• Bu konu 25 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
12 yazı görüntüleniyor - 16 ile 27 arası (toplam 27)
  • Yazar
    Yazılar
  • #812960
    Anonim

      Elcevap: Birinci sualin cevabının âhirinde denildiği gibi, mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde’dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdirledir.

      Öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdirle, bir hikmet ve tedbirledir. Çünkü, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduğunu gösteriyor.

      Ölüm bir adem, yokluk, hiçlik, değildir. Ölüm bir hayattan başka bir hayata geçmek için kapıdır. Risale-i Nur’da bu türden bahisler oldukça fazladır. Bilhassa ehl-i iman hakkında ölüm hayatın zahmetlerinden bir kurtuluştur. Hayata gelişimiz askere alınmamız gibi bir fiil, ölümde terhis olmamız gibi başka bir fiil. Yani vazifenin bitişidir. Bu yüzden de vazife bitmezden evvel o vazifeleri en layıkıyla yapmak gayretinde olmalı insan.

      Ölüm bir alemden başka bir aleme geçiştir. Nasıl ki bu aleme gelmeden önce de başka bir alemdeydik, maddi bir cesed giyerek dünya alemine geldik ve hayatla şereflendik. Aynen onun gibi ölüm bir başka aleme geçmemiz için kapı hükmünde. Ölümle o kapıyı açıyoruz.

      Ölüm vücudun değişmesidir.

      Ölüm sonsuz bir hayata davet ve o hayat için kabirle başlayan bir başlangıçtır. Ahiret aleminin belki bir saniyesine karşılık gelmeyen dünya hayatı ile kıyasladığımızda, ölümün bitişten ziyade baki bir hayata bizi hazırladığını daha iyi anlayabiliriz. Onuncu Söz öldükten sonra dirileceğimizi kat’i bir surette ispat edip, bu mektupta bahsi geçen hakikatleri daha iyi anlamamızı sağlıyor.

      Ve nasıl ki dünyaya gelişimiz- hayatımız Allah’ın takdiriyledir. Bu dünyadan gidişimiz de Allah’ın takdiri, yaratması, hikmeti ve tedbiriyledir. Dünyaya Allah getirdi, ölürken rasgele öldü diyemeyiz kimse için. Hayatın sahibi kim ise, ona son verende aynı Zat olmalıdır. Bu şekilde baktığımızda ölümü sebeplere, rastlantılara vermek mümkün değildir. Allah cc. hayat üzerinde o kadar tasarrufu yapar da, sonsuz bir hayatın başlangıcı olan ölümü başkalara bırakır mı ? Sebeler ise sadece birer perdedirler. Fail değiller.

      #812961
      Anonim
        İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs’atli, sürurlu, ıztırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkînin daire-i rahmetine girmektir.

        Öyle bir arenada imtihan oluyoruz ki ; imtihan ile ismi ile sıfatları ile Rabbini tanıyan insan…

        Sevdiğini tüm özellikleriyle tanımaya gayret eden insan…

        Sevdiğine benzerdi insan benzemeli de…

        Ancak öyle sabittir hakiki sevgi…

        Hakiki muhabbet…

        Her türlü soruya isabet gelebilir bazen…Mühim olan bu sorulara cevap verme adabıdır.Çünkü bu cevapları bilip değerlendiren takdiriyle mukafatlandıran Allah (c.c)’dir.

        Ölüm bu hal itibariyle sınavın bitiş vaktidir.Ama bir son değildir.Bütün üzüntülerden arınıp hakiki alemde karşılığını görme vaktidir.Allah ‘ın Baki Rahmetine dahil olmaktır.

        #812962
        Anonim

          [NOT]Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessühle, çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor.

          Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.

          Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan, o mevt onların hayatından daha muntazam ve mahlûk denilir.

          İşte, en ednâ tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahlûk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette, yeraltına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yeraltına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.[/NOT]

          Üstad Hazretleri insanın ölümün son olmadığını, gözümüz önündeki en canlı misalleri nazara vererek ders veriyor. Bir meyve çürüdüğü zaman, içindeki çekirdek ya da bir bitkinin tohumu toprakla buluştuğunda, bunun bir bitiş olmadığını bizzat müşahede ediyoruz. Zira o meyvenin çekirdeği ya da tohum her ne ise, sert kışların, yağmurun, fırtınanın ardından aynısıyla ya da misliyle yeniden hayatlanıyor. Tohumun ya da çekirdeğin yeraltında çürümesi, yepyeni bir surette hayata mazhar olmasının ilk adımı oluyor.

          İşte nasıl bir nebatat dahi toprak altında çürüyüp, kışın dağdağalarının ardından, baharın gelişiyle yeniden hayata mazhar oluyor ise; ondan binler derece daha hayata layık olan insan, elbetteki toprağın altına girip unutulacak değildir haşa. Allah cc. kudretiyle, ilmiyle, hakimiyetiyle, hikmetiyle, külli iradesi ve tedbiri ile, hafiziyetiyle yeniden onu diriltecek ve hayatlandıracaktır. Demek ölüm son değildir.

          Ve ölümün sadece hayat tarzımızın değişmesine bir vesile olduğunu düşünmek akıldan uzak değildir. Yine Üstad Hazretlerinin verdiği misalde, bir bitkinin insanın midesine girmesi, o bitkinin ölümü anlamına geliyor. Ancak o ölüm insan hayatıyla devam ediyor. İnsan vücudunda dağılarak güya bozulan o bitki, vücudun her bir hücresinde hayat buluyor. O hücrelere hayat verme vesilesi olmakla, vücuttaki hücreler sayısınca hayatı vardır denilebilir. İnsan vücudunda ölmezden evvel bir hayatı olan bitkinin, öldükten sonra dağıldığı hücreler kadar hayatı oluyor. Ve bitki hayatından insan hayatına terakki etmiş oluyor aynı zamanda.

          İnsan da ölümüyle dünya hayatından ahiret hayatına terakki ediyor. Maddi cesedin bağımlılıklarından kurtuluyor ve daha nurani bir hayata mazhar oluyor. Bu kısmın ahirinde de Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, sefahette olan insanların ölümleri bahsimizden hariçtir.

          #812963
          Anonim

            İşte nasıl bir nebatat dahi toprak altında çürüyüp, kışın dağdağalarının ardından, baharın gelişiyle yeniden hayata mazhar oluyor ise; ondan binler derece daha hayata layık olan insan, elbetteki toprağın altına girip unutulacak değildir haşa. Allah cc. kudretiyle, ilmiyle, hakimiyetiyle, hikmetiyle, külli iradesi ve tedbiri ile, hafiziyetiyle yeniden onu diriltecek ve hayatlandıracaktır. Demek ölüm son değildir.


            Allah Razı Olsun abim..Belki bu konudan uzak gibi görünse de aklıma namazı getirttiniz.Bazen duyuyorum namaz kılmaktan uzaklaşanları..

            Aslında birçoğu namaz kılmanın ne kadar ihtiyaç olduğunu bilseler de ; Dünya sıkıntılarını vs.sorunlardan namaza tam yoğunlaşamadıklarını söyleyerek uzak kalıyorlar.

            Oysa namaz da aynen külli ve cüzi iradeye temas ediyor.Mesela bir elmanın lezzetini yedikten sonra aynı surette alamıyoruz.

            Fakat o elmanın yemek borusunda,midede tadını alamıyoruz diye yok olduğunu düşünmemiz yersiz olur.Çünkü Allah (c.c) o elmanın vermiş olduğu hayatı insana ayrı ayrı bölüştürür.

            Metabolizmanın tüm ihtiyaçları doğrultusunda kullanılır.Bu bakımdan elma cüzi gibi gözükse de esasen bir bütünlüğe taşınır.

            Küllidir bu surette…

            Namaz da öyle elbet herkes aynı lezzeti almak ister her saniyesinde ki bunu başaran masiva aleminden kopan yüce ruhlardır . Ama külli olarak vücud buluyor bizim yaptıklarımız da …

            Senin yaptığın ameli Allah boşa çıkarmıyor bu surette…

            Aynen elma gibi o elmanın verdiği hayat ile de damarlarında katkısını görür.Varlığını cismen yok oluşuyla inkar edemez.Zira hayat veren Allah elmayı da hayat sürecinde insana hayatını sürdürmesi için hakiki bir nimet yapar.

            İnsan ne kadar değerli yaratılmış ve ne kadar değer veriliyor bunu da yine anlamış oluyoruz.

            Umarım anlatabildim derdimi 🙂

            #812964
            Anonim

              Amin, ecmain. Bu yüzden de Üstad Hazretleri Yrmi Birinci Söz de diyor ki:

              [NOT]Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?” Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.[/NOT]

              #812965
              Anonim

                [NOT] Amma mevt nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz.

                Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzâd edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.[/NOT]

                Evet ölümün bir bitiş olmadığını izahtan sonra, Üstadımız onun bir de nimet cihetinden bahsediyor. Ölüm bir son, hiçlik olmadığı gibi, aynı zamanda da bir nimettir.

                Hayat hareket ister. Çalışmak, çabalamak, gayret, sabır ister. Her canlı hayatını devam ettirebilmek için mücadele vermek zorundadır. İşte zaman oluyor ki bu hayatın getirdiği yükümlülükler artıyor. Hayatın önümüze şart olarak koyduğu vazifelere muvaffak olmakta zorlanabiliyoruz. Sevdiklerimizin birçoğu ise, kabir kapısının arkasında bizi bekliyor.

                Ölüm hem hayatın getirdiği ağır tekliflerden kurtulmak, hem de kabrin diğer tarafına geçmiş ahbablara kavuşmak cihetinden en büyük nimetlerdendir.

                Ankara’da olan bir insanın ahbabının büyük bir kısmı İstanbul’a gitmiş olsa, Ankara’da sadece bir kaçı kalmış olsa ve İstanbul’dan o kişiye bir davet gelse, elbetteki oradaki ahbablara kavuşmak için hiç tereddüt göstermeyecek. Ölüm de bu şekilde bizi sevdiklerimize kavuşturacak bir fırsat. Madem ki ecel kapıya gelmiş, gülerek karşılamak gerek. En başta Efendimiz a.s.m. a kavuşturacak ölüm, gülerek karşılanmaya değmez mi ?

                Daha nice nebiler, sahabiler, alimler, evliyalar, kutuplar, müçtehidler (Allah cc. hepsinden ebeden razı olsun. Selam onlara olsun.) belki milyarlarca Allah’ın sevgili kulları kabrin diğer tarafında. Ölüm kötü olsaydı Allah en başta onların canlarını almazdı. Demek ki ölüm firak ve zevalden ziyade, bir kavuşmak, visal manasına geliyor.

                #812966
                Anonim

                  “Birinci Mektub’da geçen ölümün nimet olması ile ilgili bahsi açıklar mısınız? Bunca insana acı veren ölüm nasıl nimet oluyor?”

                  Allah’ın önü acı, arkası tatlı nimetleri vardır. Yani önce sabır gerektiren, teslim gerektiren, tevekkül gerektiren, rızâ gerektiren; sabrı, teslimi, tevekkülü ve rızâyı gösterenler için hemen ardından Allah’ın sonsuz rahmetini, rızâsını ve merhametini netice veren yüksek nimetler… Hastalıklar gibi, musîbetler gibi, ölüm gibi. Ölümün nimetten ibâret olduğunu, “O ki, hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratmıştır”1 âyetini tefsîr ederken açıklayan Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerine göre, hayat dünyaya nasıl bir yaratma ve takdir ile geliyor ise, dünyadan da bir yaratma ve takdir ile ve bir hikmet ve tedbir ile gidiyor.

                  Bedîüzzaman bu hakikati en basit bitki hayatından örneklerle ispat eder. Şöyle ki: En basit hayat tabakasına sahip bitkinin ölümü, hayatından daha muntazam bir san’at eseridir. Meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumların ölümü görünüşte bozulmak, çürümek ve dağılmaktan ibârettir. Fakat bu görüntü altında gâyet muntazam bir kimyevî muâmele çerçevesinde, elementlerin, minerallerin ve gerekli zerrelerin faydalı şekilde bir araya gelmesiyle öyle bir hamur oluşur ve yoğrulur ki, tohumun ölümü, sümbülün hayatını netice verir. Demek çekirdeğin ölümü, sümbülün hayatının başlangıcıdır veya hayatının tâ kendisidir. Öyleyse çekirdeğin bu ölümü hayat kadar muntazamdır, hayat kadar yaratılmıştır!

                  Hem sonra hayat sahibi meyvelerin veya hayvanların insan mîdesinde ölümleri, insânî hayata çıkmalarına bir basamaktır. Öyleyse bu ölümün meyveler ve hayvanlar için yeni ve daha muntazam bir yaratılma meselesi olduğunu söylemek zor olmaz.

                  İşte en aşağı hayat tabakasına sahip olan bitki hayatının ölümü böyle muntazam bir yaratılışa başlangıç oluyor ve kaynaklık ediyorsa, hayat tabakasının en üstününde yaşayan insan hayatının başına gelen ölüm, elbette daha muntazam ve bâkî bir hayatın basamağı ve başlangıcı olacaktır. Yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, berzâh âleminde bâkî hayat sümbülü verecektir.2

                  Bedîüzzaman, ölümün dört açıdan nimet olduğunu beyan eder. Sırayla ele alalım:

                  1- Ölüm, kimi insanı ağırlaşmış olan hayat vazifesinden ve hayat yükünden kurtarıp yüzde doksan dokuz dostlarına kavuşmasını sağlayan berzah âleminin kapısı hükmünde olduğundan, yaşlılar ile ağır ve çâresi tükenmiş hastalar için en büyük bir nimettir. Ayrıca ölüm ebedî saadetin kapısıdır ve başlangıcıdır. Bizi ölüm ötesi nimetlere ulaştıran bir kapı hükmünde olan ölümün kendisi de, bu açıdan, nimetten başka bir şey değildir.3

                  2- Ölüm mü’mini, dar, sıkıntılı, dağdağalı, karmaşık ve fırtınalı dünya karanlığından çıkarır; geniş, sevinçli, ıztırapsız ve bâkî bir hayata mazhar eder. Kişiyi, hakîkî sevgili olan Cenâb-ı Allah’ın rahmet dâiresine alır. Bilhassa îmân ehli için ölüm karanlıklı bir kuyu ağzı değil, nûrlu âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün görkemiyle ve alıcılığıyla, âhirete nispeten bir zindan hükmündedir. Elbette dünya karanlığından Cennetler bahçesine çıkmak, sıkıntılı ve tutsak cismânî hayattan rahat âlemine ve ruhların uçuştuğu âleme geçmek ve Rahmân’ın huzuruna gitmek bin can ile arzû edilir bir seyahattir. Hattâ bir saadettir.4 Ölüm bu yönüyle de tartışılmaz bir nimettir.

                  3- İhtiyarlık gibi hayat şartlarını ağırlaştıran bir çok olay vardır ki, ölümü hayatın çok üstünde bir nîmet olarak gösterir. Meselâ sana ıztırap veren pek ihtiyar annen ve baban ile birlikte, onların anne ve babaları, dede ve nineleri… vs dayanılmaz, ıztıraplı ve hastalıklı halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar çekilmez bir dert, ölüm ne kadar nimet olurdu; hissederdin.

                  Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şiddetli soğuğunda hayatları ne kadar zahmetli, kış öncesi ölümleri ne kadar rahmet ve nimet doludur.

                  4- Uyku nasıl ki musîbete uğrayanlar, yaralılar ve hastalar için bir rahat, bir rahmet ve bir istirahattır. Öyle de uykunun büyük kardeşi olan ölüm de, musîbetzedelere, çok ağır dert sahiplerine ve intihara kadar götüren belâlarla müptelâ olanlara tam bir rahmet ve nimettir.

                  Fakat şüphesiz ölümün bu rahmet ve nimet ciheti îmân ve salih amel sahipleri içindir. Dalâlet ehli için ise ölüm elbette azap içinde azap, acı içinde acıdır.5

                  Dipnotlar:

                  1- Mülk Sûresi: 2.
                  2- Mektûbât, s. 13.
                  3- İşârâtü’l-İ’câz, s. 229.
                  4- Sözler, s. 187.

                  5- Mektûbât, s. 14.

                  #812967
                  Anonim
                    Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki, mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir.

                    Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin.

                    Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

                    İhtiyarlığın vesile olduğu hastalıklar,yıpranmalar eğer ölüm var olmasaydı daha da zor bir halde devam edecekti.

                    Elbette ölüm bütün zahiri çirkinlikleri gizleyen bir nimet oluyor bu durumda hatta burada kul korunmuş oluyor.İnsanı en güzel halleriyle hafızaya kilitliyor bi bakıma…

                    Hatta misal olarak verilen, dedelerinin dedeleri eğer ki yaşasaydı; ihtiyarlığın kuvvetli derecede ızdıraplarını ve rahatsızlıklarını hep gördüğünden herkes için dayanılmaz bir üzüntü kaynağı olacaktı.Kimse sevdiklerinin,yakınlarının sürekli acılar çektiğini görmek istemez.

                    Çiçekler ile birlikte daha da canlanan sineklerin bile birbirilerine uyumlu zaman aralıklarında var edilmesi bile onların kışın zahmetinden korunduğunu işaret eder.

                    #812968
                    Anonim

                      [TAVSIYE]

                      Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi’nin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î ve zahirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek.

                      Bu hapishane nasılki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir.

                      Öyle de:

                      Bu zemin yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır.

                      Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.


                      Asa-yı Musa

                      [/TAVSIYE]

                      #812969
                      Anonim

                        [NOT]İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs’atli, sürurlu, ıztırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkînin daire-i rahmetine girmektir.[/NOT]

                        Dünya hayatında Allah’ın rahmetini tam hissedemiyoruz. Çünkü dünyada acı ile tatlı, iyi ile kötü, firaklar, zevaller, lezzetler, nur ile nar hepsi bir arada. Dünya hikmet ve imtihan yeri olduğundan tam bir lezzet burada mümkün olamıyor. Hayatın bu dağdağalarını, firaklarını, elemlerini, ıztırablarını bitiren ölüm bu açıdan bir nimettir. Çünkü ölümün ardında ebedi bir saadet var, ebedi kavuşmalar, ebedi lezzetler var. Darü’l hikmetten darü’l rahmete geçiştir ölüm, mü’min olarak ölene.

                        [NOT]Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki, mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
                        [/NOT]

                        Ölümün bir nimet yönünü de buradan anlıyoruz, şöyle ki; İhtiyarlık, hayatı birçok yönden çekilmez hale getiriyor. Beli bükülen dedeler, elleri titreyen nineler, yürümekte zorlanan, konuşmakta zorlanan, mübarek ihtiyar ve ihtiyareleri görmeye hem insanın yüreği dayanmıyor hem de acıyı çeken ihtiyar açısından zor bir durum. Bir de dünyanın ilk insanından itibaren hiçbir insanın ölmediğini, bütün dedelerimizin ve ninelerimizin önümüzde hazır bulunduğunu farzetsek, o ihtiyar ve ihtiyarelerin ölümü istediği gibi, biz dahi onların bu halini görmektense, ölmelerinin nimet olduğunu anlıyacaktık. Çünkü elemin bitişi lezzettir. Ölüm mü’minlerin elemlerini bitiren bir mahluk.

                        Ve kışın fırtınaları, soğukları, yağmuru – çamuru içinde, bahar ve yazı şenlendiren yüzlerce tür börtü – böcek ve hayvanların hallerini görsek, onların ölümünün yaşamalarından daha ziyade nimet olduğunu biraz daha fazla kavrayabilirdik.

                        [NOT]Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için. Öyle de, nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevk eden belâlarla müptelâ olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalâlet için, müteaddit Sözlerde kat’î ispat edildiği gibi, mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azap içinde azaptır; o bahisten hariçtir.[/NOT]

                        Uyku nasıl ki gündüzleri çalışıp yorulan insanlar için bir nimettir, istirahattir ve de rahmettir. Hatta bazen bir hasta ağrılarından uyuyamaz, acı çeker. Sonra bitkin düşüp uykuya dalar. Bilhassa böyle kişiler için uyku belki bütün ilaçlardan daha faideli bir nimettir denilebilir. Aynen bunun ölümde çekilmeyecek derecede ilerleyen musibetzedeler, hatta bazen çıldırıp intiharı düşünen ve deneyen musibetzedeler için bulunmaz bir nimettir. Hatta bazen hastalığı ilerlemiş ve hem kendi açısından hem de bakanlar açısından zor olan kişiler öldüğünde “çok çekti, kurtuldu” dendiği bile olur.

                        Ve burda bahsedilen ölümün nimet olması, sadece mü’minlere ve takva üzere yaşayanlara yöneliktir. Ömrünü sefahette geçirmiş, kafir veya münafık olarak ölenlerin ahireti azaplarla dolu olduğu gibi, ölümleri dahi azaptır.

                        #812970
                        Anonim
                          Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir-hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.

                          Öyle de, nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevk eden belâlarla müptelâ olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.

                          Amma ehl-i dalâlet için, müteaddit Sözlerde katî ispat edildiği gibi, mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azap içinde azaptır; o bahisten hariçtir.

                          Uyku vakitleri Rahmetin eseri bir gölgelik gibi insanı dinlendiriyor.Somut ve soyut anlamda bazı yaraların bir molası gibi şefkatle unutturuyor ve yenilenmeye zemin hazırlıyor.

                          Ölüm varlığı ile; “elbet birgün öleceğiz ve bütün yaşanılan sıkıntılar da bitecek sabırla..” intihar fikrini kapatır.İntiharın aksine dünyann bir sınav meydanı olduğunu ve bu zorlukların ölüme hazırlık olduğunu anlatır.

                          #812971
                          Anonim
                            Allah’ım, Muhammed ve âline salat eyle ve uzun arzulara karşı bize yet; doğru amelle arzularımızı kısalt ki, bir saatin ardından diğer saati tamamlamayı, bir günün ardından diğer günü yaşamayı, bir nefesin peşinden diğer nefesin gelmesini ve bir adımı diğer adımın izlemesini arzulamayalım.

                            Bizi uzun arzulara aldanmaktan, doğuracağı kötü sonuçlardan koru; ölümü gözlerimizin önüne dik; onu anmamızı geçici bir durum kılma; bizi, öyle salih bir amele muvaffak eyle ki, onunla sana dönüşte geç bile kaldığımızı anlayalım; bir an önce sana kavuşmayı isteyelim; ölüm, sevdiğimiz dostumuz, özlediğimiz arkadaşımız ve kavuşmak istediğimiz yakınımız olsun.

                            Ölümü bizim için mutluluk vesilesi kıl, ondan ürküp korkmayalım.

                            Onu bizim için bedbahtlık ve zillet vesilesi kılma.

                            Onu bizim için mağfiretine açılan bir kapı, rahmetine ulaştıran bir anahtar kıl.

                            Bizi, doğru yoldan sapmayan hidayet ehli, gönüllü olarak itaat edenler ve günah işlemeyen, günahlarında ısrar etmeyen tövbekârlar olarak öldür; ey iyilerin mükâfatını üstlenen ve kötülerin işlerini düzelten (yüce Allah)!

                            Amin…

                          12 yazı görüntüleniyor - 16 ile 27 arası (toplam 27)
                          • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.