- Bu konu 2 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Aralık 2008: 22:26 #648124
Anonim
risale-i nuru talim için lazım illa muallim
Risale-i Nur’un cümleleri, başta Kur’an, hadis, usul-ü fıkıh, usul-ü kelam, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyan, meani, belağat, mantık ve münazara gibi pek çok ulum-u diniyenin düstur ve kaidelerine göre kurulmuştur. Bu ilimleri, hususan ulum-u arabiyeyi bilmeyen Risale-i Nur’u hakkıyla anlayamaz.
Demek Risale-i Nur’daki cümleler Kur’an, hadis, Tefsir, usul-ü fıkıh, usul-ü kelam, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyan, meani, belağat, mantık ve münazara gibi ilimlere göre tanzim edilmiştir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur eserlerini yazdığı sırada doksan cilt kitabı ezbere biliyordu. Risale-i Nur eserlerini, hafızasında bulunan o ilimlerin usul ve esaslarına göre kaleme almıştır. Dolayısıyla o ilimler bilinmeden Müellif (r.a)’ın o cümlelerden muradı ne olduğu tam anlaşılamaz.
Mesela; “Bir şeyden her şey’i yapmak ve herşey’i birtek şey yapmak, herşey’in Hâlıkına has bir iştir.
(Sözler / 63)Bu cümle, hem yüzer ayetin hulasasıdır; hem hadis, Tefsir, usul-ü fıkıh, usul-ü kelam, tasavvuf, Arapça, bedi’,beyan, meani, belağat, mantık ve münazara gibi ilimlere göre tanzim edilmiş külli bir kanundur. Tahlil edildiğinde bu cümlenin mezkur ilimlere muvafık olarak tanzim edildiği görülecektir.
Hem meslela; 22. Söz’de geçen tevhidin bürhanlarına ve lem’alarına dikkat edilse; her bir cümlesinin Kur’an, hadis, Tefsir, usul-ü fıkıh, usul-ü kelam, tasavvuf, Arapça, bedi’,beyan, meani, belağat, mantık ve münazara gibi ilimlere muvafık olarak kurulmuş olduğu görülecek ve ehl-i ilmin o cümlelerdeki belağata karşı aciz kalacağı tebarüz edecektir.
Hem mesela; Birinci Söz’de geçen “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.” cümleleri Kur’an, Hadis ve fıkhın ölçülerine göre tanzim edilmiştir. Dolayısıyla Kur’an, Hadis ve fıkhı bilmeyen bu cümleleri tam anlayamaz. Zira “Bismillah her hayrın başıdır.” cümlesi, hem ayet ve hadisin mealidir; hem külli bir kaidedir; hem fıkhî bir mes’eledir; hem de Risale-i Nur’un fatihası ve çekirdeğidir. Şöyle ki:
Hayırlı bir işin başında besmele çekilmezse o işin hayır ve bereketi gider. Zira besmele, cesedde baş mesabesindedir. Nasıl baş olmazsa, cesed yaşayamaz. Hayırlı bir işin başında da besmele çekilmezse o iş neticesiz ve bereketsiz olur.
Hem bu cümle bildiriyor ki: Her hayırlı işin başında besmele çekilir, şerli işlerde ise besmele çekilmez. Şerli işlerde besmele çekmenin hükmü, mezheplere göre değişmektedir. Hatta şer bir işin başında besmele çekmenin insanı küfre kadar götüreceğini söyleyen alimler de vardır.
Keza “şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi” ifadesinde “İslam nişanı” tabiri geçiyor. Besmele-i Şerife, Hazreti Adem (a.s)’dan Resul-i Ekrem (A.S.M)’a kadar bütün Peygamberlerin şeriatında mevcuddur ve şeair-i İslamiye’dendir. Resul-i Ekrem (A.S.M)’a has bir tabir değildir. Mesela; Kur’anın ifadesiyle Süleyman (a.s), Belkıs’a yazdığı mektubunda şöyle buyurmuştur:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım. Bana karşı büyüklük taslamayın ve Müslüman olarak bana gelin!”
(Neml / 30-31)
İşte her bir cümlesi bu kadar ilimleri ve manaları ihtiva eden bir eser, nasıl herkes tarafından kolay anlaşılabilir? Demek bu ilimlerde mütehassıs veya bu ilimlerden haberdar olmayan kimseler, Risale-i Nur’un cümlelerini hakiki manada anlayamazlar. Belki bu kimselerin anlayışları, Risale-i Nur’un kelimelerinin lugatlarını bilmek gibi nakıs ve zayıf kalır; Risale-i Nur’un âli ve derin hakikatlerine ve o cümlenin belağatına asla vasıl olamazlar.
İkinci Esas: Risale-i Nur’un hakikatleri, Bediüzzaman Hazretlerine ana dili olan Kürtçe lisanıyla ilham edilmiş; Üstad Hazretleri, Kürtçe ilham olunan bu hakikatleri Arapça dilinin sarf ve nahv kaidelerine göre tanzim etmiş; daha sonra da Türkçeye tercüme etmiştir. Bütün bunlar, eser-i rahmet olarak bir anda ve beraber vuku bulmuştur. Dolayısıyla Arapça dilinin kaidelerini bilmeyen, Risale-i Nur’un cümlelerini tahlil edemez ve asıl manaya tam vakıf olamaz. Bu hususta Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:“(Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum.) Bu yüzden anlamayı zorlaştıran şu engeller çıkıyor:
1. (Matbaa-yi hayâldeki) bir matbaaya benzeyen hayâlimdeki (mütercim) kalbe Kürtçe gelen mânâyı Arap gramerine ve Türk diline çevirmesi gereken beynimdeki cihaz (acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor) kalbime Kürtçe ilhâm olan hakîkati tam kavrayamıyor (veyâ) anlasa bile (lisânın diline âşinâ değildir.) Kürtçe gelen hakîkatı tercüme edeceği Türkçe dilini tam bilmiyor.2. (Hem Türkçe’nin sarf nahvini) dilbilgisi kàidelerini (bilmediğimden) Arapçanın sarf nahvini bildiğimden (mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor.) Türkçe ortaya çıkan cümleleri anlamak zorlaşıyor. Türk dilinin ve cümle yapısının Arapçaya göre tam ters olması, Arapçadan Türkçeye tercümeyi çok zorlaştırıyor. Kalbine Kürtçe gelen mânâları önce Arapça gramere göre cümle kalıbına döktükten sonra, o kàidelere ters olan Türkçe dilbilgisine çevirmeye çalışması, Bedîüzzaman Hazretlerinin Türkçe cümlelerini anlamayı zorlaştırıyor. O da mecbûren edat takrarlarına başvuruyor.
(Hattâ, “evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu” tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor.) Türkçedeki ifâde kısırlığı sebebiyle sıkça kullanılan edatlar, okuyucuyu olduğu gibi beni de usandırıyor.
3. (Başkasının tashîhine) düzeltmesine (de kat’iyyen râzı olamıyorum.) Düzeltmeye çalışanların Arapça sarf nahvi bilmemeleri yüzünden mânâyı bozmaları sebebiyle başkasının tashîhine râzı olamıyorum. Bu yüzden sıkça edat tekrârına mecbur kalmama rağmen eserime başkasının müdâhalesini istemiyorum. (Zîrâ külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor;) bana âit olmayan mânâlar ortaya çıkıyor; (sözlerimden tevahhuş eder.) tashîh edenin sözleri benim sözlerimden ürker, mânâya yabancı kalır.”
(Münazarat Şerhi)
Üçüncü Esas: Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “Bir mesele-i imaniye yazıldığı zaman iki yüz âyât-ı Kur’an’iye imdada geliyor yani gönderiliyor.” Demek ekser mesail, iki yüz ayetin tereşşuhatıdır. (Haşir Risalesi gibi.)
O halde Risale-i Nur’da geçen mes’elelerin me’hazı olan âyât-ı Kur’an’iye bilinmezse, Risale-i Nur dahi tam anlaşılmaz. Öyle ise Risale-i Nur’u okuyan bir şahıs, okuduğu mevzunun hangi ayetlerden süzülüp geldiğini bulup anlamalı ve o mevzuyu o ayatın tefsiri niyetiyle okumalıdır. Bunu da yapamazsa en azından okunan mevzuda geçen ayetin kısa bir mealini bilmelidir.
İşte bir tek cümlesi, iki yüz ayet-i Kur’aniyenin hulasası olan ve her bir cümlesi ulum-u mütenevviaya göre tanzim edilen bir eseri basit ve adi bir insanın sözü haline getirmek hata-i azimdir; Bediüzzaman Hazretlerine bir hakarettir. Elbette böyle acip ve esrarlı bir eser müderrissiz olamaz, tek başına anlaşılamaz. Evet nasıl ki en basit bir kitap, onu ders verecek bir muallim olmazsa anlaşılmaz bir kitap ve manasız bir kağıttan ibaret kalır. Aynen bunun gibi hakaik-i imaniye ve İslamiyeyi isbat ve izah eden ve her bir cümlesi, yüzer ayattan tereşşüh eden ve pek çok ilimlere göre kurulan Risale-i Nur gibi bir kitab elbette muallimsiz ve müderrissiz olamaz.
Demek Risale-i Nur’un hakkıyla anlaşılabilmesi için, bir muallime ve bir müderrise ihtiyaç vardır.12 Aralık 2008: 07:16 #723849Anonim
Allah razı olsun güzel ve yararlı bir paylaşımdı..
12 Aralık 2008: 11:56 #723851Anonim
Allah razı olsun..Hakkıyla,tam anlamak için muallime ihtiyaç var degil mi? yoksa istifade herkese açıktır.Sözlerde konferans kısmında şöyle geçiyor:
Şimdi Risâle-i Nur külliyâtından, imân, Kur’ân ve Hazret-i Peygamber (a.s.m.) Efendimiz hakkında olan eserlerden bâzı kısımları aynen okuyacağım. Siz bu eserleri elde edip tamamını okursunuz. Okurken, belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat, bu hususta arz edeyim ki, Üstâdımız Bediüzzaman, bir Nur Talebesine Risâle-i Nur’dan bâzan okuyuvermek lütfunu bahşederken, izah etmiyor, diyor ki: “Risâle-i Nur, imânî meseleleri lüzûmu derecesinde izah etmiş. Risâle-i Nur’un hocası Risâle-i Nur’dur. Risâle-i Nur, başkalarından ders almaya ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder. Aklınız herbir meseleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır.”
Okunan Türkçe veya Arapça bir risâlenin izahı, başka bir risâlede varsa, onu getirip okuyor. Risâle-i Nur’daki gayet ince nükteleri derk eden basîretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir, fakat Risâle-i Nur’u cemaate okurken tafsilâta girişip eski malûmâtlarıyla açıklarsa, bu izahâtı, Risâle-i Nur’un beyân ettiği asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevap veren hakikatlerin anlaşılmasında ve tesirâtında ve Risâle-i Nur’un mahiyetinin derkinde bir perde olabilir. Bunun için, bâzı lûgatların mânâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.
İstanbul Üniversitesindeki kardeşlerimiz de böyle okuyorlar. Biz de hulâsaten deriz ki: Risâle-i Nur, gayet fasîh ve vecîzdir. Sözün kıymeti îcâzındadır, kısalığındadır. Bir mesele-i imâniye ve Kur’âniye umuma ders verilirken, mücmel olarak tedrisinde daha fazla istifâza ve istifâde vardır.
12 Aralık 2008: 12:33 #723855Anonim
Demek Risale-i Nur’un hakkıyla anlaşılabilmesi için, bir muallime ve bir müderrise ihtiyaç vardır.
allah razı ve hoşnut olsun inş. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.