyi anlayacağız inşallah.

          Sonra devam edelim inşaallah.

          #766718
          Anonim

            “…ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.”

            Peygamberimiz S.A.V. ‘ ın yaptığı tebliğ; adetlerine aşırı derecede bağlılık gösteren, vahşi ve yabanileşmiş kavimlerden bu adetleri, kötü ahlakları o kadar kısa bir sürede kaldırmış ve yerlerine öyle güzel, öyle yüksek karakterli, ahlakta, fazilette, adalette, ilimde vs. ulvi seciyelerde öyle insanları netice vermiş ki; bu insanlar kendilerinden sonra gelen bütün ümmete üstad ve muallim olmuş. En bariz örneklerden fazilette ve sadakatte Hz. Ebu Bekir r.a, ahlakta Hz. Osman r.a, adalette Hz. Ömer r.a ve ilimde Hz. Ali r.a gibi binlercesi onun 23 yıllık tebliğinin neticesidir.

            #767501
            Anonim

              Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.

              Peygamber Efendimiz a.s.m insanlara İslam’ı kabul ettirmek için herhangi bir baskı uygulamamıştır. Peygamberlik vazifesi verildiğinde Kendisine a.s.m inanan, bir elin parmakları kadar bile yoktu. Hz. Ömer’in r.a. müslüman oluşuna kadar ibadetler bile gizli yapılıyordu. Böyle bir durumda, neredeyse herkesin Kendisine a.s.m muhalefet olduğu bir dönemde, bu kadar az kişiyle onlara baskı yaptığı veya zorlamayla İslam’ı kabul ettirdiği düşünülemediği gibi Müslüman olanlara dahi her hangi bir tahakkümde bulunmamıştır. O a.s.m. Kur’an-ın emrine en başta kendisi azami bir surette uymuş ve hayatına tatbik etmiştir. “…izhâr ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bilittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bilittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenenin iktizâsıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mûtekid, en metîn, en emîn, en sâdık bir zâtı…” ( On Beşinci Söz )

              Buradan şunu da anlıyoruz ki; lisan-ı hal ile yapılan tebliğ, nasihat, lisan-ı kal ile yapılan veya zorlama ile yapılandan çok çok daha üstündür ki; Alimler, Evliyalar, Asfiyalar ve nice kemale ermiş zatlar husule gelmiştir. Çünkü söyleyen kendi yapmasa tesir etmez, tesir etse de geçici olur, devam etmez.


              #767514
              Anonim

                @HuSeYni 184350 wrote:

                Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.

                akıl
                ruh
                kalb
                nefis

                beşeri oluşturan ve idâme-i hayatında yapacağı seçimlerde etkili olan kısımların HEPSİnin ..
                hiç eksik bırakmadan, açık bırakmadan,
                ahvali ile, fikriyatı ile, yaşadığı ahlak ile, açıkladığı din ile ve hakeza her bir tutumu ile etkiliyor,
                hepsinin açlığını gideriyor,
                hepsine istenilen, ve doğru cevapları veriyor,
                hepsinin dertlerine gerçek deva getiriyor,
                ve onlara tesir ediyor,
                ve onları feth ediyor.

                muazzam bir durum ..
                zor kullanmaya ihtiyaç duymadan onların baştan sona değişmesine vesile olması
                çevresindeki insanlarda böyle böyle külli iyileşmeler gözlenmesi,

                kavlen ve fiilen sunduğu anlattığı çözümlerin, hakikatlerin; akla, fikre, mantığa, ruha, kalbe, gerçekten hepsine hitab ettiğini, eksik bir yer bırakmadığını gösteriyor ..
                demek gerçekten getirdiği din haktır, yaşadığı kitap haktır, ve davası haktır
                neye ihtiyacımız varsa, hepsi Efendimiz a.s.v da var,

                Mahbub-u kulûb
                muallim-i ukûl
                mürebbî-i nüfûs
                sultan-ı ervâh

                amenna ya Üstad ..

                #767089
                Anonim

                  SEKİZİNCİ REŞHA

                  Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.

                  İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?

                  #767092
                  Anonim

                    Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Halbuki bu zât-ı nuranî (asm), pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetlerle doldurmuştur.

                    …..

                    Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, birşeyi tiryakisinden ref etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azimle, küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetlerle doldurmuştur.

                    Evet, Hazret-i Ömer İbnü’l-Hattâb’ın (radıyallahü teâlâ anh) İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu meseleye güzel bir misaldir. Bunun gibi, icraat-ı esasiyesinden binlerce harikalar vardır. O zatın, o zamandaki icraatına harika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce filozofları, o zamanda, o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşîleri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!

                    Mesnevî-i Nuriye, Reşhalar, s. 25

                    #696539
                    Anonim

                      SEKİZİNCİ REŞHA

                      Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir.

                      Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.

                      O zamanın (cahiliye döneminin) insanlarının adetleri insan canına kıymaya kadar varıyordu. Ve bu adetleri uygulayan küçük bir kavim değildi. Peygamberimiz A.s.m saltanat sahibi bir sultan veya padişah da değildi. Bahsi geçen adetleri o kısa zaman içerisinde o insanlardan kaldırmak için şiddette kullanmıyordu. “O ancak kendisine vahyolunanı söyler” (Necm Sûresi: 4) O’nun A.s.m. söylediği sözlerinin, nasihatlerinin, fiilerinin, tüm ahvalinin kaynağı vahiydi. Bundan dolayıdır ki o insanlar, o adetleri terketmekle beraber, fazilette, takvada, ahlakta, ilimde, kendi zamanlarında ve kendilerinden sonra gelen tüm insanlara rehber olmuşlardır.

                      İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?

                      İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed A.s.m ve O’nun davası olan Kur’an-ı Kerim hakkında batılı fiilozofların sözlerinden bazıları.

                      Ben, şunu iddiâ ediyorum ki:

                      Muhammed (a.s.m.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh-ı Kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimâlden uzaktır.


                      Sana muâsır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (a.s.m.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap senin değildir. O Lâhûtîdir. Bu kitabın Lâhûtî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir.

                      Prens
                      BISMARCK

                      Kur’ân’ı bir kere dikkatle okursanız, Onun husûsiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur’ân’ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kâbil-i temyizdir. Kur’ân’ın başlıca hûsûsiyetlerinden biri, onun asliyetidir. Benim fikir ve kanatime göre, Kur’ân, serâpâ samîmiyet ve hakkâniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) cihâna tebliğ ettiği dâvet hak ve hakîkattir.

                      CARLYLE

                      Kur’ân şir midir? Değildir. Fakat, onun şir olup olmadığını tefrik etmek müşküldür. Kur’ân, şiirden daha yüksek birşeydir. Maamâfih, Kur’ân ne tarihtir, ne tercüme-i hâldir, ne de Îsâ’nın (a.s.) dağda îrâd ettiği mev’ıza gibi bir mecmuâ-i eş’ârdır. Hattâ, Kur’ân, ne Buda’nın telkinâtı gibi bir mâbâde’t-tabüye yâhut mantık kitabı, ne de Eflâtun’un herkese îrad ettiği nasihatler gibidir. Bu, bir Peygamberin sesidir; öyle bir ses ki, onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi, saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar. Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddütperver ve îmar edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki, Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı Avrupa’nın zulümatâbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hıristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vukû bulmuştur.

                      Dr. JOHNSON

                      Allah’ın birliğine îman etmek hakîkat-i kübrâsını îlan ediyorken, Kur’ân, lisân-ı belâgatın en yükseğine ve nezâhetin şâhikasına varır. Kur’ân, Allah’ın irâdesine itaati, Allah’a isyanın neticelerini izah ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyal lisânı kullanır. Resûl-i Kibriyâya tesellî vermek ve onu teşvik etmek, yâhut halkı sâir Peygamberlerin ahvâliyle, milletlerin âkıbetiyle korkutmak îcap ettiği zaman, Kur’ân’ın lisânı, en katî ciddiyeti almaktadır.


                      Mâdem ki Kur’ân’ın birbirine düşman kabîleleri, yekdiğeriyle mücâdele eden unsurları derli toplu bir millet haline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz; o halde belâgat-ı Kur’âniyenin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü, Kur’ân’ın bu belâgatı vahşî kabîleleri medenî bir millet haline getirmiş; dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir. Zaman ve mekân îtibârıyla birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikrî inkişaf îtibarıyla da birbirinden çok farklı insanlara hârikulâde bir hassasiyet ilham eden ve muhâlefeti hayrete ve istihsâna kalbeden Kur’ân, en şâyân-ı hayret eser tanınmaya lâyıktır. Kur’ân, beşerin mukadderâtıyla meşgul âlimler için tetebbua şâyân en fâideli mevzû sayılır.

                      Doktor CITY YOUNGEST

                      Resûl-i Ekrem, muâsırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla teçhiz etmiştir. Hazret-i Muhammed (a.s.m.), başarmak istediği ıslahatı, İlâhî bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, İlâhî bir vahiydir. Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) dîni ise, akıl kâidelerinin ilhamlarına tamamıyla muvâfıktır. Ehl-i İslâma göre İslâmiyetin esaslarını sükûnetle ve derin bir teemmül ile tekkik ettiğimiz zaman, bunların, Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (a.s.m.) risâletine, sonra haşir ve neşre ve îtikâda müntehî olduklarını görürüz. Bizzat dînin esasları müstenid telâkkî olunmakta ve bunlar Kur’ân’ın akîdelerinin hulâsası bulunmaktadır. Kur’ân’ın ifadesindeki sâdelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i’tilâsını bilâtevakkuf temâdi ettiren sâik kuvvet olmuştur….

                      EDWARD MONTE

                      Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim konulmuş olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne göre eksiktir.

                      Biz Avrupa milletleri medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.

                      Johann Wolfgang VON GOETHE

                      #767633
                      Anonim

                        DOKUZUNCU REŞHA

                        Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, hicapsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.

                        Şimdi bak bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicap, telâşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!

                        اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 1 Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?

                        #767863
                        Anonim

                          “Hem bilirsin: Küçük bir adam,” Peygamberimiz Hz. Muhammed S.a.v. -haşa- sıradan bir insan değil, dost ve düşmanı tarafından tanınmış ve şöhret olmuş biri.

                          “küçük bir haysiyetle” Yine şeref ve haysiyet bakımından da şöhret bulmuş Biri A.s.m.

                          küçük bir cemaatte,” Yaptığı tebliği sıradan bir topluma veya bir kavime yapmıyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi inatçı ve adetlerinde mutaasıp (aşırı bağlı) büyük bir topluluk içinde davasını iddia ediyor.

                          “münazaralı bir dâvâda, hicapsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı,” Davası herkesin merakını mucip bir dava. Herhengi bir utanma ya da korkma belirtisi yok. Kendinden emin bir şekilde davasını beyan ediyor.

                          düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede” Peygamberlik dava ettiği anda herkes bir anda düşman kesiliyor, çok az kişi (birkaç kişi) yanında. Bu kadar düşmanının içinde ve en ufak bir hile belirtisi olmadan pervasızca davasını beyan ediyor. Hatta öyle ki meşhur ulema-i Benî İsrailiyeden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın simasını görmekle,“Şu simada yalan yok;şu yüzde hile olamaz”diyerek imana gelmişler.” (On Dokuzuncu Mektup)

                          “teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.”

                          Evet, madem bir insan için olabilecek bütün olumsuz şartlar o an için mevcut ve bu şartlar altında da Tevhidi ve Risaletini; “pek büyük emniyete muhtaç bir halde” “pek büyük husumet karşısında,”en büyük bir davada, serbestçe, korkusuz, tereddüt etmeden, samimi ve ciddi bir şekilde, düşmanlarının damarlarına dokundurarak dava ediyor. Elbette bu dava haktır ve gerçektir.

                          اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 1 ( “O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” ) Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın ?

                        11 yazı görüntüleniyor - 1 ile 11 arası (toplam 11)
                        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.