- Bu konu 21 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
2 Ağustos 2012: 12:20 #806305
Anonim
Hem tasavvuf kitâbları da –vahdetü’l-vücûd, vahdetü’ş-şuhûd gibi– meslek ve meşreblere göre taaddüd etmiştir. Yine ehl-i tasavvufun bir kısmı istikámet üzere bulunmuş, bir kısmı ise istikámeti muhâfaza edememiştir. Her iki kısım mutasavvıfların efkârı, tasavvuf kitâblarında yer almıştır. Nasıl, eğrinin eğriliğini isbât etmektense, doğrunun doğruluğu isbât edilse daha selâmetlidir; aynen öyle de, Risâle-i Nûr kelâm ve tasavvufa muhâlif olarak, ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin isbâtı cihetinde ifâde-i beyân etmiştir.
Evet, Risâle-i Nûr’un yüzlerce yerinde ehl-i bid’anın ve ehl-i felsefenin bâtıl efkârı çürütülmekte; fakat bu fikirler tasvîr edilmemektedir. Tâ ki, sâfî zihinler onunla bulanmasın. İşte bunun için, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarının ehl-i bid’anın ve ehl-i felsefenin efkârını öğrenmesi ve onların kitâblarını ve kelâm kitâblarında geçen mücâdeleleri okuması lâzım değildir. Zîrâ, Risâle-i Nûr onları çürütmüştür. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ise zâten o kitâbları okumaları câiz değildir. Çünkü, zarâr görür.
Müellif (ra)’ın, “Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütâleayla ba’zan bir günde (menfî veyâ müsbet) bir cild kitâbı anlayarak mütâlea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kurân ve Kurândan gelen Resâilün-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletün-Nûr çok mütenevvi’ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir” cümlelerini, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere ulemânın müsbet kitâblarının okunmaması, husûsan kelâm kitâblarında geçen zarûriyyât-ı dîniyyenin ve fıkhî mesâilin öğrenilmemesi ma’nâsında te’vîl etmek; ancak o gizli zındıka komitesinin işi olabilir. O gizli komitenin planıyla bugün maalesef Üstâd Hazretlerinin yasakladığı ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâbları, her çeşit romanlar ve gazeteler okunuyor; ancak başta Kur’ân, Hadîs ve Fıkıh olmak üzere selef-i sâlihînin kitâbları ve ulemâ-i İslâmın eserleri okunmuyor. Şerhini yaptığımız mektûba tamâmen zıt hareket ediliyor.
(Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır.) Metinde geçen “sizler” ta’bîrinden murâd; Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır, umûm Risâle-i Nûr okuyucuları değildir. İmâm-ı Gazâlî’nin beyân ettiği üzere: “Talebenin edebi, üstâdına kanâat etmektir.” İmâm Rabbânî de bunu emretmektedir. Müellif (ra) da bu makámda meâlen diyor ki: “Mâdem ben îmân hakíkatlerinin isbâtı noktasında bir müceddidim ve bu husûsta size, tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel hakáik-ı îmâniyyeyi kâfî miktârda ders veriyorum; siz dahi bu cihette, yâni îmân hakíkatlerinin isbâtı ve keşfi cihetinde Risâle-i Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır”; (belki bu zamânda elzemdir), yâni daha lüzûmludur. Bu elzemiyyet ise iki noktadan kaynaklanmaktadır:
Birincisi: Bu zamânda çok bid’alarla âlûde kitâblar yazıldığından, sırât-ı müstakíme irşâd eden Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.
İkincisi: Biz zayıfız. Bize tecâvüz edenler ise hadsizdir. Sâir mu’teber kitâbların hâmîleri ve okuyucuları ise pek çoktur. Risâle-i Nûrun hâmîleri ve okuyucuları ise pek azdır. Bu noktadan da Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.Nitekim müellif (ra) gelecek ifâdelerinde bu iki noktayı şöyle beyân etmektedir: (Hem şimdilik ba’zı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid’atlara müsâid gittiği için); îmân hakíkatlerinin delîllerle isbâtı husûsunda Risâle-i Nûr’a kanâat edip ba’zı bid’akâr hocaların yazdıkları kitâbları okumamak lâzım ve elzemdir. (Risâletün-Nûr, zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazîfesi iken.
Yâni, Risâle-i Nûr’un iki vazîfesi vardır.
Birisi: Îmân hakíkatlerini zındakaya karşı isbât ve müdâfaa etmek.
Diğeri: Bid’alara karşı sünnet-i seniyyenin düstûrlarını muhâfaza etmekdir ki, bu bid’alardan birisi de Latin hurûfudur. O hâlde, Sünnet-i Seniyyenin düstûrlarına teferruât diyerek ihmâlkârlık göstermemek lâzımdır. Sünnet-i Seniyyeye bilfiil ittiba’ edilmese de, sünnet-i seniyyenin bütün nev’lerine binniyet, bilkasd taraftârâne ve iltizâmkârâne tâlib olmak ve bid’alara taraftâr olmamak şarttır. Yoksa, “talebelik” ünvânını alamaz. Nitekim, müellif (ra), bu hakíkati “Sünnet-i Seniyye Risâlesi”nde şöyle ifâde etmektedir:“Sünnet-i Seniyyenin herbir nevine tamâmen bilfiil ittiba’ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd taraftârâne ve iltizâmkârâne tâlib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittiba’’a mecbûriyyet var. Ve ubûdiyyetteki müstehâb olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günâh olmasa dahi, büyük sevâbın zâyiâtı var. Tağyîrinde ise, büyük hatâ vardır. Âdât ve muâmelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba’ ettikçe, o âdât, ibâdet olur. Etmese itâb yok. Fakat, Habîbullahın âdâb-ı hayâtiyyesinin nûrundan istifâdesi azalır. Ahkâm-ı ubûdiyyette yeni îcâdlar bidattır.
Bidatlar ise, sırrına münâfî olduğu için, merdûddur
2 Ağustos 2012: 12:21 #806306Anonim
(Has talebelerden birisi bilfiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir sûrette darbe vuran ba’zı hocaların darbede isti’mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkáz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallah tamâmen kurtuldular.)
Açıkça görüldüğü gibi, müellif (ra), burada bid’alardan biri olan Latin hurûfunu okumaktan talebelerini men etmiş ve Latin hurûfuna cevâz veren bir bid’atkârın kitâbını okuduğu için bir talebesini îkáz etmiştir. Demek, müellif (ra), bid’alara karşı talebelerini muhâfaza için, yâni talebelerini selef-i sâlihînin ve onlara iktidâ eden ehl-i sünnet ulemâsının kitâblarında tesbît edilen esâsâta ittiba’ etmeleri ve yeni ba’zı bid’atkâr hocaların kitâblarını okumamaları için bu makámda, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclarınıza kâfîdir” buyurmaktadır. Yoksa, müellif (ra), hâşâ mu’temed ulemânın kitâblarını okumaktan men etmemiş; aksine daha evvel de isbât ettiğimiz gibi, o kitâblara mürâcaât etmeye teşvîk etmiştir.
Müellif (ra), mu’teber ulemânın kitâbları ile alâkalı diğer düstûru da şu cümleleriyle ifâde ediyor:
(Ey kardeşlerim!) Burada muhâtab, yine Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır. Çünkü, bu mektûb onlara yazılmıştır. Umûma hıtâb etmemektedir. Dolayısıyla, bu mektûbu umûma teşmîl etmek hatâdır.(Mesleğimiz, tecâvüz değil tedâfü’dür. Hem tahrîb değil, ta’mîrdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs (mahsur) bir kısım esâslar ve âlî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur.)
Yâni, müellif (ra) meâlen diyor ki: Diğer mesleklerin ve o mesleklere âit olan hakíkatlerin binler muhâfızı var; cadde-i kübrâ olan Risâle-i Nûr mesleğinin ve o mesleğe âit âlî hakíkatlerin muhâfazası ise, bu asırda az bir tâifeye mahsûs kalmıştır. Bu sebeble, kimseyle mücâdeleye girmeden, kavl-i leyyîn ile hakkı tebliğ edin. Mücâdele ederseniz mağlûb olursunuz. Çünkü, onlar hâkim ve mütecâviz durumdadırlar; biz ise mahkûmuz.
Müellif (ra), mezkûr cümleleriyle, o mu’teber kitâbları okumaktan men etmek değil; belki hâs talebelerini, bütün mesâîlerini o kitâbların mütâleasına hasretmekten menetmiştir. Yâni, bu cümleler iki nokta ile kayıdlıdır.
Birincisi: Hıtâb, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarınadır. Umûma şâmil değildir. Çünkü, onlar, Kur’ân ve Hadîsi ve dînin zarûriyyâtını biliyorlardı. Zâten bunu gelecek cümleler de tasrîh etmektedir.
İkincisi: O kitâbları okumaktan nehiy değil; belki mesâîlerini onlara hasretmekten men etmiştir. Yâni, bütün himmetinizi onlara vermemek şartıyla ihtiyâc nisbetinde o kitâblara da bakabilirsiniz. Çünkü, daha evvel de beyân edildiği gibi, talebe bir fende, bir ilimde ihtisâs sâhibi olmalı, sâir ma’lûmâtını o fenne ve o ilme tâbi’ ve mütemmim yapmalıdır. Müellif (ra),
a) Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde o hâs talebelere tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel kâfî ve vâfî olduğu için (Bu ilimlerin zarûriyyâtı müstesnâdır);
b) Tasavvuf ve kelâm kitâblarının esâsâtını öğrenip tatbîk eden ve muhâfaza eden binlerce insân bulunduğu için;
c) Buna mukábil kısa ve kolay yol olan Risâle-i Nûr’u okuyan, bilen, mûcibince amel eden ve bu caddeyi muhâfaza edenler az olduğu için;
d) Üstâda ve Risâle-i Nûr şâkirdlerine tecâvüz edenler hadsiz olduğu için;
e) Umûma teşmîl sûretiyle değil; belki hâs talebelerin Risâle-i Nûr’a mesâîlerini teksîf etmeleri için yukarıdaki cümleleri söylemiştir.
Aksi hâlde, Risâle-i Nûr’a mahsûs ba’zı esâslar ve âlî hakíkatler kaybolur. Bütün ehl-i kelâm ve erbâb-ı tasavvuf da talebelerine bu husûsu esâs almalarını tavsiye etmişlerdir. Bu, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a hâs bir telkín değildir. Gerek tasavvuf, gerek kelâm, gerekse bunların içindeki farklı mesleklerin her birine âit ba’zı esâslar ve hakíkatler vardır ki, o mesleğin hâs sâlikleri onları elde eder ve muhâfaza ederler. Bütün bu esâslar ve hakíkatler, –yalnız hak olmak şartıyla– Kur’ân’a âit olduğu için, onların muhâfazası ümmete farz-ı kifâyedir. Her meslekte olduğu gibi, Risâle-i Nûr mesleğinde dahi kendine mahsûs ba’zı esâslar ve âlî hakíkatler vardır ki; hâs talebelerin o esâs ve hakíkatlerde müdakkik olup, onları meleke hâline getirmesi, bunun için de ona kanâat edip mesâîsini ona hasretmesi lâzımdır. Tâ ki, müellif (ra)’ın mesleği doğru ve müstakím olarak devâm edip o hâslar, başkalarına rehber olabilsinler. Bu hakíkat, talebenin diğer kitâbları okumasının doğru olmayacağı ma’nâsına gelmez. Belki, kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşayıp mesleğinde sebât etmek ma’nâsındadır
2 Ağustos 2012: 12:22 #806307Anonim
[h=2]Talebe, o mu’teber eserlerden istifâde edip aldığı ma’lûmâtı mesleği olan Risâle-i Nûr’a tâbi’ ve mütemmim yapmalıdır. Ayrıca, Risâle-i Nûr’un bahsetmediği ve kendisine bir Müslüman olarak da lâzım olan zarûriyyât-ı dîniyyesini o kitâblardan öğrenmeli ve cemâat içinde o mevzû’ları da bilen kişiler olmalı ve onlar, Risâle-i Nûr’la berâber bu mevzû’ları da başkalarına öğretmelidirler.
Üstâd Hazretlerinin, talebelerine, sâir tasavvuf ve kelâm kitâblarına hasr-ı nazar etmek yerine Risâle-i Nûr ile meşgúl olmalarını emretmesi ve, “Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var.
Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esâslar ve âlî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur”1 gibi ifâdeleri bu noktadandır. Yâni, diğer eserlerle meşgúl olmak yerine, yeni olan bu mesleğin esâsâtının ta’lîm ve taallüm ile hıfzına ihtiyâc olduğundan bunda ihtisâs sâhibi olun, kendi mesleğinize hasr-ı nazar edin, demektir. Tâ ki, bu yeni Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniyye açık kalabilsin ve kaybolmadan devâm edebilsin. Yoksa, “Ulemâ-i İslâm’ın eserlerinin size lâzım olan kısımlarını okumayın” demek değildir.
Bu husûs da bilinmelidir ki, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bir müceddid olarak zuhûr ettiğinde, medrese, tekye ve zâviyeler kapatılmıştı; hurûfât değişmiş, Arapça kitâblar yasaklanmıştı; halkın îmânı zedelenmişti. Müellif (ra) tek başına olup yardımcıları pek azdı; hapishânede tecrîd-i mutlakta idi ve bir kitâb bile yanına bırakılmıyordu.
Bu şartlar ve zamân ve zemîn nazara alınarak şerhettiğimiz mektûb okunmalıdır. Aksi hâlde mektûba yanlış ma’nâlar verilebilir.
Hem Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, ümmeti yanlış yola sevk eden müfrit Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik hakkında yazılan eserlerin okunmaması ile kayıtlıdır. Nitekim, müellif (ra) bu kaydı şöyle ifâde etmektedir:
(Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’ine zemîn ihzâr etmek tarzında, ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeyi perde yapıp eserler yazılmış.)
Vehhâbîlik; Muhammed ibn Abdulvehhab’ın kurduğu bir mezhebdir. Kendisi H. 1111- M. 1699 yılında Necd’de Hureymile kasabasında dünyâya gelmiş, H. 1206- M. 1791 yılında vefât etmiştir. Bu mezheb, eskideki Hâricîlik ve Mu’tezile’nin başka sûrette bir tezâhürüdür.
Melâmîler ise; aslında bunlar mutasavvıflar içinde bir tâifedir. İhlâsı muhâfaza etmek için ibâdet ve hayrâtı gizli yapıp, sünnet-i seniyyeye a’zamî ittiba’ ederler ve nâfilelerle fazla meşgúl olurlardı. Melâmîlerin bir kısmı daha vardır ki, onlar da riyâ ve gösterişten kaçınırlar. Fakat, onlar nâfilelerle uğraşmazlar. Farzlara ise dikkat ederler. Herkese tatlı söz söyleyerek güler yüz göstererek kalb kazanmaya çalışırlar; dünyâya ve şan ve şerefe pek rağbet etmezlerdi. Bunlara “kalender” denilir. Nasıl ki, Hacı Bektaş-ı Velî’nin (ks) kurduğu tarîkat ki; o tarîkat, ehl-i sünnete bağlı hak bir tarîkat iken, o zâtın vefâtından sonra tahrîf edilerek bugünkü “Bektaşîlik” şeklini almıştır.
Aynen bunun gibi, Melâmîliğin aslı sünnete muvâfık iken, daha sonra bozulmuştur. Kendine Melâmî nâmını veren çok kimseler ibâdetlerine dikkat etmez olmuşlardır. Şerîatın ahkâmına ehemmiyyet vermeyerek, “Önemli olan kalb temizliğidir. Allah’ın ibâdete ihtiyâcı yoktur. İnsânlara fâideli olmak ve onlarla güzel geçinmek en hayırlı ibâdettir” diyerek ahkâm-ı şerîatı terk etmişlerdir.
İşte şu zamânda da Melâmîlik ve kalenderliğin bir başka nev’i ihdâs edilerek bu gibi sözlerle ahkâm-ı İlâhiyyede ta’vîzler verilmiş ve bid’alara zemîn hazırlanmıştır. Zamânımızda bu gibi sözleri, Âlem-i İslâm’da pek çok kimselerden duymaktayız. “Ahkâm-ı Kur’âniyye teferruâttır. Bunlar fazla önemli değildir. Önemli olan Allah’ın zâtına îmândır, amel mühim değildir. Hoşgörü de bir ibâdettir” demek de Melâmîliğin bir başka nev’i olduğu unutulmamalıdır. Evet, Melâmîliğin bir nev’i, “hoşgörü ve diyalog” nâmı altında bu asırda tezâhür etmiştir.
Demek, Müellif (ra)’ın mezkûr cümleleri, Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhâlif düşüncelerini ihtivâ eden eserlerini okumamak hakkındadır.Öyle ise, müellif (ra)’ın, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinden murâdı; Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kitâblarını okumayın demektir. Yoksa, “Risâle-i Nûr kâfîdir; Ehl-i sünnet ulemâsının eserlerini okumaya ihtiyâc yoktur” ma’nâsında değildir. Üstâd Hazretlerinin bu cümlesinden böyle bir ma’nâyı çıkarmak büyük hatâdır.
Gelecek cümleler, Risâle-i Nûr’un yüksek esâslarından ve âlî hakíkatlerinden dört tânesini beyân etmektedir. Yâni:[/h]
2 Ağustos 2012: 12:22 #806308Anonim
[h=2]a) Esâs-ı velâyet (Ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağâirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmek sûretiyle Allah’a yaklaşmak).
b) Esâs-ı takvâ (Menhiyyâttan ictinâb etmek).
c) Esâs-ı azîmet (Mümkün olduğu kadar azîmeti esâs tutmak; ruhsatlarla amel etmemek).
d) Esâsât-ı Sünnet-i Seniyye (Başta hakáik-ı îmâniyye ve esâsât-ı İslâmiyye olmak üzere Sünnet-i Seniyyenin bütün merâtibini evvelâ kalben tasdîk etmek; nevâfîl ve âdâb kısmına gelince elden geldiği kadar ittiba’ etmeğe çalışmak).(Risâletü’n-Nûr, gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil, fakat herhâlde hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazîfe-i asliyyesidir.)
Risâle-i Nûr’un mesleği, esâsâtı, yâni altı erkân-ı îmâniyye, beş esâsât-ı İslâmiyye, Kur’ân ve mütevâtir Hadîs’in nassıyla sâbit olan ahkâm-ı İlâhiyyeden tut, tâ en fer’î mes’elelere kadar müttefekun aleyh olan mesâili ders vermek; teferruâta, yâni mezhebler arasındaki ihtilâflara karışmamaktır.
Evet, Risâle-i Nûr, cumhûr-i ulemâ tarafından ittifâkla kabûl edilen velâyetin, takvânın, azîmetin ve sünnet-i seniyyenin esâslarını beyân ediyor. Teferruâta, yâni mezhebler arasındaki ihtilâflı mes’elelere girmiyor. Yâni, Risâle-i Nûr, bir mezhebce kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti değil; bütün mezhebler tarafından ittifâkla kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti ders veriyor. Müttefekun aleyh olan mes’eleleri tutuyor; teferruâta, yâni mezheblerin ihtilâflarına girmiyor. Meselâ, bir mezhebin sünnet kabûl ettiği bir mes’eleyi; diğer bir mezheb, o konudaki Hadîsi zaif kabûl edip o mes’elenin sünnet olmadığını kabûl ediyor. İşte Risâle-i Nûr, bu nev’i ihtilâflara girmeden muttefekun aleyh olan mes’eleler üzerinde tahşîdât yapmış ve o muttefekun aleyh olan mesâili ders vermiştir. Kader Risâlesi buna misâl olarak verilebilir.
Demek, Risâle-i Nûr, teferruâta âit mesâili îzâh etmemiş, bu nev’i mesâili mezheb imâmlarının ictihâdâtına havâle etmiştir. Belki esâsları, yâni cumhûr-i ulemâca mücma aleyh olan mesâili ders vermiştir.
Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdi, hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyete, yâni sırr-ı verâset-i Nübüvvete mazhar olur. Yâni, ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağâirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmek sûretiyle Allah’a yaklaşır. Risâle-i Nûr mesleğinde nâfilelerle değil; farz ve sünnetlerle Allah’a yaklaşmak esâstır. Yâni, Risâle-i Nûr’un mesleği, kurb-i ferâizdir; kurb-i nevâfîl değildir. Risâle-i Nûr, müstakil bir tarîkat ve müstakil bir meslek olmayıp, sırr-ı verâset-i nübüvvetle hakíkat-i İslâmiyyet içinde cereyân edip gelen, yâni doğrudan doğruya şerîatın ve sünnet-i seniyyenin içinde bulunan velâyet-i Ahmediyyenin cilvesini göstermektedir.
Kısaca, “Tarîkat-ı Muhammediyye”dir. Bu sebeble, esâsât-ı sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmek ve ehl-i sünnet ulemâsının tesbît ettiği o esâsâtı bid’alara karşı muhâfaza etmek, Risâle-i Nûr’un vazîfesidir. Buna binâen, Risâle-i Nûr’da altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyye başta olmak üzere, sünnet-i seniyyenin esâsâtı ve onları muhâfaza etmenin ehemmiyyeti beyân edilmiş ve başta Sahabe-i Kirâm olmak üzere müctehidîn-i izâmın icmâ ettiği bir sünneti inkâr etmenin, belki basite almanın dalâlet-i azîme olduğu, “Bahtiyâr odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba’ etmeyen, tenbellik eder ise, hasâret-i azîme; ehemmiyyetsiz görür ise, cinâyet-i azîme; tekzîbini işmâm eden tenkíd ise, dalâlet-i azîmedir”1 cümleleriyle îzâh edilmiştir. Teferruât denilen mezhebler arasındaki ihtilâflara girilmemiştir. Belki müellif (ra), Kur’ân ve Hadîs’te bedâheten îzâh edilen ve dört mezhebin, belki on iki hak mezhebin ittifâkı olan esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi isbât ederek o esâsâtın hikmet ve güzelliklerini göstermiş; bid’aların çirkinliğini de gáyet kuvvetli ve tafsîlli bir sûrette beyân etmiştir.
Ezcümle;“On Birinci Lem’a” olan “Mirkátü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazi’l-Bid’a Risâlesi”nde, “Yirmi Yedinci Söz” olan “İctihâd Risâlesi”nde ve “Yirmi Dokuzuncu Mektûb” un Altıncı ve Yedinci Kısımlarında bu mevzû’lar çok güzel bir şekilde anlatılmıştır. Husûsan “Tesettür Risâlesi”nde “çarşaf”, bid’alara karşı müdâfaa edilmiş; “İktisâd Risâlesi”nde sünnet-i seniyyenin en mühim esâsı olan iktisâd emredilmiş, isrâfın zarârları açıklanmış; “Hikmetü’l-İstiâze Risâlesi”nde ehli bid’anın bâtıl fikirleri reddedilip, sünnetin düstûrlarının hakkániyyeti isbât edilmiş ve ehl-i îmân, sünnet-i seniyyenin kal’asına sığınmaya da’vet edilmiştir. Hem yine Risâle-i Nûr’da, “Arabî ezân, kámet ve hutbe” gibi şeâir-i İslâmiyye isbât edilip onların yerine ikáme edilmek istenen bid’alar reddedilmiş ve şeâirden olan hatt-ı Kur’ânî müdâfaa edilmiştir. Kur’ân’ın yerine tercümelerinin ikáme edilemeyeceği isbât edilmiştir. Daha bunlar gibi sünnet-i seniyyenin esâsâtını bid’alara karşı müdâfaa eden o kadar îzâhat vardır ki, Risâle-i Nûr, hep bu minvâl üzerine gidiyor ve bunun için yazılmıştır denilse yeridir.
Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr’da yukarıda birkaç misâlini zikrettiğimiz amel-i sâliha taallûk eden bir çok sünnetin esâsâtını muhâfaza ve o sünnetlere muhâlif bid’aları reddettiği gibi; sünnet-i seniyyenin îmâna taallûk eden “haşr-i cismânî, tevhîd-i hakíkí” gibi pek çok esâsâtını isbât ve haşr-i cismânîyi reddeden ve “ukúl-i aşere” veyâ “erbâbü’l-envâ” gibi bâtıl fikirleri kabûl eden ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefenin o nev’i fikirlerini de reddetmiştir. [/h]
2 Ağustos 2012: 12:24 #806309Anonim
Bedîüzzamân Hazretleri sünneti seniyyenin bütün düstûrlarını, hattâ en küçük âdâbını dahi müdâfaa ve muhâfaza etmiştir. Sünnetin amele taallûk eden düstûrlarına –hâşâ– “Bunlar teferruâttır, ehemmiyyetli değildir” dememiştir. Çünkü, müellif (ra)’ın “esâsât-ı sünnet-i seniyye” şeklinde ta’bîr ettiği mücma aleyh sünnet-i seniyyelere teferruât denilmez. Teferruât denilen şey, mezhebler arasındaki ihtilâfdır ve Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu teferruât kısmıyla meşgúl olmamıştır.
Hem esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi ehl-i bid’aya karşı müdâfaa ettiği Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Altıncı Kısmı’nda, neden bu eseri yazdığını şu cümleleriyle beyân etmiştir:
“İstikbâlde gelecek nefret ve tahkírden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yâni, ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zamân, yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyâhut silmek için yazılmıştır.”
(Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.) Şu zamânda ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeyi bahâne ederek, “Zarûret vardır; hâdisât böyle gerektiriyor” veyâ “Zamân değişti; eski müctehidlerin fetvâlarıyla hareket edemeyiz” diyerek zamân-ı sahabeden beri gelen ve müctehidîn-i izâmın tesbît ettiği kavâid-i sünnet-i şerîatı tahrîb etmek isteyenlere karşı azîmet ve takvâyı ve cumhûr-i ulemânın caddesini iltizâm etmek; böylece hakíkat-ı İslâmiyyet içindeki esâs-ı velâyet olan velâyet-i Muhammediyye (asm)’ı muhâfaza etmek Risâle-i Nûr’un vazîfesidir. Yâni, Risâle-i Nûr, müctehidîn-i izâmın tesbît ettiği ittifâklı mes’eleleri müdâfaa ve muhâfaza edip onları esâs alıyor. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.Çünkü, zarûret meşrû’ yoldan gelirse haramı helâl eder. Fakat, zarûret dedikleri şey, şu zamânda beşerin sû-i ihtiyârından ve gayr-ı meşrû’ yoldan gelmektedir. Hem zarûret, şerîatta ölüm, şiddetli darb veyâ bir uzvun kesilmesi gibi zarûretlerdir. Bu asırda ise, dünyâyı Âhirete tercîh etmek bir esâs hâline geldiğinden, bu zamânda yaşayan insânlar, zarûret bahânesiyle en küçük bir menfaat-ı dünyevîyyeyi dîninbüyük bir mes’elesine tercîh etmekte ve bunun için ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeleri sû-i isti’mâl etmektedirler. Onun için, Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri, takvâ ve azîmeti esâs tutarak bid’at ve dalâlete karşı esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi muhâfaza etmelidirler.
Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri Üstâdları gibi mücma aleyh olan mes’eleleri muhâfaza ederler; ihtilâflı mes’elelerde ise ruhsat tarafını değil, azîmet tarafını tutarlar. Yâni, cumhûrun re’yiyle amel ederler, zarûret olmadıkça fetvâlarla amel etmezler. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve onun sâdık şâkirdleri olan Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mehmet Feyzi gibi zevât-ı âliyye hep böyle yaşadılar, ruhsatla değil azîmetle amel ettiler. Meselâ;
a) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve bu zevât-ı âliyye اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّهِ diyerek kimseden hediye almamışlar,
b) Siyâsete girmemişler,
c) İktisatla yaşamışlar, zarûret miktârı yemiş içmişler,
d) Gece namazını terk etmemişler,
e) Üstâd Hazretleri bugünkü tarzda elbise giymemiş, sarığını açmamış,
f) Bedîüzzamân Hazretleri vesîka almak için devlete mürâcaât etmemiş, Hurşit Paşa’ya boyun eğmemiş, Nikola Nikolaviç’e karşı ayağa kalkmamış, hiçbir siyâsiyye ta’vîz vermemiş, yazdığı bütün mektûblarda siyâsîleri şerîata da’vet etmiş,
g) Üstâd Hazretleri harama nazar etmemiş, yalnız haram-ı nazar bir defa vukú’ bulmuş, o da gece namazını kaçırmasına sebeb olmuş,
h) Üstâd Hazretleri paraya elini sürmemiş, Hacı Hulusi Bey de üzerinde para bulunduğu hâlde namaz kılmamıştır.Bunlar gibi mes’eleler, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî ve onun hâs talebelerinin ruhsatlarla değil, azîmetle amel ettiklerini göstermektedir. Hâşâ, bunlar, ehemmiyyetsiz görülecek mes’eleler değildir.
Unutulmamalıdır ki; Risâle-i Nûr, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin yaşadığıdır. Hulâsâ: Şerh ve îzâhını yaptığımız Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mektûbu mutlak değil; pek çok kayıdlarla mukayyeddir:
1) Bu mektûbun muhâtabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır. Umûma hıtâb eden bir mektûb değildir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi gibi zâhirî ilim noktasında tekâmül eden saff-ı evvel talebelerine, ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken muvakkat bir zamân için, yâni zâhirden hakíkate geçinceye kadar, “Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere
ihtiyâc bırakmıyor” buyurmuştur. Ancak, bu hâl muvakkat bir zamâna mahsûstur, devâmlı değildir.2) Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor. Yâni, altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husûsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.
3) Müellif (ra)’ın, “Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir” cümlesiyle mukayyeddir. Yâni, Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husûsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir, demektir.
4) Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde Risâle-i Nûr, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine bedel kâfîdir. Yâni, Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine; keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor.
5) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, müfrit Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik gibi ümmeti yanlış yola sevk eden ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bid’a-âlûd eserlerini okumamak ile kayıtlıdır.
Şahin Aktepe
2 Ağustos 2012: 19:31 #806319Anonim
Geçen islam alimlerinden terzi vehbi hazretlerinin hayatına dair bir filmde zamanının muhim alimlerinden biri Allah dostlarından sevdiklerinizin kitablarını okuyunuz çünkü okuduğunuz zaman o Allah dostları orada hazır olurlar ve sizinle iştirak ederler manasında bir açıklamada bulunuyordu. Aklıma Ustadım Bediüzzamanın onu ziyarete gelmek ve görmek isteyenlere söylediği söz aklıma geldi. “Risale-i Nur’un her bir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz…” Hatta Ustadımız Bediüzzaman bu mektubun başında benimle görüşmek iman kuran hesabına olsa Risale-i Nur kafidir demekte. Madem bu hayattaki en önemli ve ehemmiyetli meselemiz iman ve kurandır ve bunu Risale-i Nur çok defalar ispat etmiştir. Ve madem Risale-i Nur iman ve kurandan bahsetmektedir. Öyle ise inşallah her şeye kafidir.
Allah razı olsun genç_kalemden Şahin Aktepenin yazısını bizlere aktararak yanlış anlaşılan birçok meseleleri aklın penceresine yakınlaştırmış..
8 Ağustos 2012: 17:44 #806579Anonim
Değerli kardeşim, çok mühim bir konuyu buraya taşıdığınızdan dolayı Allah sizden razı olsun, vaktimin müsaadesizliğinden bir kısmını ancak okuyabildim. İnşaallah mütebakisini de okuyacağım. Gerçekten çok mühim bir konu olmasından sabitlemeyi uygun gördüm.
14 Ağustos 2012: 13:01 #806755Anonim
cümlemizden inşaAllah.. Risale-i Nur’dan azami istifade etmek için gerekli diye paylaştım. Selam ve dua ile..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.