• Bu konu 11 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
11 yazı görüntüleniyor - 1 ile 11 arası (toplam 11)
  • Yazar
    Yazılar
  • #676237
    Anonim

      Bismillahirrahmanirrahim

      Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

      Katılımlarınızı bekliyoruz. Buyrun sorularımıza beraber cevap bulalım…

      [BILGI]


      BEŞİNCİ NÜKTE

      Üç Meseledir.

      BİRİNCİ MESELE: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir. 1

      Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. 2 Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur. 3 Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev’i, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir. 4

      Rivayette vardır ki, “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.” 5

      Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat-i nefis için dua etmemiş. Belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcatla birinci maksadımız, günahlardan gelen mânevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubudiyete mâni olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat muterizâne, müştekiyâne bir surette değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne iltica edilmeli. Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ittihamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.

      İKİNCİ MESELE: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

      Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,
      Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.
      Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.
      Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.
      Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
      Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

      Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, 6 tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.

      ÜÇÜNCÜ MESELE: Her zamanın bir hükmü var. 7 Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri—fakat musibet dine dokunmamak şartıyla—bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum, emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.

      Dipnot-1
      bk. Tirmizî, Deavât: 79; Nesâi, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:106.
      Dipnot-2
      bk. Buhâri, Îman: 39, Büyû’: 2; Müslim, Müsâkât: 107; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 1:11.
      Dipnot-3
      bk. Tirmizî, Tefsîr-u Sûre: 4:24; Müsned, 2:303, 335, 402.
      Dipnot-4
      bk. Müslim, Birr: 52; Ebû Dâvud, Cenâiz: 1; ed-Deylemî, el-Müsned: 1:123; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl: 1:286.
      Dipnot-5
      Buharî, Merdâ: 3, 13, 16; Müslim, Birr: 45; İbni Mâce, Edeb: 56; Dârimî, Rikâk: 57; Müsned, 1:381, 441, 455, 3:152.
      Dipnot-6
      bk. Fussilet Sûresi, 41:34.
      Dipnot-7
      bk. Beyhâkî, Şuabü’l-Îmân: 4:263; Hâtîb el-Bağdâdî, el-Cami’ li Ahlâki’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmî’: 1:212, 407.

      [/BILGI]

      [DIKKAT]Soru 1 : ”Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir.” ifadesinden ne anlıyorsunuz ? Dine gelen musibet ne demektir ?

      Soru 2 : Dini olmayan musibetler, ifadesini nasıl anlamamız lazımdır ?

      Soru 3 : Musibetler günahların bağışlanmasına bir vesile midir ?

      Soru 4 : Gelen musibetlere karşı izlememiz gereken yol nasıl olmalıdır ?

      Soru 5 : Maddî hastalıklar için, sadece ubudiyete mâni olduğu zaman mı iltica edilir ?

      Soru 6 : ”Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar.” vecizesini açıklar mısınız ?

      Soru 7 : Merak musibetin kökleşmesine, büyümesine nasıl sebep olur ? İzalesi nasıldır ?

      Soru 8 : ”Her zamanın bir hükmü vardır.” ifadesini nasıl anlamamız gerekir ?

      Soru 9 : Hastalıklar, musibetler nasıl Nimet-i İlahiye suretine girer ?

      Soru 10 : ”Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır.” cümlesini açıklar mısınız ?
      [/DIKKAT]

      #802407
      Anonim


        Soru 4 : Gelen musibetlere karşı izlememiz gereken yol nasıl olmalıdır ?

        Üstad hz’lerinin o güzel sözüyle başlamak isterim;(Cennet ucuz değil ,cehennem’de lüzumsuz değil)

        iSLAM yolu , aziz ve pahalı yoldur.. Cenneti ve ALLAH’ın(cc) rızasını ka­zanmak yolu… Bu yol, ALLAH(cc) yoludur.

        bu yolun en güzel elbisesi (libası ) meşakketlere karşı Sabır göstermektir..

        Bu yol, zorluklarla kuşatılmıştır. Güllerle donatılmış ve döşenmiş değil.. Üzerinde engeller bulunan, her tarafı virajlarla dopdolu bir yol…İmanı büytün her mümin sabrın ne kadar önemli bir anahtar olduğununda şuurunda olur…Musibeteler kaymalar .engeller imtihanın gereği olarak müslümana tecrübe etsin diye sunulmuştur..

        Sonuç olarak ,Müslüman bu işte nasıl Muzzafer olur?

        Cevap kesinllikle şudur ;Tebliğde sabr etmek ,ve sabır yardımlaşmasında bulunmaktır;

        Ancak bu şekilde gemimiz alabora olmaktan kurtulur ve sahile selametle çıkar inşl…

        #802483
        Anonim

          Soru 2 : Dini olmayan musibetler, ifadesini nasıl anlamamız lazımdır ?

          Bu sözden şunu anlarız ki ;,kaza bela ,hastalık fakirlik bazende nefse yenik düşülen zenginlikte bence dini olmayan musibettir..kısaca her türlü maddi felaket ve sıkıntılardır..

          Ve bunlarıda yaşamamızda bir nevii imtahının gereğide di,yebiliriz..Aslında hayatta her şey bizler için ,her musibet bir tecrübe ,her musibet akıllı mümin için Mevlaya yakınlaşma vesilesi olmalıdır..

          #802484
          Anonim

            İnsanı Allah’tan uzaklaştıran her musibet dine gelen musibettir. Buna hastalıkta, fakirlikte, zenginlikte dahil edilebilir. Mesela bir insan için zenginlik şükür vesilesi iken aynı zamanda Rabbini unutturan bir musibette olabiliyor. Yani aynı gibi görünen musibet, biri için ecrini artıran bir vesile iken, diğer biri için dine gelen bir musibet olabiliyor. Anladığım kadarıyla tabi.

            #802486
            Anonim

              @HuSeYni 308812 wrote:

              İnsanı Allah’tan uzaklaştıran her musibet dine gelen musibettir. Buna hastalıkta, fakirlikte, zenginlikte dahil edilebilir. Mesela bir insan için zenginlik şükür vesilesi iken aynı zamanda Rabbini unutturan bir musibette olabiliyor. Yani aynı gibi görünen musibet, biri için ecrini artıran bir vesile iken, diğer biri için dine gelen bir musibet olabiliyor. Anladığım kadarıyla tabi.

              Size katılıyorum hocam..Aynen bende böyle düşünüyorum..Nefse yenik düşülen (fakirlikte zenginlikte)her hikmet bir anda senin felaketin olabiliyor hem dünyada hem ahirette (Allah cc)muhafaza

              #802672
              Anonim

                Soru 9 : Hastalıklar, musibetler nasıl Nimet-i İlahiye suretine girer ?

                Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.
                Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nevi, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir.
                Rivayette vardır ki, “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”
                Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat-i nefis için dua etmemiş. Belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcatla birinci maksadımız, günahlardan gelen mânevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubudiyete mâni olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat muterizâne, müştekiyâne bir surette değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne iltica edilmeli. Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ithamdır. Kade

                ri tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti itham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.

                Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder.

                Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider.

                Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri -fakat musibet dine dokunmamak şartıyla- bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum, emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlâhiyedir.

                ÇÜNkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.

                (Lemalar, İkinci Lem’a)

                #808492
                Anonim

                  Soru 10 :”Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır.” cümlesini açıklar mısınız ?

                  Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor.
                  Demek oluyor ki bizim karşımıza gelen her hadise Allah’ın tasarrufunda.Çoğu zaman bu hikmetleri fark edemediğimizden neden böyle böyle oldu sorusunu sorarsak Allah’ın hikmetine itiraz etmiş oluruz ki; Üstad hazretleri “Rahmeti ittiham eden rahmetten mahrum kalır” diyor .

                  #809151
                  Anonim

                    Soru 6 : ”Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar.” vecizesini açıklar mısınız ?

                    Bir insan düşünelim: belli bir nimete ulaşmak için elinden gelen gayreti göstermiş, meşru dairede çalışmış, fiilî ve kavlî duasını yaptıktan sonra rabbinin rahmetini, inayetini gözlemeye başlamıştırBu insana yapılan ilâhî lütuf karşısında mümine düşen vazife, o nimete kendisi nâil olmuş gibi sevinmektirKadere iman da, İslâm kardeşliği de bunu gerektirir,,

                    #809930
                    Anonim

                      Musibetler, felaketler ve insanoğlunun aleyhine dûçar olan her türlü olaylar, bahsetmiş olduğumuz manevi hastalalıkların bir tezahürü, beşeri ve ilahi bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
                      Musibetlerin çoğu insanın kendisindendir, işledikleri ameller yüzündendir. Allah sebepsiz yere insanları cezalandırmaz, felaketler ve musibetlerle ikaz etmez. Musibetler şahsi-hususi olduğu gibi umumidir de, bir kişiye ve beldeye, bir topluma, bir millete ve kıtaya çeşitli özellik ve niteliklerde olabilir. Manevi hastalıkların baş gösterdiği, bir çığ gibi büyüyüp yayıldığı ve insanların çare dahi aramadığı toplumlar yeryüzünden silinip yok edilmiş ve yerine yeni milletler getirilmiştir. Aynı hastalıkların tekerrür etmemesi ve aynı musibetlere dûçar olunmaması ve bunun hak edilmemesi için Kur’an-ı Kerimde bu husus sık sık bahsedilerek, kıssalar halinde önceki milletlerin durumları, hak ettikleri musibetler ve üzerlerine gerçekleştirilen felaketlerin ceza olarak kendilerine uygulandığından bahsedilmekte ve böylece insanlara öğüt verilerek musibetlere karşı tedbirli olunması, yaratan tarafından ikaz edilmektedir.
                      Musibetlerin Allah tarafından olanlar, vakti ve şiddeti belirlenir, insanlar tarafından hak edilir. Allah sebepsiz yere hiçbir kimseye ve topluma musibet dilemez, musibet insanın kendindendir, sebep amellerin neticesidir.
                      Allah Günahkar Bir Kavmi; Akıllarını Başlarına Alıp Düşünsünler Ve Doğru Yolu Bulsunlar Diye Nimetlerini Kısarak, Musibetlere Ve Felaketlere Dûçar Eder.
                      A’ raf: 130. “Biz firavun ve cemaatini belki akıllarını başlarına alırlar diye kuraklıkla ve mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.”
                      A’ raf 131 “Onlara bı iyilik gelince, bu bizim hakkımızdır derler. Bir fenalık isabet etse Musa ve onunla beraber olanlara uğursuzluk yüklenirdi. Gözünüzü açın ki, onların uğursuzlukları Allah katındandır. Fakat çoğu bunu bilmez.”
                      Evet insanlar büyük günahlar ve sapkınlıklar, işlerler, Allah’ın emirlerine muhalefet eder ve isyan ederler, bunun farkında olmazlar, ne anlama geldiğini bilmezler. Allah’ın Bunlar kendilerini düzeltmeleri, sapıklıklarından vazgeçmeleri için ikaz niteliğinde çeşitli şekilde ve zamanlarda gönderdiği musibetlerden de haberdar olmazlar, üzerlerine alınmazlar, farkında bile olmazlar, bağlantı kurup yorum bile yapmazlar, tam bir gaflet, dalalet ve hıyanet içerisindedirler.
                      -alıntı

                      #809947
                      Anonim

                        Gelen musibetlere karşı izlememiz gereken yol nasıl olmalıdır ?
                        Eskilerin bir tabiri vardır: “İnsanın asili mihnette, madenin asili ateşte belli olur.” derler. Gerçekten lutuf gibi kahır da bizim içindir. Lâkin bu iki tecellîye de muhatab olanlarda ayak kayması gibi müthiş bir tehlike vardır. Kahır tecellileri karşısında sabredip esbâba tevessül şartıyla rızâ göstermek, onlardan istifâdeyi, yani rızâ-yı ilâhîyeyi netîcelendirdiği hâlde, isyan etmek helâke götürür. Lutuf da bir mânâda böyledir. Lütfu Allâh’tan bilip şükretmek, büyük bir feyz ve berekete sebep olduğu hâlde, onu kendi gücünden zannedip kibir ve gurura kapılmak da helâkle netîcelenir.

                        Hak dostları, yani büyük ruhlar; idrak ve iz’ânlarını öylesine vahiyle terbiye etmişlerdir ki, onlar kahırdan da, lutuftan da kârlı çıkar, zarara uğramazlar. Onun için böyleleri, “Kahrın da hoş; lütfun da hoş!” diyebilirler. Rabbimizin lütfuyla biz de öyle olmaya çalışmalıyız. Kahırdan da, lutuftan da gerçek istifâde, ön plandaki sebeplere değil, “müsebbibu’l-esbab” yani en kökteki sebebi kavrayarak Allâh’tan râzı olmaya bağlıdır. Bunu yapabilenler “rızâ” makamına ererler

                        #810046
                        Anonim

                          Hastalıklar, musibetler nasıl Nimet-i İlahiye suretine girer ?

                          Bediüzzaman hastalığın ruhsal dünyadaki etkisi ve bu alandaki istidatlarının inkişafına da vesile olduğunu iddia eder: “Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.”

                          Hastalıkla hayatının lezzetini kaybedenlere ise Bediüzzaman hayatın, Kuranî mesaja göre, manasını hatırlatarak teselli verir: “Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor.” Bediüzzaman’a göre asıl lezzet, ücret ve mükafat yeri Kur’ân Şakirdi için Cennet olduğundan bu noktadan buradaki sıkıntıları hoş karşılar, şekva yerine kendisine kazandırdığı sevabı düşünerek şükreder. Çünkü “Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.”

                          Musibetlerin bu derece sevaplı olmasındaki asıl sır insanın firavunluğunu kırarak ona kulluğunu hatırlatması ve Rabb’inin dergahına acz ve fakrını vesile yaparak ilticaya mecbur etmesidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “makine-i insaniyede yüzer âlet var. Her birinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır… Musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki her bir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir.”

                          Kısacası kendisi de dahil olmak üzere her şeyi tesadüfe ve tabiata havale eden bir felsefe talebesi için musibetler kötü talihin bir neticesidir. Buna engel olacak bir kudrete sığınmak yerine daimi bir korku içinde birbirine bol şanslar dilemekten başka çare bulamaz. Kazara bir musibete denk geldiğinde sabır yerine şekva eder, tatlı dünya hayatı ona acılaşır. Oysa Kur’ân Şakirdi için dini olmayan musibetler bir ihtar-ı Rahmani, bir ikaz, bir iltifat-ı Rabbani, bir hediye-i Rabbani veya günahlarına kefarettir. Dolayısıyla Kur’ân Şakirdi musibete maruz kaldığında bile bu noktaları düşündüğünden halinden memnundur, hayatından lezzet alır ve Rabb’ine şükreder.

                          Bediüzzaman, Hastalar Risalesi’nde Kuran’ın hastalık gibi musibetlere yaklaşımındaki temel farklılığı esas alarak, hastalara teselli edici şu mesajları verir:

                          Hastalık kazandırdığı sevaplarla ömür sermayesini kazançlı kılar.

                          Sıhhat belasıyla gaflete düşenlere mukabil hastalıkla ahiretini düşünenler için hastalık bir ihsan-ı ilahi, bir hediye-i Rabbanidir.

                          Geçmiş sıkıntılı günler gitmiş ve yerlerine ruhunda elemin bitmesiyle lezzet izleri bırakmışlar. O halde geçmiş sıkıntılarını düşünüp eseflenme belki sana sevap kazandırdığı için şükret.

                          Dünya zevkini hastalık dolayısıyla kaybettiğini düşünüp ıstırap çekme. Madem dünyanın zevki ve lezzeti devam etmiyor. Onu kaybettiğinden ağlama.

                          Hastalık sıhhat nimetinin lezzetini tattırır. Çünkü ancak hastalıktan şifa bulanlar bu lezzeti tadabilir.

                          Hastalığın ölümle neticeleneceğinden endişelenme. Çünkü ölüm gerçekte hayat külfetinden bir terhis, ubudiyetten bir paydos, dost ve akrabaya kavuşma vasıta, hakiki vatana ve ebedi saadet yeri olan Cennete bir davettir.

                          “En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyileri en kamilleridir.” hadisin manasına mazhar olduğun için şükret.

                          Şafii-i Hakiki, yeryüzü eczahanesinde her derde bir deva halk etmiştir. İnsanların keşfedip terkip ettiği bu ilaçları almak ve kullanmak meşrudur. Ancak tesiri ve şifaya doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilmek gerektir.

                          Hastalık nasıl insanların şefkatinin celbine vesiledir, aynen öyle de Halık-ı Rahimin rahmetinin celbine vasıtadır.

                          Bela vereni bulmak safayı bulmaktır. alıntı

                        11 yazı görüntüleniyor - 1 ile 11 arası (toplam 11)
                        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.