- Bu konu 2 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Ocak 2010: 11:04 #649750
Anonim
31 Aralık 2009 / 07:32 Risale Haber-Haber Merkezi
Son Şahitler’den Hafız Enver Ceylan Bediüzzaman’ın Türkçe ezana olan tepkisini anlatıyor
Son Şahitler’den Hafız Enver Ceylan anlatıyor:“Bediüzzaman’ı ilk ziyaretim 1952’de Akşehir Palas Otelinde olmuştur. Yedeksubaylığını yapan bir ziraat mühendisi de beraberimdeydi.
“Bediüzzaman bana dedi ki:
“Nerede olursanız olun namazınızı ihmal etmeyin. Siz zabit (subay) olduğunuz için diğer erler de sizden cesaret bulur ve onlar da kılarlar. Vakit bulamazsanız farz namazlarını kılınız.
“Mühendis arkadaşla konuştuktan sonra, Üstad bana döndü, mesleğimi sordu, müezzinlik yaptığımı söyledim.
“Üstad bir anda kaşlarını çattı:“O şarkıyı siz de söylediniz mi?’
“Üstadın ne demek istediğini anlayamamıştım. Anlayamadığımı ifade edince, Üstad bu defa:“Minarelerde söylenen o şarkıyı…’
“Türkçe ezanı kasdettiğini anlamıştım. Çok utandım ve sıkıldım, mahcup ve suçlu bir halde:
“Evet… Malesef! diyerek cevap verdim.
“Bu defa Üstad eski bir hatırasını anlattı:“Bir talebem vardı. Bu yeni uydurma ezan çıktığı vakit bana geldi. Yeni ezan okuyayım mı, yoksa müezzinliği bırakayım mı?’ dedi.
“Ben düşündüm… Bu muhlis kardeşim, bu vazifeyi bıraksın mı? Eğer bu vazifeyi bırakırsa, yerine bir fasık gelip, kendi isteğiyle okuyacak. Cahilliğinden bu ezanı hak bir şey zannedecek. O zaman kalbime şu geldi ve ona dedim ki: Sen müezzinliği bırakma. Minareye çıktığın vakit, kendi duyacağın kadar ezanın aslını oku. Aslî ezanı bitirdikten sonra onların istediklerini söyle. O zaman zaruretten dolayı, ezanın aslını okumuş ve tercümesini de duyurmuş olursun.’“Üstadın anlattıklarını dikkatle dinliyordum. Müezzin olarak ben de böyle yaptığımı söyleyince Üstad çok memnun oldu.
“Öyleyse kurtuldunuz’ diye bildirdi…
“Üstad devamla:“Ben bu hususu Hamdi Efendiye de(Akseki) bildirdim. Ezanı bu şekle çeviren, bir ilândan ibaret zannediyorlar. Halbuki böyle değildir. Ezan-ı Muhammedî bir ilânat değildir. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre ‘namaza gelin’ diye çağırırdı. Halbuki bu ezan asr-ı saadetten beri öyle devam ediyor. Bu ilâ-yı kelimetullahtır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir. İslâmin şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar ehemmiyetlidir.’
(Son Şahitler, Necmeddin Şahiner)
risalehaber.com
1 Ocak 2010: 11:45 #763409Anonim
”Halbuki bu ezan asr-ı saadetten beri öyle devam ediyor. Bu ilâ-yı kelimetullahtır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir. İslâmin şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar ehemmiyetlidir.”
ALLAH(C.C.) Razı Olsun.1 Ocak 2010: 12:08 #763412Anonim
Acaba bid’aları icad etmekle o kafile-i uzmâdan inhiraf eden, nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir?”
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz ferman etmiş ki:

Acaba bu ferman-ı katîye karşı, ulemâü’s-sû’ tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar, tebdili kabil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i mânâdan gelen bir intibah-ı muvakkat, o ulema-i sû’u aldatmıştır.
Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise…
Sekizinci Nükte: Buna dair bir düstur-u hakikati beyan etmek lâzım. Şöyle ki:
Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var. Öyle de, mesâil-i şer’iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taallûk eder; bir kısım umuma, umumiyet itibarıyla taallûk eder ki, onlara “şeâir-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeâirin umuma taallûku cihetiyle, umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz’îsi (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum Âlem-i İslâma taallûk ettiği gibi, Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa titresinler!
Dokuzuncu Nükte: Mesâil-i şeriattan bir kısmına “taabbüdî” denilir, aklın muhakemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.
Bir kısmına “mâkulü’l-mânâ” tabir edilir. Yani, bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü hakikî illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.“Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.” Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22; İbni Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârîmî, Mukaddime: 16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126, 127.
Şeâirin taabbüdî kısmı, hikmet ve maslahat onu tağyir edemez. Taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor; ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse onu tağyir edemez. Öyle de, “Şeâirin faydası yalnız malûm mesâlihtir” denilmez ve öyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faydası olabilir.
Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahâlisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?
Elhasıl, Cehennem lüzumsuz değil. Çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem” der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister.
“Cehennem ehli ile Cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, muradına ermiş olanların tâ kendisidir.” Haşir Sûresi: 59:20.
Mektubat | Yirmi Dokuzuncu Mektup | 385-3861 Ocak 2010: 14:36 #763418Anonim
Allah razı olsun zerrat kardeş. Tamamlayıcı olmuş. Herkesin bunları bilmesinde fayda var.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.