• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #655209
    Anonim

      Ne kadar cesaret o kadar özgürlük

      Türkiyemizde çoğunluğun din özgürlüğü olmadığından yakınanlar bu yazıyı okumalılar. Özgürlüğün verilmediğini alındığını anlamak için tarihçi olmaya gerek yok. Biraz psikoloji bilgisi, biraz hayat bilgisi yeterlidir.

      Son yüzyıla Psikohistorik yorum

      Özgürlükler tarihi 100 yıl önce Osmanlı coğrafyasında yaşananlarla bugün yaşananlar arasında pekçok benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Psikohistori olarak tanımlanan yeni bilim dalında yaşanan tarihi olayların psikolojik arka plan dinamiğinin önemini vurgulanmaktadır.

      Bundan 100 yıl önce Osmanlı’nın zor günleri idi. İttihat Terakki’ciler, Ahrarlar (Liberaller), Statükocular ve Volkan’cılar vardı.

      Statükocular kurulu düzeni devam ettirmek için ‘İstibdat’ı yöntem olarak kullanıyorlardı. İttihatçıların özgürlük diye bir dertleri yoktu güç ve iktidar odaklı bir hareketti. Volkancılar geleneksel Müslümanlığı tavizsiz istiyorlardı. Ahrarlar Fransız İhtilalini İngilizler gibi yorumluyorlardı. İttihatçılar ise Fransız ihtilalini Napolyon gibi yorumluyorlardı.

      O tarihlerde küçük bir grup vardı. Mehmet Akif, Eşref Edip ve Bediüzzaman gibi mütefekkirlerden oluşan bu topluluk şunu savunuyordu: ‘Meşrutiyet’i meşrua’ yani dindar bir meşrutiyet anlayışı. Avrupa’da başlayan Fransız ihtilali ile vücut bulan hürriyet rüzgarlarına karşı çıkmak yerine olumlu yönlerini alıp bizim değerlerimiz ile kaynaştırmak isteyen bir hareket başlatmak istemişlerdi.

      O tarihlerde bu kişilerin Kürt ırkçıları, Türk ırkçılarına karşı Anadolu’nun birleşmesinde halkı ikna etmekte kurtuluş savaşı öncesi çok hizmetleri olmuştu. Aynı tarihlerde Ortadoğu’da yoğun faaliyeti olan gizli servisler İngilizler ve Fransızlardı. Balkan kökenli Mehmet Akif, Kürt Kökenli Bediüzzaman gibi Arap kökenli bir alimin olmaması İngiliz ve Fransız ajanlarının işini kolaylaştırmıştı.

      Dünyadaki ulus devlet ve ırklar hiyerarşisi rüzgarı Osmanlıya da geldi. Jöntürkler konjonktürel rüzgarla hızla ilerlediler. Türk ırkçılığının hakimiyeti güçlendi. Ancak özgürlükler artmadı daha da azaldı.

      ‘Şer’i hükümleri zorla kabul ettirmek şer’i mi?’ tartışması

      Hatta Sultan Abdülhamit şefkatli bir Sultan olduğu halde otoritenin dozunu zaman zaman kaçırmıştı, belki mecbur kalmıştı. Sonunda İngilizlerin fitne siyaseti ile bugüne kadar gelen provokasyonlar tarihi başladı. 31 Mart 1909 olayı oldu.

      Abdülhamit’in diktatör olmadığı anlaşıldı. Rivayete göre yaptığı manevi istişare ile daha fazla sertleşirse zalim olacağını gördü, iç savaş başlatmak istemedi ve askerlerini kullanmadı. Adalet eksenli davrandı.

      Aslında Abdülhamit’in davranışı ‘Şer’i hükümleri zorla kabul ettirmenin şer’i olmadığı’nı savunanların davranışı idi. Güç odaklı değil adalet odaklı yönetim anlayışı. ‘Ben Kur’anın izin verdiği ölçüde elimden geleni yaptım, insanlar zorla iyi, doğru ve güzele götürülmez.’ Anlayışı aslında Osmanlı laikliği demektir. Halkın inisiyatifine ve iradesine kontrolu bırakmaktır. Rızaya dayalı yönetimi anlamaktır. Merhum Abdülhamit gerçekten büyük adammış.

      İran ve Osmanlı benzerliği

      Yukarda özetlediğim dengeleri kışkırtan İngiliz siyaseti İran’da çalışıyor. İç savaş çıkarmak istiyor. Demokratik refleksler geliştirilmezse İran Osmanlı’nın son dönemi gibi olabilir.

      İran Rıza Şah örneği ile satüko ile batıcılığı birleştirdi. Ancak statüko çok sertleştiği için zıddını doğurdu ve mevcut rejim ortaya çıktı. Türkiye ise demokrasiye geçişle radikal ve marjinal hareketleri önledi.

      Gazetelerde üç İranlı futbolcu bileklerine yeşil bant taktıkları için takımdan ihraç edilmişler. Hiç adalet odaklı olmayan, düşünce özgürlüğünü tanımayan bir asabiyet…

      Tam İngiliz gizli servislerinin yalan belgelerle toplumu birbirine düşürmek için çalışmalarına müsait zemin. Oyun bozmanın çözümü daha çok diyalog, daha çok özgürlük, daha çok adalet. İnşallah İran toplumu ve yönetimi bu oyunu bozar.

      “Ne kadar o kadar” metaforu

      Halk Jargonunda güzel bir deyiş vardır. “Ne kadar ekmek, o kadar köfte” şeklinde. Buna
      “Ne kadar korku, o kadar bunalım,
      ne kadar özgüven, o kadar başarı,
      ne kadar cesaret, o kadar özgürlük,
      ne kadar vatanseverlik, o kadar güçlülük,
      ne kadar adalet, o kadar huzur,
      ne kadar sosyal sermaye, o kadar toplumsal barış
      ne kadar çaba, o kadar şans,
      ne kadar emek, o kadar ücret,
      ne kadar sabır, o kadar zafer,
      ne kadar inanç, o kadar sebat,
      ne kadar hayal, o kadar keşif,
      ne kadar ümit, o kadar motivasyon,
      ne kadar şükür, o kadar dinginlik
      ne kadar tenbellik, o kadar esaret
      ne kadar samimiyet, o kadar ikna
      ne kadar iyi niyet, o kadar gerçek dost
      ne kadar empati, o kadar anlaşılmak
      ne kadar sevgi, o kadar dostluk
      ne kadar dua, o kadar yardım
      ne kadar iyilik, o kadar sevilmek
      ne kadar bencillik, o kadar yalnızlık
      ne kadar dürüstlük, o kadar güven
      ne kadar bilgi, o kadar güçlü olmak
      ne kadar veri, o kadar doğru karar
      ne kadar sezgi, o kadar buluş
      ne kadar merhamet, o kadar sükunet
      ne kadar kanaat, o kadar zenginlik
      ne kadar çıkarcılık, o kadar çatışma
      ne kadar saygı, o kadar itibar
      ne kadar haddini bilmek, o kadar mutluluk
      ne kadar hesabını bilmek, o kadar varlık
      ne kadar cömertlik, o kadar soyluluk
      ne kadar uygulama, o kadar karakter
      ne kadar doğallık, o kadar dengelilik
      ne kadar çile, o kadar dayanıklılık
      ne kadar merak, o kadar ilim
      ne kadar hayret, o kadar öğrenme
      ne kadar ilkeli olmak, o kadar onurlu olmak
      ne kadar düzenlilik, o kadar sonuç,
      ne kadar dikkat, o kadar isabet,
      ve sonuç olarak ne kadar erdemlilik o kadar insanlık …” gibi ilaveler yapabiliriz.

      Konuşulmayan gerçekler zehire dönüşür

      Alman Filozof Nietzche’nin (1844-1900) fena ve fani sözleri ile birlikte baki ve güzel sözleri de var. “Konuşulmayan gerçekler zehire dönüşür” sözü ona aittir. Tıpkı duygularını bastıran insanların vücut kimyalarının bozulması gibi… Duygularını bastıran toplumlar da kendilerini zehirliyorlar ve gelişemiyorlar.

      Yukarıda dile getirdiğim ‘ne kadar o kadar’ metaforunu bizim kültürümüzde olumsuzluğun çok konuşulması ve başkalarına faydalı olma değerinin gerilemesi, gelişmiş toplumlara karşısında özgüvenimizin düşüklüğü, canlanma ve özüne dönme motivasyonun son iki yüz yıldır düşmeye devam etmesi nedeniyle yazdım.

      Önce kendimden başlayarak nasıl tarih yazmış atalarımızın tenbel evlatları olmaktan kurtuluruz diye yazdım. Neden bizi ezenlere yeter diyemiyoruzu aşmak için yazdım. Çoğunluğun din özgürlüğü düşünce özgürlüğü için yazdım.

      Haksızlığa boyun eğmeyi saygı zanneden, haksızlığa ses çıkarmamayı itaat zanneden, neme lazım demeyi menfaat zanneden insanlar gelecek kuşaklarımızın ümitlerini çalıyorlar. Ortaasya’dan Avrupa’nın ortalarına giden motivasyon demokratik refleksini vermeli. Herkes kendi alanını temizlemeli.

      Necip Fazıl ‘Ey ehl-i vatan kalk dediler, kalktım birde baktım ki yerime oturmuşlar’ demişti. Öyle olsa bile canlanalım artık. Özgürlülük ve erdemlilik emek, bedel ve yatırım isteyen değerlerdir.

      Vakit

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.