- Bu konu 7 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Şubat 2007: 10:30 #642875
Anonim
Gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız; ama mü’minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız. İcap ederse gözlerinize mil vuracaksınız; ama Müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayıp hatalarını görmeye çalışmayacaksınız.
İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız
zaman gazetesinden alıntı25 Şubat 2007: 10:31 #704743Anonim
Şayet, bir insanın bir inhirafına şahit olunmuşsa, yapılması gereken, o problemin herkes tarafından bilinir olmaması için çok ketum davranmak ve meseleyi o mevzuda selahiyetli olan, sözü dinlenen bir insana katiyen gıybete girmeden, mübalağa etmeden anlatmaktır.
Eğer bir problemi yalnızca iki kişi ile çözmek mümkünse, onu üçüncü bir insana daha açmak ve bir insanın kusurunun fazladan bir kimse tarafından daha bilinmesine sebep olmak doğru değildir.
25 Şubat 2007: 10:34 #704744Anonim
Hakikî bir mü’min ömrünü nefsiyle mücâdele ederek sürdürür. Kalbine uğrayan hâtıralara ve kafasından geçen düşüncelere bile parola sorar. Her işinde nefsânîliğini aşmaya çalışır; çok defa en güzel ve en mâkul davranışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular.
Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha gözden geçirir; her sabah hatalarını giderme, ahiret hesabına kaçırdı- ğı fırsatları telafi etme ve ötelere azık hazırlama azmiyle hayata açılır.
25 Şubat 2007: 10:36 #704745Anonim
Gıpta; bir insanın, başkasının mazhar olduğu nimetlerin yok olmasını temen-ni etmeden aynı nimetlerin kendisinde de olmasını istemesi; diğer insanların güzel sıfatlarına ve mazhariyetlerine imrenmesidir.
Haset ise, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve fazilet-ler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesidir.
25 Şubat 2007: 10:37 #704746Anonim
Kültür, fertlerin düşünce ve his dünyalarının çevreye aksetmesiyle toplum vicdanında varlığa erer; iç ve dış kaynaklardan beslenir, gelişir ve zamanla milletin tabiatının bir derinliği hâline gelir.
Öyle ki, mâbedden mektebe, sokaktan kışlaya, evden çarşı-pazara kadar her yerde bütün hayata tesir eder. İnsanlar kültürün tesirine iradî olarak girmeseler de, o iradeleri aşan sırlı bir güçle her zaman kendini onlara dinletir.
25 Şubat 2007: 10:41 #704747Anonim
Mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne başka ortaklar koşmaz ve O’nun rızasını her türlü mükafatın üstünde tutar. O, sadece Allah’ın teveccühünü ve rızasını tahsile çalışır; insanların teveccühüne zerre kadar kıymet vermez
Halkın nazarını ve kabulünü, ancak Allah’ın kabulünün ve teveccühünün bir yansıması ve gölgesi ise makbul sayar. Halk tarafından alkışlanmayı ve onların takdirini almayı esas maksat yapmaz. O, sadece O’nun hoşnutluğunu kazanmaya çalışır.25 Şubat 2007: 10:41 #704748Anonim
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Allah’ın rızası gözetilerek yapılan en küçük iş dahi çok kıymetlidir.
Öyleyse, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır.
25 Şubat 2007: 10:43 #704750Anonim
Nazarî konular amelîye dönüşerek işlene işlene insanın benliğine mal olur, onun şuuraltı müktesebatını oluşturur; sonra da değişik çağrışımlarla ortaya çıkarak ferdin hal, tavır ve davranışlarına yön verir.
Böyle bir yönlendirme neticesinde ortaya konan faaliyetler çok defa zorlanmadan yapılır. İnsan, kültürün bir parçası olarak yaptığı işlerde şuuraltı birikiminin rüzgarını da arkasına alarak daha rahat ve daha istekli hareket eder
25 Şubat 2007: 10:44 #704751Anonim
Hazreti Süleyman bir karıncanın bir senede ne yiyeceğini sormuş. “Bir buğ-day” demişler. O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koymuş ve içine de bir tane buğday atmış.
Bir sene sonra açıp baktığında kutuda karınca ve buğdayın yarısı varmış. Karıncaya sormuş: “Sen senede bir buğday yemez miydin?”. “O, rızkımı Rezzak u Kerim verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtan-la gelince senin ileride ne yapacağını bilemediğimden ihtiyatlı davrandım.”
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.