• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #648930
    Anonim

      SÜKÛTUN EHEMMİYETİ

      İslâm Hukukunda Sükut:

      Zımni irade beyanları ve dolayısiyle sükût İslâm hukukunda büyük bir rol
      oynamış, gerek fıkıh ve gerek usul-ü fıkıhda dakik ve nisbette ehemmiyetli
      bir mesele sayılmış, muamelelerde bahis mevzuu edilmiştir.
      Hattâ Eşbah gibi, hukuk kaidelerini umumi bir tarzda mütalâa eden
      eserlerde sükût «ahkâm-üs-sükût» başlığı altında ayrı bir bahis olarak
      tetkik edilmiştir.
      Bu tetkikat neticesini iki esas halinde toplamak mümkündür:
      1 — Sükût eden bir kimseye her hangi bir söz isnat olunamaz,
      2 — Fakat icabında sükût da beyan yerine geçer.
      Nitekim Mecelle,nin kavaid-i fıkhiyesinde de «sâkite bir söz isnat
      olunmaz. Lâkin marız-ı hacette sükût beyandır» şeklinde her iki esas
      birleştirilmiştir; yani sükût eden kimseye şu sözü söyledi denemez.
      Lâkin söyleyecek yerde sükût ederse, bu sükûtu beyan ve ikrar addedilir.
      Mecellenin diğer umumi hükümlerinde olduğu gibi bu maddede
      de meselemiz veciz ve kudretli bir şekilde ifade edilmiştir. Ancak bu
      madde de bir umumi kaide vazetmektedir. Umumi kaideler ise birer
      rehber, yol gösteren birer işaretten ibarettir. Bu umumi kaideleri tatbik
      etmek, her hangi bir hâdisede sükûtun beyan olup olmadığını anlamak
      kolay değildir, hukukta kudret ve melekeye bağlıdır. Misaller
      kaidelerin aynası gibi olduğundan Mecellenin üstat sarihleri bu umumi
      kaidenin tatbik şekillerini canlandıran birçok misaller sıralamışlardır.
      Bunlardan bazılarını burada tekrarlamağı faydalı buluyoruz:
      Bir kimse bir başkasının malını üçüncü bir şahsa satarken mal
      sahibinin bunu görüp de sükût etmesi, satışa icazet vermiş manasına
      alınamaz.
      Kezalik bir kimse bir başkasının malını tahrip ve itlaf ederken mal
      sahibi bunu görüp de sükût etse, bu sükûtu da malın tahrip edilmesine
      izin vermiş sayılmaz.
      Hâkim, veli veya vasisi olmayan bir çocuğun alış veriş ettiğini
      görüpte sükût etse ticaret etmesine izin vermiş olmaz.
      Bir kimse ölümü şırasında «hiç kimseye borcum yoktur» deyip
      öldüğü takdirde, bunu söylediği sırada hazır bulunduğu halde sesini
      çıkarmamış olan bir şahıs, müteveffada alacağı olduğunu dava etse, bu
      davası dinlenir, mücerret sükût etmiş olmasından dolayı davası reddolunmaz.
      .
      Bütün bunlar «sâkite bir söz isnat olunmaz» esasına misallerdir.
      Bu yerler marız-ı hacet, yani söz söylenecek yerler değildir. Binaenaleyh
      bu yerlerde susan kimsenin sükûtuna bir irade beyanı mahiyeti vererek
      sükutiyle bu muameleleri kabul etmiş denemez.
      Lâkin «marız-ı hacette sükût beyandır». Meselâ:
      Kendisi için hapis,hakkı bulunan bayi müşterinin mebyii kabzettiğini
      görüp de sükût ederse, kabza izin vermiş sayılır.
      Bir kimse diğerinden bir mal satın alırken üçüncü bir şahıs o malın
      ayıplı olduğunu haber vermesine rağmen müşteri olan kimse
      sükut ederse, ayıba razı olmuş sayılır ve bundan sonra artık ayıplı olduğu
      iddiasıyla malı bayie reddedemez.
      Bir kimse diğerinin evinde gasp veya ariyet suretiyle otururken
      mal sahibi «aylığı şu kadar kuruşa, otur, yoksa evimden çık» demesine
      rağmen o kimse evde oturmakta devam ederse, mal sahibinin .teklif
      ettiği ücretle evi kiralamış olur.
      Bir veli, velayeti altında bulunan mümeyyiz küçüğü alış veriş
      ederken görüpte sükût etse, ahz ve itaya izin vermiş olur.
      Şefi, satışı öğrendiği halde sükût ederse şufa hakkı sakıt olur.
      Bir kimse bir şahsa «şu husus hakkında seni vekil tâyin ettim»
      deyip de o şahıs da sükût etse, vekâleti kabul etmiş olur.
      Görülüyor ki islam Hukukunda da sükût iradenin beyan vasıtalarından
      biri olarak kabul edilmiştir.-Verdiğimiz misallerden anlaşıldığına
      göre islâm Hukukunda da sükûta irade beyanı mahiyeti izafe olunan
      halleri, modern hukukumuzda da cari olan birtakım kaide ve esaslara
      ve hususiyle objektif hüsn-ü niyet prensibine irca etmek mümkündür.
      Bundan da ileride bahsedilecektir.

      BEYAN VASITALARI
      1. iradenin izharı:
      Bir irade beyanı hukuken hüküm ifade
      edebilmek için nasıl olmalı, ne gibi şekiller almalıdır? İrade beyanı, bir
      ruhî hâdiseden bir başkasını haberdar etmek üzere yapılan ve bununla
      hususi hukuk sahasındaki münasebetlerde değişiklik yapılması, yeni
      münasebetler yaratılması veya bu gibi münasebetlerin ortadan kaldırılması
      istendiği, hayatta edinilen tecrübelere ve örf ve âdete göre halin
      kaplarından anlaşılan iradenin hareket ve faaliyetidir.
      Bununla hemen hemen her şey söylenmiş ve bilhassa şu ehemmiyetli
      iki nokta tebarüz ettirilmiş oluyor: Bir iradenin hukuki muamelelerde
      hüküm ifade edebilmesi için onun izhar edilmiş olması lâzımdır. İrade insanın ruhunda bir istek veya bir karar halinde kaldığı
      müddetçe hukuk nizamı tarafından hiç nazar-ı itibara alınmaz.. Hukukan bir hüküm ifade edebilmesi için onun görünür ve anlaşılır bir şekilde
      açığa çıkmış olması lâzımdır.İşte bu açığa çıkmanın şekli ne olacaktır?
      Hukukta bu hususta mutlak bir kaide yoktur. Kanun filhakika
      birtakım hukuki muameleler için muayyen bir şekle bağlı beyanlar aramıştır.
      Bunlar ekseriya taraflar için hususi bir ehemmiyeti haiz olan ve
      çok kete onların malî durumlarına nüfuz eden hukuki muamelelerdir.
      Gayrimenkullerin takyidinde , kefalette , vasiyette olduğu gibi.
      Bunun dışında ise gerek Borçlar ve gerek Ticaret Kanunlarımız şekil
      serbestliği prensibini kabul etmiştir.
      İradenin izharı onun sadece harici şekli, onu harice karşı aksettiren
      bir vasıtadan ibarettir. Bu harice çıkışın bir hukuki muamele olabilmesi
      için beyanda bulunanın iradesini açığa vurmak üzere ittihaz ettiği
      hat-tı hareketi bilerek ve idrâk ederek yapmış olması, yani kendisinde
      bir de «beyan iradesi» nİn bulunması lâzımdır ki, ikinci ehemmiyetli
      nokta da budur .
      2. İrade beyanlarında «sarih» ve «zımni» tefriki.
      Kanunun açık olarak şekle bağlamadığı hukuki muamelelerde
      gerek doktrinde ve gerek bazı kanunlarda «sarih» ve «zımni» irade
      beyanı tefriki yapılmaktadır. Meselâ Borçlar Kanunumuzun birinci
      maddesinin ikinci fıkrasında irade beyanlarının «sarih olabileceği gibi
      zımni dahi olabileceği» tasrih edilmiştir. Fakat bu iki mefhum çok
      kere biribirine karışmakta, bunları hakkiyle yekdiğerinden ayırmağa
      imkân kalmamaktadır. Nitekim böyle bir ayrılıktan tatbikatta hiçbir
      fayda elde edilmediği iddia olunduğu gibi, hayata daha uygun
      bir şekilde intibakı yollan da aranmaktadır. Gerçekten iradenin bu
      iki tezahür şekli arasında böyle bir farkın yapılmasının tatbiki hiçbir
      kıymeti yoktur. Hukuk bakımından her ikisi de birdir ve aralarında
      hüküm itibariyle hiçbir fark yoktur. Esasen böyle bir fark gözetmiş
      olan kanunlarda da kanun vazının bu farkı yapmaktaki maksadı, ikisi
      arasında hukukan hiçbir ayrılık tanımadığını, göstermek içindir.
      Sarih irade beyanını zımni beyandan ayırmakta belki ancak beyan «vasıtaları
      » arasındaki farkı göstermek bakımından bir fayda bulunabilir. O halde iradenin muhtelif beyan vasıtaları nelerdir? İradesini beyan etmek isteyenin onu örf ve âdete ve hayatın verdiği tecrübelere
      göre, alâkadar herkes tarafından anlaşılabilecek bir şekilde açığa vurması
      lâzımdır. Bu da gösteriyor ki iradeyi açığa vurmak için sayısız
      imkânlar mevcuttur. Fakat bunların hepsinde müşterek olan bir nokta,
      herkes tarafından muayyen bir tarz ve mânada tefsir edilebilmeleri için
      beyan şekillerinin örf ve âdete, mevcut teamüllere uygun, olmaları
      lüzumudur!
      Tarafların, bir beyanın umumi örf ve âdete göre değil, aralarında
      kabul ettikleri tarzda anlaşılacağını kararlaştırdıkları haller bundan
      müstesnadır. Şu klâsik misali alalım: şarap deposuna «kütüphane» demeği
      âdet edinmiş plan A, kendisinin bu huyunu ve itiyadını bilen arkadaşı
      B’ye: «Sana kütüphanemi satıyorum, alır mısın?» diye bir icapta
      bulunsa ve B de bunu kabul etse, bu takdirde artık kütüphane değil,
      fakat, umumi dilin ifade ettiği mânanın aksine olarak, şaraplar
      satılmış olur.
      İkinci bir misal de şifre kodlarıdır: İki kimse aralarında bir şifre
      kodu kararlaştırır ve kelimelere asıllarından başka birer mâna verirlerse,
      bu takdirde kararlaştırmış oldukları mâna esas olur.
      Binaenaleyh şu neticeye varıyoruz: İradeyi beyan vasıtaları sayısızdır;
      bunlar evvel emirde tarafların-sarih veya zımni-anlaşmasına ve onların
      hususi münasebetlerine göre ve ancak bu hususiyetlerin mevcut olmaması
      halinde umumi dile ve örf âdete göre tefsir olunurlar. Bununla
      beraber birinci halleri, tarafların hususi anlaşmalarına göre mâna alan
      irade beyanlarını istisna olarak kabul etmek lâzımdır. Bu itibarla bundan
      sonra tetkiklerimizde onları artık nazar-ı itibara almayacağız.
      a) Sarih irade beyanı. Sarih irade beyanını başa almamızın sebebi
      bunların her türlü tereddüdü giderecek şekildeki vasıtalarla izhar
      edilmiş olmaları ve her türlü tefsir ve izahtan müstağni bulunmalarıdır.Sarih beyan vasıtası dil (= lisan) dır. Bu, söz (kelime, tâbir),
      yazı veya İşaret gibi muhtelif şekiller alabilir. Fakat bunların hepsi
      sarihtir; çünkü dil kaideleri umumun malıdır, muayyen bir kelimeyi
      herkes ayni şekilde anlar ve muayyen işaretler örf ve âdet karşısında
      ancak muayyen bir mânada tefsir olunabilir. Meselâ baş eğmenin tasdik ve kabul mânalarına gelmesi gibi. Sarih irade beyanlarında mâna
      doğrudan doğruya ifade için seçilen vasıtalardan çıkar. Mefhum,
      dil kaidelerine,göre onu ifade için muayyen olan söze kalbedilmekte
      ve onunla açığa vurulmaktadır. Veyahut da mefhumu ifade için örf ve
      âdete göre o sözlere muadil olan işaretler kullanılmaktadır.
      b) Zımni irade beyanı. Zımni irade beyanlarında durum
      başkadır.. «Zımni» sözünün de ifade ettiği gibi, zımni irade beyanlarında,
      sarihlerde olduğu gibi, sırf ifade edilmek istenen iradeye mahsus
      bir beyan vasıtası kullanılmaz; bilâkis iradeyi anlayabilmek için evel emirde
      başka bir mânaya gelen, müspet veya menfi, bir hat-tı hareketten
      iradenin mevcudiyetine hamletmek, halin icaplarına göre bir istitlâlde
      bulunmak lâzımdır.
      Demek oluyor ki kast olunan mânayı anlamış olmak için fikren bir
      muhakeme yürütmek suretiyle o neticeye varmak icabetmektedir. işte
      bilhassa zımni İrade beyanlarının sayısız olması bundan ileri gelmektedir.
      Çünkü hayatta insanın ne kadar mütenevvi hareket ve fiilleri
      varsa, icabında o kadar irade beyanlarının mevcudiyetine hamletmek
      kabildir. Fakat tıpkı sarih irade beyanlarında olduğu gibi burada da
      muayyen bir iradenin mevcudiyetine hükmedebilmek için b hareketin o
      mânaya geldiği hayatın verdiği tecrübeler ve örf ve âdete göre halin
      icaplarından çıkmalıdır. Bir misal alalım: alacaklının ilerisi için faiz
      kabul etmesi. Bunu yapmakla alacaklı o müddet için ana parayı geri istemeyeceğini
      borçluya zımnen beyan etmiş olur . Alacaklının hareket
      tarzından böyle bir mâna çıkarmak tamamiyle yerindedir. Çünkü ilerisi
      için faiz kabul edilmesi, örf ve âdete göre bizi böyle bir netice çıkarmağa
      sevketmekte, âdeta bizi buna zorlamaktadır. Başka bir misal:mobilyalı bir oda tutmak isteyen birisi ve sahibiyle şartlarda uyuşuyor,
      fakat kati kararını akşama kadar bildireceğini söylüyor. Bir müddet
      Sonra, başka hiçbir söz ilâve etmeksizin ve hiçbir haber göndermeksizin
      eşyalarını bir hamalla yolluyor. Burada ev sahibi tarafından yapılmış
      olan kabın zımnen kabulü mevcuttur. İradenin bu şekilde açığa vurulmuş
      obuası, örf ve âdete göre icabın kabul edilmiş olduğu neticesini
      çıkarmağa bizi sevkediyor. Bu gibi misalleri halin icaplarına göre çoğaltmak
      mümkündür. Fakat prensip olarak şunu tespit etmek kâfidir: Zımni
      irade beyanlarına verilecek mânâ örf ve âdete göre işin hususi mahiyetinden
      veya halin icaplarından istitlâl olunur. Binaenaleyh beyanda
      bulunanın bu fiil ve hareketiyle kastetmek İstediği mâna değil, bilâkis,
      muhatabın örf ye âdete göre o fiil ve hareketten hüsn-ü niyetle çıkaracağı
      mâna esastır. Yani muhatap o beyanı umumca kabul olunan ve
      mutat mânada anlamış olursa, beyanda bulunan kimsenin kast eylediği
      mâna başka olsa dahi, muhatabın o beyana vermiş olduğu mânaya itibar
      olunur. Beyanda bulunanın hattı hareketi, hayatın verdiği tecrübelere
      göre, hem iradenin mevcudiyetine,, hem beyan şeklinin iradeye
      uygunluğuna karine teşkil eder.




      3.Sükût
      Sarih ve zımni irade beyanlarını gözden geçirdikten Sonra artış
      sükûtun iradeyi beyan için bir vasıta olup olmayacağı meselesine gelmiş
      oluyoruz. Sükût, irade “beyanı olarak kabul edilebilir mi?
      Filhakika insan, iradesini «beyan» eder ve bu kelimede dar mânada
      alınacak olursa, bu bir hareketi, müspet bir fiili ifade eder. Sükût ise
      bunun tam zıddı olan bir durumu yani menfiliği, mutlak hareketsizliği
      gösterir. Sükût denilince ilk akla gelen de bu dur. Kaideten her
      hareketsizlik gibi sükût da hukukan hiçbir mâna ve hüküm ifade
      etmez . Fakat bazan ise sükût edilmek suretiyle karşı taraf a muayyen
      bir maksat anlatılmak istenir, veya diğer bir ifade ile, karşı tarafta muayyen
      bir zan ve fikir uyandırmak niyetiyle sükût edilir. Bu takdirde ise,
      yani sükûtun karşı tarafa, hukuki neticeler doğuracak olan muayyen
      bir iradeyi izhar maksadıyla ittihaz edilmiş olması hallerinde sükût
      da, diğer bir şekle bürünmüş olan her hangi bir irade beyanı gibi,hüküm ifade eder. îrade beyanını, bir kimsenin muayyen bir iradesinin
      mevcudiyetine delâlet eden fiil ve hareket olarak kabul etmiştik. Bütün
      gaye, her ne şekilde olursa olsun, muhataba bir. şey gösterebilmek, ona
      bir şey anlatabilmek, onda, beyanda bulunan tarafın iradesi hususunda
      öyle bir tasavvur uyandırmaktır ki, muhatap örf ve âdete ve hayatta
      edinilen tecrübelere göre halin icaplarından öyle bir iradenin mevcudiyetine
      hüküm edebilsin. Sükût da pek âlâ bu neticeyi doğurabilir. Nitekim
      kanun da bunu bazı hallerde sarahaten kabul etmiştir.Bundan
      başka gerek örf ve âdet ve gerek günlük hayatımızda esas olması lâzım
      gelen objektif hüsn-ü niyet göz önünde tutulmak suretiyle, sükûtun irade
      beyanı yerine geçebileceğini edinilen tecrübeler ve birçok kararlar
      göstermektedir.


      İRADE BEYANI OLARAK SÜKÛT
      1. Sükûtun da vusulü lâzım mıdır?
      Bir irade beyanının tekemmül” ve hüküm ifade etmesi için hukuk
      bakımından kaideten «vasıl olması» lâzım geldiğine yukarda işaret
      etmiş ve normal şartlar altında muhatap için ıttıla, onu Öğrenebilmek
      imkânı yaratılmış olur ve hayatın verdiği tecrübelere göre onu öğreneceği
      ve öğrenmesi beklenirse, o beyanın varmış sayılacağını söylemiştik. Fakat mücerret sükût ile muayyen bir şahsa hitap olunabilir
      mi, sükût muayyen bir şahsa matuf ve müteveccih olabilir mi, yani sükût
      icabında bir irade beyanı olabileceğine göre, ona muayyen bir istikamet
      verilebilir mi? Eğer irade beyanı müspet bir fiil ve hareket olarak kabul
      edilecek olursa, bu takdirde sükût da bir irade beyanı olamaz. Fakat biz
      irade beyanını, karşı tarafa muayyen bir iradeyi izhara yarayan ve edinilen
      tecrübelere ve halin icaplarına göre kaideten muayyen bir iradenin mevcudiyetine
      hükmetmek imkân ve fırsatını veren bir hattı hareket olarak
      tarif etmiştik . Halbuki münferit fiil ve hareketler arasında bir ayrılık
      yapmağa imkân yoktur. îrade beyanı olan her fiil ve hareket de ayni
      şekilde fark ve müşahede olunur; her hareket bir başkasına gösterilecek
      ve his ettirilebilecek şekilde ittihaz ve izhar olunabilir. Binaenaleyh her
      ne şekilde izhar edilirse edilsin her irade beyanı – ve bunlar meyanında
      da sükût – muayyen bir şahsa matuf olabilir, ona hitap edebihr . Binaenleyh
      sükût da pek âlâ vasıl olabilir. Beyanda bulunan kimsenin,
      hareket tarzını – burada sükûtu – karşı tarafa kendi iradesi hususunda bir
      fikir ve kanaat vermek maksadiyle ittihaz etmiş olması halinde bu cihet
      bilhassa barizdir.
      2. Umumi bir cevap mecburiyeti yoktur.
      Sükûtun icabında irade beyanı mahiyetini alabilmesi, onun her
      zaman behemehal bir irade beyanı sayılmasını icab ettirmez. Filhakika
      kaide olarak, umumi bir cevap mecburiyeti yoktur . Hiç kimse bir
      başkasına bir tarafı ve keyfî olarak, tevcih edeceği bir sualle onu cevap
      vermek gibi bir yük altına sokmak hakkım haiz değildir. Beyanda
      bulunanın, meselâ muayyen bir müddet içinde cevap verilmediği takdirde
      icabının kabul edilmiş sayılacağını tasrih etmiş olması dahi bu
      hususta hiçbir değişiklik yapmaz . Beyanda bulunan bunu yapmakla
      sadece kabul beyanından sarf-ı nazar etmiş olduğunu bildirmiş olur. Bu,
      bilhassa ısmarlanmadığı halde gönderilen eşya hakkında bahis mevzuudur.
      Bu gibi vaziyetlerde çok kere eşya muayyen bir zamana kadar geri
      gönderilmediği takdirde kabul edilmiş telâkki olunacağı da ilâve edilmektedir.
      Bu şekilde gönderilen şeyler, bir akit yapılması için – fiili diyebileceğimiz
      – bir icap mahiyetindedir. Umumi bir cevap mecburiyeti
      olmadığı gibi ısmarlanmadan gönderilen bu gibi eşyayı geri yollamak t
      hususunda da hukuki bir mükellefiyet yoktur. Bu esas Ticaret Kanunumuza «icaba muhatap olan tarafın mücerret sükûtu kabul sayılmaz»
      şeklinde geçmiştir.
      a) Kanuni cevap mecburiyeti. Kanunun cevap vermekle mükellef
      tuttuğu hukuki hâdiselerle kanuni bir cevap mecburiyeti olmıyan
      hukuki hâdiseleri birbirinden ayırmak lâzımdır. Birincilerde sükût her
      halde iradenin beyanı mahiyetini alır ve meselâ tasvip ve kabul yerine
      geçer. Bu hususta Borçlar Kanunumuz 6 inci maddesiyle umumi bir
      kaide koymuş ve «icaba muhatap olan tarafın mücerret sükûtunun kabul
      sayılamayacağı» esasına bazı istisnalar kabul etmiştir: «îcabı dermeyan
      eden kimse gerek işin mahiyetinden gerek hal ve mevkiin icabından
      naşi sarih bir kabule intizar mecburiyetinde olmadığı takdirde, eğer
      icap münasip bir müddet içinde reddolunmamış ise, akte münakit olmuş
      nazariyle bakılır». Gerek Borçlar ve gerek Ticaret Kanunlarımızda bu
      umumi istisna kaidesinin birçok tatbik şekillerine rastlamak mümkündür.
      Meselâ vaktinde gönderilen kabul haberi icabı yapana geç varır
      ve o kimse mülzem olmamak iddiasında bulunursa keyfiyeti derhal kabul
      edene bildirmeğe mecburdur; aksi takdirde sükûtu kabul yerine
      geçer ve akit meydana gelmiş olur. Müşteri teslim aldığı malı örf
      ve âdete göre imkân hasıl olur olmaz muayene etmek ve satıcının tekeffülü
      altında olan bir ayıp gördüğü zaman bunu derhal ihbar etmekle
      mükelleftir. Bunu ihmal ettiği takdirde malı kabul etmiş sayılır.
      Vekilin, tevdi edilen işi idare hususunda resmî bir sıfatı varsa veya işin
      icrası mesleğinin icabından ise yahut bu gibi işleri kabul edeceğini ilân
      etmiş ise, vekâlet, vekil tarafından derhal reddedilmediği takdirde kabul
      edilmiş sayılır. iki kimse birbiriyle daimî ticarî münasebetlerde
      bulunduğu veyahut iki tacirden biri diğerine müracaatla kendi hesabına
      vekâleten .bazı muamelelerin yapılmasını teklif etmiş olduğu hallerde,
      bunlardan biri diğerinden gelen icaba karşı derhal cevap vermeğe mecburdur;
      aksi takdirde sükûtu kabul sayılır.
      b) Bir tarafı ilzam eden akitlerde cevap mecburiyeti. Yukarda
      a) altında saydığımız bütün hallerde kanun sükûtta bir irade beyanı
      mahiyeti görmüş ve sükûtun kabul yerine geçeceğine dair katı ve hilafının
      ispatı caiz ve kabil olmayan bir karine vazetmiştir. Fakat sükûtun
      kabul yerine geçebileceği halleri kanunun sarih olarak tespit etmiş
      olduğu hukuki hâdiselere hasretmek doğru olmaz. Muhataba sadece
      menfaat temin, edecek olan bir akit için yapılan ve muhatabın reddetmesi
      için objektif olarak makul hiçbir sebep bulunmayan bir icap karşısında
      muhatabın sükût etmesini de kabul saymak lâzım gelir. Yalnız bir tarafı
      ilzam eden ve muhatabın lehine olarak vücut bulacak olan akitlerde bu,
      umumi olarak kabul edilmiş bir prensiptir. Meselâ hibe, kefalet v.s.
      akitlerde olduğu gibi. Bütün bu akitlerde gerek işin hususi mahiyetine
      gerek, hal ve mevkiin icabına göre muhatabın sarih bir kabulünü beklemeğe
      ihtiyaç olmadığı hayatta edinilen tecrübelerden anlaşılmaktadır.
      c) Hüsnü niyet icabı cevap mecburiyeti. Kanuni bir cevap mecburiyeti
      olmamakla beraber objektif hüsn-ü niyet icabı olarak cevap
      mükellefiyetinin doğduğu haller de hayatta pek çoktur, ve bu mükellefiyet
      yerine getirilmediği takdirde icapta bulunan taraf muhatabın bu
      hareketinden, – yani sükûtundan – muayyen neticeler çıkarmak hakkını
      elde eder. Çünkü bu sükût da icapta bulunana muayyen bir iradeyi bildiren
      bir hattı hareket olur ve bunun için de o kimsenin bilerek ve isteyerek
      sükût etmiş olup olmadığına bakılmaz. Bunun ehemmiyeti ticaret
      hayatında bilhassa fazladır. Filhakika burada da umumi bir cevap mecburiyeti
      yoktur. Fakat her yerden ziyade ticari alış verişler emniyet
      ve itimat üzerine kurulmuştur; tacirlerden muamelelerinde beklenen
      basiret ve alâka alelade vatandaşlarınkinden fazladır. Karşılıklı güven,
      karşılıklı olarak hüsn-ü niyet esaslarına uymağı, kendisinin olduğu kadar
      karşı tarafın menfaatlerini de göz önünde tutmağı icabettirir. Medenî
      Kanunumuzun 2 inci maddesinin koyduğu «herkes haklarını kullanmakta
      ve borçlarını ifade hüsn-ü niyet kaidelerine riayetle mükelleftir»
      prensibi yalnız dar mânada medenî hukuk sahasına değil, bütün hukuki
      hayatımıza hâkim olan bir kaidedir. Ve hususiyle ticaret hukukunda
      tatbik sahasını bulur. Bir icap karşısında sükûtun kabul yerine geçip
      geçmeyeceği de bu hukuk umdesine göre tâyin olunur. Kanuni bir mecburiyet
      olmamasına rağmen örf ve âdet ve bilhassa hüsn-ü niyetin cevap
      vermekle mükellef kıldıkları bir vaziyette sükût kabul yerine geçebilir.Bu, bilhassa başkasına zarar vermesi imkânı olan hallerde bahis mevzuudur. Hüsn-ü niyet icabı olarak cevap mükellefiyetinin
      mevcut olup olmadığı her hâdisede halin icaplarına ve hususi şartlarına
      göre tâyin olunur. Sükûtun, örf ve âdet neticesi olarak mantıkan kabul
      ve tasvip sayılacağı bütün hallerde behemhal cevap lâzımdır. icapta
      bulunan tarafı kendi aleyhine neticeler verebilecek tedbirler almağa sevketmek
      veya bir başkasının arkasında spekülâsiyon yapmak maksadıyla
      sükût etmek hüsn-ü niyet esaslarına mugayir olacağından caiz de değildir
      ve böyle bir vaziyette muhatabın sükûtu iradenin beyanı mahiyetinde
      telâkki olunarak icap da kabul edilmiş sayılır.


      N E T İ C E
      şöylece hulâsa edebiliriz;
      Umumi bir cevap mecburiyeti yoktur. Mücerret sükût hukukan hiçbir
      mâna ve hüküm ifade etmez. Fakat bazan ise sükût da bir irade beyanı
      mahiyetini alabilir ve diğer her hangi bir irade beyanı gibi hüküm
      ifade eder.
      Sükûtun hukukan irade beyanı sayılarak hüküm ifade ettiği halleri
      esas itibariyle şu üç şıkta toplayabiliriz:
      1 — Kanuni bir cevap mecburiyeti bulunan ve sükûta kanun tarafından
      hukuki bir netice izafe olunan haller.
      2 — Yalnız bir tarafı ilzam edip diğer tarafa münhasıran menfaat
      temin eden akitler.
      3 — Hüsn-ü niyet icabı olarak cevap vermek mecburiyeti bulunan
      haller.
      Birinci ve ikinci şıklardaki haller az çok sarih ve muayyen olup
      anlaşılmaları nisbeten kolay olan hallerdir. Objektif hüsn-ü niyet icabı
      olarak sükûta irade beyanı mahiyet ve kuvveti izafe olunan halleri takdir
      etmek ise her zaman kolay değildir. Bunun için örf ve âdeti de gözönünde
      tutarak her hâdise üzerinde ayrı ayrı durmak ve halin icaplarına
      göre bir hüküm vermek lâzımdır.
      Sükût iradenin izharı şekillerinden biri olarak kabul edildiğine
      göre irade beyanları hakkındaki hükümlerin sükût hakkında da tatbiki
      icabeder.

      hazırlayan_yeltegiyan

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.