- Bu konu 27 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
4 Haziran 2012: 20:37 #813357
Anonim
[NOT]Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envâı, âlât ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemâl-i sür’atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını def eder. Evet, semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza, bulutla arz arasında cereyan eden su alışverişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirimler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemâl-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa’y ediyorlar ve bir Müdebbirin emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.[/NOT]
Yukarıdaki benzetmelerden yola çıkarak bir saray muhteşem bir saray düşünüyoruz. Sarayın muhteşem olabilmesi için, gösterişinden başka, saraya ait işlerin kusursuz ve aralıksız yürümesi lazım. Bunun için saray çalışanlarının birbirini tanıması lazım. Bununla da kalmayıp hem yekdiğerine yardımda bulunması hem de onların herbirinden yardım görmesi lazım. Ve bu yardımın olabilmesi için yardım edenlerde akıl, irade, kudret, basar, sem, hayat, ilim, merhamet gibi hasletler olması lazım. Bir saray çalışanlarında bu özellikleri bulmak mümkün ancak kainat sarayındaki ya da fabrikasındaki ya da şehrindeki birbirine hizmet eden her ne varsa bu saydıklarımızın neredeyse hiçbiri yok.
Güneşte ilim yok, irade yok, merhamet yok, görmez ve işitmez bir cisimden ibaret. Bulutlarda da, yağmurda da bahsettiğimiz özelliklerin hiçbirisi yok. Oysa görüyoruz ki güneş milyonlarca km ileriden sanki bizi görüyor gibi dünyamıza ısısını ve ışığını veriyor. Güneş sanki insanı tanıyor, insanın ihtiyacını biliyor, insana yardım etmeyi irade ediyor, insana yardım etmesini gerektiren bir şefkati var. Eğer ilk başta bahsettiğimiz tevhid hakikatından ayrı olarak, güneşin bizim yardımımıza koştuğunu farzedersek bu saydığımız hasletleri onda aynen kabul etmemiz gerekir. Halbuki dünyanın akıllı ve merhametli, iradeli, gören ve işiten insanları bile birbirinin yardımına bu derece koşmuyor ki, güneş gibi camid bir cisimden böyle birşey beklensin. Demek güneş bir neferdir, kumandanının emriyle hareket eder.
Bunun gibi bulut, yıldızlar, galaksiler, yağmur ve daha sayamayacağımız, bu büyük fabrikanın belki milyarlarca çarkları birbirini tanır, bilir, merhamet eder tarzda birbirinin yardımına koşuyor, muavenet ediyor. Bu yardımlaşmanın maksadı hayat olduğu çok risalelerde belirtilmiş. Allah cc. kainattaki herşeyi hayata hizmetkar ediyor bu surette.
5 Haziran 2012: 01:32 #813358Anonim
[NOT]
SEKİZİNCİ LEM’A: Gıda olarak mahlukata, bilhâssa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her şeyin mürebbisi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshirinde bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir.[/NOT]
Mahlukatın ihtiyacı hususunda gerekli olan rızkın gereği miktarı ve tayin edileceği zamanını yine Cenab-ı Hak bilmekte ve İlmi ile tasarruf etmektedir.Öyle bir ihtiyacı ancak yine O bilebilir ve karşılayabilir.İnsan fıtraten rızkın binbir çeşitlerinden sadece kendi metabolizmasına uygun olanları çeşitli nimetler içerisinden seçebilir.Peki bu uygunluğu tayin eden kimdir sorusuna elbette yeri ve göğü ile onun arasındakileri yaratan Allah ‘tır.
Mideyi yaratan yine o midenin nelere hassasiyeti olduğunu bilendir ve nelere ihtiyaç olduğunu da bilendir.
İhtiyaç kadarıyla yani hayatlarını sürdürebilecek ölçülerde Rahmetiyle belli aralıklarda sevkiyata benzetilerek rızkı tayin ettiği belirtilmektedir.
İnsan ile karıncanın midesini yaratan rızkını da ona göre yaratacak ilme sahiptir.
Kainatın içinde sadece canlı olarak insan hayat sahibi değildir.Milyarlarca canlının ihtiyacını tek tek bilen (ehadiyeti ile Rahmeti ) Milyarlarca canlıya da bir anda tayin ettiği zamanlarda rızkını vermekte ve sevk ettirmekte zorlanmaz.
O’nun kudreti herşeye yeter.Ayette de belirtildiği üzere Allah her canlının rızkını taahhüt altına almıştır.
[DIKKAT]
Rızık taahhüt altına alınmıştır[HR][/HR]
Nükte
“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.”(Hud Sûresi, 11: 6.)
âyet-i kerimesiyle, rızık taahhüt altına alınmıştır.Fakat, rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.
Âyetle taahhüt altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor.Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir.
Ancak sa’y ve kisbe bağlıdır.
Nokta
Arkadaş! Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır.Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbikle tecziye edilir.
Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa müstahak olur.
Çünkü, bu musibet o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar.
Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss-i şefkat ve himâyeye muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibete mâruz kalır.
İHTAR: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.Mesnevî-i Nuriye, s. 64[/DIKKAT]
5 Haziran 2012: 14:48 #813359Anonim
[NOT]
DOKUZUNCU LEM’A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz’iyat üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur.[/NOT]
Yeryüzünde çeşit çeşit mahlukatın üzerinde nasıl bir hatem-i ehadiyet var ise bütünlüğünde,dağılmış olarak görünenlerde de aynı ehadiyeti mevcuttur.Çiçeklerin bin bir çeşidinin olması ve her çeşidine ayrı ayrı Rahmetinin tecelli ettiği hayatta olmasıyla görülmekte…Papatya da bir çiçek…Gül de bir çiçek..Menekşe de bir çiçek..
Çeşitlilik içerisinde çeşitliliğe sınır tanımayan Allah sanatının en ala mertebede versiyonlarını birer kartela gibi yeryüzüne bezemiştir.SubhanAllah ile Kudretine ,Elhamdülillah ile Cemaline fikri zikir etmek düşer inşaAllah bizim de ruhaniyetimize ki terakkiyette adımlar artsın.
[DIKKAT]
Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev’iye ve vahdet-i cinsiye veumumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik
ve herbir nev’in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad ve iaşede ve icadda beraberlik ve
birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat’î şehadette
bulunmasın!
Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine
işareti olmasın.
Asa-yı Musa
[/DIKKAT]
5 Haziran 2012: 22:58 #813360Anonim
Allah (c.c) yaratmış olduğu mahlukat ile kullarına kendisini tanıttırmak ve O yarattıklarının dillerinden çekilen zikirleri tefekkür gözüyle görmemizi istiyor.[DIKKAT]
Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin ferdleri sayısınca dillerve o ferdlerin a’za ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz
ubudiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdarane temsil edip dergâh-ı İlahiyeye takdim etmek için kırkbin başlı ve her
başı kırkbin dil ile ve herbir dil ile kırkbin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ı hakikat
olarak Muhbir-i Sadık haber vermiş.
Asa-yı Musa[/DIKKAT]
[DIKKAT]
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olanSâni’-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm!
Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle;
seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.
Asa-yı Musa[/DIKKAT]
5 Haziran 2012: 23:22 #813361Anonim
[DIKKAT]
ÜÇÜNCÜ LEM’A: Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz.Şöyle ki:
Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur.Kezalik Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan âcizdirler.
Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in’ikas etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde her birisinde hakikî bir şemsin maddesiyle mevcud bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
Mesnevi-i Nuriye[/DIKKAT]
6 Haziran 2012: 01:11 #813362Anonim
[NOT]
Evet bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür. Ve o tohum da, o tarla sahibinin malıdır. Yani o buna, bu da ona şehadet ediyorlar.[/NOT]
Tarlaya ekilen tohumdan murad edilen onun emr-i ilahiye tabi oluşuyla acizliğini ve fakrının karşısında sümbüllenmesidir.Yani Üstadın da dediği gibi;
“Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir”
tohumun mevti onu başka bir şekilde vazifeye taşımakla yine hayattır ve hayattadır.Tohum da tarla da sahibinin mülkünde birer şehadet numunesi olarak delildirler.6 Haziran 2012: 16:52 #813363Anonim
[NOT]Evet, şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren nebatat izn-i İlâhî ile meydana gelir. Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin ihtiyacatını yerine getirir. Balarısıyla ipekböceğinin insanlara yaptıkları yardımlar, bu dâvâyı ispat eder.
Evet, bu gibi eşya-yı camidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek âşikâr bir delildir ki, onlar kerîm bir Müdebbirin hademesi ve amelesi olup Onun emriyle, izniyle iş görürler.[/NOT]
Kainattaki yardımlaşma kanununu Allah’ın kudreti ve iradesi ile olduğu haricinde izah edebilmek için 3 yol var. Bu üç yolun imkansızlığı ispatlandıktan sonra 4. yol olan Allah’ın emri ve iradesi ile, kainattaki her şeyin birbirinin yardımına koştuğunu, kabul etmek lazım gelir. Yirmi Üçüncü Lem’a (Tabiat Risalesi) bu 3 yolun imkansızlığını çok güzel izah etmiş. Biz Müslümanlar elbette bu yardımlaşmayı Allah’ın yaptırdığını biliyoruz. Allah’ı kabul etmeyenlerin de kainattaki bu yardımlaşma üzerinde tefekkür edip neyi savunduklarını düşünmeleri gerek. Ya da akıllarını kaybedip kendilerini sarhoşluğa vermeleri gerekir ki, bu gerçeğin sorumluluklarıyla yüzleşmekten kendilerini bir derece kurtarabilsinler. Bu da sadece geçici olarak kendini aldatmak olur, hakikat değişmez.7 Haziran 2012: 12:00 #813364Anonim
[NOT]
Kezalik kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni’-i Vâhid’in yed-i tasarrufundadır.[/NOT]
Bunun gibi kainattaki yaratılan herşey de tohum gibidirler.Aynen alemi ve onun meydana gelmesi ve devamındaki tüm unsurlar da tarla hükmündedir.Her iki tarafın lisan-i halleri ( vazifeleri onların dilleri hükmünde olan birer ibadettir ) ile şehadetleri ; yaratılan ve yaratılan mahlukatın sebep-sonuç unusurları,tohum ve tohumun yetişmesi için tayin edilen sahanın,tarlanın da Cenab-ı Hakk’ın tasarrufu dairesinde kuşatılmıştır.Tohumdan gaye ; onun olgunlaşması ve meyve vermesidir.Yoksa tohumun toprağın altında çatlamadan öleni de var,çatlayıp çürüyüp gideni de var,ya da Bismillah deyip en sert kayaları nazenin dalıyla Allah adıyla kıran da var ve kırıp da meyve veren bin bir tohuma ev sahibi olan da var.
Sebepler dairesine takılmamak lazım.Sebepleri yaratan her ne unsur varsa Allah Azze ve Celle tarafından oluşturulmaktadır.Çünkü nasıl ki bir insana sebepler ile bir kıyafet giydirir.O kıyafet üzerinde istediği gibi kesip,biçer …İnsanın buna cevap vermeye haddi ve hakkı yoksa herşeyi bilen Allah dilediği gibi yarattıklarında tasarruf eder.Yani dilediği herşey de O’nun ilmi ve isteği vardır.Bu ilim yaratılan için en hayırlı olanıdır.Hayra giden bir yolda zahiri gözüken zorluklar aslında murad edilen olgunluğa erişmektir,eriştirilmektir…
Gaye bu dur zaten…
7 Haziran 2012: 14:32 #813365Anonim
55-RAHMAN:
Bismillahirrahmannirrahim
1 – Rahmân (çok merhametli olan Allah)
2 – Kurân’ı öğretti.
3 – İnsanı yarattı.
4 – Ona beyanı öğretti.
5 – Güneş de ay da bir hesab iledir.
6 – Bitkiler ve ağaçlar secde etmektedirler.
7 – Göğü yükseltti ve mizanı koydu.
8 – Sakın tartıda taşkınlık etmeyin.
9 -Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın.
10 – (Allah) yeri mahlukat için (aşağıya) koydu.
11 – Orada meyvalar ve salkımlı hurma ağaçları vardır.
12 – Yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.
13 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
14 – Allah insanı, pişmiş bir çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.
15 – Cinleri de hâlis ateşten yarattı.
16 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
17 – (O) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.
18 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
19 – (Acı ve tatlı) iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar.
20 – Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.
21 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
22 – İkisinden de inci ve mercan çıkar.
23 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
24 – Denizde koca dağlar gibi yükselen gemiler de onundur.
25 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
26 – Yer üzerinde bulunan her şey fânidir.
27 – Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır.
28 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
29 – Göklerde ve yerde bulunanlar, O’ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.
30 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
31 – Ey insan ve cin! sizin de hesabınızı ele alacağız.
32 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
33 – Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.
34 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
35 – Üzerinize ateşten alev ve duman gönderilir, kendinizi savunamazsınız.
36 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz
37 – Gök yarılıp da, erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman…
38- Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
39 – İşte o gün, ne insana ne de cinne günahından sorulmaz.
40 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
41 – Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından tutulur.
42 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
43 – İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir.
44 – Onunla kaynar su arasında dolaşırlar.
45 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
46 – Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.
47 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
48 – İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.
49 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
50 – İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.
51 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
52 – İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.
53 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
54 – Astarları atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin de devşirmesi yakındır.
55 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
56 – Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.
57 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
58 – Sanki onlar yâkut ve mercandırlar.
59 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
60 – İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?
61 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
62 – Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
63 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
64 – (Bu cennetler) yemyeşildirler.
65 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
66 – İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.
67 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
68 – İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.
69 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
70 – İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır.
71 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
72 – Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş hûriler vardır.
73 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
74 – Bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.
75 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
76 – Yeşil yastıklara ve hârikulâde güzel işlemeli döşeklere yaslanırlar.
77 – Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
78 – Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir!
Sadakallahulazim.
8 Haziran 2012: 07:00 #813366Anonim
[NOT]
Demek edna bir mahluka yapılan tasarruf-u hakikî ve zaîf bir mevcuda edilen tevcih-i rububiyet, âlem ve anasır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i rububiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur.[/NOT]
Demek oluyor ki en küçük mahlukata ( çekirdekten,tohumdan vs.en cüzi numuneler ) Cenab-ı Hak rububiyeti ile ( herşeyin O’nun iradesi ve tedbiri altında olması ) onlara hakiki bir cihetten inkişaflarını sağlıyor.Aralarındaki yardım ile rızıklarının temini ve itaat ile hayatlarını idame ettirmeleri ancak Tek Bir Zat’a mahsus olabilir.Hepsini bir arada tutup bir arada şekillendiren ve izana getirebilen Tek Kudret Sahibi Allah’ın varlığına giden bu tevhid mühürlerinin farkındalığında yaşamak da hakiki sebeplerdendir.
Üstadın da belirrtiği üzere ;
” Başa gelen her işte iki sebep var;biri zahiri, diğeri hakiki ”
Etrafımızda görebildiğimiz herşey zahiri fakat ardındaki açılan perde ise hakiki neticedir.
9 Haziran 2012: 14:01 #813367Anonim
[NOT]SEKİZİNCİ LEM’A: Gıda olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevk edilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak herşeyin mürebbîsi ve herşeyin müdebbiri ve herşey yed-i teshîrinde bulunan bir Zâtın hâtem-i hassı olabilir.[/NOT]
Allah’ın bir ismi de Rezzaktır. Mahlukatın ihtiyacı olan rızıklar bu ismin tecellileriyle meydana geliyor. Bilhassa hayvanların rızkı tam vaktinde ve zamanında yetişiyor. İnsanda irade olduğundan, rızkını temin için sebeplere riayet etmesi gerekiyor. Bu sebepler en başta fiili dua olan çalışmak ve sonrasında kavli dua ile Allahtan istemek.
Hayvanlarda ise şuur ve irade insanlardaki kadar gelişmediği için rızıkları daha muntazam şekilde, ihtiyaçları anında önlerine geliyor veyahut rızıklarına doğru Allah cc. tarafından sevkediliyorlar. Ve en aciz ve en muhtaçlar en iyi şekilde besleniyor.
Henüz annesinin karınında olan bir yavru, hiçbir gücü-kuvveti bulunmaksızın rızkına kavuşturuluyor. Doğduğunda yine rızkın en kalitelisini, en alasını yanıbaşında buluyor. Büyüyene kadar, Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olan anne şefkati sebebiyle, rızkı önüne getiriliyor. Ve keza kainatın her bir yerinde rızıklanma faaliyeti o kadar aşikar görünüyor ki, kendi ihtiyaçlarından habersiz binlerce belki yüzbinlerce tür hayvanat ve nebatat o ihtiyaçlarına tam zamanında kavuşuyorlar. Ve ihtiyaç duydukları şey aynısıyla kendilerini buluyor. Etle beslenenin et, otla beslenenin ot geliyor önüne. Mevsimlere göre değişen ihtiyaçları da gözetiliyor ve o mevsimdeki ihtiyaçlarına göre rızıklarla rızıklanıyorlar.
Kainatın her yerinde cari olan böyle bir faaliyet, elbette rızıklanan her bir ferdin ve türünün halini, ihtiyacını bilen ve onlara merhamet eden bir Zatın eliyle gerçekleştirilebilir.
9 Haziran 2012: 14:25 #813368Anonim
[NOT]DOKUZUNCU LEM’A: Bakınız, âlem-i arz ve bütün cüz’iyat üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur. Evet, bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür. Ve o tohum da, o tarla sahibinin malıdır. Yani, o buna, bu da ona şehadet ediyorlar.
Kezalik, kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuatı ile âlem-i anasır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, hep bir Sâni-i Vâhidin yed-i tasarrufundadır. Demek ednâ bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zayıf bir mevcuda edilen tevcih-i rububiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i rububiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer birşeye temellük etmeye niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar: En cüz’î bir fert, “Ancak nev’imi yaratan beni yaratabilir” diyor. Çünkü efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nevi, “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza bak, ne söylüyor: Sema ile aralarında alışverişi bulunduğu için, “Beni halk edebilen, ancak mecmû-u kâinatı halk eden Zâttır” diyor. Çünkü aralarında tesanüt vardır.[/NOT]
Üstad burda cüzde ve küllde olan vahdet tecellilerini tarla tohum misali ile akla yakınlaştırıyor. Tarla sahibi kim ise tohumun sahibi de odur. Tohum sahibi kim ise tarlanın sahibi de odur.
Kainattaki yaratılmış sanatlı herşeyde tohum gibidir. Alemide bir tarla olarak düşünürsek, tarla içinde bulunan herşey o tarla sahibine aittir. Ve herşeye ayrı ayrı baktığımızda sahibi kim ise, onların bulunduğu muhit olan tarla da aynı Zata aittir. İkisi birbirine delil oluyor.
Demekki en basit bir mahluk üzerinde yapılan tasarrufu gerçekleştiren Zat ile, o mahlukun bulunduğu mekanın tamamında da tasarruf eden aynı Zat olmalıdır.
İnsan cüz’i iradesiyle, sönük aklıyla, malikini anlamak için verilmiş olan azaları, hissiyatlarıyla ortaya çıkıp temellük (sahiplenme) davasında bulunamaz. Çünkü kendisi gibi bir değil milyarlarca benzerleri var. O milyarlarca insanı kim yaratmışsa, kim terbiye ediyor ise, bir insanı yaratanda aynıdır, aynı Zat tarafından terbiye ediliyor. Ayrıca bir zerreyi sahiplenmeye kalkan, bütün zerreleri de sahiplenecek kudreti olması gerektir. Sonsuz zerrelere hükmünü geçiremeyen, birine de hükmünü geçiremez. Denizdeki damla bana ait diyenin, denizi de sahiplenecek kudrete malik olması gerektir. Damlanın üzerindeki güneşin bir tecellisini sahiplenen, güneşi de sahiplenecek kudrette olması gerektir, vs…
Otuz İkinci Söz Birinci Mevkıfta bu hakikat, harikulade bir şekilde izah edilmiş. Dileyenler müracaat edebilirler. Sorularla Risale | Risale-i Nur Külliyatı | Otuz İkinci Söz
10 Haziran 2012: 20:24 #813369Anonim
[NOT]
İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer bir şeye temellük etmeğe niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz’î bir ferd, “Ancak nev’imi yaratan beni yaratabilir.” diyor. Çünki efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nev’, “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır.” diyor. Çünki aralarında tesanüd vardır.[/NOT]Şayet birşeye muktedir olmak istiyorsan benim dairemdir, hakkım vardır sahibiyim diyorsan kainatın meydanına çık kendini tecrübe et ve tüm yaratılan mahlukatın lisan-i halleri ile neler söylediğini duymaya çalış.
Hepsi ; çeşitlerini yaratanın ancak kendisini yaratabileceğine şahitlik edeceklerdir.Çünkü ferdler arasında benzerlik vardır.Bu benzerliğin tesadüfe yeri asla ve asla yoktur.Yeryüzünün neresine bakılırsa bakılsın dağınık gibi gözüken her yeni canlı da aynı şekilde şahitlik eder.
Yeryüzünün tamamında aynen Allah’ın birliğine şahitlik edercesine aralarında bir dayanışma vardır.Dayanışmanın var edilmesi ve gerekçelerini; suya olan ihtiyaç ve suyun yeryüzüne ulaştırılmasına kadar geçen süre ve işbirliğini de kısaca örnek verebiliriz.
12 Haziran 2012: 09:51 #813370Anonim
[DIKKAT]
Tevhîd’in birinci mertebesi, insanın diliyle Lâ ilâhe illâllah, kalbi gafil veya inkâr edici olmadan demesidir. Münafıkların Tevhîd’i gibi…
Tevhîd’in ikinci mertebesi, lafzın mânâsını kalben tasdik et-mektir. Nitekim bütün müslümanlar bunu tasdik ederler. Bu ise halk tabakasının inancıdır.
Tevhîd’in üçüncü mertebesi, hak nûrunun vasıtası ve keşif yoluyla, o mânâyı müşahede etmektir. Bu makam, Allah’ın dergâhına yaklaştırılan mukarreblerin makamıdır. Bunun mânâsı: Birçok şeyi müşahede ettiği halde onların çokluklarına rağmen, kahhâr ve bir olan Allah’tan sâdır olduklarını bilmek demektir.
Tevhid’in dördüncü mertebesi, varlıkta birden başkasını gör-memektir. Bu ise sıddîkların müşahedesidir. Sûfîler buna el-fenâ fıt-Tevhîd (Tevhîd’de fâni olmak) adını verirler. Çünkü şahıs, birden başkasını görmemek hasebiyle, nefsini dahi görmez. Tevhid’le müstağrak olduğundan dolayı, nefsini görmediğinden, Tevhîd hususunda nefsinden de fâni olur. Yani hem nefsini görmekten, hem de halkın görmesinden yok olur.
Birincisi, sadece diliyle muvahhid’dir. Bu şekildeki tevhid, sadece dünyada sahibinin boynunu şeriatın kılıcından korur.
İkincisi, söylediğine kalben inanan ve söylediğim kalbi yalanlamayan bir muvahhiddir. Bu tevhid, kalp üzerine vurulan bir düğümdür. Bunda kalp genişliği yoktur. Fakat sahibi eğer bu inanç üzerinde ölmüş ve imanı günahlarla zayıflamışsa ahirette onu azaptan korur.Bu düğümün birtakım hileleri vardır. Onların zayıflatılıp sökülmesi gerekir. O hilelere bid’at adı verilir ve bir takım hileleri vardır ki onlarla çözülmenin ondan uzaklaştırılması istenilir ve yine onlardan bu düğümün sağlamlaştırılması ve kalp üzerine iyice bağlanması kastolunuyr. Bu ikinci duruma da kelâm adı verilir. Kelâmı bilene de mütekellim adı verilir. Mütekellim, mübtedi’in (bid’atçı’nın) zıddıdır.
Mütekellimîn gayesi, bid’atçıyı bu düğümü halk tabakasının kalplerinden çözmeyi istemekten uzaklaştırmaktır. Bazen mütekellime, muvahhid ismi de tahsis olunur. Çünkü kelâmıyla halk tabakasının Tevhîd’ini kalplerinden bu düğümün çözülmesi için korumak ister.
Üçüncüsü şu mânâ ile muvahhiddir: Hak, olduğu gibi kendisine keşfolunduğunda bir failden başkasını görmez. Hakîkat açısından ancak bir fail görür. Böyle gördüğü zaman hakîkat olduğu gibi kendisine keşfolunmuş demektir. Mânâsı; kalbini hakîkat lâfzının mefhumu üzerinde bağlamaya zorlamak değildir. Çünkü böyle bir mertebe, halk tabakasının ve kelâmcıların mertebesidir; zira kelâmcı, avâmdan inanç hususunda ayrılmaz.Yani ikisi de bu hususta eşittir. Kelâmcının avâm tabakasından üstünlüğü ancak bu düğümü çözmekte bid’atçının hilelerini defetmeye yararlı kelâm sanatını bilmesindendir.
Dördüncüsü şu mânâ ile muvahhiddir: Onun şuhudunda birden başkası hazır olmamıştır. Bu bakımdan çok olmak hasebiyle değil, bir olarak görür. İşte Tevhîd’de en yüce gaye budur.
Birinci derece, cevizin üst kabuğu, ikinci derece alt kabuğu, üçüncü derece özü, dördüncü derece de özden çıkarılan yağ gibidir.Cevizin üst kabuğu hayırsız, yenildiği zaman acıdır, içine bakıldığı zaman çirkin, odun olarak kullanıldığında ateşi söndürüp, dumanı çoğaltır, evde bırakıldığı zaman yeri daraltır. Ancak bir müddet cevizi korumak için üzerinde kalır, sonra atılır. İşte imanın birinci derecesi de aynen onun gibi kalben tasdik edilmeksizin sadece dil ile söylenen tevhidin de faydası yok, zararı çok, zâhir ve bâtını çirkin olan bir tevhîd’dir.
Fakat bu tevhid, bir müddet ölüm anına kadar alt kabuğu korumakta faydalı olur Alt kabuk, burada, kalp ile bedendir. Münâfığın tevhîdi, bedenini şeriatın kılıcından korur. Çünkü İslâm gazileri kalpleri yarıp içindekine bakmakla mükellef kılınmamışlardır.
Kılıç ise, ancak bedene dokunur ki bu da alt kabuktur. Ancak ondan ölümle soyunur. Ölümden sonra münâfığın tevhîd’inin hiçbir faydası kalmaz. Nasıl ki alt kabuğu üst kabuğa nisbeten menfaati zâhir ise (tıpkı onun gibi)…
Çünkü alt kabuk özü korur. Zâhid onu edindiğinde, fesaddan korunur. Kabuk özün üzerinden soyulduğunda odun olarak kendisinden faydalanılabilir. Fakat öze nisbeten kıymeti pek düşüktür. İşte onun gibi, keşif olmaksızın sadece mücerred inanç, mücerred dil ile söylemeye nisbeten çok faydalıdır. Fakat göğsün genişlemesi ve hakkın nûrunun orada doğması ile elde edilen müşahede ve keşfe nisbeten kıymeti düşüktür. Çünkü şu ayetle ancak göğsün inşirahı kastolunmuştur. Allah kime hidayet etmeyi dilerse, onun göğsünü İslâm’a açar.(En’âm/125)
Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı kimse, rabbinden bir nûr üzere değil mi?
(Zümer/23)İhyay-ı Ulumuddin
[/DIKKAT]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.