- Bu konu 23 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Nisan 2011: 13:51 #788933
Anonim
Affa mazhar olmak en büyük bir hayırdır. Her hayır gibi bu hayır da ancak Allah’tan beklenir. Bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişçesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette İslâm’ın ruhuna zıttır ve bunu tasvip etmek de mümkün değildir. Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yârabbi beni bu zâtın hürmetine bağışla.” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da insafsızlık olur.
Kur’an’da şefaati reddeden ayetler müşriklerin tavırlarıyla ilgilidir. Şöyle ki:
Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaata göre, kişinin doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçı kabul ediyorlardı. İşte şefaatı reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir. Mesela:
“Yoksa onlar. Allah’dan başka şefaatçılar mı edindiler. De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçı edineceksiniz)!” (Zümer, 43)
Birçok âyetlerde de şefaatin hak olduğunu açıkça beyan edilir:
“O’nun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaatı fayda vermez.” (Sebe’ 23)
“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir işe yaramaz” (Necm 26)
Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’n izni ile ve O’nun razı olduğu kullara yapılabilir.
Kulun günahını ancak Allah affedebilir. Ama bu affı, dilediği seçkin kullarının hatırı için yapmakla onların şerefini bütün mahşer ehline ilân eder. Bu mânâya en büyük mazhar Resulûllah Efendimizdir (asm). Allah’ın O en sevgili kulu, mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve sonunda kendisine şefaat-i kübra izni verilecektir. O da (asm) ancak Rabbinin afetmeyi dilediği kimselere şefaat edebilecektir.14 Nisan 2011: 13:52 #788934Anonim
Mizanda Kötülükleri ağır gelen mümin kişi, şefaate nail olabilir mi? eğer nail olamazsa, o zaman aklıma şu soru geliyor. iyilikleri ağır gelen kişi, Kuranın ifadesine göre kurtulacağı için şefaate ihtiyacı yok gibi… dolayısyla şefaat kimler için geçerli?
Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir. Ancak şefaat de Allahın zniyle olacaktır. Peygamberimiz “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. Bununla beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onlarında cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.
Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.
Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır.. ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.
Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ”sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “ İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).
Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.
Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.
Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.
Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi…
Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..
Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez” (Müddessir/75-48). Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.
Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.
Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl” (Furkan/25-74). Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!
Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz…
Efendimiz bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın.. onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum.”
Evet, âyet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara/2-143).
Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.
Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.14 Nisan 2011: 13:55 #788935Anonim
şefeat dilemek
“Her hayır Allah’ın elindedir” hakikatınca hiç kimsenin ve hiçbir şeyin elinde O’nun vermediği bir hayır olamaz. Eğer Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle veriyorsa, biz o hayırda yine O’nun rahmetini görür, şükrümüzü O’na yaparız. Bu bizim tevhid inancımızın gereğidir.
Affa mazhar olmak da bir hayırdır. Bu da ancak Allah’dan beklenir. Bir Peygamberin yahut bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişcesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette İslâm’ın ruhuna zıttır ve bunu tasvip etmek de mümkün değildir.
Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yârabbi beni bu zâtların hürmetine bağışla” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mümtaz, o hatırlı, o mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur.
İbrahim aleyhisselâmın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları da anlaşılacak bir mantık değildir.
Bir takım kimseler, şefaatı inkâr ederlerken karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar. İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba bu hususda tefsir âlimleri ne buyurmuşlar?” diye lütfen merak bile etmiyorlar. Arapça bilmelerine güvenerek, yahut sadece meal okuyarak yanlış sonuçlara varıyorlar.
Her Arapça bilen Kur’an’dan hüküm çıkarabilseydi, bütün Arap çocukları âlim olur ve artık ne fâkihe, ne müfessire, ne müçtehide lüzum kalmazdı.
Kur’an’ı anlamak bir ilim meselesidir. Onu tefsir etmek, Kur’an’ın edebî inceliklerini kavrayacak kadar mükemmel bir Arapça bilgisi yanında, âyetlerin nüzul sebeplerini, nâzil oldukları şartları, makamları, ilgili oldukları tarihî hâdiseleri ve daha nice şeyleri bilmeye bağlı. Mesele, sadece basit bir lügat meselesi değil.
Ben de bunun şuurunda olarak, tefsir âlimlerimizin eserlerinden aldığım dersleri nakletmekle yetineceğim.
Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaata göre, kişinin doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçı kabul ediyorlardı. İşte şefaatı reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir. Bir misal: “Yoksa onlar. Allah’dan başka şefaatçılar mı edindiler. De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçı edineceksiniz)?. (Zümer Sûresi, 43)
İslâm’ın, şu âyet-i kerimelerde kat’i ifadesini bulan temel bir hükmü vardır: Kişi ancak kendi ameliyle iyi veya kötü bir âkıbete uğrar.
“Her nefsin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” (Bakara Sûresi, 286)
“Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır Sûresi, 18)
İşte şefaatla ilgili bazı âyet-i kerimeler mü’mine başkasının yardımına bel bağlamadan, bu dünyada elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesini öğüt verme makamındadır.
Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve mahşer meydanının, Resulûllah Efendimize (a.s.m.) şefaat müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder.
Bu âyet-i kerimelerden iki misal: “Öyle bir günden korunun ki, o günde hiçkimse hiçkimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçı kabul edilir, ne de bir fidye alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara Sûresi, 48)
“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yetecek bir derdi vardır.” (Abese Sûresi, 34-37)
Bu âyet-i kerimeler yanında bir çok âyetler de şefaatın hak olduğunu açıkça beyan buyururlar. Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’n izni ile ve O’nun razı olduğu kullara yapılabilir.
Kulun günahını ancak Allah affedebilir. Ama bu affı, dilediği seçkin kullarının hatırı için yapmakla onların şerefini bütün mahşer ehline ilân eder. Bu mânâya en büyük mazhar Resulûllah Efendimizdir (a.s.m.). Allah’ın O en sevgili kulu, mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Rabbine secde edecek, yalvarıp yakaracak, Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve sonunda kendisine şefaat izni verilecektir. O da (asm.) ancak Rabbinin razı olduğu kimselere şefaat edebilecektir.
Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı:
“O’nun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaatı fayda vermez.” (Sebe’ Sûresi, 23)
“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir işe yaramaz”(Necm Sûresi, 26)
“O gün, Ruh (Cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe Sûresi, 38)
“O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!” (Bakara Sûresi, 255)
Bu âyet-i kerimeler şefaatın hak olduğunu açıkca ifade ettiği halde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi selâhiyetle ve neye dayanarak karşı çıkabilir!?..
Son âyet-i kerime, Âyet-el Kürsî’de geçer. Bu âyetin tamamında tevhid işlenir. Allah’ın azameti ve kudsiyeti ders verilir. Şefaatla ilgili bu âyetten bir önceki âyette: “Göklerde ve yerde her ne varsa hepsi O’nundur” buyurulur. O halde ne sema, ne de arz ehli, O’nun izni olmaksızın şefaat edemezler. Bir sonraki âyette ise: “O, kişinin önünü ardını (geçmişini geleceğini) bilir. Onlar, O’nun bildirdiğinden başka, O’nun ilminden hiçbirşeyi ihata edemezler (bilemezler)” buyrulur. O halde, kime rahmet edileceğini, kimin şefaat etmeye yahut edilmeye lâyık olduğunu da en iyi O bilir. Ve O’nun sevgili kulları da ancak O’nun bildirdiği lâyık kullara şefaat edebilirler…
Bu konuyla ilgili olarak, yanlış yorumlara uğrayan bir Hadis-i Şeriften de kısaca bahsedelim.
Nice insanların imana susadığı, iffetsizlikle kavrulduğu, cehalet içinde çırpındığı ve kendilerine uzanacak şefkatli eller beklediği bu dehşetli zamanda, bütün bunları bir tarafa bırakıp bu gibi, zihinleri karıştıracak meseleleri gündeme getirmek en azından büyük bir zaman kaybıdır.14 Nisan 2011: 13:58 #788936Anonim
Şefaat affın vesilesidir. Dolayısıyla daha çok günahkarların bundan istifade edebilmesi kadar normal birşey yok. Çünkü şefaate en çok onların ihtiyacı olacak. Yalnız ölürken imanlı gitmek şartı var bunu unutmamak gerek. Kim iddia edeilir ki o kadar günah içinde bile bile yüzerken imanla kabre girebileceğini. Ümit reca dengesini bozmamak lazım. Şefaati günah işlemeye vesile değil, günahtan kendini koruyamadığında tamamen ümidini kesmemeye bir vesile bilmek gerektiğine inanıyorum. Böyle bir rahmet olmasa idi ve Kuran ümidinizi kesmeyin demeseydi herhalde insanlar işledikleri günahların kendini helak ettiğini düşünüp daha da istikamete girmezlerdi. Şükür ki bu ayetler var, böyle hadisler var. Sonsuz hamdolsun…
14 Nisan 2011: 15:48 #788949Anonim
Allah (c.c) razı olsun cümlenizden;
Konumuz ŞEFAAT konusuna doğru kaymış..Demekki mana aleminde bu konuya ihtiyaç varmış;Nasipten öteye yol olmaz derler büyüklerimiz..Nasibimize rıza gösterip Şefaat konusunu irdeleyelim hep beraber dilerseniz;
Pekiala ben bu noktada şu soruyla gelsem acaba fikir ve yorumalrınız ne olur ?
1..ŞEFAATA KİMLER MAZHAR OLUR ?
2..MAHŞER’DE ŞEFAAT ETME HAKKI KİMLERE VERİLİR( CENABI ALLAH .TARAFINDAN )
14 Nisan 2011: 17:30 #788954Anonim
Selam aleyküm;
Dostlar, başta ben bu konuyu bu şekilde algılamamıştım. Ben sadece o arkadaşın sorusuna samimi şekilde yazmak istedim. Konu farklı bir yöne doğru kaymış. Sizin sitenizde de yazdığım hiç bir mesajımı yürekten inanmadığım halde yazmadım. Ne yazdıysam kendi iç dünyamda inandığım şeyi yazdım.
Madem konu bu yöne doğru gitti ve başlık dahi değişti. Bende o zaman mesajıma ekleme yapmak istiyorum.
Mübarek kitabımıza göre Şefaat haktır. “O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” Taha 109. ayet. Allah tealanın diledikleri şefaat ederler.
Ancak Müdessir suresi 11. ayette Yüce Allah (c.c.) diyor ki kıyamet vaktinde, “Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.” Ancak bu ayete göre kıyametin bir aşamasında hiç bir kimse olmayacak yanımızda. Rabbimiz ile yalnız olacağız. Yani o kısmı geçemedik mi bu dünyanın ne anlamı var.
Büyük günahlar konusunda da konuya çekimserim.
Çünkü Nisa 92 ve 93
Bakara 80 ve 81 karşımızda açık ayetler olarak duruyor.Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz öğüt verdi. Kur’an- kerime tutunun diye. Şimdi bu ayetlere dayanmasam öte tarafta demezler mi bana sen Peygamberinin öğüdünü niye dinlemedin diye. Bu yüzden konu bu yöne doğru kaydığından ben önceki mesajımda bunu kast etmediğimi vurgulamak istedim.
Doğrusu bu konuda Mu’tezileyi bile eleştiriyorum kendimce, çünkü konu hakkında açık hüküm bildiren bir kaç ayet varken. Koskoca bir Rahman suresi var. O kadar rahmet ayetleri var. Hem insana mı kaldı Müslümanlardan kimin nereye gideceğini belirlemek diye düşünüyorum. O kuralın yerine Rahmet yani Sevgi olması gerekti. Fakat tabii onlarında yaşadıkları çağda büyük trajediler yaşandı. O tarihsel sürecin bir sonucudur diye de düşünüyorum.
Yani büyük günah işleyenler konusunda ben bu ayetlere dayanıyorum. Saygılar
14 Nisan 2011: 19:30 #788957Anonim
Allah (c.c) razı olsun Abidin kardeş;
Yorumunuz hakikaten yerinde ve güzel …Ve yazdıklarınızı kabul etmemek mümkün değil ;ki zaten aynı pencereden bakıyoruz sizinle bu meseleye;
Amenna ve sadakna ;elbettekki en evvel yüce Allah ‘ın hükmü ,hakimiyeti üstündür ve tekdir..işte buda tevhidi inançtır,inancımızdır.,sonra kitabı Kuranı kerim ve sonrasında Peygamberi gelir;Allah ‘u Tela dilediğine şefaat yetkisi verir;Bu konuda
ALLAHU TEALA ŞÖYLE BUYURMUŞTUR;Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23](O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]
(Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
(Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
(Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28
Ve mubarek ayetlerde Makam-ı mahmud verilen Efendimizi işaret ettiği tüm islam ulemalarınca kabul edilmiştir islam tarihi boyunca;her şeyden üstünüde kudsi hadislerdede bizzat Efendimiz (sav) yarın mahşerde şefaat yetkisi ki Elbetteki yüce Allah ‘ın izniyle efendimize verilecektir inşl.
Yazdıklarınıza gene kalben katılıyor ve tasdikliyorum;Resulu sevmek ona (sav) itaat etmek Allahu telayı sevmek ve itaat etmektir zaten;Hz peygamber Allahu tealanın dinini tebliğ etmeye memur kılınmıştı
Eşsiz mucize olan Kur’an-ı kerime uyabilmek için, Kur’anın muhatabı olan Peygamber efendimize uymak ve şerefli sözlerini [hadis-i şeriflerini] kabul etmek lazımdır. Allahü teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor:
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]..Veda hutbesini örnek vermişsiniz ne güzel ;
Bize emanet edilen kuranı kerim ve sünnet;Elbetteki müminin yaşam klavuzu şeriatı yolu budur…Bahiste geçen hadisi şerifte sünnetine binaen nakl olunmuş günümüze kadar;Ki yine Efendimiz (sav) evvela kuranı kerimin ayetlerine dayanarak hadislerini beyan etmişlerdir..
Şu nada kalben katılıyorum ki ;Affuv olan yüce Allah ‘tır..hakim kadiri mutlak gene cenabı Hakk’tır..Dilediğini affeder ,dilediğini yargılar azaba düçar eder..Bunu bilemeyiz ..yani akibetimiz gayb aleminde gizlidir..Gayb2ta yüce Allah ‘ın hazinesi;Cenabı ka dilediğinede şefaat hakkı verir..Tıpkı şehidtlere şefaat hakkını hadislerden öğrendiğimiz gibi;
Bizim burada aslında dikkatli olmamaız gereken en öenmli mesele hadisin öncellikle sahihmi değilmi onu bilmeliyiz ,sonrada hadisin kaynağı kuranı kerimde ayetlerde geçiyormu onu araştırıp bakacağız;
Ki zaten bahşs olan ŞEFAAT konusu hem ayetlerde hemde sahih hadislerce net olarak karşımızda elh;
Diyeceğim oki Abidin kardeş..endişe etmeyin doğru anladınız ve doğru aktardınız..ben sizi çoook iyi anladım..Allah (c.c.) razı olsun sizden inşl..
.14 Nisan 2011: 20:53 #788958Anonim
1..ŞEFAATA KİMLER MAZHAR OLUR ?
2..MAHŞER’DE ŞEFAAT ETME HAKKI KİMLERE VERİLİR( CENABI ALLAH .TARAFINDAN )
şefaat haktır. Bu bi cok ayetlerde belirtilmistir.
MAHŞER’DE ŞEFAAT ETME HAKKI KİMLERE VERİLİRBildiginiz gibi, Peygamberlere, evliyalara, asfiyalara ve sehitlere (derecelerine gore) sefaat edebilme hakki taninmistir Cenabi Hak tarafindan derecelerine gore.
Ama bu mevzunun zirvesinde yine RESULU ZISAN efendimiz (sas) vardir.
Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır..
ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir insallah.
Ama Resulu Zisan efendimizin de sefaati sınırlidir. Bakara suresinde de ölçünun kondugu gibi :
“İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” (Bakara, 2/255)
Sefaatte sinir konulmamis olsaydi, cehennemi hak etmis insanlar cayir cayir ateslerde yanarken, sefkat damarlari kabaranlar, kafir munafik demeden herkesin cennete girmelerini isteyeceklerdi.
Halbuki boyle bir talepte bulunmak, milyarlarca insanin hukukuna tecavuz etmek olur.Bu nedenle bu insalar sefaate mazhar olmazlar.14 Nisan 2011: 21:27 #788960Anonim
@tebliğ 244813 wrote:
Selamun Aleykum muhterem müslümanlar;
Dün bir mekanda bir kaç müslümanla sohbet ediyorduk…Bir kardeşimiz,ki( bu kardeşimiz yeni yeni şuurlanan ve namaza başlayan fakat bir o kadarda araştırma yapıp yığınla soru bulup getiren bir zat!!!
Ve Efendimizin(sav) şu hadisi şerifini soru diye bize getirdi;ve bende aynen buraya aktarıyorum
( Benim şefaatim ümmetimden en çok günahı olan kişiler günahı sevabından çok olan mü’ minler içindir.)öncellikle;Hadisi okuduktan sonra;Aynen şöyle dedi;
O zaman biz boşuna ibadet ediyoruz ;bence bol bol günah işleyelim ki yarın mahşerde Hz Peygamberin (sav) şefaatine nail olalım..mademki en çok günah işleyenler birinci sırda..cevap bekliyorum DİYEREK SORUSUNU Bİ,TİRDİ….
evet bende bize gelen bu soruyu aynen buraya aktarıyorum..SİZLER NEDERSİNİZ BU HUSUSTA ACABA?
Ve aleykum selam muhterem,
Bu kardesimizin sorusuda ilginç, ama belki merak edersiniz diye, Resulu Zisan efendimiz bu hadisi serifi soylediginde, ona yöneltilen soruyu eklemek isterim:
Evet,
“Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurdugundaHallac-ı Mansur bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben
“Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder.
Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve:
“Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi…””
Evet , az öncede dile getirdigimiz gibi, bütün insanlara sefaat etmeyi dileseydi, kafirler ve munafiklar cezasini çekmez, ve hak yerini bulmazdi.
Sefaat haktir ama sinirlidir, Cenabi Hak Rahman ve Rahimdir.
15 Nisan 2011: 14:02 #789020Anonim
Allah (c.c.) razı olsun Lemalar_ kardeşim;
Oldukça faydalı ve güzel açıklamalar yapmışsınız;çok beğendim..
Cenab-ı Hakk ümmet-i Muhammedi mahşeri kubrada Efendimizin(sav) şefaatine nail eylesin inşl..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.