” Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma, risâletiyle beraber hilâfet-i rûy-i zemini müstesnâ bir sûrette ona verdiğinden, o geniş risâlet ve muazzam saltanata lâyık bir mu’cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki, çok büyük dağlar birer nefer, birer şâkird, birer mürid gibi Hazret-i Dâvud’a iktidâ edip onun lisâniyle, onun emriyle, Hâlık-ı Zülcelâle tesbihât ediyorlardı. Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki, şimdi vesâit-i muhâbere ve vesâil-i irtibâtın kesret ve tekemmülü sebebiyle, haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir anda “Allahü Ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir; mâdem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisâniyle mecâzî olarak konuşturur; elbette, Cenâb-ı Hakkın haşmetli bir kumandanı, hakiki olarak konuşturur, tesbihât yaptırır. Bununla beraber, her cebelin bir şahs-ı mânevîsi bulunduğunu ve ona münâsip birer tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski Sözler’de beyân etmişiz. ”
Sözler