• Bu konu 10 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
12 yazı görüntüleniyor - 1 ile 12 arası (toplam 12)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672447
    Anonim
      On İkinci Lem’a

      Refet Beyin iki cüz’î suali münasebetiyle, iki nükte-i Kur’âniyenin beyanına dairdir.
      بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ blank.gif1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ blank.gif2
      blank.gifاَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 3

      Aziz, sıddık kardeşim Refet Bey,

      Senin, bu müsaadesiz zamanımda suallerin, beni müşkül bir mevkide bulunduruyor. Bu defaki iki sualin çendan cüz’îdir, fakat iki nükte-i Kur’âniyeye münasebettar olduklarından ve küre-i arza dair sualiniz coğrafya ve kozmoğrafyanın yedi kat zemin ve yedi tabaka semâvâta tenkitlerine temas ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için, sualin cüz’iyetine bakmayarak, ilmî ve küllî bir surette, iki âyet-i kerimeye dair İki Nükte icmâlen beyan edilecek. Sen de cüz’î sualine karşı ondan hisse alırsın.

      BİRİNCİ NÜKTE

      İki Noktadır.

      BİRİNCİ NOKTA:

      وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْblank.gif4
      اِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُblank.gif5

      [NOT]Dipnot-1
      Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

      Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

      Dipnot-3 Selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun.

      Dipnot-4 “Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlı vardır. Onları da sizi de rızıklandıran Allahtır.” Ankebut Sûresi, 29:60.

      Dipnot-5 “Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan, ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.
      [/NOT]

      Refet Bey: (bk. bilgiler – Refet Barutçu) aziz: çok değerli
      beyan: açıklama, anlatım cüz’î: ferdî, küçük
      dair: ilgili, ait ehemmiyetli: önemli
      icmâlen: kısaca ilmî: bilimsel
      kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi küllî: geniş kapsamlı
      küre-i arz: yer küre, dünya lem’a: parıltı
      mevki: yer, konum münasebetiyle: dolayısıyla
      münasebettar: ilgili, bağlantılı müsaadesiz: uygunsuz, izin vermeyen
      müşkül: zor nükte: derin anlamlı söz
      nükte-i Kur’âniye: Kur’ân’daki çok ince ve zarif mânâ semâvât: gökler
      suret: biçim, şekil sıddık: çok doğru ve sadık
      tenkit: eleştiri zemin: yeryüzü
      âyet-i kerime: Kur’ân’ın herbir cümlesi çendan: gerçi

      #794055
      Anonim

        âyetlerinin sırrınca, rızık doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâlin elindedir ve hazine-i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı taahhüd-ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek olmamak lâzım gelir. Halbuki, zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakikatin ve şu sırrın halli şudur ki:

        Taahhüd-ü Rabbânî hakikattir; rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü o Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı suretinde iddihar eder. Hattâ bedenin her hücresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hücrenin bir köşesinde iddihar eder; istikbalde, hariçten rızık gelmediği zaman sarf edilmek üzere bir ihtiyat zahîresi hükmünde bulundurur. İşte, bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek rızıksızlıktan değildir. Belki sû-i ihtiyardan tevellüt eden bir âdet ve o sû-i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş’et eden bir marazla ölüyorlar.

        Evet, zîhayatın bedeninde şahm suretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hattâ bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer. Hattâ bir adam, şedit bir inat yüzünden, Londra mahpushanesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini on üç (şimdi otuz dokuz)blank.gif1 sene evvel gazeteler yazmışlar.

        Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor. Ve madem Rezzak ismi, gayet geniş bir surette rû-yi zeminde cilvesi görünüyor. Ve madem hiç ümit edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, başgösteriyor. Eğer pür-şer beşer sû-i ihtiyarıyla müdahale edip karışmazsa, herhalde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyleyse, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyen rızıksızlıktan değildir. Belki terkü’l-âdât mine’l-mühlikâtblank.gif2 sırrıyla, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyleyse, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.

        [NOT]Dipnot-1 1934 yılında.
        Dipnot-2 Âdetlerin terki helakete götüren sebeplerdendir.
        [/NOT]

        Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeyi hikmetle yapan Allah Kadîr-i Zülcelâl: kudreti her şeyi kuşatan, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah
        Rezzak: bütün varlıkların rızıklarını bol bir şekilde tekrar tekrar veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah cilve: görünme, yansıma
        evvel: önce hadd-i vasat: orta çizgi, orta yol
        hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hariçten: dışarıdan
        hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi iddihar etmek: depolamak
        ihtiyat: önlem, tedbir illet: hastalık, belâ
        istikbal: gelecek istiğrak-ı ruhanî: tasavvufta Allah aşkından dolayı ruhen kendinden geçme hali
        kat’iyen: kesin olarak mahpushane: hapishane
        maraz: hastalık mükemmelen: eksiksiz olarak
        neş’et eden: kaynaklanan pür-şer beşer: çok günahkâr insanlık
        rû-yi zemin: yeryüzü rızk-ı fıtrî: yaratılışla birlikte verilen rızık
        sarf edilmek: harcanmak selâmet: tehlike ve sıkıntılardan uzak olma, esenlik
        suret: biçim, şekil sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma
        sır: gizli gerçek taahhüd-ü Rabbânî: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın taahhüdü, garantisi
        terk-i âdet: alışkanlıkların terki tevellüt eden: doğan, kaynaklanan
        zahîre: azık zâhiren: dış görünüş itibariyle
        zîhayat: canlı, hayat sahibi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
        şahm: etler arasında bulunan yağ, iç yağı şedit: şiddetli

        #794056
        Anonim

          Evet, bilmüşahede görünüyor ki, rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Meselâ, daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-ı mâderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir surette rızkı veriliyor.

          Sonra, dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece istidadı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en lâtif bir surette ve en acip bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor.

          Sonra, iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı rızkı takip etmeye müsait olmadığı için, Rezzâk-ı Kerîm, peder ve validesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor.

          Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder; o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur, der: “Gel, beni ara ve bul ve al.”

          Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Hattâ çok risalelerde beyan etmişiz ki, en ihtiyarsız ve iktidarsız hayvanlar daha iyi yaşıyorlar, daha iyi besleniyorlar.

          İKİNCİ NOKTA: İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu’cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat’î ile ancak kabul edilir.

          İşte, bu sırra binaen, kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin harikulâde halleri imkân-ı örfî dairesindedir. Hem keramet olur, hem harikulâde bir âdeti de olabilir. Evet, Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin (k.s.) acip ve istiğrakkârâne hallerde bulunduğu, tevatür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi vâki olmuştur. Fakat her vakit öyle değil; keramet nev’inden bazı

          Rezzâk-ı Kerîm: bütün varlıkların rızıklarını veren ve sonsuz cömertlik sahibi olan Allah Seyyid Ahmed-i Bedevî: (bk. bilgiler)
          acip: hayret verici alâka peydâ etmek: ilgi duymak
          beyan etmek: açıklamak bilkuvve: potansiyel olarak
          bilmüşahede: gözle görerek binaen: dayanarak
          burhan-ı kat’î: kesin delil envâ: türler, çeşitler
          evvel: önce fıtrat: yaratılış
          harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hazım: sindirme
          ihtiyar: seçme, tercih etme iktidar: güç, kuvvet
          imkân: olabilirlik imkân-ı adî: her zaman olabilen, olmasına alışılan şeyler
          imkân-ı aklî: aklen mümkün olma imkân-ı örfî: bir şeyin olabilirliğinin genel kabul görmesi
          istidad: kabiliyet istiğrakkârâne: manevî âlemlere dalıp kendinden geçer şekilde
          kaideten: kural gereği keramet: Allah’ın bir ikramı olarak bazı kişi ve varlıklarda görülen olağanüstü hal ve özellik
          lâtif: güzel, hoş merhamet: acıma, şefkat
          mugaddî: gıdalı, besleyici mu’cize: şaşkınlık ve hayranlık uyandıran olağanüstü olay
          mâkûsen mütenasip: ters orantılı nazîr: benzer, eş
          nev’: çeşit peder: baba
          rahm-ı mâder: ana rahmi risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
          suret: biçim, şekil tekemmül etmek: ilerlemek, olgunlaşmak
          tevatür: yalanda birleşmeleri imkânsız olan toplulukların bir haberi veya bir hadisi aktarması valide: anne
          vâki olmak: meydana gelmek âdet: alışkanlık
          örfen: örf olarak bilinen ve uygulanan şuhud: görme, şahid olma

          #794057
          Anonim

            defa olmuştur. Bir ihtimal var ki, hâlet-i istiğrakiyesi yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed-i Bedevî nev’inden çok evliyalardan bu tarz harikalar mevsukan rivayet edilmiş. Madem Birinci Noktada ispat ettiğimiz gibi, müddehar rızık kırk günden fazla devam eder ve o miktar yememek âdeten mümkündür ve mevsukan harika adamlardan o hâl rivayet edilmiştir; elbette inkâr edilmeyecektir.

            endOfSection.gifendOfSection.gif

            İkinci sual münasebetiyle iki mesele-i mühimme beyan edilecek.

            Çünkü coğrafya ve kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mizanlarıyla Kur’ân’ın semâvâtına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat mânâları keşfedemediklerinden, âyeti tenkit, belki inkârına divanecesine çalışmışlar.

            BİRİNCİ MESELE-İ MÜHİMME: Semâvât gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir. Şu mesele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsiz görünüyor; onların arza ve semâvâta dair olan fenleri kabul etmiyor. Bunu vasıta ederek bazı hakaik-i Kur’âniyeye itiraz ediyorlar. Buna dair muhtasaran birkaç işaret yazacağız.

            Birincisi: Evvelâ, âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte o küllî mânânın müteaddit efradından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez. Semâvâtın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mânâ-yı küllîsinin çok efradından yedi mâsadak zâhiren görünüyor.

            Saniyen, âyetin sarahatinde “yedi kat arz” dememiş.

            اَللهُ الَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ اْلاَرْضِ مِثْلَهُنَّ blank.gif1

            ilâ âhir. Âyetin zâhiri diyor ki: “Arzı da, o seb’a semâvât gibi halk etmiş ve mahlûkatına mesken ittihaz etmiş.” Yedi tabaka olarak halk ettim, demiyor. Misliyet ise, mahlûkiyet ve mahlûkata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.

            [NOT]Dipnot-1 “O Allah ki, yedi göğü yarattı ve yeryüzünü de onlar gibi yarattı.” Talâk Sûresi, 65:12.
            [/NOT]

            Seyyid Ahmed-i Bedevî: (bk. bilgiler) arz: yeryüzü
            beyan etmek: açıklamak cihet: yön, taraf
            dair: ilgili, ait divanece: akılsızca
            düstur: kâide, kural efrad: fertler, bireyler
            evliya: Allah dostları evvelâ: ilk olarak
            feylesof: filozof, felsefeci hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçekleri
            hakikatsiz: bir gerçeğe dayanmayan halk etmek: yaratmak
            hâlet-i istiğrakiye: kendinden geçip dünyayı unutma hâli ilâ âhir: sonuna kadar
            ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kaide
            keşfetmek: gizli şeyleri açığa çıkarmak kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi
            küllî: geniş ve kapsamlı mahlûkat: varlıklar
            mahlûkiyet: yaratılmış olma mesele-i mühimme: önemli mesele
            meskeniyet: barınak özelliği olma mevsukan: güvenilir ve sağlam şekilde, yazılı olarak kaydedilmiş
            misliyet: benzerlik mizan: ölçü, terazi
            muhtasaran: özet olarak mânâ: anlam
            mânâ-yı küllî: geniş ve kapsamlı mânâ mâsadak: bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı
            müddehar: depolanmış, saklanmış münasebetiyle: dolayısıyla
            müteaddit: bir çok, çeşitli nisbeten: kıyasla
            rivayet etmek: bir sözü nakletmek saniyen: ikinci olarak
            sarahat: açıklık seb’a: yedi
            semâvât: gökler, yücelikler tabaka: kat, katman
            tenkit: eleştiri teşbih: benzetme
            vasıta: araç zâhir: açık, görünen
            zâhiren: dış görünüş itibariyle âdeten: örf ve âdet gereği
            âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi âyât: âyetler

            #794058
            Anonim

              İkincisi: Küre-i arz her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnuat-ı İlâhiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukabil geldiği gibi, küre-i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve mânevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir. Onun için,

              • zeminin küçük mikyasta eskiden beri yedi HAŞİYE-1 iklimi,
              • hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya, iki Amerika namlarıyla mâruf yedi kıt’ası,
              • hem denizle beraber Şark, Garp, Şimal, Cenup, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki malûm yedi kıt’ası,
              • hem merkezinden tâ kışr-ı zâhirîye kadar hikmeten, fennen sabit olan muttasıl ve mütenevvi yedi tabakası,
              • hem zîhayat için medar-ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz’î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tabir edilen meşhur yedi nevi küllî unsuru,
              • hem “dört unsur” denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, “mevâlid-i selâse” denilen maâdin, nebâtat ve hayvânâtın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri,
              • hem cin ve ifrit ve sair muhtelif zîşuur ve zîhayat mahlûkların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl-i keşif ve ashab-ı şuhudun şehadetiyle sabit yedi kat arzın âlemleri,
              • hem küre-i arzımıza benzeyen yedi küre-i uhrâ dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işareten yedi tabaka, yani, yedi küre-i arziye bulunmasına işareten küre-i arz dahi, yedi tabaka, âyât-ı Kur’âniyeden fehmedilmiştir.

              [NOT]Haşiye-1 Seb’a ile beraber, yedi kelimesi yedi kere tevafuku pek güzel düşmüş.
              [/NOT]

              Afrika: (bk. bilgiler) Amerika: (bk. bilgiler)
              Asya: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler)
              Okyanusya: (bk. bilgiler) Yeni Dünya: (bk. bilgiler – Amerika)
              arz: dünya ashab-ı şuhud: görülmeyen âlemlerdeki hakikatleri gözlemleyebilen kişiler
              cenup: güney cüz’î: küçük
              ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar fehmedilmek: anlaşılmak
              fennen: bilimsel olarak garp: batı
              hadsiz: sınırsız hayvânât: hayvanlar
              haşiye: dipnot hikmeten: hikmet gereği; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması gereği
              ifrit: cinlerden bir tür kesretli: çok sayıda
              küllî: geniş, kapsamlı küre-i arz: yerküre, dünya
              küre-i uhrâ: diğer küre kıt’a: dünyanın kara paçalarından her biri
              kışr-ı zâhirî: dış kabuk mahlûk: yaratılmış
              mahşer: toplanma yeri makarr: kalınacak yer, merkez
              malûm: bilinen masnuat-ı İlâhiye: Allah’ın sanatla yarattığı varlıklar
              mazhar: yansıma ve görünme yeri maâdin: madenler
              medar-ı hayat: hayatın kaynağı mesken: ev, mekan
              mevâlid-i selâse: üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar meşher: sergi yeri
              mikyas: ölçü muhtelif: çeşitli
              mukabil: karşılık muttasıl: yapışık, bitişik
              mânevî: maddî olmayan mâruf: bilinen
              mütenevvi: çeşit çeşit nam: ad, isim
              nar: ateş nebâtat: bitkiler
              nevi: çeşit, tür nisbeten: kıyasla
              seb’a: yedi semâvât: gökler
              tabaka: katman tabir edilen: adlandırılan, anılan
              tazammun etmek: içine almak, kapsamak tevafuk: uygunluk
              türab: toprak unsur: madde, parça
              zemin: yeryüzü zîhayat: canlı
              zîşuur: şuur sahibi, bilinçli âlem: dünya
              âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân ayetleri şark: doğu
              şehadet: şahidlik şimal: kuzey

              #794059
              Anonim

                İşte, yedi nevi ile yedi tarzda arzın yedi tabakası mevcut olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mânâ başka nokta-i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dahil değildir.

                Üçüncüsü: Madem Hakîm-i Mutlak israf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor. Ve madem mahlûkatın vücutları zîşuur içindir ve zîşuurla kemâlini bulur ve zîşuurla şenlenir ve zîşuurla abesiyetten kurtulur. Ve madem bilmüşahede o Hakîm-i Mutlak, o Kadîr-i Zülcelâl, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor. Ve madem hava ve su hayvânâtın cevelânına mâni olmadığı gibi, toprak, taş gibi kesif maddeler elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mâni olmuyorlar. Elbette o Hakîm-i Zülkemal, o Sâni-i Bîzevâl, küre-i arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr-ı zâhirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydanlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hâli bırakmaz. Elbette onları şenlendirmiş, o âlemlerin şenlenmesine münasip ve muvafık zîşuur mahlûkları halk edip orada iskân etmiştir. O zîşuur mahlûklar, madem ki melâike ecnâsından ve ruhanî envâlarından olmak lâzım gelir. Elbette en kesif ve en sert tabaka, onlara nisbeten, balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müthiş ateş dahi o zîşuur mahlûklara nisbeti, bizlere nisbeten güneşin harareti gibi olmak iktiza eder. O zîşuur ruhanîler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.

                Dördüncüsü: On Sekizinci Mektupta tabakat-ı arzın acaibine dair ehl-i keşfin tavr-ı akıl haricinde beyan ettikleri tasvirata dair bir temsil zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki:

                Küre-i arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir; âlem-i misaliye ve berzahiyede bir


                Hakîm-i Mutlak: her şeyi hikmetle yapan, sınırsız hikmet sahibi Allah Hakîm-i Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi olan ve her şeyi hikmetle yaratan Allah
                Kadîr-i Zülcelâl: kudreti her şeyi kuşatan, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah Sâni-i Bizevâl: sonu olmayan, her şeyi san’atla yaratan Allah
                abes: boş ve faydasız abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş
                acaib: şaşırtıcı ve garip şeyler arz: yeryüzü
                beyan etmek: açıklamak bilmüşahede: gözle görerek
                cevelân: dolaşma dair: ilgili, ait
                ecnâs: cinsler, türler ehemmiyetli: değerli, önemli
                ehl-i keşf: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar envâ: türler, çeşitler
                hadsiz: sınırsız halk etme: yaratma
                hararet: ısı haricinde: dışında
                hayvânât: hayvanlar hâli: boş, ıssız
                hülâsa: özet iktiza etmek: gerektirmek
                iskân etme: yerleştirme, ev ve yurt sahibi yapma kemâl: kusursuzluk, mükemmellik
                kesif: katı, yoğun küllî: geniş ve kapsamlı
                küre-i arz: yerküre, dünya kışr-ı zâhirî: dış kabuk
                mahlûk: yaratılmış, varlık mahlûkat: varlıklar
                melâike: melekler mesken: ev, mekan
                mevcut olmak: var olmak muttasıl: yapışık, bitişik
                muvafık: uygun mâni: engel
                mânâ: anlam münasip: uygun
                nevi: çeşit, tür nisbeten: kıyasla
                nokta-i nazar: bakış açısı nur: aydınlık
                nâr: ateş ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık
                tabaka: kat, katman tabakat-ı arz: yeryüzünü oluşturan tabakalar
                tahakkuk etmek: gerçekleşmek tasvirat: tasvirler, sözlü tanımlar
                tavr-ı akıl: aklın kabul edebileceği durum temsil: analoji, bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama
                unsur: madde, parça vücut: varlık
                zemin: yeryüzü zikredilmek: anılmak, belirtilmek
                zîhayat: canlı zîşuur: şuur sahibi, bilinçli
                âhir: son âlem: dünya
                âlem-i berzahiye: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları manevî âlem âlem-i misaliye: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
                âlem-i şehadet: gözle görülebilen âlem şen: sevinç, neşe

                #794060
                Anonim

                  büyük ağaç gibi, semâvâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl-i keşfin küre-i arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür. Madem küre-i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezahürâtı var; elbette yedi kat semâvâta mukabil yedi kat denilebilir. Ve mezkûr noktaları ihtar için, îcâz ile i’câzkârâne bir tarzda âyât-ı Kur’âniye, semâvâtın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukabil göstermekle işaret ediyor.

                  İKİNCİ MESELE-İ MÜHİMMEDİR:

                  ilâ âhir. تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّblank.gif1
                  ثُمَّ اسْتَوٰۤى اِلَى السَّمَاۤءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ blank.gif2


                  Şu âyet-i kerime gibi müteaddit âyetler, semâvâtı yedi semâ olarak beyan ediyor. İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde, eski Harb-i Umumînin birinci senesinde cephe-i harpte ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyan ettiğimiz o meselenin yalnız bir hülâsasını yazmak münasiptir. Şöyle ki:

                  Eski hikmet, semâvâtı dokuz tasavvur edip, lisan-ı şer’îde Arş ve Kürs’ü yedi semâvât ile beraber kabul edip acip bir suretle semâvâtı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhi hükemasının şâşaalı ifadeleri, nev-i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ, çok ehl-i tefsir, âyâtın zâhirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O suretle Kur’ân-ı Hakîmin i’câzına bir derece perde çekilmişti.

                  [NOT]Dipnot-1 “Yedi gök ve yer ve içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.

                  Dipnot-2 “Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29.
                  [/NOT]


                  Arş ve Kürs: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği iki yer Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                  acip: acaip, hayret verici azamet: büyüklük
                  beyan: açıklama, anlatım cephe-i harp: muharebe bölgesi
                  dâhi: son derece zeki, dehâ sahibi ehl-i keşf: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar
                  ehl-i tefsir: Kur’ân’ı tefsir eden alimler eski Harb-i Umumî: Birinci Dünya Savaşı
                  eski hikmet: ilk dönem İslâm filozoflarının yorumları hükema: filozoflar
                  hülâsa: özet ifrit: cinlerden bir tür
                  ihtar: hatırlatma, uyarı ihtisar: kısaltma, özetleme
                  ilâ âhir: sonuna kadar i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma
                  i’câzkârâne: mu’cizeli bir şekilde, benzerini yapmaktan insanları aciz bırakacak şekilde küre-i arz: yerküre, dünya
                  lisan-ı şer’î: İslâm literatürü mecburiyet: zorunluluk
                  mesele-i mühimme: önemli mesele mezheb: yol, usül
                  mezkûr: adı geçen mukabil: karşılık
                  mücmel: kısa, öz müteaddit: bir çok, çeşitli
                  nev-i beşer: insanlık semâ: gökyüzü
                  semâvât: gökler suret: biçim, şekil
                  tahakküm: baskı altında tutma tasavvur: düşünme, hayal etme
                  tasvir etmek: anlatmak tefsir: Kur’an ayetlerinin yorumlandığı eser
                  tevfik etme: bağdaştırma tezahür: belirme, görünme
                  tezahürât: görünümler zâhir: açık, görünürde olan
                  zâhiren: dış görünüş itibariyle âlem-i misalî: görüntüler âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
                  âlem-i şehadet: görünen alem âyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın herbir cümlesi
                  âyât: âyetler âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân ayetleri
                  îcâz: az sözle çok mânâlar anlatma İşârâtü’l-İ’câz: Risale-i Nur külliyatında yer alan eserlerden biri
                  şâşaalı: gösterişli, göz alıcı

                  #794074
                  Anonim

                    Ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürur ve ubûra ve hark ve iltiyâma kabil olmayan, semâvât hakkındaki ifratına mukabil tefrit edip, semâvâtın vücudunu adeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip, hakikati tamamıyla gösterememişler.

                    Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp, hadd-i vasatı ihtiyar edip der ki: Sâni-i Zülcelâl yedi kat semâvâtı halk etmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi semâ içinde gezerler ve tesbih ederler. Hadiste
                    blank.gif1 اَلسَّمَاۤءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ denilmiş. Yani, “Semâ, emvâcı karardâde olmuş bir denizdir.” İşte bu hakikat-i Kur’âniyeyi yedi kaide ve yedi vecih mânâ ile gayet muhtasar bir surette ispat edeceğiz.
                    Birinci kaide: Fennen ve hikmeten sabittir ki, bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esir” dedikleri madde ile doludur.

                    İkincisi: Fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki, ecrâm-ı ulviyenin câzibe ve dâfia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuttur.

                    Üçüncüsü: Madde-i esiriye, esir kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet, nasıl ki buhar, su, buz gibi havâî, mâyi, câmid üç nevi eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de, madde-i esiriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mâni-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olmaz.

                    Dördüncüsü: Ecrâm-ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki, o ulvî âlemlerin tabakatında

                    [NOT]Dipnot-1 Tirmizî, 58. Sûrenin tefsiri: 1; Müsned, 2:370; el-Mubârekforî, Tuhfetü’l-Ahvezî, 3352; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8:132.[/NOT]

                    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
                    aklen: akıl bakımından câmid: katı
                    câzibe: çekim gücü dâfia: itme gücü
                    ecrâm-ı ulviye: gök cisimleri emvâc: dalgalar
                    esir/madde-i esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde evvel: önce
                    fennen: bilimsel olarak feza: uzay
                    feza-yı âlem: uzay hadd-i vasat: orta çizgi, orta yol
                    hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: gerçek, doğru
                    hakikat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın ifade ettiği hakikat halk etme: yaratma
                    hararet: ısı, sıcaklık hark ve iltiyâm: delinme ve deliğin kapanması
                    havâî: gaz halinde hikmet-i cedide: yeni felsefe, fen bilimleri
                    hikmet-i kudsiye: mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet hikmeten: ilim ve fen itibariyle
                    ifrat: bir şeyde aşırıya gitme ihtiyar etme: seçme, tercih etme
                    kabil olmayan: mümkün olmayan kaide: kural, prensip
                    kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kaide karardâde olmak: olgunlaşmak, belli bir şekilde karar kılmak
                    medar: dayanak noktası, kaynak mevcut: var
                    muhtasar: kısa, özet muhtelif: çeşitli
                    mukabil: karşılık mâni-i aklî: aklen oluşan engel
                    mânâ: anlam mâyi: sıvı
                    mürur ve ubûr: geçiş ve gelip geçme müşahedeten: gözlemle
                    nam: ad, isim nev: çeşit, tür
                    nihayetsiz: sonsuz nâkil: nakleden, aktaran
                    nâşir: neşreden, yazıp yayan rabıta: bağlantı
                    sair: diğer semâ: gökyüzü
                    semâvât: gökler suret: biçim, şekil
                    tefrit: bir şeye aşırı seviyede ilgisiz kalma tesbih etme: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
                    teşekkülât: oluşumlar ulvî: yüce
                    vecih: yön vücud: varlık
                    ziya: ışık âlem: dünya, evren
                    #794075
                    Anonim

                      muhalefet var. Meselâ, Nehrüssemâ ve Kehkeşan namıyla maruf, Türkçe Samanyolu tabir olunan, bulut şeklindeki daire-i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevâbit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güya tabaka-i sevâbit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o Kehkeşandaki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka-i sevâbit dahi, sadık bir hads ile, manzume-i şemsiyenin tabakasına muhalefeti görünüyor. Ve hâkezâ, yedi manzumat ve yedi tabaka birbirine muhalif bulunması, his ve hads ile derk olunur.

                      Beşincisi: Hadsen ve hissen ve istikrâen ve tecrübeten sabit olmuştur ki, bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnuat yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur. Meselâ, elmas madeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem ramad, yani hem kül, hem kömür, hem elmas nevileri tevellüt ediyor. Hem meselâ ateş teşekküle başladığı vakit, hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor. Hem meselâ müvellidülmâ, müvellidülhumuza ile mezc edildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor. Demek anlaşılıyor ki, bir madde-i vâhidde teşkilât düşse, tabakata ayrılıyor. Öyleyse, madde-i esiriyede kudret-i fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ blank.gif1 sırrıyla yedi nevi semâvâtı ondan halk etmiştir.

                      Altıncısı: Şu mezkûr emâreler, bizzarure, semâvâtın hem vücuduna, hem taaddüdüne delâlet ederler. Madem kat’iyen semâvat müteaddittir. Ve Muhbir-i Sadık, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın lisanıyla yedidir der. Elbette yedidir.

                      Yedincisi: Yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirat, üslûb-u Arabîde kesreti ifade ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvi olabilir.

                      [NOT]Dipnot-1 “Gökleri yedi kat olarak tanzim etti.” Bakara Sûresi, 2:29.[/NOT]

                      Kehkeşan: (bk. bilgiler – Samanyolu) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
                      Muhbir-i Sadık: doğruluğunda şüphe bulunmayan haberleri veren Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Nehrüssemâ: (bk. bilgiler – Samanyolu)
                      Samanyolu: (bk. bilgiler) bizzarure: kaçınılmaz şekilde
                      daire-i azîme: büyük daire delâlet: delil olma, işaret etme
                      derk olunmak: anlaşılmak, algılanmak emâre: belirti, işaret
                      hads: güçlü sezgi, seziş hadsen: güçlü bir sezgiyle ortaya çıkarak
                      hadsiz: sınırsız halk etmek: yaratmak
                      hâkezâ: bunun gibi hâvi: ihtiva eden, içine alan
                      istikrâen: eldeki verilerden hareketle genel bir hüküm verme şeklinde kat’iyen: kesin olarak
                      kesret: çokluk kudret-i fâtıra: herşeyin yaratıcısı olan Allah’ın kudreti
                      küllî: geniş, kapsamlı madde-i esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde
                      madde-i vâhid: tek bir madde manzumat: düzenlemeler, sıralamalar
                      manzume-i şemsiye: güneş sistemi maruf: bilinen
                      masnuat: san’at eseri varlıklar mezc: karışma, bütünleşme
                      mezkûr: adı geçen muhalif: aykırılık gösteren, farklı
                      muhtelif: çeşitli, farklı müteaddit: bir çok
                      müvellidülhumuza: oksijen müvellidülmâ: hidrojen
                      nam: ad, isim nevi: çeşit, tür
                      ramad: ateş külü sadık: doğru
                      semâvât: gökler sevâbit: bulunduğu yerde hep sâbit olarak görülen yıldızlar
                      taaddüd: çokluk, birden fazla olma tabaka: kat, katman
                      tabaka-i sevâbit: yerlerinde sabit olarak duran yıldızlar tabakası tabakat: katlar, mertebeler
                      tabir olunan: ifade edilen tabirat: tabirler, ifadeler
                      tanzim: düzenleme, düzene koyma tecrübeten: deneyimle
                      tevellüt etmek: ortaya çıkmak, doğmak teşekkül: ortaya çıkma, şekillenme
                      teşkil/teşkilât: düzenleme ve ıslak etmeye ait çalışma, faaliyet. Teşkilin çoğulu teşkilâttır. vücud: varlık
                      üslûb-u Arabî: Arapça ifade biçimi
                      #794076
                      Anonim

                        Elhasıl: Kadîr-i Zülcelâl, esir maddesinden yedi kat semâvâtı halk edip tesviye ederek, gayet dakik ve acip bir nizamla tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer’ edip ekmiştir. Madem Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan umum ins ve cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette nev-i beşerin herbir tabakası, herbir âyât-ı Kur’âniyeden hissesini alacak ve âyât-ı Kur’âniye, her tabakanın fehmini tatmin edecek surette, ayrı ayrı ve müteaddit mânâları zımnen ve işareten bulunacaktır.

                        Evet, hitâbât-ı Kur’âniyenin vüs’ati ve maânî ve işârâtındaki genişliği ve en âmî bir avamdan en has bir havassa kadar derecât-ı fehimlerini mürâât ve mümâşât etmesi gösterir ki, herbir âyetin herbir tabakaya bir veçhi var, bakıyor. İşte bu sırra binaen, “yedi semâvât” mânâ-yı küllîsinde yedi tabaka-i beşeriye, muhtelif yedi kat mânâyı fehmetmişler. Şöyle ki:

                        فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ blank.gif1 âyetinde, kısa nazarlı ve dar fikirli bir tabaka-i insaniye, havâ-yı nesîmînin tabakatını fehmeder.

                        Ve kozmoğrafya ile sersemleşmiş diğer bir tabaka-i insaniye dahi, elsine-i enâmda “seb’a-i seyyare” ile meşhur yıldızları ve medarlarını fehmeder.
                        Daha bir kısım insanlar, küremize benzer zevilhayatın makarrı olmuş semâvî yedi küre-i âharı fehmeder.blank.gif2

                        Diğer bir taife-i beşeriye, manzume-i şemsiyenin yedi tabakaya ayrılmasını, hem manzume-i şemsiyemizle beraber yedi manzumât-ı şümusiyeyi fehmeder.

                        Daha diğer bir taife-i beşeriye, madde-i esiriyenin teşekkülâtı yedi tabakaya ayrılmasını fehmeder.



                        [NOT]Dipnot-1 “Gökleri yedi kat olarak tanzim etti.” Bakara Sûresi, 2:29.

                        Dipnot-2 bk. el-Hâkim, el-Müstedrek: 2:535; et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 28:153-154.
                        [/NOT]


                        Kadîr-i Zülcelâl: kudreti her şeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân
                        acip: hayret verici avam: halk, sıradan insanlar
                        binaen: dayanarak dakik: ince, derin
                        derecât-ı fehim: anlayış dereceleri elhasıl: özet olarak
                        elsine-i enâm: canlı varlıkların dilleri esir/madde-i esiriye: kâinatı kapladığına inanılan ince madde
                        fehm: anlayış, kavrayış halk etmek: yaratmak
                        havass: seçkin insanlar havâ-yı nesîm: atmosfer
                        hitâbât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın bütün insanlara yönelik hitapları hutbe-i ezeliye: Allah’ın bütün varlıklara yönelik konuşması
                        ins ve cin: insanlar ve cinler işârât: işaretler, belirtiler
                        kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi küre: dünya, yerküre
                        küre-i âhar: başka gezegen makarr: kalınacak yer, merkez
                        manzume-i şemsiye: güneş sistemi manzumât-ı şümusiye: güneşlerin sistemleri
                        maânî: mânâlar, anlamlar medar: dayanak noktası, kaynak
                        muhtelif: çeşitli mânâ: anlam
                        mânâ-yı küllî: geniş kapsamlı mânâ mümâşât etmek: uygun hareket etmek
                        mürâât etmek: gözetmek, dikkate almak müteaddit: bir çok, çeşitli
                        nazar: bakış, görüş nev-i beşer: insanlık
                        nizam: düzen seb’a-i seyyare: yedi gezegen
                        semâvât: gökler semâvî: gökyüzünde (uzayda) bulunan
                        suret: biçim, şekil sır: ince hakikat
                        tabaka: kat, sınıf tabaka-i beşer: insanların ayrıldığı sınıfların her biri
                        tabaka-i insaniye: insan tabakası taife-i beşeriye: insanlardan oluşan topluluk
                        tanzim etmek: düzenlemek tesviye etmek: belli bir şekil vermek
                        teşekkülât: oluşumlar umum: bütün
                        vecih: yön vüs’at: genişlik
                        zer’ etmek: ekmek, dikmek zevilhayat: canlılar
                        zımnen: gizlice, dolaylı olarak âmî: cahil, tahsil görmemiş
                        âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri
                        #794077
                        Anonim

                          Daha geniş fikirli bir tabaka-i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp bütün görünen gökleri bir semâ sayıp, onu bu dünyanın semâsıdır diyerek, bundan başka altı tabaka-i semâvat var olduğunu fehmeder.
                          Ve nev-i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek taifesi ise, semâvât-ı seb’ayı âlem-i şehadete münhasır görmüyor; belki avâlim-i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misaliyenin birer muhit zarfı ve ihatalı birer sakfı olan yedi semâvâtın var olduğunu fehmeder.

                          Ve hâkezâ, bu âyetin külliyetinde, mezkûr yedi kat tabakanın yedi kat mânâları gibi daha çok cüz’î mânâları vardır. Herkes fehmine göre hissesini alır ve o mâide-i semâviyeden herkes rızkını bulur.
                          Madem o âyetin böyle pek çok sadık mâsadakları var. Şimdiki akılsız feylesofların ve serseri kozmoğrafyalarının, inkâr-ı semâvât bahanesiyle böyle âyete taarruz etmesi, haylâz ahmak çocukların semâvâttaki yıldızlara bir yıldızı düşürmek niyetiyle taş atmasına benzer. Çünkü âyetin mânâ-yı küllîsinden birtek mâsadak sadıksa, o küllî mânâ sadık ve hak olur. Hattâ vâkide bulunmayan, fakat umumun lisanında mütedâvil bulunan bir ferdi, umumun efkârını mürâât için o küllîde dahil olabilir. Halbuki, hak ve hakikî çok efradını gördük. Ve şimdi bu insafsız ve haksız coğrafyaya ve sersem ve sermest ve sarhoş kozmoğrafyaya bak: Nasıl bu iki fen hata ederek, hak ve hakikat ve sadık olan küllî mânâdan gözlerini yumup ve çok sadık olan mâsadakları görmeyerek hayalî bir acip ferdi, mânâ-yı âyet tevehhüm ederek âyete taş attılar, kendi başlarını kırdılar, imanlarını uçurdular!

                          Elhasıl: Kıraat-ı seb’a,blank.gif1 vücuh-u seb’a ve mucizât-ı seb’a ve hakaik-i seb’a ve erkân-ı seb’a üzerine nâzil olan Kur’ân semâsının o yedişer tabakalarına cin ve


                          [NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Fezâilü’l-Kurân: 5, 27, Tevhîd: 53; Müslim, Salâtü’l-misâfirîn: 270; Tirmizî, Kırâat: 2.
                          [/NOT]

                          acip: hayret verici ahmak: akılsız
                          avâlim-i dünyeviye: dünyadaki âlemler avâlim-i gaybiye: bilinmeyen ve görünmeyen âlemler
                          avâlim-i misaliye: bütün varlıkların yansımasının bulunduğu âlemler avâlim-i uhreviye: âhiret âlemleri
                          cüz’î: ferdî, küçük, dar kapsamlı efkâr: fikirler, düşünceler
                          efrad: fertler, bireyler elhasıl: kısaca, özetle
                          erkân-ı seb’a: yedi temel fehm: anlayış, kavrayış
                          filozof: felsefeci hak: doğru gerçek
                          hakaik-i seb’a: yedi hakikat hayalî: hayale dayalı
                          haylâz: yaramaz hâkezâ: bunun gibi
                          ihata: içine alma, kapsama inkâr-ı semâvât: gökyüzündeki tabakaları kabul etmeme
                          kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi külliyet: kapsamlılık, genellik
                          kıraat-ı seb’a: Kur’ân’ın yedi türlü okunuş şekli lisan: dil
                          mezkûr: adı geçen mucizât-ı seb’a: yedi mucize
                          muhit: herşeyi içine alan, kuşatan mâide-i semâviye: Allah tarafından kullarına sunulan mânevî sofra
                          mânâ: anlam mânâ-yı küllî: geniş kapsamlı mânâ
                          mânâ-yı âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesinin ifade ettiği anlam mâsadak: bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı
                          münhasır: sınırlı mürâât: gözetme, dikkate alma
                          mütedâvil: dilden dile dolaşan nev-i beşer: insanlık
                          nâzil olan: inen sadık: doğru
                          sakf: çatı, tavan semâ: gökyüzü
                          semâvât: gökler semâvât-ı seb’a: yedi kat gök
                          sermest: başı dönmüş, kendinden geçmiş taarruz etmek: karşı çıkmak
                          tabaka: kat, sınıf tabaka-i beşeriye: insanların ayrıldığı sınıfların her biri
                          tabaka-i semâvât: gökyüzü tabakaları taife: grup, topluluk
                          tevehhüm etme: sanma, kuruntuya kapılma umum: genel
                          vâki: gerçekleşmiş vücuh-u seb’a: yedi vecih; Kur’ân’ın yedi türlü okunuş şekli
                          âlem-i şehadet: gözle gördüğümüz âlem âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
                          #794078
                          Anonim

                            şeyâtîn hükmündeki itikadsız maddî fikirler çıkamadıklarından, âyâtın nücumunda ne var, ne yok bilmeyip, yalan ve yanlış haber verirler. Ve onların başlarına o âyâtın nücumundan mezkûr tahkikat gibi şahaplar inerler ve onları yakarlar.

                            Evet, cin fikirli feylesofların felsefesiyle o semâvât-ı Kur’âniyeye çıkılmaz. Belki, âyâtın yıldızlarına, hikmet-i hakikiyenin miracıyla ve iman ve İslâmiyetin kanatlarıyla çıkılabilir.

                            اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى شَمْسِ سَمَاۤءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ فَلَكِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ نُجُومِ الْهُدٰى لِمَنِ اهْتَدٰى blank.gif1
                            سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif2

                            اَللّٰهُمَّ يَارَبَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ زَيِّنْ قُلُوبَ كَاتِبِ هٰذِهِ
                            الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائِهِ بِنُجوُمِ حَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ وَاْلاِيمَانِ اٰمِينَ blank.gif3



                            endOfSection.gifendOfSection.gif

                            [NOT]Dipnot-1 Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet feleğinin ayı olan zât ile, doğru yola erişenlerin hidayet yıldızları olan âl ve ashabına salât et.
                            Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.

                            Dipnot-3 Ey göklerin ve yerin Rabbi olan Allahım! Bu risalenin kâtibi ile arkadaşlarının kalblerini Kur’ân hakikatlerinin yıldızlarıyla süslendir. Âmin.
                            [/NOT]

                            feylesof: filozof, felsefeci hikmet-i hakikiye: felsefenin karşısında Kur’ân’ın koyduğu gerçek hikmet
                            itikadsız: inançsız maddî: maddeyle alâkalı
                            mezkûr: adı geçen miraç: yükseliş
                            nücum: yıldızlar semâvât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın yüce makam ve dereceleri
                            tahkikat: araştırmalar âyât: âyetler
                            şahap: göktaşı, meteor şeyâtin: şeytanlar
                          12 yazı görüntüleniyor - 1 ile 12 arası (toplam 12)
                          • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.