- Bu konu 18 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
23 Mart 2011: 21:55 #669757
Anonim

1.GİRİŞA) Risale-i Nur’da Sistem
Risale-i Nur Külliyatında toplam 42 yerde sistem kelimesi geçmektedir. Bediüzzaman Said Nursi, bazen, talebelerinin şahsında örnek gösterdiği meziyetlere ve hizmet uygulamalarına “sistem” demiştir.
Bazen de kainatta cari olan adetullaha/sünnetullaha sistem demiştir. Mesela; Zübeyir sistemi, Hafız Ali sistemi gibi. Bir taraftan sadakat ve dirayeti, şefkat ve uhuvvet içinde meşvereti tesis ederken, diğer taraftan mahviyet ve tevazuda sistem olmuşlardır.
Risale-i Nur, kendi içinde bir sistemdir, bir bütündür, mütemmim cüzler kabilinden, bir ahengi temin eden parçaların bir araya getirdiği bir külliliktedir, bir külliyattır.
Risale-i Nur; kalbin, aklın, vicdanın, ruhun ve hislerin, imanla hayat bulduğu bir zeminin sistemini kurmuş, günümüze has fıtri ihtiyaçlara cevap niteliğinde ve her meseleyi asrın idrakine göre değerlendirmiştir.
Bu asrın idraki; fen, sanat ve marifettir. İlim ve hakikattir. Ehliyetin, ihtisasın, profesyonelliğin bir hakkı vardır. Kabiliyetlerin dili, ”istidad-ı fıtri” kabul edilmektedir. İrşat ve inkişaf; fen, sanat ve belagatle mümkündür. Bu asrın hususiyeti, bunu gerektirmektedir. Bu zamanda, ancak marifet ve muhabbetle bunu tesis edilebilir.
[DIKKAT]Şahıs yerine heyet, cüz-i irade yerine ortak akıl, hâkimiyet yerine hikmet, mazi yerine istikbal, cehalet yerine sanat ve fen, fakirlik yerine maddi ve manevi zenginlik, ihtilaf yerine ittifak tesis edilecekse, bu, vicdanlarda müesses ve mana bulmuş ihlasla mümkündür.[/DIKKAT]Bunu, harekete geçirecek olan da, şefkat ve tefekkür içinde zamanın yeteneğini dikkate ve fıtratların fıtriliğini göz önüne almak ve meşru taleplerin makul planlamasını yapmaktır.
Bütün bu seyrin, ana dürbünü müspet harekettir. Pozitif kalmak, pozitif bakmak ve pozitif yaşamaktır. Yani incitmeden, kırmadan, tabana mal edilmiş, herkese değer verilmiş bir vasatta müşavere ve müzakere ile mümkündür.
Bu yapının tesisi, binlerce yeteneği hizmetin aktif birer ferdi ve iştirakin 3’ten 111’e çıkaran sırrına ulaştıracaktır. Bütün bu teorik doğrular ve esas ifadeleri Risale-i Nur’da vazıhan zikredilmiş bütünlük, “bir vücudun azaları” olmak, “bir fabrikanın çarkları” mesabesinde müttehit ve müttefik olmak nasıl başarılacaktır?
23 Mart 2011: 22:10 #787749Anonim

😎 Uygulamadaki Mevcut Durum
Bu güne kadar, mevcut potansiyelin ve Nur camiasının, içini ferahlatacak derecede ve yeterince dört elle sarılarak bu gayrete girdiğini, birden fazla elin üst üste ve iç içe sahiplenip iyi bir tesanüd örneği gösterdiklerini söylemek kolay olmasa gerek?
Herkes bundan muzdariptir. Bir iç kanama geçirildiğini söylemek, ağır bir ruh tarifi olmayacaktır. Ümitlerin kıskaca alındığı, zihni muhayyilenin daraldığı, şevk kanallarının gıybet ve suizanla tanıştığı bir süreci, bu gün değil yıllar yılı, kendine has dönemlerin bahanesiyle harekete geçirildiği ve kontrol mekanizmaları ile hizmetin belli şahıslarda kontrol altında tutulduğu da bir vakıadır.
Zamanın fıtri seyri, dün itibariyle kifayetsizlikler ve imkânsızlıklar ile iletişimsizliklerden kaynaklanan aşırı merkeziyetçi ve imtiyazlı bir hal, belki bir derece kabul edilebilirdi. Ya da “adem-i vasiye olan ihtiyaç” bu gün kadar belirgin değildi.
Ama şimdi, genç Saidlerle övünmenin, “Sizi tevkil ediyorum.” diyen Bediüzaman Said Nursi’nin güven duyduğu her talebesine, mensubuna, şevk ve destek vermenin vakti gelmiştir.
[DIKKAT]“Acaba görevim bitmiş midir?” diyen Bediüzzaman Said Nursi, kemal-i sürurla geriden gelecek olan Nur Talebelerine hizmeti tevdi etmiştir. Hizmetin tevdi edildiği şahıslar değil, heyetlerdir. Yani şahs-ı manevidir. Şahs-ı nevi değildir. Eğer bir yerde şahıslar lehte veya aleyhte fazla konuşuluyorsa, pratik tarifiyle bir şahsiyetçilik sıkıntısı yaşanıyor demektir.[/DIKKAT]
Sonrasını beğenmeyen, kendini beğeniyor demektir.Görev devretmeyi bilmeyen, kendini nazarda tutuyor demektir. Yeni kabiliyetlerin, yani haleflerinin kendisini geçmesine müsaade etmeyen, onlara yol açmayan ve gerektiğinde emanetleri hizmetin hukuku içinde devretmeyen seleflik olur mu? Halefin selefi geçmesi, inkişaf ve inşirah için şart değil midir?
Bu hizmet, saygı ve tecrübeyi, hizmet edenlerin nafakasını, maddi ve manevi varlıklarını, bu güne kadar fazlasıyla korumuş, sahip çıkmış, hatta şahsi imtizaçsızlıklarını ve beşeri hallerini bile büyük bir olgunlukla hoş görmüştür. Fakat fertler bazında, yaşanan sıkıntılarda ve maruz kalınan yanlışlıklarda, aynı olgunluğun, aynı kucaklayıcı muhabbetin ve aynı şefkat zemininin yeterince tesis edildiği söylenemez.
Eğer selef halefini yetiştirseydi, daha enerjik, genç, yeni şartları okuyan ve şevkle gayret eden bir nesli işbaşında gören seleflere, sadece dua etmek, müzaheret etmek, şevk vermek, ikram ve letafetle sahip çıkmak düşerdi. Bu gün, böylesi bir genç kuşağın, yeterince yetiştiğini, meselelerin sahibi olduğunu ve tecrübe ile yorgunluğun verdiği asabiyetin olmadığını kimse söyleyemez.
Peki çare nedir ve ne yapılması gerekiyor?
[DIKKAT] Evvela, Risale-i Nur sistemi ile düşünmek ve hayata mal etmek gerekiyor. Hizmet hayatının şahıs merkezli bir tahakküm ve imtiyazdan çıkması gerekiyor.[/DIKKAT]
Bunun tesisi için muhabbet ve tefekkür içinde, şahıs merkezli düşünmekten, saygının ve özel hukukun verdiği hissiyattan bağımsız bir ruh hali ile beraberce, ortakça ve müzakere üslubunun geleceğe matuf çareleri babından düşünmek ve konuşmak gerekmektedir.
Bu anlamda, hizmetin şahs-ı manevisi, bir müessese ve bir bina, bir merkez ve etrafındaki bir hâkim grubun veya sınırlı şahısların etkisiyle gerçek hüviyetine kavuşamaz.
[BILGI]Şahs-ı manevi bir ruhtur, ruh-ı kâmildir, cemaattir.[/BILGI]
Her ferdin ve hissedarın kendini hür ve rahat hissettiği nûrânî, kalbî ve vicdânî bir insibağdır (boyanmadır).
Her şeyden önemlisi ihlas ve adalet üzerine tesis edilmiştir. Gıybet ve münâferet doğuracak hal ve telkinlerden uzaktır. Kutsi şahısların merkez olduğu ya da kesb-i imtiyazın hâkim olduğu bir aile baskısı değildir.
Büyüklerin lâyüs’el (sorgusuz) ve her yaptığında mazur görüldüğü, tevil edildiği ve ihtilafların buhar kazanı gibi içten içe hizmet makinesini tahrip ettiği bir küçülmenin, ehliyetsizliğin, ısrarın ve dayatmanın asla adı değildir.
Evet zihinleri açmaya ve kalpleri muhabbetle sarmaya çalışmak, istikamet üzerinde meşveretle yol almak, terakki dünyasının maddi ve manevi surette bizler için de geçerli olduğunu görmek ve yaşamak gereklidir.
Bunlar nasıl gerçekleştirilecektir? Bir muvaffakiyet orduya verilecekse, bir başarısızlık da başa verilecekse, sıkıntıların tahlilinde daha sağlıklı düşünüp, ona göre tedbir almak gerekmez mi?“Biz daha iyi biliriz.” yaşanarak hissedilse, “Ben daha iyi bilirim.” tecrübesinin baskıladığı, her defasında tahakkümün ve kendine has fıtrat dayatmasının hâkim olduğu bir meşrep/fıtrat daralmasından kurtulunmuş olmayacak mıdır?
[TAVSIYE]Sonra şeffaf olunmak zorundadır. Kendisine abi/ağabey denen hiçbir yaş ve seviyedeki insanların, ikna odalarında, şahıslar aleyhine veya hizmetin umumi çarkında görev alan başkaları, yani kardeşleri aleyhine, gizli, hususi ve önceden planlanmış bir mizansenle soru cevap türünden gıybet ve aleniyet ile tek taraflı itham etme, endişe uyandırma, şevk kırma hüsn-i zanları tahrip etme hakları var mıdır?[/TAVSIYE]
Kulis denen, tek yönlü iddialar karşısında, adalet terazisi muhatabını da dinlemeden nasıl işleyecek?
Üstelik bunun bir hizmet namına, güya hizmetin selameti adına, yıllarca alışılmış bir Anadolu turları ve dedikodu mekanizmaları ile bizzat saygı duyulan, hizmetin müktesebatı kendilerine emanet edilmiş, hatta gıybetini ettikleri insanların bile emeklerinin ve hizmetteki desteklerinin kaynağı ile harcama ve israf yapanlarla nasıl bir usul, ahlak, adalet ve şefkat tesis edilecektir?
[NOT]Kim bunun şahidi olduğu bir vaka ve gıybet zeminine şahit olmuşsa ve tek taraflı vicdanını kanatma pahasına sessiz kalmış ya da hissin verdiği tarafgirlikle mevzi almışsa, bunun kimseye hiçbir hayrı olmayacaktır.
[/NOT]
Bu mevzuda taraf kabul edilenlerin ya da öyle algılananların derhal hizmet zeminini yeni kabiliyetlere devretmeleri gerekir.Aksi halde her defasında birinin/birilerinin kabiliyetleri ve muvaffakiyetleri tasfiye edilmesinden öteye geçilemeyecektir.
[DIKKAT]Bunun çaresi, birisini haklı, diğerini bühtanla yaralamak, şahıs merkezli toplanmalar ve öbeklenmeler değildir.[/DIKKAT]
Yanlış ve huzursuzluk varsa herkes bundan mesuldür. Eğer mevcut mekanizmada zorluklar varsa ve gayretler sınırlıysa, kimse neticelerden memnun değilse, bunun öncelikle mesulü görev alan ve hizmeti birinci derecede uhdesinde tutan kişi ve heyetlerdir.
Hizmet edenlerin mutlaka hesap vermeyi, şeffaf olmayı, yeni hizmet alanları ile yeni kabiliyetleri hizmetin içine almayı sağlamaları gerekir.
Bunun yerine kendi mazeretlerine sığınan, başkasını butlan (batıl olmak) ile ittiham eden (suçlayan), ehliyetsizliğini sürekli cemaat içinde yeni sürtüşme ve taraftarlarla inkıraza götüren bir ruh haline ve bu güne kadar defalarca denenmiş sıkıntı veren mizaç dayatmalarına asla müsaade edilmemelidir.Hep birlikte vakit geçirilmeden nefis muhasebesi yapılması gerekir. İftihar vesilesi olan parlak hizmetlerin şükrü içinde yaşanan sıkıntıları da göz ardı etmeden hal çareleri bulunmalıdır. Bunun yolu da meşveret sisteminin sağlıklı işletilmesinden geçmektedir.
Risale-i Nur sistemi, hizmetin külli hukuku ve şahs-ı manevinin tezahürü ile vücut bulacaksa, bunun ilk ve yegâne kapısı meşveret-i şer‘iyedir. Bu da ortak aklın, ihtisasın, ihlasın ve tensibin, telkin ve baskılardan uzak, endişe ve gıybetten ari bir yapı içinde hayata geçirilmesi ile mümkün olacaktır.
23 Mart 2011: 22:17 #787750Anonim

2-SİSTEM YENİLEME ÇALIŞMALARIRisale-i Nur’un ilk neşrinden beri bir sistem mevcuttur. Bu sistem ilmî, tatbikî ve nakille bu güne kadar gelişerek gelmiştir. Her defasında hayatın, zamanın ve şartların öğrettiği yeni ihtiyaçlar ve inkişaflar muvacehesinde de devam etmektedir.
Yenilenme ve yeni hizmet organizasyonu teşebbüsleri, bu anlamda acı tecrübelerin ve sıkıntıların verdiği inkıbaz halinden kurtulmak için yapılan çalışmalardır. Bunun içini dolduran, hizmet esasları muvacehesinde daha geniş katılımlı ve uzun bir zamana yayılmış müzakerelerle kademeli uygulamaya geçilmesi de çalışmanın ikinci aşamasıdır.
Tecdidin ve adem-i merkeziyetin sağlandığı, buna geçişin verildiği, ancak mevcut alışkanlık ve hususi fıtratların kesb-i imtiyazla (imtiyaz kazanmakla) hazzetmedikleri bir noktaya gelinmiştir.Beş yıl yoğun emek verilerek hizmetin ana çerçevesi ekseriyetçe kabul görmüş olan metnin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, onu uygulayıp, eksikliklerini ve fazlalıklarını görüp geliştirmek yerine, değiştirmeye, yok saymaya ve tenkit ederek işlemez hale getirip, vücudunu fiilen yok sayıp, sonra da;
[DIKKAT]“Zaten olmuyordu.” dedirten bir alışkanlıklar direnci, çok ciddi anlamda yaşanıyor olmasıdır. [/DIKKAT]
Güzel ve manidar olan, bu direncin sınırlı insanlardan oluşması, buna mukabil engelleme kabiliyetlerinin ise sınırlarını aşmasıdır.
Açık müzakereden ve hesap verme zemininden uzaklaşarak, hiçbir sistemi yaşatmak mümkün değildir. Mevcut, gelinen noktayı yok sayarak dar, kontrollü ve kendilerini hesaplayarak tam bir hâkimiyet psikolojisi ile tepkiye dayalı bir deneme ve teşebbüs ise, akim kalmaya mahkûmdur.
Çünkü sistemin ruhu, taksimü’l-amal (iş bölümü) ve teşrik-i mesai (ortak çalışma) üzerine kurulmuştur. Bunu sınırlayan her hal, Risale-i Nur ruhu ile çatışacaktır.
Teşbihte hata olmaz, birinci ve ikinci meşrutiyetle yaşanan sıkıntılar gibi, birinci ve ikinci sistem safhalarını yaşayan Risale-i Nur hizmet organizasyonu, şimdi hakiki meşrutiyet ve demokrasiyi tesis edecek bi’l-mana 3. meşrutiyet dönemini başlatmak zorundadır.
[TAVSIYE]Bu anlamda Münâzarât bütün tazeliği ile kucaklamaktadır. Yani, ferdin hukuku, devlet/cemaat hukuku, rüesa ve şeyhlerin ruh halleri, hakimiyet-i İslamiye/insaniye, imanlı hürriyet, meşrutiyeti istemeyenler, hakiki meşrutiyetin vasıfları, bunu tesis edecek imtiyazsız, eşitlikçi, adalet ve meşveret esaslı bir sistemin, bir yapının insanlık ve İslam âlemine getireceği müjdeleri ortaya koymaktadır.[/TAVSIYE]
23 Mart 2011: 22:23 #787751Anonim

3-MÜNAZARAT KONUŞUYOR
😎 Meşrutiyetin üstadlığı
Bediüzzaman; “Meşrûtiyetin fecr-i sâdıkına (gerçek sabahına) kadar inşâ ve kitâbette (yazı yazmakta) tamâmen hem ümmî, hem acemî idim. Her ne ki inşâ ettim ise, üstâdımız olan meşrûtiyetten öğrendim.
Cinân-ı cenânda (kalp ve ruh bahçelerinde) yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelir ise, yüzünüzü ekşitip abûs (ekşi yüzlü), kamtarîr (çatık kaşlı) olmayınız.” (Nursi, Münâzarat, 16)demekle Birinci Meşrutiyeti yalancı sabah olarak görmektedir.
[BILGI]1876-78 yılları arasında Midhat Paşanın diktatörlük denemeleri sayesinde başarısızlığa uğrayan Birinci Meşrutiyet, Padişah 2. Abdülhamid’in Meclis-i Mebusan’ı ve Meclis-i Ayan’ı süresiz kapatmasıyla son bulmuştur. 1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet ise öncekine göre biraz daha başarılı olmuştur. [/BILGI]
Gelen hürriyet ortamından ve meşrutiyetten çok şey öğrendiğini ancak kalp ve ruh bahçesinde yetişen yemişleri tam olgunlaşmadan kopardığını, bu nedenle ekşi gelirse, suratların ekşitilmemesi gerektiğini belirten Bediüzzaman, fiili anlamda meşrutiyetin olgunlaşmamış ve insanların da tam olarak hazmedememiş olduklarına işaret etmektedir.
Şehirlerde insanlar iletişim araçları daha fazla bulunduğundan meşrutiyetten bir derece haberdar olabiliyorlar. Dağlarda yaşayanların böyle imkânları yoktur. Bu nedenle bilmedikleri şeylere karşı tavır almaları, korkmaları veya düşman olmaları gayet normaldir.
Bediüzzaman, meşrutiyetin başarılı olabilmesi ve gerekli desteği alabilmesi için dağ ve sahrayı medrese gibi kullanarak oralarda yaşayan ve meşrutiyeti garip bir surette telakki eden insanları aydınlatmaya, yanlış anlamaları düzeltmeye çalışmıştır.
23 Mart 2011: 22:25 #787752Anonim
😎 Meşrutiyete direnen bazı memurlarDağlarda ve sahralarda yaşayan Kürt ve sair insanlar bile fikren meşrutiyeti kabul edip taraftar oldukları halde bazı memurların, özellikle elinde büyük yetki ve imkân olanlarında, fiili olarak meşrutiyet kurallarını uygulamada sıkıntı olmaktadır.
Bu insanlar, ellerindeki yetki ve imkânları bırakmak istememekte, devamını sağlamak için de sistemin kurallarının dışına çıkarak istibdat ve zulüm yolunu seçmektedirler. İşletilmeyen kurallarla uygulamadaki fiili durum da sistemin sonucuymuş gibi gösterilerek halk yanıltılmaya çalışılmaktadır. Halk da elbette gördüğüne inanmaktadır. (Nursi, Münâzarat, 17)
Aydınlanma, yani doğru bilgilenme çok önemlidir. Yarasalar ışığı sevmezler. Gözden bir şeyler kaçırmak isteyenler de yarasalar gibi ışık veren doğru bilginin ortaya dökülmesinden hoşlanmazlar.
Kendi keyifleri kaçacağı için umumun menfaati aleyhine her türlü dolabı çevirmeye kalkışırlar. (Nursi, Münâzarat, 23) Umumun menfaatini kendi keyiflerine feda eden zulüm erbabı, yaptıklarını gizleyebilmek için her türlü serbestlik ve aydınlıktan halkı uzak tutmaya çalışırlar. Bu da istibdatı netice vermektedir.
23 Mart 2011: 22:28 #787753Anonim
C) İstibdat ve meşrutiyet nedir?
Ömürleri boyunca sürekli birileri tarafından idare edilen ve onların tahakkümlerini artık normalmiş gibi gören insanlar, merakla Bediüzzaman’dan istibdadın ve meşrutiyetin mahiyetinin ne olduğunu soruyorlar.
O da istibdadı; “Tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, re’y-i vâhiddir (tek kişinin sözü geçer), sû-i isti’mâlâta gàyet müsâid bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhîsidir (mahvedicisidir).
Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine (en derin çukuruna) insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağraz (garazları) ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren,
hattâ her şeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı (ayrılıkları) beyne’l-İslâm (Müslümanlar arasına) îkà’ edip (sokup), Mu’tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden (doğuran), istibdaddır (baskı rejimidir). Evet, taklîdin pederi ve istibdâd-ı siyasînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mu’tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden (karıştıran) fırkaları tevlid etmiştir.”
(Nursi, Münâzarat, 22)
diye tarif eder ve bazı memurların keyfi ve işlerine geldikleri gibi yaptıkları uygulamalarla istibdadın tedavi edilmesinin mümkün olamayacağını belirterek hükümetçe hedeflenmiş olan ve istibdatı esastan tedavi edecek meşrûtiyet-i meşrûayı şöyle açıklar:
İşte, meşrûtiyet;
[DIKKAT](Ve işlerde onlarla istişare et. Âli İmran, 15; Onların aralarındaki işleri istişare iledir. Şuara, 38) âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir ve meşveret-i Şer’iyedir. O vücûd-i nurânînin kuvvete bedel, hayâtı haktır, kalbi ma’rifettir, lisânı muhabbettir, aklı kànundur, şahıs değildir. (Nursi, Münâzarat, 23)[/DIKKAT]
Evet, meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir; siz dahî hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb-i saâdetidir; siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvak (şevkler) ve hissiyât-ı âliyyeyi uyandırır; uyku bes (yeter), siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâli’ini açacaktır.
Size müjde!. Bizim devleti, ömr-i ebedîye mazhar eder. Milletin bekàsıyla ibkà edecek.
Siz dahâ me’yus olmayınız (üzülmeyiniz). Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci (heyecanı) ile çevrilmeye müstaid olan re’y-i vâhid-i istibdâdı lâyetezelzel (tek kişinin reyini sarsılmaz) bir demir direk gibi, lâyetefellel (ağzı körelmez) bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdil eder; siz de, sefîne-i Nuh gibi emniyet ediniz.
Herkesi birer pâdişah hükmüne getiriyor; siz de hürriyetperverlikle pâdişah olmaya gayret ediniz.
Esâs-ı insâniyet olan cüz’-i ihtiyârı te’min eder, âzad eder; siz de câmid (cansız) olmaya râzı olmayınız. Üç yüz milyondan ziyâde ehl-i İslâmı bir aşîret gibi birbirine rapteder (bağlar), siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz.
[BILGI]Zîrâ meşveret perdeyi attı; milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza (harekete) geldi. Zîrâ, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakîkî ve nisbî ve izâfîden mürekkebtir. Başka millete benzemiyoruz.” (Nursi, Münâzarat, 24)[/BILGI]
23 Mart 2011: 22:30 #787754Anonim
D) Marifet ve fazilet demiryolu
Hak, marifet, muhabbet, kanun, millet hâkimiyeti, saadet, âlî hisleri uyandırma, devleti ebedî ömre mahzar etme, efkâr-ı âmme, cüz’-i ihtiyarinin kölelikten kurtarılması, Müslümanları birbirlerine bir aşiret gibi bağlaması gibi nimetler sunan meşrutiyetin gelmesini hiçbir çaba göstermeden beklemek ya da başkalarının getirmesini ummak bir hayalperestliktir.
[BILGI]Bediüzzaman, meşrutiyetin çabuk gelmesinin istenmesi halinde de: “Ma’rifet ve fazîletten demiryolunu yapınız;
tâ ki, meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendüfer-i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mâni’lerden kurtulup geçerek size selâm etsin. [/BILGI]
Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.” tavsiyesinde bulunur ve;
“Meşrûtiyet-i ilmiye (bilimsel özgürlük) hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharrî-i hakîkatin (gerçeği arama meylinin) imdâdıyla, fünûn-i sâdıkanın muâvenetiyle (doğru fenlerin yardımıyla), insâfın yardımıyla şu fırak-ı dâlle (dalalet fırkalarının), Ehl-i Sünnet ve Cemâate dahil olacakları kaviyyen me’mûldür (ümit edilir).” (Nursi, Münâzarat, 30) müjdesini verir.
23 Mart 2011: 22:32 #787755Anonim
E) Aklı keskin, kalbi parlak olanlar yükselecektir
Meşrutiyetin esası meşveret ve seçimdir. Kimin aklı keskin ise, marifeti varsa ve kalbi parlaksa, efkar-ı âmme ona teveccüh edecektir. Halkı ya da seçmenleri ikna etmek ve inandırmak çok önemlidir.
Bunu yapamayan ne kadar kuvvetli, kılıcı keskin ve kalbi katı olursa olsun sistem dışı kalacaktır. “Şu meşrutiyet büyüklerimizi, beylerimizi kırdı.” Sualine karşı Bediüzzaman;
[BILGI]“Ma’nen her bir zamânın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılâhınızca, o zamânın makinesini çeviren bir ağà lâzımdır. İşte, zamân-ı istibdâdın hâkim-i ma’nevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kàsî (katı) olsa idi, yükselirdi. Fakat, zamân-ı meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağàsı haktır, akıldır, ma’rifettir, kànundur, efkâr-ı âmmedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd (arttığı), kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinad eden (dayanan) Kurûn-i Vustâ (orta çağ) hükûmetleri inkırâza (yok olmaya) mahkûm olup, asr-ı hâzır hükûmetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.” (Nursi, Münâzarat, 33)[/BILGI]
diyerek özellikle zamanın hükmüne dikkatleri çekmekte, zamanın gereklerine ve geleceğe hazır olmamız gerektiğine işaret etmektedir.
İstibdat millete öylesine kabul ettirilmiş ki, bir aile reisinin eş ve çocuklarına, makam sahiplerinin halka, ilim sahiplerinin de talebelere tahakküm etmeleri gayet normal gelmeye veya mecbur hissedilmeye başlanmıştır. (Nursi, Münâzarat, 59)
Günümüzde artık böyle tavırların geçerli olmadığını söylemek gerekir. Zaten pratikte de istisnai durumlar hariç, uygulamanın güçleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
23 Mart 2011: 22:35 #787756Anonim
F) Kuvvet kanundadır şahıs hiçtir
Bediüzzaman, o zamanki meşrûtiyet ile istibdat, Hilâfet ile saltanat arasında;
[BILGI]“Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kànundadır, şahıs hiçtir.[/BILGI]
İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur, kànûnu kendi keyfine tâbi’ edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat, bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas (elbise) giyer.
Bu zamânın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın, istibdad galebe ettiği zaman tamâmen hükmünü icrâ etmiş, meşrûtiyet mağlûb olduğu vakit mahvolmuş. Kellâ! Kâinatta gàlib-i mutlak hayır olduğundan, pek çok envâ’ ve şuubât-ı hey’et-i ictimâiyede (sosyal hayatın çeşitli kesimlerinde) meşrûtiyet hükümfermâ olmuştur (hükmünü geçirmektedir).
Cidâl berdevam (mücadele devam eder), harb ise seccâldir (sürüp gider).” (Nursi, Münâzarat, 38)
şeklinde bir kıyaslama yapar. Kuvvetin özellikle kanunda olması gerektiğine dikkatleri çeker.
Aksi takdirde inisiyatif tamamen şahısların ellerine bırakıldığında keyfi muameleler başlayacağından rahat ve huzurun da kapıları kapanmış olacağını belirtir.
23 Mart 2011: 22:37 #787757Anonim
G) Muvazene çok önemlidirMilletin selameti için iftiharla ruhunu feda eden hamiyetli insanlar, bazen gurura kapılarak küçücük bir menfaatlerinden bile taviz vermezler ve cimrilik ederler. Aşırı uçlarda hareket etmek hiç kimseye bir fayda sağlamayacaktır.
Müdakkikane (çok hassas) ve dengeli hareket etmek gereklidir. Muvazenesizliğin (dengesizliğin) ve zahirperestliğin (dış görünüşe bakışın) çıkılmaz bir yol olduğu gayet açıktır. (Nursi, Münâzarat, 41)
23 Mart 2011: 22:39 #787758Anonim
Ğ) Farklılıkları anlayışla karşılama
Dünyada birçok kimse, herkesin kendisi gibi ya da kendisinden olmasını ister. Ama bu mümkün değildir. İnsan birbirlerine benzemedikleri gibi, farklı farklı da düşünürler. Bir toplum farklı kavimlerden de oluşabilir.
Nitekim Osmanlı öyle idi. Şu anda Türkiye de öyle. Bu farklılıkları kabullenmek ve ona göre hakka, hukuka riayet etmek lazımdır. Hayatı, kıyasıya bir üstünlük ve ırkçılık mücadelesi haline getirmek zulme hizmet etmek olacaktır.
Bediüzzaman’a; “Meclis-i Meb’ûsanda Hıristiyanlar, Yahûdîler vardır; onların re’ylerinin Şerîatte ne kıymeti vardır?” sorusu yöneltildiğinde; “Evvelâ, meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise Müslümandır, altmıştan fazla ulemâdır.
Meb’us hürdür, hiçbir te’sir altında olmamak gerektir. Demek, hâkim İslâm’dır.” (Nursi, Münâzarat, 41) mantığıyla hareket ederek farklı unsurları hazım konusunda herkesi içine alan farklı bir anlayış ve bir bakış açısı geliştirmiştir.
23 Mart 2011: 22:42 #787759Anonim

I) Süper bir hürriyet tarifi
Hürriyeti birçok düşünür tarif etmiştir ama hep eksik kalmıştır. Sadece felsefe nazarıyla hayatı ve insanları anlamaya çalışan ve vahye sırt çeviren düşünürlerin tarifleri, bu çerçevede yapılan uygulamalar ve insanlara sunulan reçeteler, Allah’ın haklarının nazara alınmaması nedeniyle çok acı ve tahammül edilmez bir hal almıştır.
Kişinin kendi ruhuna karşı sorumlulukları olduğu gibi, emanet olarak kullandığı vücuduna karşı da yerine getirmesi gereken sorumluluklar vardır. Bediüzzaman;
“Hürriyet-i umûmî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır (Umumi hürriyet, fertlerin hürriyetlerinin toplamından ibarettir).
Hürriyetin şânı odur ki, ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın. Meşru ve helal dairede şâhâne serbest olsun.” (Nursi, Münâzarat, 57)
diyerek İlahi Rahmete ve insana yakışır süper bir tarif getirmiştir.
23 Mart 2011: 22:44 #787760Anonim

H) Ümitsizliğe yer yok
Ümitsizlik çok kötü bir hastalıktır. Bütün güzelliklere ve gelişmelere engel teşkil eder. İnsanları ve toplumları tembellik derelerine yuvarlar atar. Hayatı zehirler ve devleti de parça parça eder. Bu tehlikeden korunmanın yolu da Bediüzzaman’a göre;
[BILGI] “Korkmayınız. Medeniyet, fazîlet, hürriyet âlem-i insâniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzînin öteki yüzü şey’en-fe-şey’en (yavaş yavaş) hafifleşecektir.” (Nursi, Münâzarat, 65) müjdesidir.[/BILGI]
23 Mart 2011: 22:46 #787761Anonim

i) Marifet ve muhabbet havuzu
İslâmiyet milliyetinin nâmûsunu muhâfaza millet ve devletin geleceği açısından çok önemlidir. Birçok farklı kavimden oluşan milleti bir arada tutmak ve ortak değerler geliştirerek yekvücut haline getirmek kolay olmasa gerektir.
[DIKKAT]
Çok güçlü manevi değerler, daha ilk günden bu yana tazeliğini hiç kaybetmemiş olan İslamiyette mevcuttur.[/DIKKAT]Milliyet fikriyle milletin kalbine marifet ve muhabbet havuzu yapılması, İslam fazileti ile mecralar açılarak bu havuzun doldurulması, sonra da kemalat bostanına su verilmesi gerekmektedir.
23 Mart 2011: 22:49 #787762Anonim

j) Her bir zamanın bir hükmü vardır
Bediüzzaman asırlardan bu yana kemikleşmiş âdetlerini bırakmak istemeyen, aksine yeni âdetler getirmesini de eski âdetlerinin küçük görülmesi olarak telakki edenlere karşı da;
[DIKKAT] “Her bir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine (âdetlerin ölümüne ve tashih edilmesine) hükmediyor. Mazarratlarının (zararlarının) menfaatlerine olan tereccuhu (fazlalığı), idâmına fetvâ veriyor.” (Nursi, Münâzarat, 103) [/DIKKAT]
cevabını vermiştir.
Eski âdetlere mutlak doğru olarak bakmak yeniliklere ve yeni durumlara kapalı olmak demektir.
Zaman yeni icatlarla ilkel araç ve gereçlerin kullanımdan kalkmasına hükmetmişse direnmenin bir anlamı yoktur.
Sosyal ilişkilerde de temel hak ve hürriyetler gibi gelişmeler olduğunda da faydası çoksa direnmek bir fayda sağlamayacaktır. Meşru ve makul bir şekilde insanlığın yararına olan şeylere sahip çıkmak ve zamanın hükmüne riayet etmek yerinde olacaktır. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.