• Bu konu 9 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
11 yazı görüntüleniyor - 1 ile 11 arası (toplam 11)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672340
    Anonim
      Onuncu Lem’a

      Şefkat Tokatları Risalesi

      besmele.jpg
      يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوۤءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ اَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللهُ نَفْسَهُ وَاللهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَدِ1


      âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatalarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarınıblank.gif2 beyan etmekle tefsir ediyor. Hizmet-i Kur’âniyenin bir silsile-i kerameti ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i İlâhî ile nezaret eden ve himmet ve duasıyla yardım eden Gavs-ı Âzamın bir nevi kerameti beyan edilecek. Tâ ki, bu hizmet-i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.

      Bu hizmet-i kudsiyenin kerameti üç nevidir.

      Birinci nevi: O hizmeti ihzar etmek ve hâdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.

      İkinci kısım: Mânileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def edip onları tokatlamaktır.

      Bu iki kısmın hadiseleri çoktur, hem çok uzundur.HAŞİYE-1 Başka vakte tâliken, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.



      [NOT]Dipnot-1 “Herkes hayır olarak ne işlemiş, kötülük olarak ne işlemişse, kıyamet gününde hepsini önünde hazır bulur. O zaman ister ki, işlediği kötülüklerle kendisi arasında büyük bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisinden gelecek bir azaptan sakındırıyor. Çünkü Allah kullarına çok şefkatlidir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:30.

      Dipnot-2 bk. Şûrâ Sûresi, 42:30. Ayrıca bk. Tirmizî, zühd: 57; Müsned: 2:287; 450.

      Haşiye-1 Meselâ din muhaliflerinin, Nur talebelerine verdikleri azap ve sıkıntı ve ihanetlerden, kendileri dünyada daha ziyade cezasını çektiler, aynını gördüler.

      [/NOT]

      Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdülkâdir-i Geylânî) bertaraf etmek: ortadan kaldırmak
      beyan etme: açıklama beşeriyet: insanlık
      cihet: taraf, yön def etmek: uzaklaştırmak
      hadise: olay haşiye: dipnot, açıklayıcı not
      himmet: ciddî gayret, yardım hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatlerini yayma hizmeti
      hizmet-i kudsiye: kutsal hizmet hâdim: hizmetçi
      ihzar etmek: hazırlamak izn-i İlâhî: İlâhî izin, Allah’ın izni
      keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareket muhalif: karşı görüşlü
      mukteza: bir şeyin gereği muzır: zararlı şeyler
      nevi: tür, çeşit nezaret etmek: gözetmek
      sebat etme: bir konuda kararlı olma, vazgeçmeme sehiv: yanılma
      sevk etmek: yöneltmek silsile-i keramet: kerametlerin zincirleme birbirini takibi
      tefsir etme: açıklama, yorumlama tâlik: sonraya bırakma
      ziyade: fazla âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
      şer: kötülük
      #793664
      Anonim

        Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette hâlisen çalışanlara fütur geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler, intibaha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hadiseden on üç, on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecir tokatı görmüşler.

        BİRİNCİSİ

        Bu biçare Said’dir. Her ne vakit hizmete fütur verir, neme lâzım deyip hususî, nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanaatim geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü, hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksiyle tokat yerdim. Sair hâlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksat için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden, kanaatimiz gelmiş ki, o hadiseler hizmet-i Kur’âniyenin kerametindendir.

        Meselâ, bu biçare Said, Van’da ders-i hakaik-i Kur’âniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağında harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler; Burdur’a getirildim.

        Orada yine hizmet-i Kur’âniyede bulunduğum miktarca—o vakit menfilere çok dikkat ediliyordu; her akşam ispat-ı vücut etmekle mükellef oldukları halde—ben ve hâlis talebelerim müstesna kaldık. Ben hiçbir vakit ispat-ı vücuda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşaya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş, “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.” Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’âniyede muvakkat fütur geldi; aksi maksadımla tokat yedim. Yani bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.

        Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla, “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur” dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu. “Aman, halklar gelmesin” dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.

        Barla: (bk. bilgiler) Burdur: (bk. bilgiler)
        Erek Dağı: (bk. bilgiler) Fevzi Paşa: (bk. bilgiler)
        Isparta: (bk. bilgiler) Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
        Van: (bk. bilgiler) biçare: çaresiz
        cihet: yön, taraf ders-i hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatlerini ders verme
        fütur: usanç, gevşeklik galebe etmek: üstün gelmek
        harabe: yıkık hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hizmeti
        hususî: özel hâdisât: olaylar
        hâlis: samimi, saf, temiz hâlisen: samimî olarak
        ihtar: hatırlatma, uyarı intibaha gelmek: uyanmak
        ispat-ı vücut: varlığını gösterme iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma
        kanaat: görüş, fikir keramet: Allah’ın bir ikramı olarak bazı kişi ve varlıklarda görülen olağanüstü hal ve özellik
        kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık menfi: sürgün edilen
        menfâ: sürgün yeri muvakkat: geçici olarak
        mükellef: yükümlü müstesna: bilinen şartların dışında olan
        nefis: kişinin kendisi nefy/nefiy: sürgün
        sair: başka sevk etmek: yöneltmek
        teennî etmek: ihtiyatlı, tedbirli davranmak vakta ki: ne zaman ki
        vaziyet: durum zecir: sakındırma
        âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat Şeyh Said: (bk. bilgiler)
        #793665
        Anonim

          Barla’da ne vakit bana fütur gelmişse, yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet bulmuşsa, bu ehl-i dünyanın yılanlarından, münafıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hadiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.

          Ey kardeşlerim, başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verirseniz ve helâl etseniz, söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrih etmeyeceğim.

          İKİNCİSİ

          Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedakâr bir talebem olan Abdülmecid’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde, hem muallim idi. Hizmet-i Kur’âniyenin daha revaçlı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, içtihadınca, güya menfaatim için iştirak etmedi, rey vermedi. Güya, ben hududa gitseydim, hem hizmet-i Kur’âniye siyasetsiz, sâfi olmayacak, hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirak etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.

          ÜÇÜNCÜSÜ

          Hizmet-i Kur’âniyenin pek mühim bir âzâsı olan Hulûsi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve temin edecek esbab bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan hizmet-i Kur’âniyede fütura yüz göstermeye dair esbab hazırlandı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve validesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir surette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki, hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli—tâ, ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.

          İşte, Hulûsi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütura sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir iki sene bazı münafıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife-i mâneviyesindeki ciddiyete tam mânâsıyla sarıldı.

          DÖRDÜNCÜSÜ

          Muhacir Hafız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor:



          Abdülmecid: (bk. bilgiler – Abdülmecid Nursî) Barla: (bk. bilgiler)
          Ergani: (bk. bilgiler) Eğirdir: (bk. bilgiler)
          Hulûsi Bey: (bk. bilgiler – İbrâhim Hulûsi Yahyagil) Muhacir Hafız Ahmed: (bk. bilgiler)
          Van: (bk. bilgiler) ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
          esbab: sebepler fütur: usanç, gevşeklik
          helâl etmek: izin vermek, bağışlamak hilâf: aykırılık, terslik
          hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hizmeti hudud: sınır
          ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme içtihad: yorum
          iştirak etmek: katılmak lâyetezelzel: sarsılmaz
          muallim: öğretmen musallat olmak: sataşmak
          mânâ: anlam münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
          peder: baba revaçlı: daha çok değer verilen
          rey: oy saadet-i dünyeviye: dünyaya ait mutluluk
          sevk etmek: yönlendirmek sâfi: arınmış, temiz
          tasrih etmek: açıkça ifade etmek teşebbüs etmek: başvurmak, girişmek
          uhrevî: ahirete ait valide: anne
          vazife-i mâneviye: mânevî görev vaziyet: durum
          âzâ: organ, üye çendan: gerçi

          #793666
          Anonim

            Evet, ben itiraf ediyorum ki, hizmet-i Kur’âniyede âhiretim nokta-i nazarında içtihadımda hata ettim. Hizmete fütur verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve kefaretli bir tokat yedim. Şöyle ki:

            Üstadım yeni icadlara HAŞİYE-1 taraftar olmadığı için—benim camim onun komşusudur; şuhur-u selâse geliyor—camimi terk etsem, hem ben çok sevap kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usul yapmazsam, men edileceğim. İşte bu içtihada göre, ruhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, hizmet-i Kur’âniyeye muvakkaten fütur gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat, lillâhilhamd, Üstadımın kat’î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki, o musibetin her dakikası bir gün ibadet kadar hükmünde olduğunu rahmet‑i İlâhiyeden ümitvar olabiliriz. Çünkü o hata bir garaza binaen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.

            BEŞİNCİSİ

            Hakkı Efendidir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki:

            Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla ifa ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nuriyeyi terk etti. Birden, bir şefkat tokadı mânâsında, bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dâvâ başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük, avdetinde hizmet-i Kur’âniyeye, talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.

            Sonra Kur’ân’ı yeni bir tarzda HAŞİYE-2 yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sahip çıktı. Bir cüz’ü güzel yazdı. Fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip, gizli dâvâ vekâletine


            [NOT]Haşiye-1 Yani, Türkçe ezan gibi, şeâir-i İslâmiyeye muhalif bid’atlardır.

            Haşiye-2 Tevafuk mucizesini gösterir bir surette demektir.
            [/NOT]




            Hakkı Efendi: (bk. bilgiler) Hulûsi: (bk. bilgiler – İbrahim Hulûsi Yahyagil)
            avdet: geri dönme bid’at: aslen dinde olmayıp sonradan çıkarılan din için zararlı adet ve uygulama
            binaen: dayanarak cüz: bölüm, kısım
            derd-i maişet: geçim derdi dâvâ açılma: bir suçla mahkemeye çıkma
            dâvâ vekâleti: avukatlık elhak: gerçekten
            fütur: usanç, gevşeklik garaz: kötü kasıt
            haşiye: dipnot, açıklayıcı not hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hizmeti
            hizmet-i Nuriye: Risâle-i Nur için çalışma icad: buluş
            ifa etmek: bir işi gerçekleştirmek ihbar: haber verme
            ihtar edilmek: hatırlatılmak içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma
            kat’î: kesin olarak kefaret: günahlardan ve hatalardan arınma vasıtası
            lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa hepsi Allah’a mahsustur men edilmek: yasaklanmak
            muhalif: aykırı musibet: belâ, dert
            muvakkaten: geçici olarak mânâ: anlam
            mükellef: yükümlü nokta-i nazar: bakış açısı
            rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkat ve merhameti suret: şekil, biçim
            tebrie etme: beraat etme, cezadan kurtulma tevafuk: denk gelme, uygunluk
            usul: metod, yol vekâlet etmek: birinin yerini tutma
            zaruret: zorunluluk Üstad: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
            âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat ümitvar: ümitli
            şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler şuhur-u selâse: üç aylar

            #793667
            Anonim

              teşebbüs etti. Birden, bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem dâvâ vekâleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmayacak” diye, lisan-ı mânâ ile ihtar edildi. Dâvâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için, parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî, sâfi hizmet-i Kur’âniye, gayet temiz, kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.

              Her ne ise… Hulûsi Beyi kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime razı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.

              ALTINCISI

              Bekir Efendidir. Şimdi hazır olmadığı için, ben, kardeşim Abdülmecid’e vekâlet ettiğim gibi, onun itimat ve sadakatine itimadım ve Şamlı Hafız ve Süleyman Efendi gibi bütün has dostlarımın hükümlerine, bildiklerine istinaden diyorum ki:

              Bekir Efendi Onuncu Sözü tab etti. İ’câz-ı Kur’ân’a dair Yirmi Beşinci Sözü yeni huruf çıkmadan tab etmek için ona gönderdik. Onuncu Sözün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi düşünüp, matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye, onun nefsi onu aldattı. Tab edilmedi. Hizmet-i Kur’âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra, dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşaallah, zıyâa giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.

              YEDİNCİSİ

              Şamlı Hafız Tevfik’tir. O kendisi diyor:

              Evet, itiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek hizmet-i Kur’âniyede fütur verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şüphem de kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.

              BİRİNCİSİ: Lillâhilhamd, benim hatt-ı Arabiyem Kur’ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sair arkadaşlarıma taksim etti. Kur’ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvidindeki hizmetime


              Abdülmecid: (bk. bilgiler – Abdülmecid Nursî) Bekir Efendi: (bk. bilgiler – Bekir Bey)
              Hakkı Efendi: (bk. bilgiler) Hulûsi Bey: (bk. bilgiler – İbrahim Hulûsi Yahyagil)
              Lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa, hepsi Allah’a aittir Süleyman Efendi: (bk. bilgiler – Sıddık Süleyman)
              cihet: taraf, yön cüz: bölüm, kısım
              dâvâ vekâleti: avukatlık fakr-ı hal: fakir bir halde olmak
              fütur: usanç, gevşeklik harekât: hareketler
              has: özel hatt-ı Arabiye: Arap harfleriyle yazılan yazı
              hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hizmeti huruf: harfler
              ihsan edilmek: Allah tarafından bir nimetin sunulması, bağışlanması ihtar etmek: hatırlatmak
              istinaden: dayanarak itimat: güven
              iştiyak: çok arzu ve istek i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği
              kudsî: kutsal, mukaddes lisan-ı mânâ: mânâ dili
              muvakkaten: geçici olarak mülâhaza etmek: değerlendirme yapmak
              nefis: insanı daima kötülüğe, yasak olan zevk ve isteklere sevk eden duygu ona bedel: onun yerine
              sadakat: bağlılık sair: diğer
              sâfî: duru, katıksız, temiz tab etmek: basmak
              tebyiz: müsveddeyi temize çekme tesvid: bir yazıyı ilk önce karalama halinde yazma
              vekâlet etme: birinin yerini tutma zıyâa gitme: zayi olma, kaybolma
              Üstad: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Şamlı Hafız Tevfik: (bk. bilgiler)

              #793668
              Anonim

                arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sair arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, “Bu iş bana aittir,” o vakit dedim. “Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur” gibi mağrurâne söyledim. İşte bu hatama göre, fevkalâde, hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.

                İKİNCİSİ: Ben itiraf ediyorum ki, hizmet-i Kur’âniyedeki kemâl-i ihlâs ve sırf livechillâh için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garip hükmündeyim, garibim. Hem, şekvâ olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaate riayet etmediğimden, fakr-ı hale mâruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan—Cenâb-ı Hak affetsin—mürüvvetkârâne bir surette riyâya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki, Kur’ân-ı Hakîmin ruh-u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.

                İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli—fakat inşaallah şefkatli—bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokad da şudur:

                Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, “Bu neden böyle oluyor?” diye esbab arıyorduk. Şimdi kat’î kanaatimiz geldi ki, o hakaik-i Kur’âniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenâb-ı Haktan niyaz ediyorum ki, bundan sonra Cenâb-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden dua rica ediyorum.

                Pür kusur Şamlı Hafız Tevfik




                Arabî hat: Arapça yazı Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
                Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
                esbab: sebepler fakr-ı hal: fakir bir halde olma
                fevkalâde: olağanüstü fütur: usanç, gevşeklik
                garip: kimsesiz gururkârâne: gururlu bir şekilde
                hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçekleri hakikat: doğru gerçek
                hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hizmeti hodbin: bencil; sadece kendini gören, beğenen
                ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet
                ihsan etmek: bağışlamak ihtilât: görüşme, ilişkide bulunma
                iktisad: tutumluluk kemâl-i ihlâs: eksiksiz ve kusursuz ihlâs; bir şeyi sadece ve sadece Allah rızâsı için yapma
                livechillâh: Allah için maatteessüf: ne yazık ki
                mağrur: gururlu mağrurâne: gururlu bir şekilde
                meâl: açıklama mâruz olma: uğrama, yüz yüze gelme
                mübeyyiz: müsveddeleri temize çeken kimse mürüvvetkârâne: cömertçe
                müsevvid: yazıları karalama olarak yazan niyaz etmek: yalvarıp yakarmak
                pür kusur: kusurlarla dolu riayet etmek: uymak
                rica etmek: ummak, ümit etmek riyâ: gösteriş
                ruh-u hizmet: hizmet ruhu sair: başka
                tabasbus: yaltaklanma, kendini küçülterek başkasına beğendirmeye çalışma taksim etmek: bölüştürmek
                tasannu: yapmacık harekette bulunmak tedbir: çekip çevirme; birşeyi temin edecek veya def edecek yol
                tefevvuk etme: üstün gelme, önüne geçme tekdir: azarlama
                temelluk: dalkavukluk tezellül: alçalma
                yabanî: yabancı ziya: ışık
                zulmet: karanlık Üstad: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
                Şamlı Hafız Tevfik: (bk. bilgiler) şekvâ: şikayet, yakınma
                şeytan-ı cinnî ve insî: cinlerden ve insanlardan olan şeytan

                #793669
                Anonim

                  SEKİZİNCİSİ

                  Seyrânî’dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nura müştak ve dirayetli bir talebemdi. Esrar‑ı Kur’âniyenin bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftahı olan tevafukata dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim. Ondan başkaları kemâl-i şevkle iştirak ettiler. O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirak etmemekle beraber, beni de kat’î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. “Eyvah!” dedim, “bu talebemi kaybettim.” Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib, bir halvethanede (yani hapiste) bekledi.

                  DOKUZUNCUSU

                  Büyük Hafız Zühtü’dür. Bu zat, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ ve bid’alardan içtinâbı meslek ittihaz eden talebelerin mânevî şerefini kâfi görmeyerek ve ehl-i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle, mühim bir bid’anın muallimliğini deruhte etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hata işledi. Pek müthiş bir şefkat tokadını yedi. Hanedanının şerefini zîrüzeber edecek bir hadiseye mâruz kaldı. Fakat, maatteessüf, Küçük Hafız Zühtü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hadise ona da temas etti. Belki, inşaallah, o hadise onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur’ân’a vermek için bir ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia hükmüne geçer.

                  ONUNCUSU

                  Hafız Ahmed (r.h.) namında bir adamdır. Bu zat, risalelerin yazmasında iki üç sene teşvikkârâne bir surette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl-i dünya zayıf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl-i dünyaya temas etti—belki o cihetle ehl-i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin


                  Ağrus: (bk. bilgiler) Hafız Ahmed: . Dereli Hâfız Ahmed Efendi olarak bilinir. Isparta’nın Dereli Mahallesinde ikamet ediyordu
                  Hafız Zühtü: (bk. bilgiler) Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
                  Isparta: (bk. bilgiler) Seyrânî: (bk. bilgiler)
                  Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia: vücudun faydasına olan cerrahî ameliyat
                  bid’a: dinin aslında olmadığı halde, sonradan dine sokulan zararlı âdet ve uygulama cihet: taraf, yön
                  deruhte etmek: üzerine almak dirayet: kabiliyet, incelikleri kavrayış
                  ehl-i dünya: sadece dünya ile ilgilenen, âhireti düşünmeyen kişiler elîm: acı ve sıkıntı veren
                  emel: arzu, istek esrar-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın sırları
                  hadise: olay hakikat: doğru gerçek
                  halvethane: yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan oda hanedan: sülale
                  ilm-i cifir/cifir: Arap alfabesindeki her bir harfe sayısal değer verilerek söylenenlerden ve yazılanlardan anlam çıkarma ilmi istifade etmek: faydalanmak
                  istihkak: hak etme istimzaç etme: farklı şeyleri bir araya getirme
                  ittibâ: uyma ittihaz etme: edinme
                  içtinâb: uzak durma, sakınma iştirak etmek: katılmak
                  karib: yakın kat’î: kesin
                  kemâl-i şevk: tam ve kusursuz bir istek kâfi: yeterli
                  maatteessüf: ne yazık ki mevki: yer, makam
                  miftah: anahtar muallim: öğretmen
                  mânevî: mânâya ait, maddî olmayan mânâ: anlam
                  mâruz kalmak: bir şeyle yüz yüze gelmek müştak: arzulu, istekli, düşkün
                  nazar: bakış, göz nâzır: bakan, gözetici
                  risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler suret: şekil
                  tenvir etmek: aydınlatmak tevafukat: birbirine uygun gelişmeler
                  teşvikkârâne: teşvik ederek, bir şeye yönlendirerek zat: kişi
                  zîrüzeber etmek: yerle bir etmek, yıkmak çendan: gerçi
                  şevk: bir şeye duyulan arzu ve istek

                  #793671
                  Anonim

                    ve bir nevi mevki kazansın ve dar olan maişetine bir suhulet olsun. İşte, hizmet‑i Kur’âniyeye o suretle, o yüzden gelen fütur ve zarara mukabil iki tokat yedi. Biri: Dar maişetiyle beraber beş nüfus daha ilâve edildi, perişaniyeti ehemmiyet kesb etti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ birtek adamın tenkit ve itirazını çekemeyen o zat, bilmeyerek bazı dessas insanlar onu öyle bir surette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîrüzeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise, Allah affetsin, belki inşaallah bundan intibaha gelir, yine kısmen vazifesine döner.

                    ON BİRİNCİSİ

                    Belki rızası yok diye yazılmadı.

                    ON İKİNCİSİ

                    Muallim Galip’tir (r.h.). Evet, bu zat, sadıkane ve takdirkârâne, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkilât karşısında zaaf göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl-i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine otuz lira ücret mukabilinde umum Sözler’i ve Mektubat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmekti. Sonra, bazı düşünceler neticesinde, risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hadise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşriyle ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zalim, insafsız çok düşmanları buldu, bir kısım dostlarını kaybetti.

                    ON ÜÇÜNCÜSÜ

                    Hafız Hâlid’dir (r.h.). Kendisi der:

                    Evet, itiraf ediyorum, Üstadımın hizmet-i Kur’âniyede neşrettiği âsârın tesvidinde hararetli bir surette bulunduğum zaman, mahallemizde bir cami imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütur verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz dokuz ay imamlık ettiğim halde, müftünün çok vaadlerine rağmen, fevkalâde bir surette, sarığı saramadım. Şüphemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli

                    Hafız Hâlid: (bk. bilgiler) Muallim Galip: (bk. bilgiler – Ahmed Galip)
                    adâvet: düşmanlık dessas: hilebaz, aldatıcı
                    ehemmiyet: önem ekser: çoğunluk
                    elîm: acı ve sıkıntı veren fevkalâde: olağanüstü
                    fütur: usanç, gevşeklik gam: sıkıntı, üzüntü
                    gussa: üzüntü, tasa hadise: olay
                    hararetli: çok istekli haysiyet: itibar
                    hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hizmeti intibah: uyanma
                    istinsah etmek: el ile yazarak çoğaltmak kemâl-i şevk: tam ve kusursuz bir istek
                    kisve-i ilmiye: ilmi temsil eden elbise maişet: geçim
                    maksad: gaye mukabil: karşılık
                    muvakkaten: geçici olarak müşkilât: zorluk
                    nevi: çeşit, tür neşretmek: yaymak
                    sadıkâne: sadakatli bir şekilde suhulet: kolaylık
                    suret: şekil takdirkârâne: takdir ederek
                    tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek tebyiz: karalama şeklinde yazılan bir yazıyı temize geçme
                    tenkit: eleştiri tenvir etmek: aydınlatmak
                    tesvid: bir yazıyı karalama olarak yazmak vaad: söz verme
                    zaaf: zayıflık, güçsüzlük zalim: acımasız ve haksız davranan
                    zat: kişi zîrüzeber: yerle bir etmek, yıkmak
                    Üstad: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) âsâr: eserler, kitaplar

                    #793672
                    Anonim

                      tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmemle tesvid hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise, yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik. Ve Şah-ı Geylânî gibi, arkamızda melek-i sıyânet gibi bir üstad bulunduğuna itimad ettik.

                      Ez’afü’l-ibâd Hafız Hâlid

                      ON DÖRDÜNCÜSÜ

                      Üç Mustafa’nın küçücük üç tokat yemeleridir.

                      BİRİNCİSİ: Mustafa Çavuş (r.h.) sekiz senedir bizim hususî küçük camie, hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini sonra öğrendik. Cemaate, hususan Cuma gecelerinde, gayet zarurî bir iş olmayınca geri kalmıyordu. Sonra ehl-i dünya onun safvet-i kalbinden istifade ederek dediler ki:

                      “Sözlerin bir kâtibi olan Hafızın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezan muvakkaten terk edilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın.”

                      O bilmiyordu ki, hizmet-i Kur’âniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş. O gece rüyada ben görüyordum ki, Mustafa Çavuş’un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim:

                      “Mustafa Çavuş, sen bugün kimle görüştün? Seni, elin mülevves bir surette kaymakamın arkasında gördüm.”

                      Dedi: “Eyvah! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, ‘Kâtibe söyle.’ Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”

                      Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını camie getirmiş. Hiç vuku bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı muzahrefâtı yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannedip bütün o gazyağını, temizlik yapıyorum diye, camiin her tarafına serpmiş. Acaiptir ki, kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisan-ı hal ile Mustafa Çavuş’a diyor: “Senin gazyağın bize lâzım değil. Ettiğin hata için, gazyağını kabul etmedim” diye işaret vermek için o adama koku işittirilmedi. Hattâ o hafta içinde, Cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda, o kadar çalıştığı halde cemaate yetişemiyordu. Sonra ciddî bir nedamet, bir istiğfar ettikten sonra safvet-i asliyesini buldu.

                      Hafız Hâlid: (bk. bilgiler) Mustafa Çavuş: (bk. bilgiler)
                      acaip: hayret verici, şaşırtıcı cebir: zorlama
                      cemaat: topluluk, grup ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
                      ez’afül-ibâd: kulların en zayıfı hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatlerini yayma hizmeti
                      hususan: özellikle istifade etme: faydalanma
                      istiğfar: af dileme, tevbe etme itimad etmek: güvenmek
                      kudsî: kutsal, mukaddes lisan-ı hal: hal ve beden dili
                      melek-i sıyânet: koruyucu melek muhatap: hitap edilen
                      muvakkaten: geçici olarak muzahrefât: dışkı
                      mülevves: kirli, pis müsevvid: yazıları ilk başta karalama şeklinde yazan kişi
                      nedamet: pişmanlık okka: 1.283 grama karşılık gelen bir ağırlık ölçüsü
                      safvet-i asliye: temelden gelen saflık safvet-i kalb: kalbin saflığı, temizliği
                      sarf etmek: harcamak suret: şekil, görüntü
                      tebliğ etmek: bildirmek tesvid: karalama şeklinde yazma
                      vuku bulmak: meydana gelmek zarurî: zorunlu
                      Üstad: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Şah-ı Geylânî: (bk. bilgiler – Abdülkâdir-i Geylânî)

                      #793673
                      Anonim

                        İKİNCİ MUSTAFA’LAR: Kuleönü’ndeki kıymettar, çalışkan, mühim bir talebem olan Mustafa ile, onun çok sadık ve fedakâr arkadaşı Hafız Mustafa’dır (r.h.). Ben Bayramdan sonra, ehl-i dünya bize sıkıntı verip hizmet-i Kur’âniyeye fütur vermemek için, “Şimdilik gelmesinler,” diye haber göndermiştim. “Şayet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler.” Halbuki bunlar, üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsaitse gitmek niyet edildi. Hiç vuku bulmadığı bir tarzda, hem Mustafa Çavuş, hem Süleyman Efendi, hem ben, hem onlar, zâhir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Herbirimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık ettik. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemadiyen tokatladı ki, bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telâş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip, sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullah Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta “Tevekkelnâ alâllah” dedik, intizar ettik.

                        Sual: Has dostlarınıza gelen musibetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur’âniyede füturları cihetinde bir itab telâkki ediyorsun. Halbuki size ve hizmet-i Kur’âniyeye hakikî düşmanlık edenler selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

                        Elcevap: blank.gif1 اَلظُّلْمُ لاَيَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrınca, dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir.

                        Düşman ise, hizmet-i Kur’âniyeye zıddiyeti, mümânaati, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.

                        Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de, ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için, kısmen dünyada ve sür’aten verilir.blank.gif2 Ehl-i dalâletin cinayetleri o kadar büyüktür ki, kısacık hayat-ı


                        [NOT]Dipnot-1
                        “Zulüm devam etmez, küfür devam eder.” El-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr: 2:107.

                        Dipnot-2 bk. Şûrâ Sûresi, 42:30. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd: 57; Müsned: 2:287, 450.
                        [/NOT]

                        Abdullah Çavuş: (bk. bilgiler) Hafız Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Üstün)
                        Kuleönü: (bk. bilgiler) Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk)
                        Mustafa Çavuş: (bk. bilgiler) Süleyman Efendi: (bk. bilgiler – Sıddık Süleyman)
                        Tevekkelnâ alâllah: “Allah’a tevekkül ettik, dayandık” cihet: taraf, yön
                        cinayet: suç, hukuka uymayan davranış dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                        ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
                        ehl-i iman: Allah’a ve iman esaslarına inanan kimseler, mü’minler ekseriyetle: çoğunlukla
                        fecir: sabah vakti fütur: usanç, gevşeklik
                        hakikî: asıl, gerçek hizmet-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatlerini yayma hizmeti
                        ihtiyatsızlık: tedbirsizlik, önlem almama intibaha gelmek: uyanmak, duyarlı hale gelmek
                        intizar etmek: beklemek itab: azarlama
                        küfür: inkâr, inançsızlık kıymettar: değerli
                        mümânaat: mani, engel mütemadiyen: sürekli olarak
                        nahiye: bucak nev: çeşit, tür
                        selâmet: esenlik, güven sür’aten: hızla
                        tecavüz: saldırı telâkki etmek: kabul etmek
                        vuku bulmak: meydana gelmek zulüm: haksızlık
                        zâhir: açık, gözle görünür zıddiyet: zıtlık
                        zındıka: dinsizlik
                        #793674
                        Anonim

                          dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet olarak, âlem-i bekàdaki Mahkeme-i Kübrâya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.

                          İşte, hadis-i şerifte blank.gif1 اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikate dahi işaret ediyor. Yani, dünyada şu mü’min, kısmen kusurâtından cezasını gördüğü için, dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kâfirler, madem Cehennemden çıkmayacaklar;blank.gif2 hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları tehir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya cennetleridir. Yoksa, mü’min bu dünyada dahi kâfirden mânen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes’uttur. Adeta mü’minin imanı, mü’minin ruhunda bir cennet-i mâneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde mânevî bir cehennemi ateşlendiriyor.

                          سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif3

                          endOfSection.gifendOfSection.gif



                          [NOT]Dipnot-1 “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin Cennetidir.” Müslim, Zühd: 1; Tirmizî, Zühd: 16; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2:197, 323, 389, 485.

                          Dipnot-2 bk. Bakara Sûresi, 2:39, 81, 162, 217, 257, 275; Nisâ Sûresi, 4:14, 169; Mâide Sûresi, 5:37, 80.

                          Dipnot-3 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
                          [/NOT]

                          Mahkeme-i Kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme cennet-i mâneviye: manevî cennet
                          cihet: taraf, yön dâr-ı ceza: iyi veya kötü işlerin karşılığının verildiği ceza ve mükafat yeri
                          ekseriyetle: çoğunlukla hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
                          hakikat: doğru gerçek hasenat: iyi ameller, hayırlar
                          havale etmek: bir işi başka birine bırakmak hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
                          kusurât: kusurlar kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse
                          küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet: asıl, esas, nitelik
                          mes’ut: mutlu mezkûr: adı geçen
                          mukteza-yı adalet: adaletin gereği mânen: mânevî olarak
                          mükâfat: ödül mü’min: Allah’a inanan
                          nisbeten: kıyasla nokta-i nazar: bakış açısı
                          saadet: mutluluk seyyiat: günahlar, kötülükler
                          tehir edilme: ertelenme ziyade: çok
                          âhiret: öldükten sonraki hayat âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi


                        11 yazı görüntüleniyor - 1 ile 11 arası (toplam 11)
                        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.