- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
4 Mayıs 2007: 14:31 #643649
Anonim
SELEF VE SELEFİLİK
EBUBEKİR SiFİL
Tarih içinde izine rastlanmadığı halde, günümüzde birçok fırka ve fikir akımı dikkat çekmektedir. Modernistler, Reformistler, Ehl-i Kur’an (Kur’aniyyun, Mealciler) ve İslâm’ın saf haline dönme iddiasında bulunan Selefîler bunlardan başlıcalarıdır.
Günümüzde ilmin zayıflaması ve doğru ile yanlışın birbirine karıştırılmış olması sebebiyle bu tür akımlar, bazı iyi niyetli müslümanların aldanmasına, yanlış yollara sapmasına vesile olmaktadır.
Bu yazı, son dönemlerde ortaya çıkan akımlardan biri olan Selefîliği kısaca tanıtmak ve yanlışlıklarını ortaya koymak maksadıyla kaleme alınmıştır. Bu akımın görüşleri, temsilcileri ve onların tenkidi, hakkında müstakil kitaplar yazılacak kadar ayrıntılı ve önemlidir. Biz burada sadece konuyu ana hatları ile ele alacak ve kısa değerlendirmeler yapacağız.
Selef kime denir?
Hz . Peygamber s.a.v.’in “En hayırlı nesil benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onların ardından gelenlerdir.”[1] şeklindeki hadisinde “en hayırlı nesiller” oldukları haber verilen ilk üç kuşağa Selef denir.
Bu ilk üç kuşak, sırasıyla Sahabe, Tabiun ve Tebe -i Tabiîn’dir . Bunlar imanda, ilimde ve amelde bütün müslümanlar için örnek nesillerdir.
Sahabe kuşağı, Hz . Peygamber s.a.v.’in vefatından sonra İslâm’ın biricik temsilcileri olarak yaşamış, gerek Hicaz bölgesinde, gerekse fethedilen yeni bölgelerde İslâm’ı hakkıyla tebliğ etmiş, öğrenciler yetiştirmişlerdir. Kur’an’ı, hadis-i şerifleri ve İslâmî uygulamaları bütün müslümanlar Sahabe kanalıyla öğrenmiştir. Bu sebeple Sahabe’nin İslâm ilim tarihinde olduğu kadar, iman, amel, edep, zühd , vera , takva ve ahlâkta da müstesna bir mevkii vardır.
Onlardan sonra gelen kuşağa Tabiun denir. Bu kuşak da Sahabe’nin dizinin dibinde yetişmiş, imanı, ilmi ve ameli onlardan almıştır. Bu kuşağa Tabiun (izleyenler, tabi olanlar) denmesinin sebebi, Sahabe’ye uymakta gösterdikleri titizlik, ciddiyet ve özendir.
Sahabe’nin önemi, Kur’an’da hayırla yad edilmiş olmaları, Hz . Peygamber s.a.v.’in yaşantısının ilk ve en önemli temsilcileri olmaları hasebiyle İslâm’ı en doğru şekilde anlayıp yaşamanın kıstası olmaları… gibi hususlardan kaynaklanmaktadır. Tabiun’un önemi ise temelde şu iki noktaya dayanmaktadır:
1. İslâm’ı, Sahabe kuşağından, yani en doğru şekilde anlayıp yaşamış olan kuşaktan öğrenmiş olmaları.
2. Sahabe zamanında rastlanmayan, sonradan karşılaşılmış yabancı birçok fikir akımı, kültür ve inanç şekliyle ilk defa onların muhatap olması.
Başta felsefî akımlar ve Mu’tezile , Cebriye, Mürcie gibi bid’at fırkalar olmak üzere pek çok kültür, inanç ve cereyan ilk defa Tabiun döneminde İslâm toplumuna girmiş ve önemli fikrî ve akidevî sarsıntılara sebebiyet vermiştir.
İşte Tabiun nesline mensup büyük alimler, bu akımlarla mücadele ederek Sahabe’den devralınan sahih İslâm anlayışının zedelenmeden yaşamasına ve gelecek nesillere aktarılmasına sebep olmuş ve çok büyük hizmette bulunmuşlardır. Dolayısıyla İslâm’ın özüne yabancı her türlü cereyan karşısında nasıl bir tavır takınacağımızı, Tabiun neslini örnek alarak tesbit etmekteyiz.
Tabiun dönemi, aynı zamanda fıkhî mezheplerin temellerinin atıldığı ve müstakil mezheplerin ortaya çıktığı dönem olarak da dikkat çeker. Bu dönemde yaşamış olan Hasan-ı Basrî , Süfyan -ı Sevrî , İbrahim en- Nehaî , Şa’bî … gibi pek çok büyük alim, birer müçtehid olarak, müstakil mezhep sahibi idiler. Hanefî mezhebinin imamı Ebû Hanîfe de bu kuşağa mensuptu. (Allah hepsinden razı olsun)
Tabiun’dan sonra gelerek onlara öğrencilik etmiş olan kuşağa da Tebe -i Tabiîn veya Etbau’t -Tabiîn (Tabiun neslini izleyenler) denir. Bu dönem de ilmî ihtisaslaşmanın ya şandığı, hadis-i şeriflerin yaygın olarak müstakil kitaplarda toplandığı, itikadî ve fıkhî mezheplerin iyice yerleşip müesseseleştiği bir zaman dilimidir.
Kısaca tanıttığımız bu üç nesil, gerek Kur’an ve Sünnet’te övgüye mahzar olmaları, gerekse sahih İslâm anlayışının bize kadar kesintisiz olarak gelmesinde kilit rol üstlenmiştir. Bu sebeple, daha sonraki asırlarda devamlı olarak merkezî bir yer tutmuş ve adeta doğru-yanlış ayrımının ölçüsü olarak algılanmıştır.
Tarih boyunca İslâm toplumlarında ne zaman bir sarsılma, gevşeme ve bozulma görülmüşse, bu üç neslin temsil ettiği İslâm anlayışına dönüş gayretleri sayesinde toparlanma olmuş ve doğru çizgi muhafaza edilmiştir.
Bu sebeple “Selef-i Salihîn”, İslâm Ümmeti için vazgeçilmez bir nirengi noktası ve ölçü olmuştur.
Selefîlik nedir?
Selefilik, İslâm’ı, yukarıda tanıttığımız Selef-i Salihîn’in anlayıp yaşadığı gibi anlayıp yaşama iddiasının vücut verdiği bir akımdır. İlk defa Mısır’da Cemaleddin Efganî ve öğrencisi Muhammed Abduh tarafından başlatılan “ İslâmî ıslah” hareketi, daha sonra Selefîlik adıyla anılan zümrenin doğmasına kaynaklık etmiştir.
Aşağı yukarı aynı dönemde bugünkü Suudi Arabistan’ın sınırları içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çıkan ve Mısır’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab’ın yürüttüğü “ Vahhabîlik ” hareketine de daha sonra Selefîlik denmiştir.
Bu iki hareket arasında temelde önemli farklılıklar bulunmamakla birlikte, söz konusu iki akım şu noktalarda birbirlerinden ayrılır:
1. İtikadî sahada Vahhabîler Kelâm mezheplerini kabul etmezler. Ehl-i Sünnet’in iki büyük kelâm alimi Ebu Mansur el-Maturidî ve Ebu’l -Hasan el- Eş’arî Vahhabîler’e göre, saf İslâm akidesini kelamî deliller kullanmak ve aklı nakle (ayet ve hadislere) hakem kılmak suretiyle bulandırmışlardır. Özellikle müteşabih [2] ayet ve hadislerin Allah Tealâ’nın şanına ve yüceliğine uygun olarak tevil edilmesine şiddetle itiraz eden Vahhabîler, tasavvufa da aynı şiddetle karşı çıkarlar.
Efganî – Abduh çizgisi ise itikadî sahada kelâm alimlerinin kullandığı metoda temelde itiraz etmez; Felsefe, mantık ve kelâm gibi ilimleri reddetmez ve müteşabih ayet ve hadislerin, Allah Tealâ ile mahlukat arasında benzerlik kurulmaması için tevil edilmesi taraftarıdır.
2. Vahhabîler, fıkhî mezhep olarak İbn Teymiyye ve öğrencisi İbnu’l -Kayyım’ın çizgisini izler. Diğer mezhepleri ise istihsan, ıstıslah, mesalih-i mürsele … gibi delillere yer verdikleri için bid’atçilikle itham ederler.
Efganî – Abduh çizgisi ise genel olarak bir tek mezhebe mensubiyeti reddederek, bütün fıkhî mezhepleri birleştirme eğilimindedir.
Aralarındaki ihtilafları kısaca zikrettiğimiz bu iki cereyan, zaman içinde birbirine yaklaşarak “Selefî” diye anılmışlardır. Ortaya çıkış döneminden günümüze doğru ilerledikçe, Selefîlik akımının içine başka görüşler de katılmıştır. Dolayısıyla “ Selefîlik ” dendiği zaman akla her ferdinin aynı şekilde düşündüğü homojen bir gruptan ziyade, aşağıda zikredeceğimiz görüşleri benimseyen kozmopolit bir kitle gelmektedir.
Selefîlerin görüşleri
Müteşabih ayet ve hadislerle ilgili görüşleri:
Selefîliğin en bariz vasıflarından birisi, müteşabih ayet ve hadisleri lugat anlamını esas alarak olduğu gibi kabul etmek şeklinde kendisini göstermektedir.
Buna göre Kur’an’da ve hadislerde Allah Tealâ hakkında zikredilen “el, yüz, gelme, oturma, inme, Arş’a istiva etme, gazaplanma , gülme…” gibi sıfatlar, mahlukat hakkında ne ifade ederse, Selefîler’e göre Allah Tealâ hakkında da aynı şeyi ifade eder.
Oysa Kur’an’da yer alan pek çok ayet, Allah Tealâ’nın bu gibi sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmenin doğru olmadığını ortaya koymaktadır.
Her ilim dalında, o sahanın mütehassıslarının söylediklerine itibar edileceği açıktır. Bu gerçekten hareketle tefsir sahasında müfessirler, hadis sahasında muhaddisler , fıkıh sahasında fukaha ve akaid sahasında kelâm/ akaid alimleri ne demişse ona itibar edilir. Ömrünü fıkıh ilminin meselelerine vakfetmiş bir kimsenin akaid alanında söyledikleri, bir akaid aliminin söyledikleri gibi değerlendirilmez. Yahut yıllarını tefsir alanında çalışarak geçirmiş bir alimin, hadis ilminin derinlik ve inceliklerini bir hadis alimi kadar bilmesi beklenmemelidir.
Tasavvuf hakkındaki görüşleri:
İslâm dünyasının bazı yerlerinde tasavvuf adı altında sergilenen birtakım yanlış anlayı ş, Selefîler’in tasavvufun özüne düşmanlık beslemesine gerekçe teşkil etmiştir. Oysa Ehl -i Sünnet ve’l -Cemaat’ten asla ayrı düşünülemeyecek olan gerçek tasavvuf, Batınîlik, Hurûfîlik gibi sapık cereyanlardan uzaktır. Ehl -i Sünnet çizginin muhafazasında ve yayılmasında son derece büyük katkıları bulunan gerçek tasavvuf ehli, müslümanların kalbî ve ruhî hayatının inkişafında, ahlâkın güzelleştirilmesinde ve erdemli fertlerin yetişmesinde Sahabe döneminden itibaren izlenen yolu izlemiş ve tamamen onlara uymuştur. Gerek itikadî , gerekse amelî sahada gerçek tasavvuf büyüklerinin eserleri ve görüşleri ortadadır.
Taklid hakkındaki görüşleri:
Bir kısım Selefîler, fıkhî meselelerde herhangi bir müçtehid imamın taklid edilmesine de şiddetle karşı çıkarak, bunun da kişiyi şirke ve küfre götüreceğini iddia ederler. Bu iddialarını ispat için de birtakım ayet ve hadisleri delil olarak öne sürerler.
Oysa bu ayet ve hadislere yakından bakıldığında taklidin haramlığı iddiasına uygun hale getirmek için zorlama yoluyla tevil edildikleri görülür. Tıpkı tevessül konusunda olduğu gibi, taklidin haramlığı konusunda da bu ümmetin tatbikatı Selefîler’in iddialarının geçersiz olduğunu gösteren en büyük delildir.
Hadis alimleri arasında ittifakla dile getirilen bir husus vardır: Hadislerin sahih, hasen veya zayıf olduğu konusunda hadis alimleri tarafından verilen hükümler, onların kendi içtihadlarının sonucudur. Dolayısıyla onlardan sonra gelen ve onların kitaplarında yer alan hadisleri delil kabul edenler, onların bu hadislerin sıhhati konusundaki içtihadlarını taklid etmiş olmaktadırlar.
Bugün bizlerin, bizden bin ikiyüz , bin üçyüz sene önce yaşamış hadis ravilerinin ahvalini ve durumlarını bilmemizin bir tek yolu vardır. O da hadis alimlerinin bu konudaki görüşlerini bize nakleden kitaplara başvurmaktır. Şu halde bizim, herhangi bir hadisin güvenilir olup olmadığı yolundaki değerlendirmemiz, tamamen hadis alimlerinin içtihadına dayanmaktadır ve bu da tamamıyla bir “ taklid”dir . Her hususta Selef’e tabi olduklarını iddia eden Selefîler dahi bu konuda hadis alimlerini taklid eden birer “ mukallid”dir .
Eğer herhangi bir alimin bir görüşünü, delilini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu haramı Selefîler de işlemektedir. Eğer hadis alimlerinin hadislerin sıhhati-zaafı konusundaki kanaatlerini taklid etmek caiz ise, müçtehid imamların fıkhî konulardaki içtihadlarını taklid etmek niçin haram olsun?
Kıyas konusundaki görüşleri:
Günümüzde Selefîler olarak anılan grup içinde, kıyasın şer’î bir delil sayılamayacağını, çünkü kıyasın, “Allah’ın dininde şahsi görüş ile hüküm vermek” olduğunu söyleyenler mevcuttur.
Oysa fıkıh usulü kitaplarında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı gibi, gerek Kur’an ayetleri, gerekse hadisler, vakıa olarak sınırlıdır ve insanlığın karşılaştığı her olayın hükmünün, ayetlerde ve hadislerde zikredilmiş olması mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet konusunda biraz malumatı olan herkes bu noktayı kabul ve itiraf eder.
Şu halde hükmü Kur’an ve Sünnet’te zikredilmeyen olaylar hakkında yapılabilecek iki seçenek var. Ya bu olaylar hakkında İslâm’ın herhangi bir hükmünün ve açıklamasının olmadığını söylemek, ya da karşılaştığımız olayın bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkında Kur’an ve Sünnet’te yer alan bir hükmü, aralarındaki benzerlik dolayısıyla yeni olaya da tatbik etmek.
Bu seçeneklerden ilkinin doğru olduğunu söylemek, İslâm’ın evrensel olduğunu, bütün zaman ve mekânların problemlerine çözüm getirme özelliğini haiz bulunduğunu inkâr etmek demektir.
Kıyas’ı inkâr eden İbn Hazm , bu iddiası sebebiyle, bırakalım bir “İslâm alimi”ni, aklı başında sıradan bir kimsenin bile gülüp geçeceği şeyler söylemiştir. Mesela Kur’an ve Sünnet’de domuz etinin haram olduğu zikredilmiştir. Ama domuzun yağının haram olduğuna dair ne Kur’an’da , ne de Sünnet’te herhangi bir hüküm yoktur. Sırf bu gerekçeyle İbn Hazm , domuzun yağının haram olmadığını söylemiştir.
İşte kıyasın reddedilmesi sonucunda varılacak komik nokta budur.
5 Mayıs 2007: 07:59 #707085Anonim
SELEFİLİK İTİKADİ BİR MEZHEP MİDİR?
Nazariyede doğru kabul edilebilir gibi görünen, fakat pratikte yanlış neticelere sebeb olan hükümlere “Paradoks” denilir. Bu hal, insan aklının kendi kendine kurduğu bir tuzaktır. Muhakkak ki her mü’min; Resûl-i Ekrem (sav) ve Ashabının takip ettiği yolu (yani Asr-ı Saadeti) esas kabul eder. Ehl-i Sünnet ve’l cemaate mensup olabilmenin ilk şartı budur. Son yıllarda “Selefilik” adı altında; herhangi bir usule bağlanmayı ve müctehid imamlara tabi olmayı hakir gören bir akım teşekkül etmiştir. Daha ziyade sloganlarla ve suçlayıcı mantıkla yürüyen bu akımın, selefi salihin ile bir alakası yoktur. Bazen hak bir söz ile batıl murad edilebilir. Nitekim hariciler; “Hakem Hadisesini” bahane ederek ve “Hüküm ancak Allahû Teâla (cc)’ya aittir” diyerek, Hz. Ali (ra)’yi küfre düşmekle suçlamışlardır. Bunu duyan Hz. Ali (ra): “- Hak bir söz!.. Ancak bununla batıl murad edilmekte” demiş ve üzüntüsünü beyan etmiştir.
İslâm teşri tarihinde; “Selefilik” diye bir mezhep ve usûl mevcut değildir. Selef-i Sali-hin’e muhabbet noktasında her mü’min samimidir. Bazı kimselerin “-Biz selefiyiz” diyerek, diğer mü’minleri “Selef-i Salihin’e muhalefetle” suçlamaları iftiradan ibarettir.
Son yıllarda yayınlanan bazı eserlerde; itikadi mezhepler tasnif edilirken “Selefilik, Eş’arilik ve Maturidilik” seklinde ifade edilmektedir. İmam-ı Eş’ari’nin ve İmam-ı Maturidi’nin “Selef-i Salihin’e” bağlı olmadığını ima eden bu tasnif, son yüzyılda ortaya çıkmıştır. Aşağıda giriş bölümünün tercümesini bulacağınız S. Ramazan El Buti’nin “Es Selefiyye” isimli eseri, bu konudaki güzel bir araştırmadır.
SELEF KELİMESİ[1]
Selef kelimesi lügat manası itibariyle, nisbi bir mana taşımaktadır. Birbirini takibeden zaman dilimlerinden her birisi, kendisinden sonra gelen zamanlara göre selef (geçmiş)tir. Daha önceki zaman dilimleri itibariyle ise halef (gelecek)tir.
Ancak bu kelime, zamanla bundan çok farklı ıstılahi bir mana kazanmış ve hep bu yeni manasıyla kullanılır olmuştur. “İslâm ümmetinin ilk üç asırlık dönemi” diye tarif edilebilecek olan bu yeni mana, ifadesini İslâm tarihinin en şerefli ve en çok itibara layık nesillerinden bahseden şu hadis-i şerifte bulmaktadır:
Buhari ve Müslim, Abdullah b. Mesud (ra)’dan Rasülûllah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “İnsanların en hayırlısı benim asrım (daki Ashabım)dır. Sonra, onlara yakın olanlar (Tabiin)dir. Sonra da onlara yakın olanlar (Etba-ı Tabiin)dir. Sonra bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti (ihtirasla) yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[2]
Fakat Rasülûllah (sav)’ın genel olarak derecelendirdiği bu hayırlı nesillerden maksat acaba, bu sıfatı taşımayan kimseler de bulunmakla birlikte, o dönemde yaşayan müslümanların geneli mi, yoksa bir tek istisna bile olmadan Ümmetin bütün fertleri midir?
Bu mevzuda cumhur ulemanın görüşü şudur: Hz. Peygamber (sav)’in selef için tesbit ettiği, insanların en hayırlıları olma özelliği, İslâm’a bağlılık ve yaşantı noktasındaki farklılıklarına rağmen, bütün fertler için geçerlidir. İbn Abdil Berr (h. 363-463) ise, bu özelliğin müslümanların geneline (îlk üç asırda) ait olduğunu, daha sonraki nesiller içerisinde selef asrı müslümanların pek çoğundan daha faziletli insanlar bulunabileceğini ifade etmiştir.[3]
Şüphesiz o insanlara bu şerefi kazandıran, daha sonraki nesilleri nübüvvet kaynağına ve risalet öğretilerine ulaştıran zincirin ilk halkalarını temsil ediyor olmalarıdır.
Birinci halka: İslâm’ın temel prensip ve inanç esaslarını bizzat Allah Rasülû (sav)’nden alan, dinin ahkâm ve adabını her türlü şüphe ve bid’at tehlikesinden uzak olarak zihinlere ve dillerine nakşetmiş olan ve kendilerine sahabe denilen öncü grubtur.
İkinci halka: Tabiin neslini temsil eder. Ashabın, Rasüllûllah (sav)’i bizzat görüp onun nasihatlarına muhatap olmak suretiyle elde ettiği aydınlık yolu takip etmeleri yönüyle, tabiin müslümanlarını da nübüvvet nuru ışıtmakta idi.
Üçüncü halka ise: Fitnelerden arınmış İslâm fıtratının ve fikir duruluğunun yok olmaya yüz tuttuğu bir devrenin müslümanlarını, etba-ı Tabiin’i temsil eder. Artık bu dönemin sonuna doğru bid’atlar hızla ortaya çıkmaya başlar. Üç kutlu asrın aydınlık yolundan ayrılan sapık fırkalar birbirini izler ve her bir fırka, sırat-ı müstakimden ayırdığı sokağın başına geçip insanları oraya çağırır. Ama hiçbirisi şu ilahi düsturu çiğnediğini düşünmemektedir:
“Şüphesiz bu (Kur’an veya İslâm) benim dosdoğru yolumdur. (Sırat-ı Müstakim). (Başka) yollara (sapıklık, bid’at ve şüphelere) uymayın. Zira o (başka) yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (Enam 154.)
Günümüze kadar devam edecek olan heva, bid’at ve sapıklık rüzgarları artık esmeye başlamıştır. Nitekim, müslümanlar Enes b. Malik (ra)’a Haccac’ın zulmünden şikayet ettikleri zaman şöyle demişti:
“Sabrediniz! Çünkü bundan sonra üzerinize gelecek zaman, muhakkak bundan daha şerli olacaktır. Ve bu fenalık (siz ölüp de) Rabbinize kavuşuncaya kadar (asırlarca) böyle sürüp gidecektir. Ben bu sözü Peygamberimiz (sav)’den işittim.”[4] Öyleyse daha sonra yaşayan müslümanlar ne yapmalıydı?
SELEFE BAĞLILIK
Fikir ve davranışları itibariyle bir çok üstünlüklere sahib olan altın nesil kendilerine tabi olunması gereken insanlardır. Ama tabi oluş herşeyden önce, bir samimiyet ve sevgi ister. Selefe tabi olmak onların şeri tashih ve ikmal ederek muhafaza etmektir. Sonra üzerinde ittifak edilmiş olan itikad, ibadet ve ahlak prensiplerine bağlı kalarak bu ittifaka değer vermeyen kimselere de itibar eetmemektir. Bu konuda Resulullah (sav) Efendimizin bizlere bir vasiyyeti vardır: “Şüphesiz İsrailoğulları yetmişiki millete ayrılmıştı. Benim Ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.Biri hariç tamamı cehennemdedir.” O müstesna topluluk kimdir Ya Resulullah? sorusuna ise şöyle cevap vermişdi: “Benim ve Ashabımın yolunda olanlar (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat)dır.”[5]
“Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılmak” diye kısaca ifade edilebilecek olan bu talimata hakkıyla uyabilmek, selef-i salihinin metodlarına bağlı kalmadan mümkün olmayacaktır. Burada gaye, zaman itibariyle bizden bir süre önce yaşamış olan bir gurup insanı, bunlar bizim atalarımızdır diye, taklid etmek değildir. Onlar, Allah kelamının manalarına vakıf olma ve nebevi sünneti anlama hususunda ümmetin önde gelenleri oldukları için bu böyledir. Zira, yaratılışları itibariyle Arap dinini en iyi anlama kabiliyetine sahib idiler. Arapça’yı ve İslâm’ı sonradan öğrenmenin sebeb olabileceği birtakım problemleri yoktu. Yine onlar, Rasülûllah (sav)’in hayatıyla içiçe yaşadıkları için, onu en güzel şekilde yorumlayıp daha sonraki nesillere aktarmışlardır. Yaşayış itibariyle Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatına en yakın, fıtratları, en temiz, bütün bid’at, yapmacık ve gösterişlerden en uzak, dolayısıyla itimad edilmeye en layık olan yine onlardı.
Öyle anlaşılıyor ki, fikir ayrılıkları ve münakaşalar ortaya çıktığı, özellikle birçok müslümanın Arapça’nın temel mantığını yitirmesiyle dildeki fesahat ve belagat bozulmaya yüz tuttuğu zamanlardan bu örnek neslin eğiliminden geçmek gerekmektedir.
“Selefe bağlılık” manasına gelecek olan bu tedrisat, bazı cüzi meselelere saplanıp kalmak ya da onların cümlelerine, ifadelerine harfiyyen ve körükörüne sarılmakla olmayacaktır. Zaten onları kendi seleflerine karşı tavırlarında da böyle bir uygulamaya rastlamak kabil değildir. Yapılması gereken, nassların (ayet ve hadislerin) tefsir ve te’vili için koydukları prensipler ile ictihad usûllerinde onlara müracaat etmektir.
Üzerinde durulması gereken önemli bir husus da şudur. Bu kaide ve prensiplere bağlı kalmak, daha sonra yaşayacak müslümanların bütünü için geçerlidir. Yoksa sadece herhangi bir devirde yaşamış veya belli özellikleri taşıyan bir grup bundan sorumludur, demek son derece anlamsızdır. Zamanları ve mekanları ne kadar farklı olursa olsun, bütün müslümanlar bu ortak paydada birleşmek zorundadırlar.
Bu mevzuda altın nesle yakın olanların bir üstünlüğünden bahsedebilir ki biz de bu yönüyle onları örnek almak durumundayız. Altın neslin takipçileri, devraldıkları ilim ve kültür mirasının ne kadar önemli olduğunun farkına varmış ve altın neslin koymuş olduğu kaide ve usulleri daha sonra geleneklerin de hizmetine sunmak için tedvin etmişlerdir. Bu meziyetleri de daha sonra kazanacakları başarıların ana sebebi olmuştur.
SELEFİLİK
Selef kelimesinden, daha sonraları, İslâm düşünce ve teşri tarihinde hiç rastlanmamış olan yeni bir ıstılah türetilmiştir: Selefiyye (selefilik). Yapılan hata buradadır. Adeta bu kelimeyi, müslümanlardan belli bir grubun özel ismi yapıyoruz ve onlar da bu isimden hareketle kendilerine has bir düşünce yapısı ve buna bağlı olarak bir takım ayırdedici özellikler kazanıveriyorlar. Böylece de, sürekli münakaşa ederek müslümanları üzen ve çoklukları ile -sanki- iftihar eden müslüman fırkalardan birisi oluyorlar. Öyle bir fırka ki, fikir ve arzuları, kendilerine has karakter ve ölçüleriyle diğer müslümanlardan farklı bir yapı arzediyor..
İşaret ettiğimiz manasıyla böyle bir ıstılah türetmek, bırakın onlara bağlılığı, selef-i salihinin ve onları izleyen halefin bu ümmete tanıtmadığı bir bid’attır, desek herhalde mübalağa etmiş olmayız. Zira Selef bu kelimeye kesinlikle, belli bir grubu veya fikri oluşumu diğerlerinden ayıracak böyle bir mana vermemiştir. Ayrıca selef kendi inanç ve davranış ölçülerini müstakil bir düşünce, fikir ve şahsiyete sahip bir grubun tekeline de vermiş değildir. Aksine selef ile daha sonra yaşayan bütün nesiller arasında en ileri derecede bir etkileşim, ilim, kültür ve metod alışverişi vardır. Tabi ki bahsettiğimiz ölçüler dahilinde. Yine hiç düşünülmemiştir ki bir grup müslüman çıkıp (selefe bağlılık adına) bir takım engeller ortaya koyacak ve bu engeller yüzünden sözü geçen etkileşim ve diyalog kesilecek sonuçta da müslüman nesiller, fikir, tasavvur ve hedefleri tamamen farklı iki ayrı parçaya ayrılacak.
“Selefe bağlılık” başlığı altındaki açıklamalar gözönünde tutulduğu zaman görülecektir ki, “selefilik nedir?” ya da “selefi olmak ne gibi esaslara bağlı kalmayı gerektirir?” sorularına verilecek iki cevap vardır.
Birinci cevap: Selefilik, selefin sürekli bağlı kaldığı adetler, yaşayış biçim ve sözlere, hiçbirşey eksiltip eklemeden, harfiyyen uymaktır.
Tahlil: Unutulmamalıdır ki; onlar, kendi söz ve fiillerini böylesine dokunulmaz konum da görmemişlerdir. Bu hakkı sadece Allah’ın kitabı ve Allah Rasulü (sav)’nün sahih sünnetine layık görmüşler ve bu naslara, çıkarılan hükümlerin illetlerinin değerlendirilmesi, hayattaki değişim ve yenileme, sürekli en doğruya ulaşma ideali ışığında sımsıkı yapışmışlardı. Bunu yaparken mutlak otorite olarak kabul ettikleri Kur’an ve Hadis naslarının çizdiği sınırları ihlal etmediği sürece, bölgeden bölgeye, nesilden nesile meydana gelen bütün değişim ve yenilikleri dikkate aldıklarını görüyoruz.
Nebi (sav) ve ashabının Mekke’de iken sahih oldukları ve uygulayageldikleri birtakım örf-adetleri var idi. Oysa Medine’ye hicretten sonra, daha önce bilmedikleri yeni uygulamalarla karşılaşacaklardı. Bu ise bölge halkı ile aralarındaki etkileşim ve dayanışmanın tabi sonucu idi. İşte müslümanlar da bunları gayet normal karşılayarak yeni hayata adapte oldular. Bu mevzuda aşağıdaki olaylar örnek olarak verilebilir.
• Mekke’de bulundukları sürece müslümanlar dikişli elbiseyi tanımadılar. Ama Medine’ye yerleşip çevre kabile ve bölgelerle ilişkiler başlayınca, pahalı İran ve Yemen kumaşlarından dokunmuş elbiseler giydiklerini görüyoruz…
• Rasülûllah (sav) gerek Mekke’de gerekse Medine döneminin ilk yıllarında yüzük kullanmamıştı. Ancak kendisine, kralların mühürsüz mektupları okumadığı söylenince gümüş bir yüzük yaptırıp üzerine mühür olarak Muhammed’ün-Rasülûllah cümlesini kazdırmıştır.[6]
• Rasülûllah (sav), Cuma hutbelerini, 7-8 yıl boyunca bir hurma kütüğüne dayanarak irad eyledi. Buhari’nin Cabir (ra)’den rivayetine göre, Ensar’dan bir kadın gelerek marangoz bir oğlu olduğunu ve hutbeler için güzel bir minber yaptırabileceğini söylemişti. Rasülûllah (sav) bunu kabul etmiş olmalı ki karşı koymamış ve artık hutbeleri o minberden vermiştir.
• Müslümanlar Mekke ortamında okuma-yazma ile gerektiği gibi ilgilenememişlerdi. Allah Rasulü (sav) Medine’ye hicretten hemen sonra ashabını sürekli ilme ve eğitime teşvik etmişti.
• Sahabe devri boyunca, satın alma ya da kiralama usulü ile, Mina topraklarında bina yapmak serbest iken Ömer b. Abdülaziz (ra), sayıları gittikçe artan hacıların daha rahat hareket etmelerini sağlayabilmek için mina çevresinde bina yapmayı yasaklamıştı..
• Sahabe özellikle itikad konularında, Kur’an ve sünnete mutlak bir teslimiyet ile her türlü tartışmadan şiddetle kaçınırdı. Hatta bir kimse kafasındaki şüpheleri gidermek için bu mevzuda uzun münazaralar yapacak olsa hemen onu azarlayıp bid’atçılıkla itham ederlerdi. Ama ne zaman ki tabiin asrı başladı, bir yandan ilim meclisleri çoğalırken öteyandan sahabe sayısı azaldı, fetihlerin genişlemesiyle fırklı dinlerin mensupları (hristiyan, yahudi, zerdüşt, mani) İslâm’a girdiler ve zihinlerindeki pek çok şüphe ve batıl inancı da beraberlerinde getirdiler, artık bu tür münakaşa ve münazaralar kaçınılmaz hale geldi. Çünkü onların itikadi ve fikri problemlerini çözmek ve bunun için de ilmi mantıki izahlar yapmak gerekiyordu. Aslında sahabenin ileri gelenlerinden bazıları, mesela Hz. Ali (ra), Abdullah b. Abbas (ra), kaza-kader, cebr-i ihtiyar gibi bazı mevzularda, şüphelerini gündeme getiren müslümanları sapıklıktan korumak için bazı mantiki izahlar ve münazalar yapmışlardı. Ama içlerinde Hasan-ı Basri, Ömer b. Abdülaziz, Ata b. Rebah, Süleyman b. Yesar, Tavus b. Keysan gibi ilim otoritelerinin de bulunduğu tabiin nesli ulemasının girdiği kıyasıya mücadeleler ve şiddetli tartışmalar bunun çok ötesindeydi. Mesela Beyhaki’nin “Kitabu’1-Esmâ ve Sıfat” adlı eseri incelendiğinde, bu türden sahabenin şiddetle kaçındığı pek çok meseleler ve münakaşalar görülebilir…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.