• Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #644821
    Anonim

      ‘Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek’ 05.01.2011 2011-01-04_160442.jpg İstanbul’daki çok ehemmiyetli ve muvaffakıyetli hizmetinden, Türk Milletine pek ziyade menfaatler husûle geldiğini müşahede eden Ankara hükûmeti, Bediüzzaman’ın kıymet ve ehemmiyetini takdir ederek, Ankara’ya dâvet ederler.
      M. Kemal Paşa, şifre ile dâvet etmiş ise de, cevaben, “Ben, tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum” demiştir.
      Üç defa şifre ile dâvet ediliyor. Eski Van Valisi, dostu mebus Tahsin Bey vasıtasıyla dâvet edildiği için, nihayet karar verir ve Ankara’ya gelir.

      Ankara’da alkışlarla karşılanır; fakat, ümit ettiği muhiti bulamaz. Kendisi, Hacı Bayram civarında ikamet eder. Meclis-i Mebusan’da dîne karşı gördüğü lâkaydlık ve Garblılaşmak bahanesi altında Türk milletinin kudsî mefahir-i tarihiyesi olan şeair-i İslâmiyeden bir soğukluk gördüğü için, mebusların ibadete, bilhassa namaza müdavim olmalarının lüzûm ve ehemmiyetine dair bir beyannâme neşreder ve mebuslara dağıtır; Kâzım Karabekir Paşa da M. Kemal’e okur.
      O beyannâme şudur:
      ***
      Ey mücahidîn-i İslâm, ey ehl-i hâl ve akd!
      Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.
      1. Şu muzafferiyetteki harikulâde nîmet-i lâhiye bir şükran ister ki, devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet böyle şükür görmezse, gider. Madem ki Kur’ân’ı Allah’ın tevfîkıyla düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan salât gibi ferâizi imtisâl etmeniz lâzımdır, ta onun feyzi, böyle harika sûretinde üstünüzde tevâlî ve devam etsin.
      2. Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin, o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizam ile olur: Zira, Müslümanlar İslâmiyet hasebiyle sizi severler.
      3. Bu âlemde, evliyâullah hükmünde olan gazi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz; Kur’ân’ın evâmir-i kat’iyesine imtisâl etmekle öteki âlemde de o nurânî güruha refik olmaya çalışmak, âl-i himmetlilerin şe’nidir: Yoksa, burada kumandan iken, orada bir neferden istimdâd-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-i deniye, şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, aklı başındaki insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.
      4. Bu millet-i İslâmın cemaatleri, her ne kadar bir cemaat namazsız kalsa, hatta fasık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hatta, umum Şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyorlar mı?” derler. Namaz kılarsa, mutlak emniyet ederler, kılmazsa, ne kadar muktedir olsa, nazarlarında müttehemdir.
      Bir zaman, Beytüşşebap aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum:
      ‘Sebep nedir?’
      Dediler ki:
      “Kaymakamımız namaz kılmıyordu; öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Halbuki, bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya idiler.
      5. Enbiyânın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garbda gelmesi Kader-i Ezelî’nin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değildir. Madem Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebaen mensura gider veya sathî kalır.
      6. Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı İngiliz, dindeki kayıtsızlığ’ınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hatta diyebilirim ki, Yunan kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a’mâle tebdil etmeniz gerektir. Görülüyor ki, İttihatçıların o kadar azim sebatı ve fedakârlıklarıyla, hatta İslâmın şu intibahına da sebep oldukları halde, bir kısmı dinde laubalilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için, onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.
      7. Âlem-i küfür, bütün vesâitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün firâk-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalîle-i muzırra sûretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet, metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, laubaliyâne Avrupa medeniyet-i habîsesinden süzülen bir cereyan-ı bid’akârâne, sînesinde yer tutamaz. Demek, âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvârî bir iş görmek, İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz, hem olmamış; olmuş ise, çabuk ölüp, sönmüş.
      8. Zaaf-ı dîne sebep olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’ân’ın zaman-ı zuhuru geldiği bir anda, lâkaydane ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez. Menfice, tahripkârâne iş ise; bu kadar rahnelere maruz kalan İslâm, zaten muhtaç değildir.
      9. Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven, cumhur-u mü’minîndir ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır; sizi ciddî sever ve tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl ile onlara ittisâl ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm nâmına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitlerini avam-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münafi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecektir.
      10. Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş mecnun bir cesur lâzım ki; o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden namaz gibi zaruriyat-ı diniyenin imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimâl-i necat var; yalnız gaflet, tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir: Halbuki, ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimâl-i zarar var. Yalnız, gaflete, dalâlete istinad eden tek bir ihtimal-i necat olabilir.
      Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder? Bahusus, bu mücahidîn kumandanlar ve büyük meclis taklit edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek ikisi de zarardır. Demek, onlarda hukûkullah, hukûk-u ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden ve hadsiz ihbârâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.
      Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mana-i saltanatı deruhte etmiştir. Eğer, şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-i hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde laakal beş defa dîne muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı dîniyesini meclis tatmin etmezse, bilmecburiye, mânâ-i hilâfeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek ve o mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asaya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asa ise, “Allah’ın dînine ve Kur’ân’a hep birlikte sımsıkı sarılın.” (Âl-i İmran Sûresi: 103.) âyetine zıttır. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir ve tenfîz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pekçok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur; cemaatin ise gayr-i mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyle ise, zarurî vazifeniz, şeâiri ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehavün, zaaf-ı milliyeti gösterir; zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşcî eder.
      “Hasbünallah ve ni’me’l-vekil. / Allah bize yeter O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmran Sûresi: 173.)
      “Ni’me’l-mevlâ ve ni’me’n-nasîr. / O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.” (Enfal Sûresi: 40.) ***
      Bu mebusana hitap, namaz kılanlara altmış mebus daha ilâve eder. Namazgâh olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.
      Bu parça, mebuslara ve umum kumandanlara ve ulemalara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münakaşaya sebebiyet verir.
      Birgün divân-ı riyasette, elli-altmış mebus içinde, karşılıklı fikir teâtisinde, M. Kemal Paşa, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizi, yüksek fıkirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz” der.
      Bu söz üzerine, Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, ‘Paşa, Paşa! İslâmiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduddur’ der. Fakat Paşa tarziye verir, ilişemez.
      (Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-Mart 2006)

      #735990
      Anonim

        Said Nursî ve M. Kemal

        05 Ocak 2011

        kazimgulecyuz_1.jpg Kazım Güleçyüz


        Bugüne kadar Tarihçe-i Hayat ve Mesnevî-i Nuriye gibi temel eserlerinde defaatle okuduğumuz metnin M. Kemal’e yazılan bir mektup olduğu şeklinde bir iddia ortaya atıldı.
        Daha önce Hür Adam filmine savcılık tarafından soruşturma açıldığını haberleştirmiş olan Habertürk gazetesi bu iddiayı “Said-i Nursî’nin Atatürk’e 88 yıllık mektubu: İslâm kahramanı Paşa Hazretlerine” manşetiyle âleme ilân etti.
        Buna göre, mektubun orijinali Çankaya Köşkü Arşivinde muhafaza ediliyormuş. Ve nedense! yıllarca saklandıktan sonra şimdi ortaya çıkarılmış.
        (O arşivle doğrudan ilgili bir kaynağın söz konusu “belge”yi kuşkuyla karşıladığını da kaydedelim.)Gazetenin sunum şekline bakıldığında, meselenin arkaplanını bilmeyenler, Bediüzzaman’ın M. Kemal’e övgüler düzdüğünü düşünebilirler.
        Ki, bu “övgüler düzme” ifadesi, gazetenin ilk sayfadaki manşet spotlarında aynen yer almakta.
        Peki, böyle birşey mümkün mü ve vaki mi?
        Dediğimiz gibi, on maddeden oluşan metin, risalelerde yıllardan beri yayınlanıyor. Niçin ve kime hitaben yazıldığı konusunda ise, Üstadın tasdikinden geçen Tarihçe’de şu bilgi veriliyor:
        “Meclis-i Meb’usanda (Birinci Mecliste) dine karşı gördüğü lâkaytlık ve garplılaşmak bahanesi altında Türk milletinin mefahir-i tarihiyesi (tarihî iftihar vesileleri) olan şeair-i İslâmiyeden bir soğukluk gördüğü için, meb’usların ibadete, bilhassa namaza müdavim olmalarının (devam etmelerinin) lüzum ve ehemmiyetine dair bir beyanname neşreder ve meb’uslara dağıtır; Kâzım Karabekir Paşa da M. Kemal’e okur.” (s. 218-9)
        Sonrası, yine Tarihçe’de şöyle anlatılıyor:
        “Bu parça meb’uslara ve umum kumandanlara ve ulemalara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münakaşaya sebebiyet verir. Bir gün Divan-ı Riyasette (Başkanlık Divanında), elli-altmış meb’us içinde karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal Paşa, ‘Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz’ der.
        “Bu söz üzerine Bediüzzaman, birkaç mâkul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, ‘Paşa, Paşa! İslâmiyette imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur (reddedilip dışlanmıştır)’ der. Fakat Paşa tarziye verir (özür diler), ilişemez.” (a.g.e., s. 226)
        Söz konusu kaynaklarda “mektup” değil, “beyanname” olarak zikredilen metnin başındaki hitapta adres ve muhatap “Ey mücahidîn-i İslâm ve ey ehl-i hallü akd” ibaresiyle milletvekilleri başta olmak üzere devrin bütün idarecileri olarak gösterilirken, üzerindeki tarih 19 Ocak 1923.
        Habertürk’ün doğruluğu kendisinden menkul “belge”sinde gösterilen ise farklı: 23 Kasım 1922.
        Peki, Said Nursî, o beyannameyi önce mektup şeklinde M. Kemal’e verip ardından milletvekillerine seslenen bir metin haline getirerek dağıtmış olabilir mi? Kuvvetli delillerle ispata muhtaç olan böyle bir ihtimal yeni hususları akla getirir.
        “M. Kemal’e yazılan mektupla istenen netice alınamamış ki, aynı metin daha sonra bütün milletvekillerine ve kumandanlara dağıtılmış; Karabekir tarafından M. Kemal’e okunmuş; onun bu kadar kızmasının bir sebebi de gizli kalmasını istediği mektubun bu kadar yayılması imiş” gibi…
        Mektubun önce ona yazıldığını farz etsek dahi, M. Kemal’in bütün Müslümanlar tarafından “İslâm kahramanı” olarak görüldüğü ve gerçek niyetlerini henüz açığa vurmadığı bir dönemde kullanılması gayet normal olan nezaket cümlelerini “övgüler düzmek” olarak takdim eden bir sunum, düne kadar özellikle “Atatürk düşmanı” olmakla suçlanan Bediüzzaman’ı da, “dindar Atatürk” imajı için istismar etme aşamasına geçildiğinin yeni bir tezahürü olarak görülmeli.
        Oysa Said Nursî’nin, M. Kemal’le bizzat görüşmelerinde yaptığı teşhislerle vardığı kanaatlerin külliyattaki kayıtları tam tersini gösteriyor.
        Bunlar varken, ikisini barıştırmaya kimse heveslenmesin ve boşuna uğraşmasın; başaramaz.

        irtibat@yeniasya.com.tr

        #709678
        Anonim

          Arşivler dile gelse…
          Dünkü ana yazının konu başlığı “Örtülü tarihimiz”di. Bugün ise, Habertürk’ün manşet haberinde yer alan “Said’i Nursi’nin Atatürk’e yazdığı mektup” ibaresini görünce, konu başlığı olarak ilk anda “Özürlü tarihimiz” diye yazmayı düşündüm, sonra da bundan vazgeçtim.
          Haberde, söz konusu mektubun 23 Kasım 1922’de M. Kemal’e hitaben yazıldığı, Cumhurbaşkanlığı arşivinde bulunduğu ve üzerinde ayrıca “Çok mühim bir mektup” notu düşülerek saklandığı ifade ediliyor.
          Şimdi gelin de, resmî tarihimizin nesillere dikte ettirdiği doğru ve yanlışları hakkında şüpheye düşmeyin…

          Tumb2010-12-08_102509.jpg

          M. Latif SALİHOĞLU
          Daha düne kadar, koca koca tarihçiler bile, Said Nursî ile M. Kemal’in Ankara’da birebir görüştüklerine, yahut karşılaştıklarına dair bir bilgiye sahip olmadıklarını söylüyorlardı.
          Bu belge hadisesinden sonra ise, evvelâ “Hiç görüşmediler, hiç karşılaşmadılar…” yollu teraneler de bitmiş olacak.
          Geriye kalıyor, söz konusu belgenin uzmanlar tarafından incelenmesi ve daha başka belgelere dair bir arşiv taramasının yapılması.
          Ne var ki, bu iş öyle kolay olacak gibi görünmüyor. Zira, bu ülkede cidden bir “özürlü tarih” anlayışı hükmünü halen de devam ettiriyor.
          Şayet öyle olmasaydı, Said Nursî hakkında 88 yıldır suskunluk içinde duran Çankaya’nın özel arşivinden bugün değil, çok zaman evvel ses gelmesi gerekirdi.
          Çünkü, Said Nursî, yüz yıldan fazla bir zamandır ülkenin gündeminde.
          Aynı şekilde, 1920’den bu yana Ankara merkezli yeni devletin/hükûmetin nazar�ı dikkatini celp eden bir şahsiyet.
          Son otuz beş yıllık ömrünün tamamı hapislerde, sürgünlerde, mahkemelerde geçti. O halde, bunca zaman zarfında, resmî dairelerden onun hakkında neden hiç ses çıkmadı?
          Çelik kasalarda, kilitli arşivlerde, kozmik odalarda, Said Nursî ile ilgili niçin herhangi bir belgeden-bilgiden söz edilmedi.
          Dünya çapındaki tarihçi ve araştırmacılarımız, bu konuda niçin bilgilendirilmedi?
          Siz, millet ve memleket meselelerinde Allah’ın her günü ahkâm kesen entellerimiz arasında Said Nursî hakkında “konu cahili” olmayan kaç kişinin ismini verebilirsiniz?
          Ayıp değil mi, yazık değil mi bu durum? Kim iftihar edebilir, içinde bulunduğumuz bu tabloyla?
          Gelelim, söz konusu belge hakkındaki ilk değerlendirmelere…
          Bu belgenin, Said Nursî tarafından M. Kemal’e hitaben yazılmış bir mektup olduğu iddia ediliyor.
          Başlık kısmı hariç tutulduğunda, mektubun muhtevası hakkında zaten bir umumî kabul vardır. Buna itiraz eden yok.
          Çünkü, 10 maddelik bu mektup, “Beyannâme” adı altında, müstakilen hem 19 Ocak 1923’te Tan Matbaasında basılmış, hem de aynı günlerde Yenigün Matbaasında basılan Hubab (Tabiat) Risâlesine derc edilmiştir.
          Geriye kalıyor, M. Kemal’in şahsı ile ilgili başlıktaki ifadeler…
          Bunun da, ne derece doğru olduğu, ancak belgenin aslına bakılması ve dikkatle incelenmesi neticesinde anlaşılır.
          Yakın zamanda, yine Habertürk’ten Murat Bardakçı’nın 1935’teki Said Nursî’nin Eskişehir Mahkemesi tutanakları diye yayınladığı belgenin, gerçeği olduğu gibi yansıtmadığını tesbit ettik. (Yeni Asya, 1-2 Eylül 2009)
          Keza, “Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi” antetli “Abdoşun mirası” dâvâsına dair bir Osmanlıca belgenin de sahte olduğu, gerçeği yansıtmadığı iddia edildi.
          Demek ki, belgeler üzerinde oynamak, bunları tahrif etmek mümkün olduğu gibi, aynı konuyla ilgili farklı yerde, farklı zamanda düzenlenmiş belgeler de olabilir.
          Dolayısıyla, toptan red veya kabul yönüne gitmeden, evvelâ belge üzerinde ciddî, esaslı bir incelemede bulunmak, ondan sonra gerekli yorum ve değerlendirme cihetine gitmek, çok daha uygun olur.

          Tarihte bugün neler oldu? 5 OCAK

          Altı ok, anayasaya girdi

          1008: Karahanlılar ile Gazneliler arasında Katar ovasında meydana gelen savaşta Karahanlılar mağlup olurken; bu muzafferiyet, Gaznelilerin yükselişini hızlandırdı. Gaznelilerin Horasan bölgesindeki hakimiyeti ise, Selçuklularla 1040 yılında yapılan Dandanakan Savaşıyla sona erdi.
          1799: Osmanlı-İngiliz dostluk anlaşması. Bir yıl evvel yapılan Osmanlı-Rus ittifak anlaşmasına İngiltere de dahil olmak istedi. Bu anlaşma hükümlerine göre, taraflar, harb ettikleri müşterek düşmanla, yalnız başına barış ya da ateşkes yapamayacak.
          1922: Adana, Seyhan ve Tarsus’un kurtuluşu. Bu bölge, Fransızların işgali altındaydı. İşgalin sona erdirilmesi ve işgal kuvvetlerinin çekilmesi işlemi, 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması ile belirli bir takvime bağlanmıştı.
          1927: Süleyman Nazif’in vefâtı. 1870 Diyarbekir doğumlu olan Süleyman Nazif, şair, tarihçi Diyarbekirli Said Paşanın oğlu, şair Ali Faik Ozansoy’un da büyük kardeşidir.
          Süleyman Nafiz, İstanbul’daki İngiliz işgali sebebiyle 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat isimli gazetede yazdığı “Kara bir gün” başlıklı yazısı, onun hem şöhretini parlattı, hem de bilâhare Malta’ya sürgün edilmesine sebep oldu.
          1937: İsmet İnönü ve 153 partidaşı tarafından verilen bir önergeyle, anayasanın 2. maddesi şu şekilde değiştirildi: “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, halkçı, devletçi, laik, milliyetçi ve inkılâpçıdır.”
          Böylelikle, CHP’nin sembolü olan ‘Altı ok’un mânâsı, yürürlükteki anayasaya dahil edilmiş oldu.
          1946: Nüfus itibariyle en büyük İslâm ülkesi olan Endonezya (2010’da 242 milyon), nihayet hürriyetine kavuştu. Yönetim, Japonya ile çekişme halinde olan sömürgeci Hollanda’nın elinden çıktı. Japonya’nın da İkinci Dünya Savaşında mağlup düşerek teslim olmasının ardından, Müslümanlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. 1949 yılı sonunda Endonezya Cumhuriyeti resmen kurulmuş oldu.
          1969: Bestekâr Zeki Arif Ataergin’in vefatı. 1896 İstanbul doğumlu olan Zeki Arif Bey, meşhûr bestekâr ve kanun üstadı Hacı Arif Beyin oğludur. Yaklaşık iki yüz kadar eseri beslemiştir.
          1975: Şair Arif Nihat Asya’nın vefatı. 1904 İstanbul Çatalca doğumlu olup, hem şair, hem öğretmendir; aynı zamanda milletvekilliği (1950 DP) yapmıştır. Onun Bayrak, Ayasofya, Başörtüsü’ne dair şiirleri ve bilhassa Fetih Marşı, çokça okunmuş ve çok büyük bir tesir icra etmiştir.
          1976: Dünya şampiyonu güreşçimiz Hamid Kaplan vefat etti. 1954-95 yılları arasında dünya çapında onlarca şampiyonluk, ikincilik ve üçüncülük madalyası almış olan güreşçimiz, henüz 42 yaşında iken bir trafik kazası sonucu vefat etti.

          05.01.2011
          latif@yeniasya.com.tr

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.