- Bu konu 27 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Ekim 2012: 23:03 #808585
Anonim
[NOT]Evet, kâinatın envâını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe, iki hâletten birisidir:[/NOT]
Gözle görünür derecede, gayet nizami ve hikmetli ve sanki hayat sahiplerine ve bilhassa insana yardımcı olmak istercesine, bütün ihtiyaçlarına uygun bir şekilde “kainatın unsurlarını musahhar eden sebep nedir ?” sorusuna cevap aramaya kalksak, bunun iki sebebinin olabileceğini söylüyor Üstad Hazretleri.
7 Ekim 2012: 23:10 #808586Anonim
[NOT]
Ya kâinatın herbir nev’i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor; bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intaç ediyor; insan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmiyle bu muavenet oluyor. Demek, kâinatın envâı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.[/NOT]
Birincisi kainatın her bir nevinin insanı tanıyor olması ihtimali ki bu akıldan uzak bir ihtimaldir. İnsan gibi aciz bir varlık sahibi olduğu şeyleri bile muhafaza etmekten aciz ki koca kainatı kendine itaat ettirsin. Ya da kainat insanın ihtiyaçlarını bilen bir beyine, ilme sahip olsun ve dahi onun ihtiyaçlarını bilip bir de ona şefkat etsin, merhamet etsin. Mesela güneş hem insanın güneşe olan ihtiyacını bilecek, hem kendi cesametine bakmayıp, küçücük insana acıyıp merhamet edecek bir özellikte olacak vs. Dünyamızdan kat kat büyük bir ateş kütlesinden bunu beklemek mümkün mü ? Güneşin aklımı var ki insanın ihtiyacını bilsin ? Gözümü var ki onun bütün hallerini görsün, takip etsin ? Kalbimi var ki ona merhamet etsin ?
Dikkat edersek, ihtiyacımız olan her ne varsa tam zamanında önümüze sunuluyor. Allah yeryüzünü erzak ambarı yapmış. Mevsim vagonlarına yükleyip yükleyip tam ihtiyaç duyduğumuz anda onları bize sunuyor. Mesela yazın o kavurucu sıcaklarında insan karpuz veya kavun gibi meyveleri fıtraten istiyor. İşte tam o zamanda o nimetler önümüze geliyor. Kışın o nimetlere o derece iştah hissetmiyoruz. Acaba bizim o iştahımızın tam yazın geleceğini, karpuz ve karpuzun vücuda gelmesine sebep olan diğer unsurlar biliyor olabilir mi ?
Bunun gibi bütün ihtiyaçlarımızı gözden geçirsek ve birazcık üzerinde düşünsek, tefekkür etsek her şey ne kadar zamanında ve nizami ihtiyaçlarımıza cevap veriyor göreceğiz. Yani nimette bir kasıt var. Hem ihtiyacı bilen ve gören, hem ona göre bir nimeti halkedebilecek kudrette olan, hem zamana, hem mekana hükmedebilen, kainatın tüm unsurlarının dizgini her an kontrolünde olan ve dahi tüm zihayatı ihata edecek kadar şefkati, merhameti sonsuz olan bir Zat lazım ki bunlar olabilsin.
“Hem hayatta san’at-ı Rabbâniyenin öyle fevkalâde harika mucizeleri var ki, bütün kâinatı halk edemeyen bir zat, bir kudret, en küçük bir zîhayatı halk edemez.
Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur’ân’ı yazar gibi, çamın gayet küçük bir tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve mukadderâtını yazan kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir.
Evet, bir arının küçük kafasında, kâinat bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser envâıyla münasebettar olacak ve bal gibi bir hediye-i rahmeti getirecek ve dünyaya geldiği günde şerâit-i hayatı bilecek derecede bir istidadı, bir kabiliyeti, bir cihazı derc eden Zât, elbette bütün kâinatın Hâlıkı olabilir.
Elhasıl, hayat nasıl ki kâinatın yüzünde parlak bir sikke-i tevhiddir; ve herbir zîruh dahi hayat noktasında bir sikke-i ehadiyettir; ve hayatın herbir ferdinde bulunan nakş-ı san’at bir mühr-ü samediyettir; ve zîhayatların adedince bu kâinat mektubunu Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Vâhid-i Ehad namına hayatlarıyla imza ediyorlar; ve o mektupta tevhid mühürleri ve ehadiyet hâtemleri ve samediyet sikkeleridirler.
Öyle de, hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab-ı kâinatta birer mühr-ü vahdâniyet olduğu gibi, herbirinin yüzünde ve simasında birer hâtem-i ehadiyet konulmuştur.” Otuzuncu Lem’a
Yukarıdaki ifadelerden anladığımız üzere, kainatta zerreyi halkeden, emrine musahhar eden kim ise, koca güneşleri, galaksileri de yaratan ve emrine musahhar eden Odur. Çünkü herbirşeyin bütün sistemle uzaktan yakından ilgisi alakası var. İnsandaki ihtiyaçlardan yola çıkacak olursak, bu ihtiyacın yerine gelmesi için gereken o kadar çok şey var ki. Bu unsurların her biri birbirini tanıyor ve insanı biliyor ve birbirinin isteklerine boyun eğiyor ve aynı zamanda birbirine emir veriyor olmaları gerekir. Bu ise hem akıldan uzak, hem imkansızdır.
Kendinden bile haberi olmayan bir tavuk insanın yumurta ihtiyacını ne bilsin. Hadi bildi diyelim o tavuğun ısıya, ışığa, suya, havaya ihtiyacı var. Çeşitli rızıklara ihtiyacı var. Bunları kendi kudretiyle elde edebilir mi ? Elbetteki edemez.
O halde bu nimetlerin geldiği silsileye tamamıyla malik olan ve ihtiyaç hissettiğimiz nimetleri, kasıtlı olarak önümüze getiren bir kudret var, bir rahmet var, bir hikmet var, bir irade var, bir ilim var. Bütün bu fiiller, bu faaliyetler, bütün kainata hakim olan bir Zat tarafından gerçekleşiyor. Bir şeyin olmasını istediği zaman “Ol” demesi kafi olan Rabbimiz tarafından gerçekleşiyor. Her ihtiyacımızı bilen ve yerli yerince harikulade bir şekilde bize ulaştıran Rabbimize şükürler olsun. Amin.
8 Ekim 2012: 16:41 #808599Anonim
“kainatın unsurlarını musahhar eden sebep nedir ?” sorusuna cevap aramaya kalksak, ;
Bazı insanlara deriz ki neden okuyorsun? Diploma almak için der. Neden diploma almak istiyorsun? Bir meslek sahibi olayım diye. Neden bir meslek sahibi olmak istiyorsun? Malım olsun diye. Güzel, peki neden malın olsun istiyorsun? Neden? Neden?..
Bu soruların bir sonu olması gerekiyor. Müslüman kişinin asıl gayesi(amacı) Allah’ın rızasıdır “elbette sonunda rabbine gidilecek” Eskiden Salihler. Ebifirasel hamedaninin, hamedani sultanı Seyfueddewle hamedaniye olan hitabını Allah için kullanmışlar. Seninle aram iyi olsun da tüm âlemle kötü olsun. Keşke hayat tatlı sağlam olsun. Sen razı ol da tüm beşer gazab olsun. Toprak üstündekiler ancak topraktır. Allah’tan başkasına böyle hitapetmek uygun olmayıp mümin insanın yapacağı şeylerde amacı Allah’ın rızasını kazanmaktan başka birşey olmamalıdır. Amaçların amacı onun rızasıdır(asılamaç )
Derlerki ahmak, yemek için yaşar; akıllı ise yaşamak için yer. “İnkar edenler ise haz almaya bakarlar hayvanların yediği gibi yerler, içerler cehennem ateşi onların barınağıdır”(Muhammed:12) Ötetaraftan akıllı insan yaşamak için yer. Geriye bir soru kaldı; akıllı insan neden yaşar? Yaşamak asıl amaç olmalı mıdır? Yaşamak bir amaç olmadığı gibi bir vesiledir.Deriz ki: ahmaklar yemek için yaşıyor, akıllılar ise yaşamak için yiyiyor. Oysa muhakkakki mümin insan da Allah’a ibadet etmek için yaşıyor. Amaç Allah’tır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızk istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum” (Zariyat 56-58)
8 Ekim 2012: 23:07 #808616Anonim
[NOT]
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine lebbeyk dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat’iyen anla ki, senin gibi zaif-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahlûka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir.[/NOT]
İnkar edemeyeceğimiz tüm bu faaliyetleri bize sunan, bütün mahlukata bizim hayatımızın idamesi için hizmet ettiren, cüz’i ihtiyaçlarımızı dahi hiç unutmadan, şaşırmadan , yerli yerinde ve zamanında veren elbette bizi biliyor, tanıyor, görüyor, işitiyor olmalıdır. Çünkü yapmak bilmeyi gerektirir. Hele ki kasten yapılan bir şeyse, asla tesadüfe havale edilemez. Hem ihtiyacın bilinmesi, hem ihtiyaç hissedilen şeyin özelliklerinin bilinmesi ve ona göre yapılması ve hem de vücuda gelmesindeki tüm unsurlarında o amaca hizmet ettirilmesi; elbette her şeye hakim olmayı, her şeyi hakkıyla görmeyi ve bilmeyi, en küçük sesleri ve hatta kalpten geçen istekleri dahi biliyor olmayı ve tüm bunların yanında merhametli olmayı gerektirir. Hatta lisan-ı hal ile arzedilen fıtri duaları dahi biliyor olmayı gerektirir. İşte böyle bir Zat, ancak tüm celali ve cemali isimlerin sahibi Allah celle celalühü olabilir, başkası olamaz.
Evet madem ki bizi biliyor ve aşikar şekilde görünen rahmet bildiğinin en açık delilidir. O halde biz dahi Onu bilmeliyiz, tanımalıyız. Çünkü bu sarfiyatı yapan Zat-ı Zülcelal, elbette bir hikmete binaen yapıyor ve bizden buna karşılık beklediği birşeyler olmalıdır; şükürle mukabele etmek gibi.
Koca kainatta Allah cc. dünyayı, dünya içinde zihayatı ve zihayat içinde de en mükerrem varlık olarak insanı seçmiş. Halbuki insan acizdir; elindekilerin muhafazasına muktedir değildir, güç yetiremez. Fakirdir; istediğini kendi güç ve kuvvetiyle elde edemez. Fanidir; hayatını devam ettirmeye, gençliğini devam ettirmeye kudreti yoktur. Kainatın içinde zerre kadar yer teşkil etmemesine rağmen, insan kendisini muhtelif nimetlerine mazhar eden Rabbini tanımaz ve bilmezse, “marziyatı nedir, bizden ne ister” diye düşünüp, üzerine düşen vazifeyi öğrenip yapmazsa; yapılan bunca faaliyete karşı nimetler ve rahmetler adedince hakaretler etmiş olur. Allah cc. nimetlerini tahkir etmekten bizleri fersah fersah uzak eylesin. Ve kainattaki rahmet hakikatini anlamayı cümlemize nasib eylesin, amin.
10 Ekim 2012: 23:19 #808660Anonim
[NOT]Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte, o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm’i de, o rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefaatçi yap.[/NOT]
Rabbimizin sonsuz rahmeti ve o rahmetin üzerimizdeki tecellileri, bizlerin de bu rahmete külli ve halis bir şükür ile ve ciddi ve safi bir hürmet ile mukabelede bulunmamızı gerekli kılıyor. Aksi takdirde Allah’ın rahmetini ittiham etmek gibi bir durumla karşı karşıya kalmak var. Allah böyle hallerden bizi muhafaza eylesin, amin.
Aldığımız ya da faydalandığımız şeylerden ötürü insanlara veya sebeplere bir fiyat veriyoruz ya da onlara hakları olmayan çok fazla teşekkürleri ediyoruz. Oysa ayağımıza kadar gelen rahmete karşı aynı hürmeti, aynı ciddiyeti, aynı teşekkürü çoğu zaman ifade edemiyoruz ya da unutuyoruz. Sebepleri tek etken gibi görebiliyoruz. Halbuki sebepleri yaratan Rabbimizdir. Hiçbir sebep bizim ihtiyacımızın ne olacağını bilemez, bilse de sürekli bir biçimde o ihtiyacı bize getirmeye muktedir değildir. O nimetlerin her ne vasıta ile olursa olsun, bize gelmesini murad eden, sebeplerin de yaratıcısı olan Rabbimizdir. Hediyeyi getirene bir teşekkür gerekirse, gönderene binler teşekkür etmek gerekir. Getiren sebepler, gönderen ise Rabbimizdir. Bu şükrün en özet şekli ise ibadetle olur ve ibadetlerin içinde o şükrü en güzel ifade eden namaz ibadetidir.
“Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani, Celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdis etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahu ekber deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.” Dokuzuncu Söz
O halde başta namaz olmak üzere diğer farz, vacip, sünnet ve nafile ibadetlerimizi yapmak Rabbimizin rahmetine vesile oluyor diyebiliriz. Yani sonsuz rahmet tecellilerine mazhar olduğumuz için, şükrü ifade eden ibadetlerle mukabelede bulunmak lazım geliyor. Ve biz bu şükrümüzü ne derece çoğaltır ve de samimileştirir isek, ihlaslı olur isek, o nispette rahmete mazhar oluyoruz. Ve netice itibariyle Bismillahirrahmanirrahim’in içindeki o Rahman ve Rahim isimleri bize şefaatçi olmuş oluyor.
11 Ekim 2012: 22:45 #808718Anonim
[NOT]Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir.
[/NOT]
Nasıl ki gün aydınlık olunca anlıyoruz ki güneş var, aynen onun gibi, bizi tanımaktan çok uzak olan unsurların ve nimetlerin, bizim hayatımıza bariz bir şekilde hizmet etmesi de, rahmetin varlığını güneş gibi gösteriyor.[NOT]Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor; öyle de, bu kâinatın daire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin cilvesinden uzanan nuranî atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nescediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
[/NOT]
Ve Rabbimizin cc. bütün isimleri ve sıfatları, yine Onun ism-i Azamından olan Rahman ve Rahim isimlerine hizmet ediyor denilebilir. Çünkü Onun merhameti olmasa varlığı vücuda getirmesi düşünülemez. Varlığın vücuda gelişi ilimle, kudretle, görmekle, duymakla, irade etmekle, Hayy ve Kayyum olmakla, kısacası Allah’ın cc. bütün isimleri ve sıfatları ile olabilir. Mesela Allah cc. rızkı, kudretiyle, ilmiyle, hayy oluşu ile, zihayatın ihtiyacını bilmek ve görmekle vs. yaratıyor. Yarattığı varlıklara şefkat ediyor ve merhameti var ki, ilmini de, kudretini de ve sair isim ve sıfatlarını da o merhamete, o şefkate hizmet ettiriyor denebilir. İşte nasıl bir nakış etraftan gelen birçok ipin merkezde işlenmesi ile ortaya çıkıyor; öyle de Allah’ın cc. kainatta tecelli eden bütün isim ve sıfatları da zihayatı ve bilhassa insanı merkeze alarak şefkat nakşını dokuyor. Ve bu kasıtlı şefkat ve yardımların, direkt olarak Allah’tan cc. geldiği güneş gibi kendini gösteriyor. Yalnız biz insanlar, Rabbimizin hikmet dairesinde yarattığı esbap perdesinden dolayı, bu kasıtlı şefkati ve yardımları her zaman fark edemiyoruz. Allah cc. nimetten mün’ime giden yolda cümlemize basiret versin, amin.
11 Ekim 2012: 22:51 #808719Anonim
[NOT]Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtat ve hayvânâtı, bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebâtî ve hayvânî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlâhiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.[/NOT]
Bu kısımda da Rabbimizin rahmaniyetine ve rahimiyetine hizmet eden isim ve sıfatlarının tecellilerinden bir kaçını misal olarak görüyoruz. Hiçbirşeye ihtiyacı olmayan Cenab-ı Hak, sonsuz şefkatini, ihtiyaçlar ve acizlikler içinde yuvarlanan zihayata makbul bir şefaatçi yapmış. Yani o Rahman ve Rahim olmasaydı, bunca nimete mazhar olamazdık. İhtiyaç ve acizlik ne kadar şedit ise, rahmet o kadar perdesiz geliyor. Bir bebeğin doğar doğmaz kendisine en faydalı olan sütle karşılaşması gibi.
[NOT] Ey insan! Eğer insan isen, Bismillâhirrahmânirrahîm de, o şefaatçiyi bul.[/NOT]
Böyle makbul bir şefaatçiyi bulmak istiyor isek, Allah’ın izni dairesinde hareket etmeliyiz. Onun namına almalı, Onun namına vermeliyiz. Onun namına vermeyen gafillerden almamalıyız Her nimetin üzerinde Onun isim ve sıfatlarını okumalı, tefekkür etmeliyiz. Şükrümüzü esbaba değil, nimetlerin hakiki sahibi olan Rabbimize yapmalıyız ki bu şefaate nail olabilelim.
Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimül hakim.
El-fatiha
12 Ekim 2012: 05:56 #808721Anonim
Bir de o kadar Merhamet sahibi ki kuluna hem Rahman hem de Rahim sıfatlarıyla yardımda bulunmakta. ve önemli olanı RAHİM sıfatına uygun ve yaraşır olarak nimetlerinden yararlandığımız kullar olabilmek…
12 Ekim 2012: 06:00 #808722Anonim
Kâinat, ilâhî hakîkatlerin tahsil edildiği bir dershâne; imtihan olunmak üzere dünyaya gönderilmiş olan cinler ve insanlar da, bu dershânenin talebeleri mesâbesindedir. Bu dershânedeki mânevî tahsil, son nefese kadar devam edecek, neticede insanoğlu, müsbet veya menfî amelleriyle toprağın sînesindeki yerini alacaktır.
Rabbimiz, bu dünyaya geliş ve buradan da ukbâya geçişin sır ve hikmetini lâyıkıyla idrâk edip hayatımızı ona göre tanzim edebilmemiz için, pek çok ilâhî beyanla bizleri irşâd etmektedir. Nitekim O’nun Kur’ân-ı Kerîm’den ilk emri; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”1dur. Bu âyetle murâd edilen en geniş mânâ ise;
Mü’minin, öncelikle Kur’ân’ı, kâinâtı, hâdisâtı ve bizzat kendi yaratılışını tefekkür edip bu ilâhî kudret akışları karşısında duygu ve fikir derinliğine varabilmesi, ardından da bütün bunların, zâhirî sebeplerle perdelenmiş esmâ-i ilâhiyye terkiplerinden ibâret olduğu idrâkine erebilmesidir. Son olarak da, hayatını bu hakîkatler ışığında şekillendirebilmesidir. Böylece gönlünü Hakk’ın cemâlî esmâsının müstesnâ bir tecellîgâhı kılabilme gayretiyle, yeryüzünde Allâh’ın şâhidi olarak, İslâm’ın nezâket, zarâfet ve güler yüzünü davranışlarında sergileyebilmesidir.
Yani gönüller, Cenâb-ı Hakk’ın “oku” emrine itaat çerçevesinde, mikrodan makro âlemlere kadar kâinattaki bütün varlıklarda mevcut olan Yüce Yaratıcı’nın kudret mühürlerini müşâhede ederek O’nun ism-i şerîfleriyle mânevî bir tahsilden, yani takvâ eğitiminden geçmelidir. Nasıl ki çiçekler hayatlarının devamı için dâimâ suya muhtaç*sa, kalpler de, feyz ve rûhâniyetin devamı için tak*vâ*ya muhtaçtır. Nitekim âyet-i kerîmede:“…Allah’tan korkun (takvâ üzere olun!) Allah (size bilmediğinizi) öğretir!..” (el-Bakara, 282) buy*rul*muştur.
12 Ekim 2012: 06:01 #808723Anonim
Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm es*mâ*sından hisse alıp bu ahlâk ile yaşayabilmek; ulaşılan her yere rahmet tevzî etmekle mümkündür. Zira merhamet, îmânın en güzîde meyvesi ve ilk neticesidir ki, mahrumlar için müşfik bir sığınak ve barınak olmayı gerektirir. Kur’ân-ı Kerîm’de karşımıza çıkan ilk iki esmâ-i ilâhiyye de Rahmân ve Rahîm’dir. Fâtiha Sûresi’nin başındaki besmeleyi, -o aslında başka bir sûrede geçen bir âyet olduğu hâlde- burada teberrüken kaydedilmiş kabul etsek bile, o sûrede de karşımıza ilk çıkan, Allâh’ın Rahman ve Rahîm esmâsıdır.
12 Ekim 2012: 06:02 #808724Anonim
Mahlûkâta şâmil sayısız merhamet te*zâ*hür*le*rinden bir misal sadedinde, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği sulayıveren gü*nah*kâr bir kadının ilâhî affa nâil olduğunu, buna mukâbil bir kedinin açlığını umursamayıp ölümüne sebebiyet veren bir kadının da bu merhametsizliğinden ötürü cehenneme dûçâr olduğunu beyân etmişlerdir. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm 151, 154, Birr 133)
Bu sebeple, günahları da sevapları da büyük-küçük diye ayırmamak ve hiçbirini önemsiz görmemek gerekir. Zira Allâh’ın rahmeti de gazabı da bâzen büyük, bâzen vasat, bâzen de küçük görünen şeylerden dolayı tecellî eder. Kula düşen, her durumda derin bir îman firâsetiyle davranmaktır.
12 Ekim 2012: 06:04 #808725Anonim
Rabbimizin rahmet ve merhameti, gazabına gâliptir. Yani O, cezâyı hak eden nice günahkâr kullarını samimî bir tevbeyle affeder ve yine kullarının küçücük iyiliklerine bile şân-ı ulûhiyetine yaraşır bir cömertlikle bol bol ecir ihsân eder. Mü’min de dâimâ bu rahmet üslûbuyla hareket etmeli; helâk edici değil, ihyâ edici ve yeşertici bir rûha sahip olmaya çalışmalıdır.
Bu ilâhî ahlâkı yaşamanın bir misâlini Ebû Hüreyre ra şöyle nakleder:
“Biz bir gazâda kâfirlerin yok olması için Allah Rasûlü r’in bedduâ etmesini istedik. O ise; «Ben lânet etmek için değil, rahmet olarak gönderildim.» buyurdu.” (Müslim, Birr, 87)
Yine Rabbimiz, Rasûlü’nü; “…Mü’minlere karşı Raûf (son derece müşfik) ve Rahîm (son derece merhametli)dir.” (et-Tevbe, 128) şeklinde takdim ve taltif etmektedir. Yani ilâhî esmâdan olan “Raûf” ve “Rahîm”in, Rasûl’ünün en bâriz vasıflarından olduğunu beyân buyurmaktadır.
Mü’minler olarak bizler de gönlümüzü bir rahmet dergâhı kılarak Rahmân’ın kulu ve Rahmet Peygamberi’nin ümmeti olduğumuzu her fırsatta ispat etmeye gayret göstermeliyiz.
Rabbimiz cümlemizi, bütün ilâhî isim ve sıfatları üzerinde lâyıkıyla tefekkür eden, onların gerektirdiği güzel ahlâk ile yaşayan ve böylece ilâhî muhabbet ve dostluk iklîmine vâsıl olan kullarından eylesin!
Âmîn…aLINTI.
12 Ekim 2012: 08:53 #808727Anonim
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine lebbeyk dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?
“Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi bereket suretinde geliyor.” Kedi ve köpek gibi mahluklar bize arkadaş olarak yollanmış bir kere. Barla’da yaşarken, “Dört kedi bana misafir geldiler,” der. Kendisine ancak yeten ekmeği kedilerin gelişiyle hem kendisine hem de bu dört kediye yetmeye başlar, hatta “çok kere de fazla kalırdı.” Bundan çıkardığı sonuç hepimiz için ibretliktir. “İşte şu hâl o derece tekerrür edip (tekrarlayıp) bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kati bir surette ilân ediyorum, onlar bana bâr (yük) değil. Hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.”
16 Ocak 2013: 08:57 #811410Anonim
Hayvânâtın en âciz ve en zayıfı, yavrulardır.
Halbuki, rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır.
Yuvadaki bir yavrunun aczi, en ağır şartlarda dahi annesini mutî bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.