• Bu konu 456 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 406 ile 420 arası (toplam 458)
  • Yazar
    Yazılar
  • #820965
    Anonim

      Üçüncü Delil: ﻭَﺍﻟْﺤِﻜَﻢُ ﺍﻟْﻘَﺼْﺪِﻳَّﺔُ ﺍﻟْﻌَٓﺎﻣَّﺔُ dir. Yani: Bütün kâinattaki hallakıyet ve faaliyette ve tebeddülât ve ihya ve tavzifat ve terhisatta bütün masnuatın herbiri ve herbir taifenin tesadüf imkânı olmayan öyle kasdî ve bilerek takılan hikmetleri ve faideleri ve vazifeleri var ve görüyoruz ki; ihatalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icad noktasında sahib çıkamaz.

      Meselâ: Hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihazatından bir tek cihazı olan lisanı; bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faidelere âlet oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlahiyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak; elbette gayet parlak ve kat’î bir surette ihatalı ilme delalet ve şehadet eder. Bir tek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delalet etse; hadsiz lisanlar ve hadsiz zîhayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz kat’iyyetinde nihayetsiz bir ilme delalet ve şehadet ve Allâm-ül Guyub’un daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşietinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.

      Dördüncü Delil: ﻭَﺍﻟْﻌِﻨَﺎﻳَﺎﺕُ ﺍﻟْﻤَﺨْﺼُﻮﺻَﺔُ ﺍﻟﺸَّﺎﻣِﻠَﺔُ dir. Yani: Bütün zîhayat, zîşuur âleminde, her nev’e ve her ferde, hususî ve ona münasib ve umuma şamil inayetler, şefkatler, himayetler; bedahet derecesinde ihatalı bir ilme delalet ve o inayetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını bilen bir alîm-i inayetkârın vücub-u vücuduna hadsiz şehadetler eder, demektir.

      İHTAR: Risale-i Nur’un hülâsat-ül hülâsasının zübdesi olan arabî fıkradaki kelimelerin izahı ise; Kur’andan tereşşuh eden Risale-i Nur’un âyât-ı Kur’aniyenin lemaatından aldığı hakikatlara, hususan “İlim” ve “İrade”ye ve “Kudret”e dair delillere ve hüccetlere işarettir ki; bu Arabî kelimelerin işaret ettikleri o ilmî deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek herbiri, çok âyâtın birer işaret ve birer nüktesini beyan etmektir. Yoksa o Arabî kelimelerin tefsiri ve beyanı ve tercümesi değildir.
      Sadede dönüyoruz.

      Evet gözümüzle görüyoruz ki; bizleri ve bütün zîruhları bilir ve bilerek şefkatle himaye eder ve ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek inayetiyle imdadına yetişir bir Alîm-i Rahîm var. Hadsiz misallerinden birisi:

      İnsanın rızık ve ilâç ve muhtaç olduğu madenler cihetinde gelen hususî ve umumî inayetler, pek zahir bir surette bir ilm-i muhiti gösterir ve bir Rahman-ı Rahîm’e rızık, ilâç, madenlerin adedince şehadetler ederler. Evet insanın hususan âcizlerin ve yavruların iaşeleri ve bilhâssa mide matbahından cesedin rızık isteyen a’zâlarına, hattâ hüceyrelerine herbirine münasib rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir eczahane ve insana lâzım bütün madenlerin bir anbarı olmaları gibi hakîmane işler, gayet ihatalı bir ilim ile olabilir. Serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat, camid, şuursuz esbab, basit, istilacı unsurlar; hiçbir cihette bu alîmane, basîrane, hakîmane, merhametkârane, inayetperverane olan iaşe ve idare ve himayet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o zahirî esbab; Alîm-i Mutlak’ın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dairesinde bir perde-i izzet-i kudret-i İlahiye olarak istimal ve istihdam edilmeleri var.

      #820966
      Anonim

        Beşinci ve Altıncı Delil: ﻭَﺍﻟْﺎَﻗْﻀِﻴَّﺔُ ﺍﻟْﻤُﻨْﺘَﻈَﻤَﺔُ ﻭَﺍﻟْﺎَﻗْﺪَﺍﺭُ ﺍﻟْﻤُﺜْﻤِﺮَﺓُ dir. Yani: Herşeyin, hususan nebatat ve eşcar ve hayvanat ve insanların şekilleri ve mikdarları, ilm-i ezelînin iki nev’i olan kaza ve kaderin düsturlarıyla san’atkârane biçilmiş ve herbirinin kametine göre tam münasib dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihayetsiz ilme delalet ve bir Sâni’-i Alîm’e adedlerince şehadet ederler demektir.

        Evet meselâ nümune olarak hadsiz misallerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd-i insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihazatlı insan; hiçbir ressam tam taklidini yapamayacak derecede zahiri ve bâtını, dış ve içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududları çizilmiş ve tam intizamla her a’zâsına münasib suret verilmiş ki, meyve ve neticelerine ve vazife-i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihayetsiz bir ilim ile olabilmesi cihetiyle herşeyin herşeyle münasebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu insanın bütün emsallerini ve nevilerini ilm-i ezelîsinin kaza ve kader pergâr ve kalemiyle dış ve iç mikdarlarını ve suretlerini hakîmane yapılmasını bilerek işleyen bir Sâni’-i Musavvir, bir Alîm-i Mukaddir’in hadsiz ilmine ve vücub-u vücuduna nebatat ve hayvanat adedince şehadet ederler demektir.

        #820967
        Anonim

          Yedinci, Sekizinci Delil: ﻭَﺍﻟْﺎَﺟَﺎﻝُ ﺍﻟْﻤُﻌَﻴَّﻨَﺔُ ﻭَﺍﻟْﺎَﺭْﺯَﺍﻕُ ﺍﻟْﻤُﻘَﻨَّﻨَﺔُ dir. Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zahir nazarda mübhem ve gayr-ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ibham perdesi altında kaza ve kader-i ezelînin defterinde mukadderat-ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir; tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîruhun rızkı tayin ve tahsis edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var. Meselâ: Koca bir ağacın ölmesi, onun bir nevi ruhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alîm-i Hafîz’in hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan safi, temiz olarak ağzına akması, tesadüf ihtimalini kat’î bir surette red ve bir Rezzak-ı Alîm-i Rahîm’in şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat’î gösteriyor. Bu iki cüz’î misale bütün zîhayat, zîruh kıyas edilsin.

          Demek hakikatta hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızık herkese göre bir taayyün içinde mukadderat defterinde kaydedilmiştir. Fakat gayet mühim bir hikmet için hem ecel, hem rızık perde-i gaybda ve mübhem ve gayr-ı muayyen ve zahiren tesadüfe bağlı gibi görünüyor.

          Eğer ecel güneşin gurubu gibi muayyen olsa idi; yarı ömür gaflet-i mutlakada ve âhirete çalışmamakla zayi’ olup, yarı ömürden sonra her gün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp eceldeki musibet yüz derece ziyadeleşmesi sırrıyla, başa gelen musibetler ve hattâ dünyanın eceli olan kıyamet perde-i gaybda merhameten bırakılmış.

          Rızk ise; hayattan sonra nimetlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cem’iyetli bir madeni olmasından, suret-i zahirede mübhem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzak-ı Kerim’in dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefaatiyle rızk istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mahiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirane, minnetdarane ricalar, dualar, belki mütezellilane ubudiyet kapıları kapanırdı.

          #820968
          Anonim

            Dokuzuncu, Onuncu Delil: ﻭَﺍﻟْﺎِﺗِّﻘَﺎﻧَﺎﺕُ ﺍﻟْﻤُﻔَﻨَّﻨَﺔُ ﻭَﺍﻟْﺎِﻫْﺘِﻤَﺎﻣَﺎﺕُ ﺍﻟْﻤُﺰَﻳَّﻨَﺔُ Yani: Her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedî bir hüsn ü cemalin cilvelerini gösteren bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhâssa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde ve cihazatlarında öyle mu’cizane bir meharet ve dikkat ve hârika bir san’at, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve san’atkârlarının mu’cizatlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihatalı bir ilme ve -tabirde hata olmasın- gayet meharetli ve fünunlu bir meleke-i ilmiyeye kat’î delalet ve serseri tesadüfün ve şuursuz ve müşevveş esbabın müdahale etmesinin imkânsız olduğuna şehadet ettikleri gibi; ﻭَﺍﻟْﺎِﻫْﺘِﻤَﺎﻣَﺎﺕُ ﺍﻟْﻤُﺰَﻳَّﻨَﺔُ ifadesiyle o güzel masnu’larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet ve cazibedar bir cemal-i san’at var ki, nihayetsiz bir ilim ile iş görür ve herşeyin en güzel tarzını bilir ve san’atkârlığın cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini zîşuurlara göstermek ister ki; en cüz’î bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkârane, mahirane, san’atperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder. Bu ihtimamkârane tezyin ve tahsin, bedahetle hadsiz ve herşeye muhit bir ilme delalet ve o güzellerin adedince bir Sâni’-i Alîm-i Zülcemal’in vücub-u vücuduna şehadetler ederler demektir.

            #820969
            Anonim

              Beş küllî delil ve hüccetleri ihtiva eden Onbirinci Delil:

              ﻭَﻏَﺎﻳَﺔُ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﺍﻟْﺎِﺗِّﺰَﺍﻥِ ﺍﻟْﺎِﻣْﺘِﻴَﺎﺯِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺎﺕِ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴُّﻬُﻮﻟَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻭَﺧَﻠْﻖُ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﺜْﺮَﺓِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﺎِﺗِّﻘَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَﻓِﻰ ﺍﻟﺴُّﺮْﻋَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﺎِﺗِّﺰَﺍﻥِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَﻓِﻰ ﺍﻟْﻮُﺳْﻌَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻣَﻊَ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺣُﺴْﻦِ ﺍﻟﺼَّﻨْﻌَﺔِ ﻭَﻓِﻰ ﺍﻟْﺒُﻌْﺪَﺓِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﺎِﺗِّﻔَﺎﻕِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَﻓِﻰ ﺍﻟْﺨِﻠْﻄَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﺎِﻣْﺘِﻴَﺎﺯِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ

              Bu delil, sâbıkan zikredilen Arabî fıkranın âhirinde yazılan delilin başka ve daha güzel bir tarzıdır. Şiddetli hastalık sebebiyle, gayet kısa bir işaretle bundaki beş-altı geniş delilleri beyandır.

              Evvelâ: Bütün zeminde görüyoruz; tam bilmekten ve meharetten gelen gayet sühulet ve kolaylıkla acib zîhayat makineler, def’aten ve bir kısmı bir dakikada düzgün, ölçülü, emsalinden farikalı yapılmaları, nihayetsiz bir ilme delalet ve san’attaki meharet-i ilmiyeden gelen sühulet ve kolaylık derecesinde o ilmin kemaline şehadet eder.

              Sâniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan gayet derecede san’atlı, mükemmel icadlar, nihayetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delalet ve Alîm ve Kadîr-i Mutlak’a hadsiz şehadet eder.

              Sâlisen: Sür’at-i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla beraber, gayet derece mizanlı, ölçülü icadları; hadsiz bir ilme delalet ve adedlerince bir Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak’a şehadet ederler.

              Râbian: Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz zîhayatların vüs’at-i mutlaka ile beraber gayet san’atkârane, süslü, kemal-i hüsn-ü san’at ile yapılmaları hiç şaşırmayan, herşeyi beraber gören, bir şeyi bir şeye mani’ olmayan bir ihatalı ilme delalet ve bir Alîm-i Küll-i Şey ve Kadîr-i Mutlak’ın masnu’ları olduklarına herbiri ve beraber şehadet ederler.

              Hâmisen: Bu’d-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin efradı; biri şarkta, biri garbda, biri şimalde, biri cenubda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir surette vücuda gelmeleri ancak bir Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak’ın kâinatı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcudatı ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhit bir ilme delalet ve bir Allâm-ül Guyub’a hadsiz şehadet ederler.

              Sâdisen: İhtilat-ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan ve karıştırmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alâmet-i farika ile o karışık emsalinde ve karanlık yerlerde, meselâ toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran vaziyetlerde o çok kalabalıklı zîhayat makinelerin her birisinin hiçbir cihazatını noksan bırakmayarak mu’cizatlı bir surette yaratılmaları, güneş gibi ilm-i ezelîye delalet ve gündüz gibi Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak’ın hallakıyetine, rububiyetine şehadet ederler. Risale-i Nur’daki tafsilâta havale edip bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

              #820970
              Anonim

                Şimdi hülâsat-ül hülâsadaki “İRADE” mes’elesine başlıyoruz:

                ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤُﺮِﻳﺪُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣَﺎﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻟَﻢْ ﻳَﺸَﺎْ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﺍِﺫْ ﺗَﻨْﻈِﻴﻢُ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِ ﺍﻟْﻤَﺼْﻨُﻮﻋَﺎﺕِ ﺫَﺍﺗًﺎ ﻭَﺻِﻔَﺔً ﻭَﻣَﺎﻫِﻴَّﺔً ﻭَﻫُﻮِﻳَّﺔً ﻣِﻦْ ﺑَﻴْﻦِ ﺍﻟْﺎِﻣْﻜَﺎﻧَﺎﺕِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺪُﻭﺩَﺓِ ﻭَﺍﻟﻄُّﺮُﻕِ ﺍﻟْﻌَﻘِﻴﻤَﺔِ ﻭَﺍﻟْﺎِﺣْﺘِﻤَﺎﻟﺎَﺕِ ﺍﻟْﻤُﺸَﻮَّﺷَﺔِ ﻭَﺳُﻴُﻮﻝِ ﺍﻟْﻌَﻨَﺎﺻِﺮِ ﺍﻟْﻤُﺘَﺸَﺎﻛِﺴَﺔِ ﻭَﺍﻟْﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ ﺍﻟْﻤُﺘَﺸَﺎﺑِﻬَﺔِ ﺑِﻬَﺬَﺍ ﺍﻟﻨِّﻈَﺎﻡِ ﺍﻟْﺎَﺩَﻕِّ ﺍﻟْﺎَﺭَﻕِّ ﻭَﺗَﻮْﺯِﻳﻨُﻬَﺎ ﺑِﻬَﺬَﺍ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥِ ﺍﻟْﺤَﺴَّﺎﺱِ ﺍﻟْﺠَﺴَّﺎﺱِ ﻭَﺗَﻤْﻴِﻴﺰُﻫَﺎ ﺑِﻬَﺬِﻩِ ﺍﻟﺘَّﻌَﻴُّﻨَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﺰَﻳَّﻨَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻨْﺘَﻈَﻤَﺔِ ﻭَﺧَﻠْﻖُ ﺍﻟْﻤُﺨْﺘَﻠِﻔَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﻨْﺘَﻈَﻤَﺎﺕِ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮِﻳَّﺔِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺒَﺴِﻴﻂِ ﺍﻟْﺠَﺎﻣِﺪِ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖِ ﻛَﺎﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﺑِﺠِﻬَﺎﺯَﺍﺗِﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨُّﻄْﻔَﺔِ ﻭَﺍﻟﻄَّﻴْﺮِ ﺑِﺠَﻮَﺍﺭِﺣِﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺒَﻴْﻀَﺔِ ﻭَﺍﻟﺸَّﺠَﺮَﺓِ ﺑِﺎَﻋْﻀَﺎﺋِﻬَﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨُّﻮَﺍﺓِ ﻭَﺍﻟْﺤَﺒَّﺔِ ﺗَﺪُﻝُّ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻥَّ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺑِﺎِﺭَﺍﺩَﺗِﻪِ ﺗَﻌَﺎﻟَﻰ ﻭَﺍِﺧْﺘِﻴَﺎﺭِﻩِ ﻭَﻗَﺼْﺪِﻩِ ﻭَﻣَﺸِﻴﺌَﺘِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺗَﻮَﺍﻓُﻖَ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀِ ﻓِﻰ ﺍَﺳَﺎﺳَﺎﺕِ ﺍﻟْﺎَﻋْﻀَﺎﺀِ ﺍﻟﻨَّﻮْﻋِﻴَّﺔِ ﻭَﺍﻟْﺠِﻨْﺴِﻴَّﺔِ ﻳَﺪُﻝُّ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻥَّ ﺻَﺎﻧِﻊَ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺎَﻓْﺮَﺍﺩِ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﺍَﺣَﺪٌ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍَﻥَّ ﺗَﻤَﺎﻳُﺰَﻫَﺎ ﺑِﺎﻟﺘَّﺸَﺨُّﺼَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺎﻳِﺰَﺍﺕِ ﻭَﺍﻟﺘَّﻌَﻴُّﻨَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﻨْﺘَﻈَﻤَﺔِ ﻳَﺪُﻝُّ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻥَّ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟﺼَّﺎﻧِﻊَ ﺍﻟْﻮَﺍﺣِﺪَ ﺍﻟْﺎَﺣَﺪَ ﻓَﺎﻋِﻞٌ ﻣُﺨْﺘَﺎﺭٌ ﻳَﻔْﻌَﻞُ ﻣَﺎ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻭَﻳَﺤْﻜُﻢُ ﻣَﺎ ﻳُﺮِﻳﺪُ

                Bu fıkra, irade-i İlahiyenin delillerinden pekçok küllî hüccetleri ihtiva eden bir tek küllî ve uzun delildir. Mealinin kısa bir tercümesi içinde irade ve ihtiyar ve meşiet-i İlahiyeyi gayet kat’î isbat eden bir delili beyan ederiz. Hem ilm-i İlahînin bütün mezkûr delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünki her masnu’da ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.

                Bu Arabî fıkranın kısaca meali:

                Yani, herşey onun irade ve meşietiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse, hiçbir şey olmaz. Bir hüccet şudur:

                Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zâtı, mahsus sıfatı, ayrı hususî mahiyeti, mümtaz farikalı sureti, hadsiz imkânat ve başka tarzlarda olabilir, teşvişçi ihtimalat içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıd unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karmakarışık hallere karşı, o herbir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sîma, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif a’zâlarını basit, camid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san’atlı yaratmak.. meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihazatı ile bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok âlât ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mu’cizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi a’zâ ve eczasıyla basit, camid “karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuza”dan terekküb eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şübhesiz kat’iyyetle vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde isbat eder ki; o herbir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlak’ın irade ve meşietiyle ve ihtiyar ve kasdıyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şamil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu şübhesiz tarzda irade-i İlahiyeye delaleti gösteriyor ki, bütün masnuat hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zahir bir kat’iyyette, her şeye şamil irade-i İlahiyeye, adedlerince şehadetler ve bir Kadîr-i Mürîd’in vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.

                Hem ilm-i İlahînin sâbıkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünki, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev’in ve cinsin efradı, a’zâ-i nev’iye ve cinsiyede tevafukları nasıl delalet eder ki Sâni’leri birdir, vâhiddir, ehaddir.. öyle de: Yüzlerinin sîmaları hikmetli bir tarzda birbirinden farikalı ve ayrı olması kat’î delalet eder ki: O Sâni’-i Vâhid-i Ehad, bir fâil-i muhtardır. İrade ve ihtiyar ve meşiet ve kasd ile herşeyi yaratır.

                İşte iradeye dair tek ve küllî bir delili beyan eden mezkûr Arabî fıkranın kısaca mealinin tercümesi bitti. İradeye dair pekçok mühim nükteleri, ilim mes’elesi gibi yazmak niyet etmiştim. Fakat semli hastalık dimağıma tam yorgunluk verdiği için başka vakte te’hir edildi.

                #820971
                Anonim

                  Kudrete dair Arabî fıkrası:

                  ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮُ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺑِﻘُﺪْﺭَﺓٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣُﺤِﻴﻄَﺔٍ ﺿَﺮُﻭﺭِﻳَّﺔٍ ﻧَﺎﺷِﺌَﺔٍ ﻟﺎَﺯِﻣَﺔٍ ﺫَﺍﺗِﻴَّﺔٍ ﻟِﻠﺬَّﺍﺕِ ﺍﻟْﺎَﻗْﺪَﺳِﻴَّﺔِ ﻓَﻤُﺤَﺎﻝٌ ﺗَﺪَﺍﺧُﻞُ ﺿِﺪِّﻫَﺎ ﻓَﻠﺎَ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐَ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻓَﺘَﺘَﺴَﺎﻭَﻯ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻴْﻬَﺎ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺍﺕُ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺀُ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻞُّ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻰُّ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻰُّ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﻮَﺍﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮُ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢُ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ ﺑِﺴِﺮِّ ﻣُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﺍﻟْﺎِﺗِّﺰَﺍﻥِ ﺍﻟْﺎِﻣْﺘِﻴَﺎﺯِ ﺍﻟْﺎِﺗِّﻘَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺎﺕِ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺴُّﻬُﻮﻟَﺔِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﺜْﺮَﺓِ ﻭَ ﺍﻟﺴُّﺮْﻋَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﺨِﻠْﻄَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍﻟﻨُّﻮﺭَﺍﻧِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻔَّﺎﻓِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻘَﺎﺑَﻠَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻮَﺍﺯَﻧَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻣْﺘِﺜَﺎﻝِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍِﻣْﺪَﺍﺩِ ﺍﻟْﻮَﺍﺣِﺪِﻳَّﺔِ ﻭَ ﻳُﺴْﺮِ ﺍﻟْﻮَﺣْﺪَﺓِ ﻭَ ﺗَﺠَﻠِّﻰ ﺍﻟْﺎَﺣَﺪِﻳَّﺔِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺏِ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺠَﺮُّﺩِ ﻭَ ﻣُﺒَﺎﻳَﻨَﺔِ ﺍﻟْﻤَﺎﻫِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﻋَﺪَﻡِ ﺍﻟﺘَّﻘَﻴُّﺪِ ﻭَ ﻋَﺪَﻡِ ﺍﻟﺘَّﺤَﻴُّﺰِ ﻭَ ﻋَﺪَﻡِ ﺍﻟﺘَّﺠَﺰِّﻯ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍِﻧْﻘِﻠﺎَﺏِ ﺍﻟْﻌَﻮَﺍﺋِﻖِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻮَﺍﻧِﻊِ ﺍِﻟَﻰ ﺣُﻜْﻢِ ﺍﻟْﻮَﺳَٓﺎﺋِﻞِ ﺍﻟْﻤُﺴَﻬِّﻠﺎَﺕِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺓَ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺀَ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻰَّ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﻮَﺍﺓَ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﺑِﺎَﻗَﻞَّ ﺻَﻨْﻌَﺔً ﻭَ ﺟَﺰَﺍﻟَﺔً ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺠْﻢِ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻞِّ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻰِّ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮِ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﻓَﺨَﺎﻟِﻘُﻬَﺎ ﻫُﻮَ ﺧَﺎﻟِﻖُ ﻫَﺬِﻩِ ﺑِﺎﻟْﺤَﺪْﺱِ ﺍﻟﺸُّﻬُﻮﺩِﻯِّ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍَﻥَّ ﺍﻟْﻤُﺤَﺎﻁَ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻴَّﺎﺕِ ﻛَﺎﻟْﺎَﻣْﺜِﻠَﺔِ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺑَﺔِ ﺍﻟْﻤُﺼَﻐَّﺮَﺓِ ﺍَﻭْ ﻛَﺎﻟﻨُّﻘَﻂِ ﺍﻟْﻤَﺤْﻠُﻮﺑَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻌَﺼَّﺮَﺓِ ﻓَﻠﺎَ ﺑُﺪَّ ﺍَﻥْ ﻳَﻜُﻮﻥَ ﺍﻟْﻤُﺤِﻴﻂُ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻴَّﺎﺕُ ﻓِﻰ ﻗَﺒْﻀَﺔِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻤُﺤَﺎﻁِ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻴَّﺎﺕِ ﻟِﻴُﺪْﺭِﺝَ ﻣِﺜَﺎﻟَﻬَﺎ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺑِﻤَﻮَﺍﺯِﻳﻦِ ﻋِﻠْﻤِﻪِ ﺍَﻭْ ﻳُﻌَﺼِّﺮَﻫَﺎ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﺑِﺪَﺳَﺎﺗِﻴﺮِ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﻗُﺮْﺍَﻥَ ﺍﻟْﻌِﺰَّﺓَ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺏَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺓِ ﺍﻟْﻤُﺴَﻤَّﺎﺓِ ﺑِﺎﻟْﺠَﻮْﻫَﺮِ ﺍﻟْﻔَﺮْﺩِ ﺑِﺬَﺭَّﺍﺕِ ﺍﻟْﺎَﺛِﻴﺮِ ﻟَﻴْﺲَ ﺑِﺎَﻗَﻞَّ ﺟَﺰَﺍﻟَﺔً ﻭَ ﺧَﺎﺭِﻗِﻴَّﺔَ ﺻَﻨْﻌَﺔٍ ﻣِﻦْ ﻗُﺮْﺍَﻥِ ﺍﻟْﻌَﻈَﻤَﺔِ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺏِ ﻋَﻠَﻰ ﺻَﺤِﻴﻔَﺔِ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﺑِﻤِﺪَﺍﺩِ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡِ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻤُﻮﺱِ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍَﻥَّ ﻭَﺭْﺩَ ﺍﻟﺰُّﻫْﺮَﺓِ ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﺑِﺎَﻗَﻞَّ ﺟَﺰَﺍﻟَﺔً ﻭَ ﺻَﻨْﻌَﺔً ﻣِﻦْ ﺩُﺭِّﻯِّ ﻧَﺠْﻢِ ﺍﻟﺰُّﻫْﺮَﺓِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍﻟﻨَّﻤْﻠَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔِﻴﻠَﺔِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍﻟْﻤِﻜْﺮُﻭﺏُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺮْﻛَﺪَﺍﻥِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍﻟﻨَّﺤْﻠَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺨْﻠَﺔِ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻜَٓﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻓَﻜَﻤَٓﺎ ﺍَﻥَّ ﻏَﺎﻳَﺔَ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟﺴُّﺮْﻋَﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺴُّﻬُﻮﻟَﺔِ ﻓِﻰ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀِ ﺍَﻭْﻗَﻌَﺖْ ﺍَﻫْﻞَ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﻓِﻰ ﺍِﻟْﺘِﺒَﺎﺱِ ﺍﻟﺘَّﺸْﻜِﻴﻞِ ﺑِﺎﻟﺘَّﺸَﻜُّﻞِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻠْﺰِﻡِ ﻟِﻤُﺤَﺎﻟﺎَﺕٍ ﻏَﻴْﺮِ ﻣَﺤْﺪُﻭﺩَﺓٍ ﺗَﻤُﺠُّﻬَﺎ ﺍﻟْﺎَﻭْﻫَﺎﻡُ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍَﺛْﺒَﺘَﺖْ ﻟِﺎَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻬِﺪَﺍﻳَﺔِ ﺗَﺴَﺎﻭِﻯَ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡِ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺍﺕِ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻜَٓﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﻭَ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ِﺍﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ

                  Bu pek azîm mes’ele-i kudrete dair Arabî fıkranın kısaca mealinin bir nevi tercümesinden evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikatı beyan ederiz. Şöyle ki:

                  Kudretin vücudu, kâinatın vücudundan daha ziyade kat’îdir. Belki bütün mahlukat, herbiri hem beraber o kudretin mücessem kelimatıdır. Onun aynelyakîn vücudunu gösterirler. Onun mevsufu olan Kadîr-i Mutlak’a adedlerince şehadetler ederler. Daha hüccetlerle o kudretin isbatına ihtiyaç yoktur. Belki imanda en ehemmiyetli bir esas, haşr u neşrin en kuvvetli bir temel taşı ve çok mesail-i imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeye en lüzumlu bir medar olan ve ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻟﺎَ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ âyetinin dava ettiği ve bütün akıllar ona yol bulamadıklarından, hayrette, acizde, bir kısmı inkârda kaldıkları kudrete ait bir dehşetli hakikatın isbatı lâzımdır.

                  İşte o esas, o temel, o medar, o dava, o hakikat ise mezkûr âyetin mealidir. Yani: “Ey cinn ve ins! Bütün sizlerin yaratılmanız, icadınız ve haşirde ihyanız, diriltilmeniz; bir tek nefsin icadı gibi kudretime kolaydır.” Bir baharı, tek bir çiçek misillü sühuletle icad eder. Cüz’î, küllî, küçük, büyük, az, çok; o kudrete nisbeten farkları yoktur. Seyyareleri, zerreler gibi kolay döndürür.

                  İşte mezkûr arabî fıkra, yalnız bu dehşetli mes’eleye “Dokuz Basamak” ile pek kat’î ve kuvvetli bir hücceti beyan eder. Gayet kısa bir meali şudur:

                  Basamağın esasına işaret eden:
                  ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮُ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺑِﻘُﺪْﺭَﺓٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣُﺤِﻴﻄَﺔٍ ﺿَﺮُﻭﺭِﻳَّﺔٍ ﻧَﺎﺷِﺌَﺔٍ ﻟﺎَﺯِﻣَﺔٍ ﺫَﺍﺗِﻴَّﺔٍ ﻟِﻠﺬَّﺍﺕِ ﺍﻟْﺎَﻗْﺪَﺳِﻴَّﺔِ ﻓَﻤُﺤَﺎﻝٌ ﺗَﺪَﺍﺧُﻞُ ﺿِﺪِّﻫَﺎ ﻓَﻠﺎَ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐَ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻓَﺘَﺘَﺴَﺎﻭَﻯ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻴْﻬَﺎ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺍﺕُ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺀُ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻞُّ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻰُّ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻰُّ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﻮَﺍﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮُ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢُ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ

                  Yani: Herşeye kadîr öyle bir kudreti var ki; bütün eşyayı ihata etmiş ve Zât-ı Vâcib-ül Vücud’a lüzum-u zâtî ile ve fenn-i mantık tabirince zaruriyet-i nâşie ile lâzımdır, vâcibdir, infikâki muhaldir, imkânı yoktur.

                  Madem böyle bir lüzumla böyle bir kudret Zât-ı Akdes’tedir, elbette onun zıddı olan acz hiçbir cihetle içine giremez, Zât-ı Kadîr’e ârız olamaz.

                  Madem birşeyde mertebelerin bulunması, onun zıddı içine girmesi iledir. Meselâ; hararetin derece ve mertebeleri soğuğun girmesi ve güzelliğin ise çirkinliğin müdahalesi ile olması ve bu zâtî kudrete zıd olan acz, ona yanaşması hiçbir cihetle imkânı yok. Elbette o kudret-i mutlakada mertebeler bulunmaz.

                  Madem mertebeler onda bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsavi ve cüz’ ve küll ve bir ferd ve bütün nevi o kudrete karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve koca ağacı ve kâinat ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde bütün zîruhların ihyası, o kudrete nisbeten müsavidirler ve kolaydır. Büyük-küçük, az-çok; farkı yoktur.

                  Bu hakikata kat’î şahid, hilkat-i eşyada gördüğümüz kemal-i san’at, nizam, mizan, temyiz, kesret, sür’at-i mutlakada sühulet-i mutlaka ve tam kolaylıktır.

                  #820972
                  Anonim

                    Birinci Basamak olan:
                    ﺑِﺴِﺮِّ ﻣُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﺍﻟْﺎِﺗِّﺰَﺍﻥِ ﺍﻟْﺎِﻣْﺘِﻴَﺎﺯِ ﺍﻟْﺎِﺗِّﻘَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺎﺕِ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺴُّﻬُﻮﻟَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﺜْﺮَﺓِ ﻭَ ﺍﻟﺴُّﺮْﻋَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﺨِﻠْﻄَﺔِ meali, bu mezkûr hakikattır.

                    İkinci Basamak:
                    ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍﻟﻨُّﻮﺭَﺍﻧِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻔَّﺎﻓِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻘَﺎﺑَﻠَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻮَﺍﺯَﻧَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻣْﺘِﺜَﺎﻝِ dir. Bunun izah ve tafsilâtını, Onuncu Söz’ün âhirine ve Yirmidokuzuncu Söz’e ve Yirminci Mektub’a havale edip kısaca bir işaret ederiz.

                    Evet nasılki nuraniyet cihetiyle güneşin ziyası ve aksi, kudret-i Rabbaniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcıklarına girmesi, bir tek cam parçasına girmesi gibi kolaydır, ikisi müsavidir. Öyle de Zât-ı Nur-ul Envâr’ın nuranî kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması, döndürmesi; sineklerin, zerrelerin icadı ve döndürmesi gibi ona kolaydır, ağır gelmez.

                    Hem nasılki şeffafiyet hâssasıyla bir tek âyinecikte ve bir göz bebeğinde güneşin misalî sureti kudret-i İlahiye ile bulunur, aynı kolaylıkla bütün parlak şeylere ve katrelere ve şeffaf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ışığı emr-i İlahî ile verilir. Aynen öyle de; masnuatın melekûtiyet ve mahiyet yüzleri şeffaf ve parlak olmasından, kudret-i mutlakanın cilvesi, tesiri bir tek nefsin icadında bulunması kolaylığı derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az-çok, büyük-küçük, fark yok.

                    Hem nasılki dağları tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir teraziye iki müsavi ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevize ilâve edilse, terazinin bir gözü dağ başına, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsavi dağ mizanın iki gözüne konulsa birisine bir ceviz ilâvesiyle bir dağı göklere kaldırır, bir dağı derelere indirir. Aynen öyle de; ilm-i Kelâm’ın tabirince “İmkân, müsavi-üt tarafeyn”dir. Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu imkân ve müsavatta az-çok, büyük-küçük birdirler.

                    İşte mahlukat mümkündürler ve imkân dairesinde vücud ve ademleri müsavi olmasından, Vâcib-ül Vücud’un hadsiz kudret-i ezeliyesi bir tek mümküne vücud vermesi kolaylığında bütün mümkinatın vücudu, ademin müvazenesini bozar, herşeye lâyık bir vücudu giydirir. Ve vazifesi bitmiş ise, zahirî vücud libasını çıkarıyor, sureta ademe, belki daire-i ilimdeki manevî vücuda gönderir. Demek eşya, Kadîr-i Mutlak’a verilse; bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları bir nefis kadar kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müşkilâtlı olur.

                    Hem nasılki intizam sırrıyla, bir koca sefine veya tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmak ile harekete getirmesi, bir saatin zenbereğine anahtarla parmak dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır. Aynen öyle de; ilm-i ezelînin düsturlarıyla ve hikmet-i sermediyenin kanunlarıyla ve irade-i Rabbaniyenin küllî cilveleri ve muayyen usûlleriyle herşeye küllî ve cüz’î, büyük-küçük, az-çok bir manevî kalıb, bir hususî mikdar, bir has hudud verildiğinden, tam intizam-ı ilmî ve irade kanunu içindedirler. Elbette Kadîr-i Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini medar-ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde sühuletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinat sisteminde hârika cihazlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır. Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad edilse; bu kâinatın icadı, bir insanın icadı kadar sühulet peyda eder, kolay olur. Eğer ona verilmezse; bir tek insanı, acib cihazları ve duygularıyla yaratmak, kâinat kadar müşkilâtlı olur.

                    Hem nasılki itaat ve imtisal ve emir dinlemek sırrıyla; bir kumandan bir “Arş!” emriyle bir neferi hücuma sevkettiği gibi.. aynı emirle koca bir muti’ orduyu dahi kolayca hücuma tahrik eder. Aynen öyle de: İrade-i İlahî kanunlarına kemal-i itaatte ve tekvinî emr-i Rabbanînin işaretine emirber nefer ve emir kulu misillü fıtrî meyil ve şevk içinde ve ilm-i ezelî ve hikmetin tayin ettikleri hatt-ı hareket düsturları dairesinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyade itaatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnuat, hususan zîhayatlardan bir tek ferdi, “Ademden haydi vücuda çık, vazife başına gir!” diye emr-i Rabbanî ile ve ilmin tayin ettiği tarzda ve iradenin tahsis eylediği surette kudret ona mahsus bir vücud giydirip, elini tutup, meydana çıkarmak kolaylığında bahardaki zîhayatın ordusunu aynı kuvvet ve kudretle icad eder, vazifeler verir. Demek herşey o kudrete isnad edilse; bütün zerrat ordusunun ve yıldızlar fırkalarının icadı, bir zerre bir tek yıldız kadar kolay ve sühuletli olur. Eğer esbaba isnad edilse bir zîhayatın gözbebeğinde ve dimağındaki zerrenin acib vazifelerini yerine getirecek bir kabiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu kadar müşkilâtlı ve zahmetli olur.

                    Üçüncü Basamak:
                    ﻭَﺑِﺴِﺮِّ ﺍِﻣْﺪَﺍﺩِ ﺍﻟْﻮَﺍﺣِﺪِﻳَّﺔِ ﻭَ ﻳُﺴْﺮِ ﺍﻟْﻮَﺣْﺪَﺓِ ﻭَ ﺗَﺠَﻠِّﻰ ﺍﻟْﺎَﺣَﺪِﻳَّﺔِ dir. Kısacık işaretlerle mealine bakacağız.

                    Yani, nasılki bir padişah ve kumandan-ı a’zam, hâkimiyetinin vâhidiyeti ve bütün raiyeti yalnız onun emirlerine göre hareketi cihetiyle; o hâkim-i a’zam, koca memleketi ve büyük milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünki hükümde vâhidiyet itibariyle; efrad-ı millet aynen asker neferatı gibi teshilâta vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif hâkimlere bırakılsa; çok keşmekeşe düşmesiyle beraber, bir tek köyün belki bir hanenin o memleket kadar idaresi müşkil olur. Hem o itaatlı millet, bir tek kumandana bağlanması haysiyetiyle; herbir ferd-i nefer gibi, o kumandanın kuvvetine ve cihazat depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvet ile bir şahı esir edebilir, bin derece şahsî kuvvetinden ziyade iş görebilir. Onun o padişaha intisabı hadsiz bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar. Eğer o intisab kesilse; o büyük kuvvet gider, kendi bileğindeki cüz’î kuvvetiyle ve belindeki az cephane ve fişekleri mikdarınca iş görebilir. Yoksa intisab kuvvetine dayanan mezkûr askerin gördüğü bütün işler ondan istenilse, bileğinde bir ordu kuvveti ve belinde padişahın cephaneler anbarı bulunmak gerektir.

                    Aynen öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed, Sâni’-i Kadîr, vâhidiyet-i saltanat ve hâkimiyet-i mutlaka cihetiyle, kâinatı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir bahçe sühuletinde ve haşirde bütün ölmüşleri ihya etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek, meyvelerini gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar. Ve kolayca bir sineği, koca kartal kuşu sisteminde yaratır. Ve sühuletle bir insanı bir küçük kâinat hükmüne getirir. Eğer esbaba verilse; bir mikrop bin gergedan, bir meyve bir büyük ağaç kadar müşkilâtlı olur. Ve belki zîhayatın bedeninde acib vazifeleri gören herbir zerreye herşeyi görecek bir göz ve herşeyi bilecek bir ilim verilmek lâzımdır ki, o ince ve mükemmel vazife-i hayatiyeyi yapabilsin.

                    Hem vahdette yüsr ü sühulet ve kolaylık o dereceye gelir. Nasılki bir ordu teçhizatı bir tek elden, bir tek fabrikadan gelmesiyle, bir tek neferin teçhizat-ı askeriyesi gibi kolaylaşır, eğer ayrı ayrı eller karışsa ve muhtelif cihazat herbiri başka fabrikadan alınsa, o vakit bir tek nefer teçhizatı, kemmiyet noktasında bin müşkilâtla tedarik edilebilir, müteaddid âmir ve zabitler karıştığı cihetiyle bin nefer kadar suubet peyda eder. Hem bin neferin idaresi ve kumandanlığı bir tek zabite verilse, bir cihette bir nefer kadar kolay olur, eğer on zabite veya neferlere bırakılsa, pek karışık ve müşkil düşer. Aynen öyle de; herşey Vâhid-i Ehad’e verilse, bir tek şey gibi kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir tek zîhayat, zemin kadar müşkil, belki imkânsız olur. Demek vahdette kolaylık, vücub ve lüzum derecesine gelir. Ve kesretli eller karışmakta suubet, imkânsızlık derecesine düşer.

                    Risale-i Nur Mektubat’ında denildiği gibi, eğer gece-gündüzdeki tebeddülâtı ve yıldızların harekâtı ve senedeki güz, kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülâtı bir tek müdebbire ve âmire bırakılsa; o kumandan-ı a’zam, bir neferi olan küre-i arza emreder ki: “Kalk, dön, gez!” O da, o iltifat ve emrin neş’e ve sevincinden meczub mevlevî gibi iki hareketiyle yevmî ve senevî tahavvülâta ve yıldızların zahirî ve hayalî hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup vahdetteki tam sühulet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek âmire değil, belki esbaba ve yıldızların keyiflerine bırakılsa ve arza “Sen dur, gezme” denilse; o halde, arzdan binler derece büyük, binler yıldızlar ve güneşler, her gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesafeleri kesmek ve gezmekle mevsimler ve gece gündüz gibi o vaziyet-i arziye ve semaviye husul bulabilir. Ve imkânsızlık ve muhaliyet derecesinde müşkil ve suubetli düşer.

                    Üçüncü Basamaktaki ﻭَﺗَﺠَﻠِّﻰ ﺍﻟْﺎَﺣَﺪِﻳَّﺔِ kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniş bir hakikata işaret eder. Onun izah ve isbatını Risale-i Nur’a havale edip, gayet kısa bir temsil ile bir tek nüktesini beyan edeceğiz.

                    Evet nasılki güneş, ziyasıyla umum zemini ışıklandırıp vâhidiyete bir misal olduğu gibi, âyine gibi mukabilindeki her şeffaf şeyde timsali ve aksi ve yedi renkli ziyasıyla ve zâtının suretiyle bulunup ehadiyete dahi bir misal teşkil eder. Eğer güneşin ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsa idi ve cam parçalarının ve içinde güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların kabiliyetleri bulunsa idi; irade-i İlahiyenin kanunuyla herbirisinde ve yanında timsaliyle ve sıfatlarıyla tam bir güneş bulunup, sair yerlerde bulunması onun tasarrufatına hiç noksan vermeyerek kudret-i Rabbaniyenin emriyle, tesiriyle, hükmüyle pek büyük zuhurata sebeb olarak, ehadiyetteki fevkalâde kolaylık ve sühuleti gösterir. Aynen öyle de; Sâni’-i Zülcelal, vâhidiyet itibariyle bütün eşyayı ihata eden ilim ve iradesi ve kudretiyle bakar ve hazır ve nâzır olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellisiyle herşeyin, hususan zîhayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla bulunur ki; kolayca, bir anda sineği kartal sisteminde, bir insanı küçük bir kâinat sisteminde icad eder. Ve zîhayatı öyle mu’cizatlı bir şekilde yaratır ki; eğer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir ve bir insanı halk eden, ancak kâinatı icad eden zâttır.

                    #820973
                    Anonim

                      Dördüncü ve Beşinci Basamak:
                      ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺏِ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺠَﺮُّﺩِ ﻭَ ﻣُﺒَﺎﻳَﻨَﺔِ ﺍﻟْﻤَﺎﻫِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﻋَﺪَﻡِ ﺍﻟﺘَّﻘَﻴُّﺪِ ﻭَ ﻋَﺪَﻡِ ﺍﻟﺘَّﺤَﻴُّﺰِ ﻭَ ﻋَﺪَﻡِ ﺍﻟﺘَّﺠَﺰِّﻯ

                      Bu iki basamağın hakikatını umuma ifade etmek çok müşkil olmasından, yalnız kısacık bir-iki nüktesi ve muhtasar meali beyan edilecek.

                      Yani, vücud mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz olan vücub mertebesinde ve ezelî ve ebedî derecesinde bir vücud sahibi ve maddiyattan münezzeh ve mücerred ve bütün mahiyetlere mübayin bir mahiyet-i mukaddeseyi taşıyan bir Kadîr-i Mutlak’ın kudretine nisbeten, yıldızlar zerreler gibi ve haşir bir bahar misillü ve haşirde bütün insanları diriltmesi bir nefsin ihyası derecesinde kolaydır. Çünki vücud tabakalarından kuvvetli bir nev’in bir tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını eline alır, çevirir. Meselâ; kuvvetli vücud-u haricîden bir âyine ve kuvve-i hâfıza, zaîf ve hafif olan vücud-u misalî ve manevîden yüz dağı ve bin kitabı içine alırlar ve çevirebilirler. İşte vücud-u misalî ne derece kuvvetçe vücud-u haricîden aşağı ise, mümkinatın hâdis ve ârızî vücudları dahi ezelî, sermedî, vâcib bir vücuddan binler derece daha aşağı ve hafiftir ki, o mukaddes vücud, bir zerre tecellisiyle, mümkinatın bir âlemini çevirir.

                      Maatteessüf şimdilik semli hastalık gibi üç ehemmiyetli sebeb müsaade etmediklerinden, bu pek uzun hakikatı ve nüktelerini Risale-i Nur’a ve başka zamana havale ederiz.

                      Altıncı Basamak:
                      ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍِﻧْﻘِﻠﺎَﺏِ ﺍﻟْﻌَﻮَﺍﺋِﻖِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻮَﺍﻧِﻊِ ﺍِﻟَﻰ ﺣُﻜْﻢِ ﺍﻟْﻮَﺳَٓﺎﺋِﻞِ ﺍﻟْﻤُﺴَﻬِّﻠﺎَﺕِ

                      Yani: Nasılki fennin tabirince ukde-i hayatiye namında bir cilve-i irade-i İlahiyenin ve emr-i tekvinînin bir kanunu ile ve o emir ve iradenin teveccühleriyle koca bir ağacın şuursuz dal ve sert budakları, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zenbereği ve midesi hükmündeki o ukde-i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzaklara avaik ve mevani’ ve sed olmazlar, belki teshilâta vesile oluyorlar; aynen öyle de: Kâinat ve bütün mahlukatın icadında bütün maniler bir cilve-i irade ve teveccüh-ü emr-i Rabbanîye karşı mümanaatı bırakıp kolaylığa âlet olmasından, kudret-i sermediye o tek ağacı icad kolaylığında, kâinatı ve zemindeki enva’-ı mahlukatı icad eder, hiçbirşey ona ağır gelmez. Eğer bütün icadlar o kudrete verilmezse; o vakit o tek ağacın inşa ve idaresi, bütün ağaçlar, belki zeminin icadı ve idaresi kadar müşkil olacak. Çünki o zaman herşey mani’ ve sed olur. O halde bütün esbab toplansa; bir ağacın emirden, iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zenbereğinden intizam ile meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzım erzak ve cihazatı gönderemezler. İllâ ki, ağacın herbir cüz’üne, hattâ herbir zerresine bütün ağacı ve eczasını ve zerratını görecek ve bilecek ve yardım edecek bir göz, bir ihatalı ilim, bir hârika kudret ve fevkalâde muavenet verilsin.

                      İşte bu beş aded basamaklardan çık, bak. Küfür ve şirkte ne derece müşkilât, belki muhalât bulunduğunu ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni’ olduğunu; ve imanda ve Kur’an yolunda ne kadar sühulet ve vücub derecesinde kolaylık ve ne kadar makul ve makbul ve lüzum derecesinde kat’î ve rahat bir hak ve hakikat bulunduğunu gör, bil. “Elhamdülillahi alâ nimet-il iman” de.

                      (Rahatsızlık ve sıkıntılar, bu ehemmiyetli basamağın bâki kısmını te’hire sebeb oldular.)

                      Yedinci Basamak:
                      ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺓَ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺀَ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻰَّ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﻮَﺍﺓَ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﺑِﺎَﻗَﻞَّ ﺻَﻨْﻌَﺔً ﻭَ ﺟَﺰَﺍﻟَﺔً ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺠْﻢِ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻞِّ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻰِّ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮِ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ

                      Bir İhtar: Bu dokuz basamakların hakikatlarının esası ve madeni ve güneşi, Sure-i İhlas’tan ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﺣَﺪٌ ٭ ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﺍﻟﺼَّﻤَﺪُ âyetleridir. Sırr-ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem’alara kısa işaretlerdir. Bu yedincinin mealine bir-iki nükte ile gayet muhtasar bakıp, tafsilini Risale-i Nur’a havale ederiz.

                      Yani; göz ve beyindeki acib vazifeleri gören bir zerre, bir yıldızdan ve bir cüz’, küll mecmuundan.. meselâ; dimağ ve göz, insanın tamamından ve cüz’î bir ferd, hüsn-ü san’atça ve garabet-i hilkatçe umum bir neviden ve bir insan, acib cihazlarıyla küllî cins-i hayvandan ve bir fihriste ve proğram ve kuvve-i hâfıza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnuiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından ve bir küçük kâinat olan bir insan, kemal-i hilkati ve cem’iyetli hârika cihazlarının binler acib vazifeleri görecek bir tarzda mahlukıyeti kâinattan aşağı değiller.

                      Demek zerreyi icad eden, yıldızın icadından âciz kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halkeden, elbette insanı kolayca halkeder. Ve bir tek insanı böyle mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatı kemal-i sühuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor. Ve çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter-i kavanin-i emriye, bir ukde-i hayatiye mahiyetinde yaratan, elbette bütün ağaçların hâlıkı olabilir. Ve âlemin bir nevi manevî çekirdeği ve cem’iyetli meyvesi olan insanı halk edip bütün esma-i İlahiyeye mazhar ve âyine ve bütün kâinatla alâkadar ve zeminin halifesi yapan zâtın, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kâinatı insan icadının kolaylığı ve sühuleti derecesinde halkedip tanzim eder. Öyle ise; zerrenin ve cüz’ ve cüz’î ve çekirdek ve bir insanın hâlıkı, sâni’i, rabbi kim ise; elbette bedahetle yıldızların ve nevilerin ve küll ve külliyatların ve ağaçların ve bütün kâinatın hâlıkı, sâni’i, rabbi aynen odur. Başka olması muhal ve mümteni’dir.

                      Sekizinci Basamak:
                      ﻭَﺑِﺴِﺮِّ ﺍَﻥَّ ﺍﻟْﻤُﺤَﺎﻁَ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻴَّﺎﺕِ ﻛَﺎﻟْﺎَﻣْﺜِﻠَﺔِ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺑَﺔِ ﺍﻟْﻤُﺼَﻐَّﺮَﺓِ ﺍَﻭْ ﻛَﺎﻟﻨُّﻘَﻂِ ﺍﻟْﻤَﺤْﻠُﻮﺑَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻌَﺼَّﺮَﺓِ ﻓَﻠﺎَ ﺑُﺪَّ ﺍَﻥْ ﻳَﻜُﻮﻥَ ﺍﻟْﻤُﺤِﻴﻂُ ﻭَ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻴَّﺎﺕُ ﻓِﻰ ﻗَﺒْﻀَﺔِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻤُﺤَﺎﻁِ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻴَّﺎﺕِ ﻟِﻴُﺪْﺭِﺝَ ﻣِﺜَﺎﻟَﻬَﺎ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺑِﻤَﻮَﺍﺯِﻳﻦِ ﻋِﻠْﻤِﻪِٓ ﺍَﻭْ ﻳُﻌَﺼِّﺮَﻫَﺎ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﺑِﺪَﺳَﺎﺗِﻴﺮِ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ

                      Yani: İhata edilen cüz’iyat ve küll ve külliyatın içinde bulunan ferdler ve tohumlar ve çekirdeklerin, ihata eden büyük külliyata nisbetleri; güya küçücük nümune ve gayet ince yazı ile çok küçük kıt’ada yazılmış aynı küll ve külliyatın nüshaları, misalleridir. Öyle ise, ihata eden külliyat, o cüz’iyat Hâlıkının kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak lâzımdır. Tâ ilminin mizanlarıyla ve ince kalemleriyle o büyük muhitin kitabını, o çok küçücük yüzer kıt’alarda, defterlerde dercedebilsin.

                      Hem ihata edilen ecza ve cüz’iyatın muhit ile nisbetleri, temsilleri, güya süt gibi muhitlikten sağılmış katreler.. veya biri o muhiti sıkmış, o noktalar ondan akmış. Meselâ; kavun çekirdeği, onun umum etrafından sağılmış bir katre veya o kitab tamamen içinde yazılmış bir noktadır ki; fihristesini, listesini, proğramını taşıyor.

                      Madem böyledir, elbette o cüz’iyat ve katreler ve noktalar ve ferdler Sâni’inin elinde, o muhit küll ve külliyat bulunmak elzemdir. Tâ hikmetinin hassas düsturlarıyla o ferdleri, katreleri, noktaları ondan sağsın.

                      Demek bir tek tohumu, bir tek ferdi yaratan, elbette o büyük küll ve külliyatı ve onları ihata eden ve onlardan çok büyük olan diğer külliyatları ve cinsleri yaratan yine odur, başka olamaz. Öyle ise, bir tek nefsi yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve bir tek ölüyü dirilten, haşirde bütün cinn ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek. İşte ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻟﺎَ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ âyetinin hükmü ve davası gayet kat’î ve parlak bir surette hak ve ayn-ı hakikat olduğunu gör.

                      #820974
                      Anonim

                        Dokuzuncu Basamak: ﻭَ ﺑِﺴِﺮِّ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﻗُﺮْﺍَﻥَ ﺍﻟْﻌِﺰَّﺓِ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺏَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺓِ ﺍﻟْﻤُﺴَﻤَّﺎﺓِ ﺑِﺎﻟْﺠَﻮْﻫَﺮِ ﺍﻟْﻔَﺮْﺩِ ﺑِﺬَﺭَّﺍﺕِ ﺍﻟْﺎَﺛِﻴﺮِ ﻟَﻴْﺲَ ﺑِﺎَﻗَﻞَّ ﺟَﺰَﺍﻟَﺔً ﻭَ ﺧَﺎﺭِﻗِﻴَّﺔَ ﺻَﻨْﻌَﺔٍ ﻣِﻦْ ﻗُﺮْﺍَﻥِ ﺍﻟْﻌَﻈَﻤَﺔِ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺏِ ﻋَﻠَﻰ ﺻَﺤِﻴﻔَﺔِ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﺑِﻤِﺪَﺍﺩِ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡِ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻤُﻮﺱِ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍِﻥَّ ﻭَﺭْﺩَ ﺍﻟﺰُّﻫْﺮَﺓِ ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﺑِﺎَﻗَﻞَّ ﺟَﺰَﺍﻟَﺔً ﻭَ ﺻَﻨْﻌَﺔً ﻣِﻦْ ﺩُﺭِّﻯِّ ﻧَﺠْﻢِ ﺍﻟﺰُّﻫْﺮَﺓِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍﻟﻨَّﻤْﻠَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔِﻴﻠَﺔِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍﻟْﻤِﻜْﺮُﻭﺏُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺮْﻛَﺪَﺍﻥِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍﻟﻨَّﺤْﻠَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺨْﻠَﺔِ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻜَٓﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻓَﻜَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﻏَﺎﻳَﺔَ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟﺴُّﺮْﻋَﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺴُّﻬُﻮﻟَﺔِ ﻓِﻰ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀِ ﺍَﻭْﻗَﻌَﺖْ ﺍَﻫْﻞَ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﻓِﻰ ﺍِﻟْﺘِﺒَﺎﺱِ ﺍﻟﺘَّﺸْﻜِﻴﻞِ ﺑِﺎﻟﺘَّﺸَﻜُّﻞِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻠْﺰِﻡِ ﻟِﻤُﺤَﺎﻟﺎَﺕٍ ﻏَﻴْﺮِ ﻣَﺤْﺪُﻭﺩَﺓٍ ﺗَﻤُﺠُّﻬَﺎ ﺍﻟْﺎَﻭْﻫَﺎﻡُ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍَﺛْﺒَﺘَﺖْ ﻟِﺎَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻬِﺪَﺍﻳَﺔِ ﺗَﺴَﺎﻭِﻯَ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡِ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺍﺕِ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﻭَ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ِﺍﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ

                        [Bu son basamağın uzun bir beyanla mealini söylemek isterdim. Fakat maatteessüf keyfî tahakküm ve tazyiklerden gelen şiddetli sıkıntılar ve tesemmümden gelen za’fiyet ve elîm hastalıklar mani’ olmasından, mealine yalnız pek kısa bir işaretle iktifaya mecbur oldum.]

                        Yani: Nasılki farazâ kabil-i inkısam olmayan ve ilm-i Kelâm ve felsefede cevher-i ferd namını alan bir zerrede, ondan daha küçücük olan madde-i esîriye zerreleriyle bir Kur’an-ı Azîmüşşan yazılsa ve semavat sahifelerinde dahi yıldızlar ve güneşlerle diğer bir Kur’an-ı Kebir yazılsa, ikisi müvazene edilse; elbette cevher-i ferd zerresinden yazılan hurdebînî Kur’an, gökler yüzlerini yaldızlayan Kur’an-ı Azîm ve Kebir’den acaibce ve san’atın i’cazında geri değil, belki bir cihette ileri olduğu gibi; aynen öyle de: Hâlık-ı Kâinat’ın kudretine nisbeten masnuiyetindeki garabet ve cezalet noktasında zühre çiçeği, Zühre yıldızından geri değil ve karınca, filden aşağı olmaz ve mikrop, gergedandan hilkatçe daha acib ve arı sineği, hurma ağacından fıtrat-ı acibesiyle daha ileridir. Demek bir arıyı yaratan, bütün hayvanları yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haşirde bütün insanları ihya edip haşir meydanında toplayabilir ve toplayacak. Hiçbir şey ona ağır gelmez ki; gözümüz önünde gayet çabuk ve kolaylıkla her baharda haşrin yüzbin nümunelerini yaratıyor.

                        Son cümle-i Arabiyenin gayet kısacık meali şudur: Yani; ehl-i dalalet, mezkûr basamakların sarsılmaz hakikatlarını bilmediklerinden ve gayet çabuk ve gayet kolaylıkla birden mahlukat vücuda geldiklerinden, teşkili ve bir Sâni’in hadsiz kudretiyle icadı, teşekkül ve kendi kendilerine vücud bulmak tevehhüm edip; hiçbir zihin, hattâ vehim dahi kabul etmediği ve her cihetle muhal ve imkânsız hurafelerin kapısını kendilerine açmışlar. Meselâ; o halde zîhayatın herbir zerresine hadsiz bir kudret, bir ilim, herşeyi görecek bir göz ve her san’atı yapabilecek bir iktidar vermek lâzım gelir. Bir tek ilahı kabul etmemekle, zerreler adedince ilaheleri mezheblerince kabul etmeğe mecbur olarak Cehennem’in esfel-i safilînine girmeğe müstehak düşerler.

                        Amma ehl-i hidayet ise, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatlar ve sarsılmaz hüccetler, selim kalblerine ve müstakim akıllarına gayet kat’î kanaat ve kuvvetli iman ve aynelyakîn bir tasdik vermiş ki, şübhesiz ve vesvesesiz itminan-ı kalb ile itikad ederler ki; yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük; kudret-i İlahîye nisbeten farkları yoktur ki, gözümüz önünde bu acaibler oluyor. Ve herbir acibe-i san’at ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻟﺎَ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ âyetinin davasını tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve hakikat olduğuna şehadet ederler, lisan-ı hal ile Allahü Ekber derler. Biz dahi onların adedince Allahü Ekber deriz. Ve şu âyetin davasını bütün kuvvet ve kanaatimizle tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve nefs-i hakikat olduğuna hadsiz hüccetlerle şehadet ederiz.

                        ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
                        ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻭَﺳَﻠِّﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﻦْ ﺍَﺭْﺳَﻠْﺘَﻪُ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ

                        #820975
                        Anonim

                          [Risale-i Nur nedir ve hakikatlar müvacehesinde Risale-i Nur ve Tercümanı ne mahiyettedirler diye bir takriznamedir]

                          Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi’ değil, müttebi’dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyen ittiba’ yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref’ u ibtal ve dine vaki’ tecavüzleri redd ü imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar u ilân ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna’ usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-i vazife ederler.

                          Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzât îfa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (A.S.M.) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (A.S.M.) ve hilye-i Nebeviyenin (A.S.M.) hakikî lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (A.S.M.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (A.S.M.) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve nümune-i iktida teşkil ederler. Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in (A.S.M.) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuh-ul Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlîşan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye, o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.

                          Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meş’ale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’anın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envâr-ı Muhammedîyi (A.S.M.) hâmil bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattır.

                          Evet o zât daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyaya kimse nail olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-ı hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzât bir mu’cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.

                          O zât-ı zîhavarık daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vaki’ olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basiret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bedîüzzaman” ünvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedî’nin (A.S.M.) neşrinde ve isbatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zât elbette Seyyid-ül Enbiya Hazretlerinin (A.S.M.) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine naildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes’in (A.S.M.) emr u fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envâr ve hakaikına vâris ve ma’kes olan bir zât-ı kerim-üs sıfâttır.

                          Envâr-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) ve maarif-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ve füyuzat-ı şem’-i İlahîyi en müşa’şa’ bir şekilde parlatması ve Kur’anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (A.S.M.) ifade eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması delaletleriyle, o zât hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir’at-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikatı ve şem’-i İlahînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şübhe yoktur.

                          Üçüncü Medrese-i Yusufiye’nin Elhüccetüzzehra ve Zühretünnur olan tek dersini dinleyen Nur Şakirdleri namına

                          Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı

                          Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiblerinin hatırlarını kırmağa cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.

                          Said Nursî
                          #820976
                          Anonim

                            ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
                            ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﺩَﺍﺋِﻤًﺎ

                            Çok sevgili, çok mübarek, çok kıymetdar, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretlerine!

                            Ey irade-i cüz’iyesini tamamıyla terk edip her umûrunu irade-i Rabbaniyeye bırakan ve her zahirî musibet ve sıkıntıda kader-i İlahînin merhamet ve hikmetini görüp kemal-i tevekkül ve teslimiyetle o cilve-i Rabbaniyenin dahi netaicini sabır ile bekleyen muhterem üstad! Bazı yerlerde, ehl-i imanın nokta-i istinadının yıkılmağa başladığı ve bir kısım esbab ve neşriyat, imanın erkânına karşı muhalif cephe alıp, Allah’ı inkâr eden insanlar alenen ve tefahurla dolaştığı ve Kur’anın evamirine muhalif hareket etmek ve manevî kuvvetlere inanmamak, icad ve tasni’ hakkını şuursuz, kör, sağır tabiata vermek bir şiar-ı medeniyet ve irfan ve münevverlik telakki edildiği yürekler titreten şu dehşetli asırda, Kur’anın bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’u te’lif ederek muzdarib ve iman âb-ı hayatına muhtaç pekçok bîçare gönüllere panzehir hükmünde olan devalarını vererek onlara saadet-i ebediyeyi müjdeleyen ve davalarını gayet kat’î bürhan ve hüccetlerle isbat eden, hakikat cadde-i kübrasında kudsî ve muazzez rehberimiz ve ﺍَﻟﺴَّﺒَﺐُ ﻛَﺎﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ sırrıyla Risale-i Nur ile imanlarını kurtaran yüzbinler Nur talebesinin hasenatının bir misli defter-i a’maline geçen faziletmeab efendimiz!

                            Nasılki Cenab-ı Hak, Denizli hapsinin sıkıntılarını hiçe indirecek derecede şifa-bahş olan Meyve Risalesi’ni orada ihsan etmiş ve gülün çiçeğindeki gayet şirin rayihası, dikeninin acısını hiçe bıraktığı gibi, fâni sıkıntılarınızı izale etmişti; aynen öyle de, yine kerim olan Rahîm-i Zülcemal Hazretleri, Denizli hapsinin bir aylık sıkıntısına bir günlük maddî ızdırabı mukabil gelen bu Afyon hapishanesinde siz sevgili üstadımız eliyle tiryak ve panzehir hükmünde tevhid, tahmid ve istiane ve risalet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) tasdik ve muazzam hüccetlerini ihsan etmiş bulunuyor. Okumak ve yazmayı Risale-i Nur’un feyziyle öğrenen çok kusurlu talebeleriniz bizler, bu üç küçük risaleyi -çam çekirdeğinin koca çam ağacının fihristesini, proğramını içinde sakladığı misillü- hem Risale-i Nur’un hakkaniyetinin kat’î bir hücceti, hem bir nevi hülâsat-ül hülâsası olarak telakki ettik.

                            Fezailini tariften âciz bulunduğumuz, fakat okuması ruhumuzda pek büyük bir inşiraha vesile olan ve maddî elemlerimizi sürura kalbeden ve iman bahçesinden hadsiz meyveleri getiren bu üç küçük risaleden birisi, zamanımızdaki mevcud küfür, dalalet, tabiat karanlıklarını dağıtacak ve izale edecek onbir hüccet-i tevhidi; ikincisi; Risale-i Nur’un bütün müvazenelerinin menbaı ve esası ve üstadı içinde bulunan Fatiha-i Şerife’nin imanî ve kudsî hüccetlerini hâvi bir şirin tefsirini; üçüncüsü, yine Afyon Medrese-i Yusufiyesinde siz sevgili üstadımızın kalb-i mübareklerine hutur eden risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) dair kısmının gayet parlak ve tam bir itminan temin eden bir mükemmel tercümesini beyan buyuruyordu.

                            Hiçbir cihette hiçbir şeye liyakatımız olmayan bizler, bütün kuvvetimizle neşrine çalışacağımız bu mahiyetteki eserlerinizi aldık. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ederek “Yâ Erhamerrâhimîn! Üstadımızdan ebediyen razı ol!” diye dua ettik.

                            ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
                            Risale-i Nur Talebeleri namına
                            Zübeyr, Ceylan, Sungur, İbrahim
                            #820977
                            Anonim

                              EL-HUTBET-ÜŞ ŞÂMİYE namındaki Arabî dersin tercümesinin mukaddimesidir.

                              ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
                              ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﺩَﺍﺋِﻤًﺎ

                              Aziz, sıddık kardeşlerim!
                              [Kırk sene evvel Şam’daki Câmi-ül Emevî’de Şam ülemasının ısrarıyla onbin adama yakın, içinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm cemaate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatları bir hiss-i kabl-el vuku ile Eski Said hissetmiş, kemal-i kat’iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın zamanda o hakikatlar görünecek zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene bir istibdad-ı mutlak, o hiss-i kabl-el vukuun kırk sene te’hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamanda verdikleri haber, aynen tezahürleri âlem-i İslâmiyette başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327’ye bedel, 1371’deki -Câmi-ül Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde- üçyüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek münasib görürseniz neşredersiniz.]

                              Gayet mühim bir suale verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münasebet geldi. Çünki kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss-i kabl-el vuku’ ile Risale-i Nur’un hârika derslerini ve tesiratını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o sual-cevabı yazacağız. Şöyle ki:

                              Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime sual etmişler ve ediyorlar: “Neden bu kadar muarızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalalete mukabil Risale-i Nur mağlub olmuyor? Milyonlar kıymetdar hakikî kütüb-ü imaniye ve İslâmiyenin intişarlarına bir derece sed çekmekle ve sefahet ve hayat-ı dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçare gençleri ve insanları hakaik-i imaniyeden mahrum bırakıyorlar. Halbuki en şiddetli hücum ve en gaddarane muamele ve en ziyade yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risale-i Nur’u kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye çalıştıkları halde, hiçbir eserde görülmediği bir tarzda Risale-i Nur’un intişarı, hattâ çoğu el yazması ile altıyüz bin nüsha risalelerinden kemal-i iştiyak ile perde altında intişar etmesi ve dâhil ve hariçte kemal-i iştiyak ile kendini okutturmasının hikmeti nedir? Sebebi nedir?” diye bu mealde çok suallere karşı elcevab deriz ki:

                              Kur’an-ı Hakîm’in sırr-ı i’cazıyla hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur; bu dünyada bir manevî cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevî bir cennet bulunduğunu isbat ediyor. Ve günahların ve fenalıkların ve haram lezzetlerin içinde manevî elîm elemleri gösterip, hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaik-i şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu isbat ediyor. Sefahet ehlini ve dalalete düşenleri o cihetle, aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünki, bu zamanda iki dehşetli hal var:

                              Birincisi: Akibeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi; aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlub etmektir. Ve ﻳَﺴْﺘَﺤِﺒُّﻮﻥَ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮﺓَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ âyetinin işaretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl-i iman iken ehl-i dalalete o hubb-u dünya ve o sır için tâbi’ olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur ki; Risale-i Nur o meslekten gidiyor. Yoksa bu zamandaki küfr-ü mutlakın ve fenden gelen dalaletin ve sefahetteki tiryakiliğin inadı karşısında Cenab-ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennem’in vücudunu isbat ile ve onun azabı ile insanları fenalıktan, seyyiattan vazgeçirmek yolu ile ondan, belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, “Cenab-ı Hak Gafur-ur Rahîm’dir, hem Cehennem pek uzaktır.” der, yine sefahetine devam edebilir. Kalbi, ruhu hissiyatına mağlub olur. İşte Risale-i Nur ekser müvazeneleriyle küfür ve dalaletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tövbeye sevkeder. O müvazenelerden, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözlerdeki kısa müvazeneler ve Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’ndaki uzun müvazene; en sefih ve dalalette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabul ettiriyor. Meselâ; Âyet-i Nur’da, seyahat-ı hayaliye ile hakikat olarak gördüğüm vaziyetleri gayet kısaca işaret edeceğiz. Tafsilini isteyen Sikke-i Gaybiye’nin âhirine baksın.

                              Ezcümle: O seyahat-ı hayaliyede, rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım. Hadsiz ihtiyacat ve şiddetli açlıklarıyla beraber za’f u aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl-i dalalet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryad eyledim. Birden hikmet-i Kur’aniye ve imanın dûrbîni ile gördüm ki: Rahman ismi Rezzak burcunda, parlak bir güneş gibi tulû’ etti. O aç, bîçare zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı.

                              Sonra hayvanat âlemi içinde, yavruların za’f u acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn, elîm ve herkesi rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl-i dalaletin nazarıyla baktığıma eyvah dedim. Birden iman bana bir gözlük verdi, gördüm ki: Rahîm ismi şefkat burcunda tulû’ etti. O kadar güzel ve şirin bir surette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekva ve acımak ve hüzünden gelen gözyaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.

                              Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl-i dalaletin dûrbîni ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; kalbimin en derinliklerinden feryad ettim. Eyvah! dedim. Çünki insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinatı ihata eden tasavvurat ve efkârları ve ebedî beka ve saadet-i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddî isteyen himmetleri ve fıtrî istidadları ve had konulmayan ve serbest bırakılan fıtrî kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za’f u aczleriyle beraber hücumlarına maruz kaldıkları hadsiz musibet ve a’daları ile beraber gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı bir hayat, yaşamak için gayet perişan bir maişet içinde kalbe, vicdana en elîm ve en müdhiş halet olan mütemadî zeval ve firak belasını çekmek içinde -ehl-i gaflet için zulümat-ı ebediye kapısı suretinde görülen- kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve taife taife o zulümat kuyusuna atılıyorlar gördüm. İşte bu insan âlemini bu zulümat içinde gördüğüm anda, kalb ve ruh ve aklımla beraber bütün letaif-i insaniyem, belki bütün zerrat-ı vücudum feryad ile ağlamağa hazır iken, birden Kur’andan gelen nur ve kuvvet-i iman o dalalet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki: Cenab-ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahman ismi Kerim burcunda, Rahîm ismi Gafur burcunda yani manasında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû’ ettiler. O karanlıklı ve içinde çok âlemler bulunan insan âleminin umumunu birden ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî haletleri dağıtıp, nuranî âhiret âleminden pencereler açıp o perişan insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrat-ı kâinat adedince, “Elhamdülillah, Eşşükrülillah” dedim. Ve aynelyakîn gördüm ki; imanda manevî bir Cennet ve dalalette manevî bir Cehennem bu dünyada da vardır, yakînen bildim.

                              Sonra küre-i arzın âlemi göründü. O seyahat-ı hayaliyemde dine itaat etmeyen felsefenin, karanlıklı kavanin-i ilmiyeleri, hayalime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür’atli hareketiyle, yirmibeş bin sene mesafeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmaya müstaid (kabil) ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı Küre-i Arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinatın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçare nev’-i insan (vaziyeti) bana pek vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden hikmet-i Kur’aniye ve imaniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki: Hâlık-ı Arz ve Semavat’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabb-üs Semavati Ve-l Arz ve Müsahhir-üş Şemsi Ve-l Kamer isimleri, rahmet, azamet, rububiyet burçlarında güneş gibi tulû’ ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki; o halette, benim imanlı gözüme Küre-i Arz gayet muntazam, müsahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzakı içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyya edilmiş ve zîruhları Güneş’in etrafında, memleket-i Rabbaniyede gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulâtını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir şimendifer hükmünde gördüm. Küre-i Arz’ın zerratı adedince “Elhamdülillahi alâ nimet-il iman” dedim.

                              İşte buna kıyasen Risale-i Nur’da pekçok müvazenelerle isbat edilmiştir ki, ehl-i sefahet ve dalalet, dünyada dahi bir manevî Cehennem içinde azab çekerler ve ehl-i iman ve salahat, dünyada dahi bir manevî Cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve imanın tecelliyat ve cilveleriyle, manevî bir Cennet lezzetleri tadabilir, belki derece-i imanlarına göre istifade edebilirler. Fakat bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal-i his nev’inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalalet manevî azabını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakikî lezzetini tam takdir edemiyor.

                              Bu asırda ikinci dehşetli hal: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah’a iman umumî olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalaletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide fen ve ilim ile dalalete girip inad ve temerrüd ile hakaik-i imana karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş. Bu mütemerrid inadcılar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalaletleriyle hakaik-i imaniyeye karşı muaraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi -bu dünyada onların temellerini parça parça edecek- bir hakikat-ı kudsiye lâzımdır ki; onların tecavüzatını durdursun ve bir kısmını imana getirsin.

                              İşte Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryak olarak Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bir mu’cize-i maneviyesi ve lemaatı bulunan Risale-i Nur, pekçok müvazenelerle, en dehşetli muannid mütemerridleri, Kur’anın elmas kılıncı ile kırıyor. Ve kâinat zerreleri adedince vahdaniyet-i İlahiyeye ve imanın hakikatlarına hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlub olmayıp galebe etmiş ve ediyor.

                              Evet Risale-i Nur, iman ve küfür müvazeneleri ve hidayet ve dalalet mukayeseleri, bu mezkûr hakikatları bilmüşahede isbat ediyor. Meselâ: YİRMİİKİNCİ SÖZ’ün iki makamının bürhanlarına ve lem’alarına ve OTUZİKİNCİ SÖZ’ün Birinci Mevkıfına ve OTUZÜÇÜNCÜ MEKTUB’un pencerelerine ve ASÂ-YI MUSA’nın onbir hüccetine, sair müvazeneler kıyas edilse ve dikkat edilse anlaşılır ki; bu zamanda küfr-ü mutlakı ve mütemerrid dalaletin inadını kıracak, parçalayacak Risale-i Nur’da tecelli eden hakikat-ı Kur’aniyedir.

                              İnşâallah nasıl Tılsımlar Mecmuası’nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat-i âlemin muammalarını keşfeden parçalar, o mecmuada toplanmış. Aynen öyle de, ehl-i dalaletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl-i hidayetin dünyada lezaiz-i cennetlerini gösteren ve iman Cennet’in bir manevî çekirdeği ve küfür ise Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren NUR’un o gibi parçaları, kısacık bir tarzda bir mecmuacık olarak yazılacak, inşâallah neşredilecek.

                              Said Nursî
                              #820978
                              Anonim

                                ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ

                                Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefadâr kardeşlerim!
                                Bilirsiniz ki Ankara ehl-i vukufu Risale-i Nur’a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde hissedar zannedip itiraz ederek, “Böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi, keramet izhar edilmez.” diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatımda onlara cevaben demiştim ki:

                                Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil. Belki Kur’anın mu’cize-i maneviyesinin tereşşuhatı ve lem’alarıdır ki hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur’da kerametler şeklini alarak, şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek için ikramat-ı İlahiye nev’indendir. İkram ise, izharı bir şükürdür, caizdir, hem makbuldür. Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen cevabı bir parça izah edeceğim. Ve “Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektublar o keramete bakıyor?” diye sual edildi.

                                Elcevab: Risale-i Nur’un hizmet-i imaniyesinde bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i imaniye hayat-ı bâkiyeye baktığı için hayat-ı fâniyenin meşgalelerine ve faidelerine tercih etmek ehl-i imana vâcib iken, kendimi misal alarak derim ki:

                                Beni herşeyden ve temastan ve yardımcılardan men’etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale-i Nur’dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garib, kimsesiz bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi (başına) yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde maddî bir hastalık nev’inde insanlar ile temas ve ihtilattan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla (başkalarına muhtaç olmayarak) bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise; Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe vesile olacaktır.

                                Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin, hâssaten duaları makbul ve mübarek masumlar taifesi ve muhterem ihtiyarlar cemaatinden herbirerlerine binler selâm ve dua ederek Ramazan-ı Şeriflerini tebrik ederiz, dualarını rica ederiz.

                                Hasta kardeşiniz
                                Said Nursî
                                #820979
                                Anonim

                                  ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ

                                  Bu âciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın feyziyle Yeni Said hakaik-i imaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki; değil müslüman üleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur’un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A’zam’ın (R.A.) ihbaratı nev’inden, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’a nazar-ı dikkati celbetmesine mana-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i’cazının şe’nindendir. Ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı mu’cizekâranesinin muktezasıdır.

                                  Evet Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: “Risale-i Nur’un makbuliyetine eski evliyalardan şahid getiriyorsun. Halbuki

                                  ﻭَﻟﺎَ ﺭَﻃْﺐٍ ﻭَﻟﺎَ ﻳَﺎﺑِﺲٍٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻓِﻰ ﻛِﺘَﺎﺏٍ ﻣُﺒِﻴﻦٍٍ sırrıyla en ziyade bu mes’elede söz sahibi Kur’andır. Acaba Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur’andan istimdad eyledim. Birden otuzüç âyetin mana-yı sarihinin teferruatı nev’indeki tabakattan mana-yı işarî tabakasından (ve o mana-yı işarî külliyetinde dâhil) bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medar-ı imtiyazına birer kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izahlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatıma hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ve ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat’î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın mana-yı sarihi budur. Tâ hocalar ﻓِﻴﻪِ ﻧَﻈَﺮٌ desin. Hem dememişiz ki mana-yı işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mana-yı sarihinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işarî ve remzîdir. Ve o mana-yı işarî de bir küllîdir, her asırda cüz’iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mana-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferddir ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ülema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur’anın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i’caz ve belâgatına hizmet ediyor. Bu nevi işarat-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın nihayetsiz işarat-ı Kur’aniyeden hadd ü hesaba gelmeyen istihraclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.

                                  Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib’ad edip böyle itiraz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlahiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi âciz-i mutlak ve fakir-i mutlakta böyle ihtiyac-ı şedid zamanında böyle bir eser zuhuru, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeye delildir demeye mecbur olur. Ben sizi ve mu’terizleri Risale-i Nur’un şeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu işaretler ve evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte ve hiçbir dakika nefs-i emmareme medar-ı fahr u gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhatıyla isbat ediyorum.

                                  Evet bu hakikatla beraber insan kusurdan, nisyandan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatalar olmuş. Fakat Kur’an’ın hurufat-ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan huruflarla yeni hatt altında tahrifkârane ehl-i dalaletin tevilat-ı fasideleri âyâtın sarahatını incitmelerine bakmıyor gibi, bîçare mazlum bir adamın kardeşlerinin imanını kuvvetlendirmek için bir nükte-i i’caziyeyi beyan ettiği için hizmet-i imaniyesine fütur verecek derecede itiraz, elbette değil ehl-i hakikat zâtlar belki zerre mikdar insafı bulunan itiraz edemez.

                                  Bunu da ilâveten beyan ediyorum. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur’a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’an-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi mu’cize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said’in (R.A.) {(Haşiyecik): Bazı müstensihler, bu bîçare Said hakkında (R.A.) kelimesini bir dua niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki: “Allah razı olsun” manasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım.} kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkeza…

                                  Demek biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenab-ı Hak fazl u keremiyle şu hizmette hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risale-i Nur talebelerini daim ve muvaffak eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyid-il Mürselîn.

                                  Said Nursî
                                15 yazı görüntüleniyor - 406 ile 420 arası (toplam 458)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.