- Bu konu 9 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Şubat 2012: 12:39 #676340
Anonim
Şûle
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün Esmâ-i Hüsnânın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lâfza-i Celâl olan Allah bil’iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder, sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi, aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla, ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl, bilmutabakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizam delâlet eder.
Ve keza, ulûhiyet ünvanı sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan Allah’ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor.
Ve keza, Allah kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlarla beraber düşünülür. Binaenaleyh Lâ ilâhe illâllah kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibarıyla bir kelâm iken bin kelâm oluyor: Lâ hâlıka illâllah, lâ fâtıra, lâ râzıka, lâ kayyûme illâllah gibi… Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Madem ki herşeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve ona iz’ânın vardır. Zararlı, menfaatli herşeyi tahsin ve hüsn-ü rızâyla kabul etmek
[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri[/TD]
[TD]Lâ fâtıra illâllah: Allah’tan başka benzersiz şeyler yaratan yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ hâlıka illâllah: Allah’tan başka yaratıcı yoktur[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ kayyûme illâllah: Allahtan başka varlıkları ayakta tutan ve onlara bekâ veren yoktur[/TD]
[TD]Lâ râzıka illâllah: Allah’tan başka rızık veren yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâfza-i Celâl: “Allah” lâfzı[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmutabakat: tam bir uygunlukla birebir[/TD]
[TD]bil’iltizam: zorunlu olarak; “Mâdem O Allah’tır. Öyleyse zorunlu olarak Onun son derece mükemmel sıfatları vardır.” Şeklindeki delâlete bil’iltizam delâlet denir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cüz: kısım, parça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, gösterme, işaret etme[/TD]
[TD]hüsn-ü rızâ: güzel bir şekilde razı olma, hoş karşılama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltizamenen: zorunlu olarak[/TD]
[TD]ism-i has: özel isim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]itibar: özelik, kabul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: bakımdan[/TD]
[TD]iz’ân: şüphesiz anlama ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
[TD]kelime-i tevhid: “Lâ ilâhe illâ Hû” ifadesidir, mânâsı Ondan (Allah’tan) başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lüzûm-u beyyin: ispata ihtiyacı olmayan şey, apaçık gereklilik. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzûm-u beyyinidir[/TD]
[TD]menfaat: yarar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsemmâ: isim sahibi, isimlendirilen[/TD]
[TD]nefiy: inkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sıfât-ı kemâliye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan mükemmel sıfatları, nitelikleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahsin: beğenme, birşeyin güzelliğini ilân etme[/TD]
[TD]tazammun etmek: içermek, içine almak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammunen: içerme, içine alma şeklinde[/TD]
[TD]terakki etmek: ilerlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: ilâhlık, tanrılık[/TD]
[TD]zâkir: zikreden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünvan: isim[/TD]
[TD]şûle: parıltı, ışıltı, ışık hüzmesi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 12:41 #802596Anonim
lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zahiriye vaz edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbibü’l-Esbabdan gaflet etmese, itirazlarını tamamen Allah’a tevcih eder.İ’lem eyyühe’l-aziz! Dualar üç kısımdır.
Birisi: İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadalı hayvanatın, meselâ acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır.
İkinci kısım: Nebatat, eşcarın, bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaç ile yaptıkları ihtiyacî dualardır.
Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin, lisan-ı istidat ile hissedilen istidadî dualarıdır.
Evet, herşey Cenâb-ı Hakkı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a dua eder.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken, o eğri büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim müntic bir şekle, bir vaziyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâmü’l-Guyûbun terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların herbirisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yahut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’min olan zât, mânâ-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mânâ-yı ismiyle, yani müstakil bir
[TABLE]
[TR]
[TD]Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]Müsebbibü’l-Esbab: bütün sebepleri ve sebeplerin neticesini yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]esbab-ı zahiriye: görünen sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
[TD]fihriste: içindekiler listesi; bir eserin içindekiler bölümü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: ahiretten ve Allah’ın bildirdiği şeylerden habersiz davranma[/TD]
[TD]habbe: dane, tohum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanât: hayvanlar, canlılar[/TD]
[TD]hevâ: faydasız ve gelip geçici arzular; Allah’ın ihsan ettiği şeyleri nefsin istek ve arzuları yolunda kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdim: hizmetçi, hizmet eden[/TD]
[TD]ihtiyacî: ihtiyaçtan kaynaklanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illâ: ancak, aksi hâlde[/TD]
[TD]ilm-i ezelî: Allah’ın herşeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[TD]istidadî: kabiliyetten kaynaklanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinsah: nüshasını çıkarma, çoğaltma, kopyalama[/TD]
[TD]itiraz: kabul etmediğini belirtme, karşı çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki![/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek; alıp kabul etme yeteneği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[TD]kavlî: sözlü olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı ihtiyaç: ihtiyaç dili[/TD]
[TD]lisan-ı istidat: kabiliyet dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı harfî: harf gibi; birşeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâsı[/TD]
[TD]mânâ-yı ismî: isim gibi; birşeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntic: netice veren, faydalı[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakim: istikametli, dosdoğru[/TD]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtat: bitkiler[/TD]
[TD]sadâ: ses[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]savt: ses[/TD]
[TD]sevk edilmek: gönderilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim[/TD]
[TD]tahavvül: değişim, başkalaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: idare etme, ihtiyacını karşılama[/TD]
[TD]tedvir: döndürme, idare etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma[/TD]
[TD]tesbih etmek: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevcih etmek: yöneltmek[/TD]
[TD]tezkere: belge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz etmek: koymak, yerleştirmek[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlet: araç, vasıta[/TD]
[TD]şe’n: hal, durum, keyfiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 12:43 #802597Anonim
“ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla herbir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sânie ve Esmâ-i Hüsnâdan kendisine olan tecelliyata bakar.İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı—o da bir vecihle—delâlet eder. Kâtibine çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.
Kezalik, kudret-i ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder, ama Nakkaş-ı Ezelîye pek çok vücuhla delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasideyi inşâd eder. Kavâid-i mukarreredendir ki, “Mânâ-yı harfî, kastî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mânâ-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismi, sâdık, kâzip her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mânâ-yı ismîyle kâinata bakan felâsifenin kitaplarında kâinata âit hükümler, nefsülemirde örümceğin nescinden zayıf ise de, zahire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl-i kelâm, felsefî meselelerde ve ulûm-u kevniyeye mânâ-yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibâlin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını ispata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın reyleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeâsına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın reyleri mesâil-i felsefiyede ednâ ve zayıf görünür. Amma mesâil-i İlâhiyede demirden daha metindir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]Kavâid-i mukarrere: yerleşmiş kaideler, kurallar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen ve nakışlarla süsleyen Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya, yeryüzü[/TD]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cibâl: dağlar[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cirm: cisim, büyüklük[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ednâ: en basit, en aşağı[/TD]
[TD]ehl-i kelâm: kelâmcılar, iman esaslarını dinî ve aklî deliller ışığında ele alıp ispata çalışan âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]evtad: direkler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]felsefî: felsefeyle ilgili[/TD]
[TD]felâsife: felsefeciler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiss-i umumîye: umumun hisleri, genelin duyguları[/TD]
[TD]hüküm: karar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibaret: meydana gelen, oluşan[/TD]
[TD]inşâd etmek: şiir okumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidlâl: delil getirme, akıl yürütme[/TD]
[TD]itibarla: bakımından[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaside: övgü şiiri[/TD]
[TD]kastî hüküm: bir şeyin bizzat kendisi hakkında “bu doğrudur veya yalandır” şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]kudret-i ezelî: ezelî kudret; Allah’ın bütün zamanları kuşatan kudreti, güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: mükemmel, noksansız[/TD]
[TD]kâtib: yazan, yazar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâzip: yalan[/TD]
[TD]mahal olma: yer, mekân olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahkûm-u aleyh: bizzat kendisi üzerine hüküm binâ edilen (yani bu kaideyi şöyle açıklayabiliriz[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meal: anlam[/TD]
[TD]mesâil-i felsefiye: felsefe meseleleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâil-i İlâhiye: İlâhi meseleler[/TD]
[TD]metin: sağlam, kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhkem: sağlam[/TD]
[TD]mutabık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı harfî: harf gibi; bir şeyin kendisine değil de başkasına delâlet eden mânâ; birşeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâsı[/TD]
[TD]müddeâ: iddia edilen şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek[/TD]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefsülemir: gerçek, işin özü[/TD]
[TD]nesc: dokuma, örme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rey: görüş, fikir, hüküm, oy[/TD]
[TD]sirac: kandil, lamba[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâdık: doğru[/TD]
[TD]tavsif: vasıflandırma, niteleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeî: dolaylı[/TD]
[TD]tecelliyat: tecelliler, yansımalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[TD]tekzib: yalanlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetkikat: araştırmalar, incelemeler[/TD]
[TD]teârüf-ü âmme: umumun anlayacağı tarz, umumun bilgi ve idrak seviyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler[/TD]
[TD]vakıa: olay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, taraf[/TD]
[TD]vücuh: vecihler, yönler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açık, görünen[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: bir kimsenin kendisi[/TD]
[TD]âlem: dünya, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 12:58 #802598Anonim
“ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla herbir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sânie ve Esmâ-i Hüsnâdan kendisine olan tecelliyata bakar.İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı—o da bir vecihle—delâlet eder. Kâtibine çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.
Kezalik, kudret-i ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder, ama Nakkaş-ı Ezelîye pek çok vücuhla delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasideyi inşâd eder. Kavâid-i mukarreredendir ki, “Mânâ-yı harfî, kastî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mânâ-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismi, sâdık, kâzip her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mânâ-yı ismîyle kâinata bakan felâsifenin kitaplarında kâinata âit hükümler, nefsülemirde örümceğin nescinden zayıf ise de, zahire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl-i kelâm, felsefî meselelerde ve ulûm-u kevniyeye mânâ-yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibâlin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını ispata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın reyleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeâsına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın reyleri mesâil-i felsefiyede ednâ ve zayıf görünür. Amma mesâil-i İlâhiyede demirden daha metindir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]Kavâid-i mukarrere: yerleşmiş kaideler, kurallar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen ve nakışlarla süsleyen Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya, yeryüzü[/TD]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cibâl: dağlar[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cirm: cisim, büyüklük[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ednâ: en basit, en aşağı[/TD]
[TD]ehl-i kelâm: kelâmcılar, iman esaslarını dinî ve aklî deliller ışığında ele alıp ispata çalışan âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]evtad: direkler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]felsefî: felsefeyle ilgili[/TD]
[TD]felâsife: felsefeciler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiss-i umumîye: umumun hisleri, genelin duyguları[/TD]
[TD]hüküm: karar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibaret: meydana gelen, oluşan[/TD]
[TD]inşâd etmek: şiir okumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidlâl: delil getirme, akıl yürütme[/TD]
[TD]itibarla: bakımından[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaside: övgü şiiri[/TD]
[TD]kastî hüküm: bir şeyin bizzat kendisi hakkında “bu doğrudur veya yalandır” şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]kudret-i ezelî: ezelî kudret; Allah’ın bütün zamanları kuşatan kudreti, güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: mükemmel, noksansız[/TD]
[TD]kâtib: yazan, yazar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâzip: yalan[/TD]
[TD]mahal olma: yer, mekân olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahkûm-u aleyh: bizzat kendisi üzerine hüküm binâ edilen (yani bu kaideyi şöyle açıklayabiliriz[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meal: anlam[/TD]
[TD]mesâil-i felsefiye: felsefe meseleleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâil-i İlâhiye: İlâhi meseleler[/TD]
[TD]metin: sağlam, kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhkem: sağlam[/TD]
[TD]mutabık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı harfî: harf gibi; bir şeyin kendisine değil de başkasına delâlet eden mânâ; birşeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâsı[/TD]
[TD]müddeâ: iddia edilen şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek[/TD]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefsülemir: gerçek, işin özü[/TD]
[TD]nesc: dokuma, örme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rey: görüş, fikir, hüküm, oy[/TD]
[TD]sirac: kandil, lamba[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâdık: doğru[/TD]
[TD]tavsif: vasıflandırma, niteleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeî: dolaylı[/TD]
[TD]tecelliyat: tecelliler, yansımalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[TD]tekzib: yalanlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetkikat: araştırmalar, incelemeler[/TD]
[TD]teârüf-ü âmme: umumun anlayacağı tarz, umumun bilgi ve idrak seviyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler[/TD]
[TD]vakıa: olay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, taraf[/TD]
[TD]vücuh: vecihler, yönler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açık, görünen[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: bir kimsenin kendisi[/TD]
[TD]âlem: dünya, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:00 #802599Anonim
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakkın günahkârları affetmesi fazldır, tâzip etmesi adldir. Evet, zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur.Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hattâ ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan nisyandan alındığı için, nisyana müptelâdır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında, nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu itibarla, ehl-i dalâl ile ehl-i kemâl, nisyan ve tezekkürde müteâkistirler. Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lâkin mükâfatın, menfaatin tevziinde bir zerreyi bile terk etmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemâl, sa’y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor. Fakat neticelerde, faidelerde, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki, herbir fert, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevap cemaatten kazanıyor. Ve herbir fert ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur—bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma… Ve keza, herbir fert, arkadaşlarının saadetinden
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]adl: adalet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azap: acı, sıkıntı, ceza[/TD]
[TD]cemaat: topluluk, grup[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: doğru ve hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]dâll: sapık; hak yoldan sapmış olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâl: sapıtanlar, yoldan çıkanlar[/TD]
[TD]ehl-i itizâl: Mutezile mezhebinden olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i kemâl: kemâl sahibi, olgun kimseler[/TD]
[TD]fazl: ikram, ihsan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fert: birey, kişi[/TD]
[TD]firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi büyük görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]günahkâr: günah işlemiş olan[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]itibarla: bakımdan, özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki![/TD]
[TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: fazilet, iyilik, mükemmellik[/TD]
[TD]kesb-i istihkak: hak etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]lâkin: ama, fakat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek[/TD]
[TD]menfaat: yarar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]mâsiyet: günâh, isyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâfat: ödül[/TD]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
[TD]müptelâ: bağımlı, düşkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteakis: birbirine ters, zıt[/TD]
[TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi; insanı daima maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
[TD]nisyan: unutkanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sa’y: çalışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevap: hayır; İlâhî mükâfat[/TD]
[TD]sülûk: yol alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme[/TD]
[TD]tevzi: dağıtma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezekkür: unuttuktan sonra birşeyi tekrar hatırlama[/TD]
[TD]tezkiyeci: iyi hâl üzere şâhitlik eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâzib: azap, eziyet[/TD]
[TD]tâzip etmek: azap vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma[/TD]
[TD]zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: çok küçük parça[/TD]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefaatçi: Allah’ın izniyle şefaat eden, aracı olan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:02 #802600Anonim
zevk alır ve Hallâk-ı Kâinata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzet olur.İşte mü’minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvî, mânevî teâvün ve birbirine yardımlaşmakla hilâfete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlûkat içerisinde mükerrem ünvanını almıştır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Birşeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’ân’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm; nefsülemir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. Binaenaleyh, o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır.
Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına âit hususî nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi, fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki, en büyük nimet, âmm ve dâimî olan nimetlerdir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Hakk: varlığı en büyük gerçek olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hallâk-ı Kâinat: kâinatı ve içindeki herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basar: görme[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâimî: sürekli, devamlı[/TD]
[TD]esrar: sırlar, gizemler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fennî: bilimsel[/TD]
[TD]feylosof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: duyarsızlık, sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
[TD]hak: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik: her şeyin gerçek yüzü, aslı esası; gerçekler[/TD]
[TD]hakaik-i İslâmiye: İslâm’ın hakikatleri, esasları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haml: yüklenme, üstlenme[/TD]
[TD]hilâfet: halifelik; yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule gelmek: oluşmak[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık[/TD]
[TD]istihkak: hak etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki![/TD]
[TD]keşfetmek: bulmak, ortaya çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük, nimete saygısızlık[/TD]
[TD]liyakat: lâyık olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyat: maddi şeyler[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratıklar, yaratılmış olan varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek[/TD]
[TD]muteber: geçerli, itibar edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânevi: mânâya ait, maddî olmayan[/TD]
[TD]mükerrem: ikram edilen, şerefli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]namzet olmak: aday olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
[TD]nefsülemir: gerçek; işin aslı ve gerçeği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
[TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sem’: işitme[/TD]
[TD]tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; “tabiat kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güçtür” şeklindeki düşünce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[TD]teâvün: yardımlaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]vukuf: birşeyi etraflıca bilme, anlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]âmi: basit, sıradan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmm: genel, herkese ait[/TD]
[TD]ünvan: isim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahsî: kişisel[/TD]
[TD]şiddet-i tevaggul: bir şeye fazlaca dalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükran: teşekkür, minnettarlık[/TD]
[TD]şükretmek: Allah’a karşı minnet duymak ve Ona teşekkür etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümul: kapsamlılık, kapsamı içine alma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:04 #802601Anonim
Umumiyet kemâl-i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur’ân, hakikat ve şeriat, hikmet ve mârifet kitabı olduğu gibi, zikir, dua ve dâvetin de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, dâvette tekid lâzımdır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemâliyenin namuslarını fezlekelerle zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar, ta ki sâmiin fikri âyetlerde zikredilen cüz’iyatla meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Velîlerin himmetleri, imdatları, mânevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır. Hâdî, Muğîs, Muîn, ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse—velev ki fâsık da olsun—Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İlim ve yakîn şümulüne dahil olan ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap:
Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra, mevcudat-ı mâziye kafilesine dahil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp peyderpey
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâdî: doğru ve hak yolu gösteren, hidayet veren, Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen, Allah[/TD]
[TD]Muîn: yardımcı, yardım eden, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl-i istikbal: gelecekteki haller[/TD]
[TD]ahvâl-i mâzi: geçmişteki haller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]bahis: konu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’iyat: ferdî şeyler; bir sınıfa ait bireyler[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvet: çağırma[/TD]
[TD]düstur: kâide, kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecdad: atalar, cedler[/TD]
[TD]ezkâr: zikirler, Allah’ı anmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farz etmek: var saymak[/TD]
[TD]feyiz: mânevî gıda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezleke: hülâsa, özet; âyetlerin sonlarındaki anafikirler ve konuların dayandığı İlâhî isimler[/TD]
[TD]fiilî: hareketle, fiil ile ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâsık: günahkâr[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halel: eksiklik, zarar[/TD]
[TD]himmet: mânevî yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[TD]hâlî: hâl ile ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hürmeten: saygı duyarak[/TD]
[TD]icmal: özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: gereklilik[/TD]
[TD]illet: esas sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikbal: gelecek zaman[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kafile: grup, topluluk[/TD]
[TD]kemâl-i ehemmiyet: tam ve mükemmel bir önem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtife: duygu, his[/TD]
[TD]matlub: istek, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudât-ı mâziye: geçmişteki varlıklar[/TD]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddeme: başlangıç[/TD]
[TD]mukayese: kıyaslama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânevî: mânâya ait, maddî olmayan[/TD]
[TD]mârifet: Allah’ı tanıma, bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namus: kanun, düstur, anayasa[/TD]
[TD]rububiyet-i mutlaka: Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]silsile-i neseb: soy zinciri[/TD]
[TD]sual: istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi: dinleyen, işiten, kulak veren[/TD]
[TD]sıfât-ı kemâliye: Allah’ın noksandan uzak olduğunu ifade eden mükemmel sıfatları, nitelikleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsil: ayrıntı[/TD]
[TD]tekid: sağlamlaştırma, kuvvetlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezkire: hatırlatmaya yarayan yazı, hatırlatma yazısı[/TD]
[TD]tezkâr: zikretme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhis etmek: belirlemek[/TD]
[TD]ubudiyet-i fikriye: fikrî kulluk; düşünce ve tefekkür şeklinde yapılan kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulviyet: yücelik[/TD]
[TD]ulûhiyet-i mutlaka: hiçbir kaydı ve şartı olmayan sınırsız ilâhlık, mutlak ilâhlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumiyet: genellik, herkese ait olma[/TD]
[TD]vahdet: birlik, teklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velev: eğer, hattâ, olsa bile…[/TD]
[TD]velî: Allah dostu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi, şüphesizlik[/TD]
[TD]zikir: Allah’ı anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretme: söyleme, belirtme[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümul: kapsam[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:05 #802602Anonim
vücuda çıkan evlât ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâniin masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâniin masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâniin ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iâdeten ihyası, evlâdının icadından daha garip değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki, vukuat-ı mâziye, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kàdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir.Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden harikalardır.
Kezalik, nebatat ve hayvanat, envâıyla, efradıyla, Sânilerinin herşeye kàdir olduğuna şehadet eden san’at harikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyası arasında fark yoktur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celb ettiğinden, kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki:
Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda isal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecellî-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy-u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir; arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek
[TABLE]
[TR]
[TD]Hayy-u Kayyûm: her an diri olan ve herşeyi ayakta tutup varlığını devam ettiren Allah[/TD]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Semâvat: gökleri yaratan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan: açıklamaları mu’cize olan Kur’ân-ı Kerim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]ahfâd: torunlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alîm: bilen[/TD]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş-ı hayat ve ihya: hayatın ve hayat verip diriltmenin tecellî ettiği yer, makam[/TD]
[TD]arş-ı rahmet: rahmet ve merhametin tecellî ettiği yer, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]bostan: bahçe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma[/TD]
[TD]ecdad: atalar, cedler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecram: gök cisimleri[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehven: kolay[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evlât: çocuklar[/TD]
[TD]evvelki: önceki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faaliyet-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarıyla işlemesi, faaliyeti[/TD]
[TD]feyiz: ilim, ilham[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garip: tuhaf, [/TD]
[TD]hayvanât: hayvanlar, canlılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması[/TD]
[TD]icad: var etme, vücuda getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihya: hayat verme, diriltme[/TD]
[TD]ihyâ-yı arz: yeryüzünün diriltilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imkânat-ı istikbaliye: gelecekte meydana gelmesi muhtemel olanlar[/TD]
[TD]isal etmek: ulaştırmak, eriştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibar: –bakımdan, –açıdan[/TD]
[TD]ittikan: sağlam ve pürüzsüz san’at yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iâdeten: eskiyi yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kadîr: güç ve iktidar sahibi[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece, bu da böyle[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]mahviyet: tevazu, alçakgönüllülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makarr-ı hilâfet: hilâfet merkezi[/TD]
[TD]maksud: kast edilen şey, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[TD]mevcudat: var edilenler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukayese: kıyaslama[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapma hususunda başkasını yapmakta aciz bırakan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütesavi: birbirine eş, birbiriyle eşit, iki şeyin birbiriyle aynı seviyede olması[/TD]
[TD]müşahede: görme, gözlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkat içeren bakış, dikkatli bakış[/TD]
[TD]nebâtat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşir: ölümünden sonra dirilme, iyi kötü yapılan her şeyin diriltildikten sonra sergilenmesi[/TD]
[TD]nisbeten: göre, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peyderpey: azar azar, yavaş yavaş[/TD]
[TD]semâvat: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyat: tecelliler, yansımalar[/TD]
[TD]tecellî-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin, terbiye ve idare ediciliğinin yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefâvüt: farklılık, farklı olma[/TD]
[TD]tevazu: alçakgönüllülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur: madde, temel madde[/TD]
[TD]vukuat-ı mâzi: geçmişteki olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: evren[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümus: güneşler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:06 #802603Anonim
bir ayinedir. Evet, kesif birşeyin ayinesi ne kadar lâtif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve lâtif birşeyin de ayinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ, hava ayinesinde, yalnız şemsin zayıf bir ziyası görünür. Su ayinesinde şems ziyasıyla görünürse de elvân-ı seb’ası görünmüyor. Fakat toprak ayinesi, çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir.
1 اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ olan Hadîs-i Şerif, bu sırra işareten şehadet eder. Öyleyse, arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâp etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklım yürüyüş yaparken, bazan kalbim ile arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl berveçh-i mutad, burhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Meselâ:
Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir.
Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vakıf olasın. Meselâ, biri arzda, diğeri semâda veya biri şarkta, diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâniin, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır. Ve keza herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de, herşeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Meselâ, şems, timsallerine kayyûm olduğu için, fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Ayinedeki zıl ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır.
[NOT]Dipnot-1 “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, onun secde halidir.” el-Münavî, Feyzü’l-Kadîr, 2:68, hadis no:1348; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 2:110.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]berveçh-i mutad: âdet olduğu gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sağlam kanıt[/TD]
[TD]bu’diyet: uzaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtın: iç, içinde[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]cilâlı: parlak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dahil olmak: içinde olmak, bulunmak[/TD]
[TD]daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan ve varlığı zorunlu olan daire; Cenâb-ı Hakkın varlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elvân-ı seb’a: yedi renk[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevk: üst, yukarı[/TD]
[TD]fevkalhad: sınır ötesi, sınır üstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâil-i aslî: asıl fâil, asıl işi yapan[/TD]
[TD]garp: batı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
[TD]hariç: dışında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâis: vasıflar, özellikler[/TD]
[TD]ibraz etmek: ortaya koymak, göstermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[TD]işareten: işaret ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki![/TD]
[TD]kayyûm: ayakta tutan ve varlığı devap ettiren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesif: katı, yoğun, saydam olmayan[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kurbiyet: yakınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, saydam, şeffaf[/TD]
[TD]mahiyet: bir şeyin aslı esası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mamulât-ı kudret: kudretin yaptığı ürünler; güç ve iktidarın ürünleri[/TD]
[TD]mazhar olma: ayna olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübâyenet-i lâzime: iki şey arasında lâzım olan zıtlık ve zorunlu olan farklılık[/TD]
[TD]münfail: fiilden etkilenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: kıyas, oran[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, güneş gibi ışık saçan varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sath-ı arz: yeryüzü[/TD]
[TD]semâ: hava, gök[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: görüntü[/TD]
[TD]tecerrüd: maddî olmama, soyut olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji[/TD]
[TD]tevahhuş: korkma, ürküntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]timsal: akis, aynadaki görüntü[/TD]
[TD]vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vs.[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâzıh: açık, aşikâr[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zıll: gölge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zıllî: gölge ile ilgili, gölge olan[/TD]
[TD]âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıtlak: kayıt altına girmeme, sınırsızlık[/TD]
[TD]şark: doğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:09 #802604Anonim
Şûlenin Zeyli
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbirşey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahi bir daire-i kudretten birşey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr-ı mütenahinin tenâhisi lâzım gelir.
Ve keza, hikmet-i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.
Ve keza, mukaddir olan Kadîr-i Hakîmin büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz
Ve keza, maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey gibi, en küçük birşeyi mazhar ve mahal olduğu san’at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nevileri büyük olurlar.
Ve keza, azamet-i mutlaka şirketi asla kabul etmez.
Ve keza, fevkalâde bir suhulet ile, harika bir sür’atle, mu’ciz bir itkan ve intizam ile cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havaî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefsine olan muhabbeti icab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hâlıkına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü, nefsinden o daha karîbdir. Evet, senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlıkın nazarı ve ilmi altındadır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlemde tesadüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında,
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye gücü yeten, sonsuz hikmet ve kudret sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet-i mutlaka: sınırsız büyüklük[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtın: içte ve gizli olanı gören[/TD]
[TD]cûd-u mutlak: sınırsız cömertlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i kudret: Allah’ın kudret dairesi[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyiz: bolluk, bereket, lütuf[/TD]
[TD]gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hariç: dışında[/TD]
[TD]havaî: havaya ait, havada yaşayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye[/TD]
[TD]icab ettirmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idrâk: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]ihata eden: kapsayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illâ: ancak[/TD]
[TD]intizam: düzen, disiplin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itkan: sağlamlık[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karîb: yakın[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kurbiyet: yakınlık[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahal: yer, mekân[/TD]
[TD]mahfiyât: gizlilikler, gizli şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: ayna, yansıma yeri[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhît: ihatalı, kuşatıcı[/TD]
[TD]mukaddir: herbir şeyin kıymetini biçip, hassas ölçü ve miktarlarla takdir eden Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’ciz: mu’cize olan[/TD]
[TD]mâni: engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâî: suya ait, suda yaşayan[/TD]
[TD]mücerred: soyut[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]nisbet: kıyas, oran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[TD]tenâhi: sona erme; sonlu olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teveccüh: ilgi, yönelme[/TD]
[TD]türâbî: toprağa ait, toprakta yaşayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açıkta ve dışta olanı gören[/TD]
[TD]zeyl: ek, ilâve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]âsâr: eserler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şûle: parıltı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Şubat 2012: 13:10 #802605Anonim
mezrûatın sümbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tağannüm ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basiret gözüyle dinlenilirse, tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar.İ’lem eyyühe’l-aziz! Tevhid ile bütün eşyayı Vâhid-i Ehade isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlâhiye adedince ilâhları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsallerine mâkes olan şeylerin adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîmin ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın, senin bekan için kâfidir.
Yahu, herşeyi Sâhib-i Hakikîsine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilâhları kabule muztar kalacaksın.

[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti herşeyi kaplayan ve her bir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellîsi olan Yaratıcı, Allah[/TD]
[TD]Sâhib-i Hakikî: gerçek sahip olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her şeyi kapladığı gibi her bir şeyde de görülen Allah[/TD]
[TD]basiret: feraset, seziş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beka: devamlılık ve kalıcılık[/TD]
[TD]bâki: devamlı ve kalıcı olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[TD]fenâ: gelip geçicilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
[TD]hikmet: varlıklardaki faydalar ve gayeler; evrendeki ve yaratılıştaki anlamlı, faydalı iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illâ: ancak[/TD]
[TD]ilâh: tanrı, kendisine ibadet edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzenlilik[/TD]
[TD]inşad: şiir vs. okuma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[TD]mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecburiyet: zorunlu olma[/TD]
[TD]mezruât: ekilip dikilenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşhud: görünen[/TD]
[TD]muztar: çaresiz, zorda kalan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkes: yansıma yeri, ayna[/TD]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tağannüm: şarkı vs. söylemek[/TD]
[TD]tecelliyât-ı İlâhiye: İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi, yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[TD]terennüm: dile getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi[/TD]
[TD]timsal: görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda getirmek: var etmek, meydana getirmek[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.