- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Ekim 2011: 20:31 #674150
Anonim
Sünnet-i Seniyye, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatının her ciheti, yani söz, fiil ve takrirlerinden oluşan sahilsiz bir ummandır. En güzel ahlâka ve Allah rızasına ulaşabilmek için en ulvî yol ve en güzel rehberdir.
Kulluk görevini hakkıyla yerine getirebilmek ve dünya ve âhiret saâdetine nâil olabilmek için, Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği ve içinde ilâhî emir ve yasaklarını açıkça ifâde buyurduğu Kur’ân-ı Kerim’in bütün hükümlerini bilmek, kabul etmek ve onlara gücümüz nispetinde uymak gerekmektedir. Kur’ân’ın doğru şekilde anlaşılıp uygulanması ise, öncelikle Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesinin öğrenilip yaşanmasına bağlıdır. Çünkü Allah’ın Habibi, her hâliyle tefsir olunmuş bir Kur’ân ve yaşayan bir İslâm’dır.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine itaat zarûrîdir. Allah Teâlâ âyet-i kerîmede açıkça beyân buyurmuş ve Rasûlü’ne itaatin, aynı zamanda Allâh’a itaata denk olduğunu haber vermiştir:
“Kim Rasûle itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, Seni onların başına bekçi olarak göndermedik.” (en-Nisâ, 80)
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın!..” (Âl-i İmrân, 31)
Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesinin bir özelliği de Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmayan veya teferruatı bildirilmeyen bazı hükümlerin bizzat Allah Rasûlü tarafından belirlenmiş olmasıdır. Bu yönüyle sünnet, başlı başına bir teşrî kaynağıdır. Yani hüküm koyucudur. Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm, “Namaz kılın.” diye emreder. Sünnet ise namazın nasıl kılınacağını uygulamalı olarak açıklar. Yine Kur’ân’da müminlerin zekât vermesi emredilir. Ama zekâtın hangi mallardan ve nasıl verileceğini Peygamber Efendimizin sünneti açıklar. Çünkü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in söylemiş olduğu, dinde başlı başına bir ölçüdür. Bu hususta âyet-i kerîmede:
“O (Peygamber), nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. O’nun söyledikleri kendisine vahy edilenlerden başka bir şey değildir.” (en-Necm, 3-4) buyrulmaktadır.
Bunun aksi düşünülemez. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri de o mübârek lisandan çıkmaktadır, kaynağı yine ilâhî olan hadîs-i şerîfler de… Nasıl olur da, Peygamber Efendimizin Kur’ân-ı Kerim’den olduğunu söylediği söze itibar edilir de, o âyet-i kerîmeyi açıklayan diğer söz ve davranışlara itibar edilmez. Bu mümkün değildir. Peygamber, dinin esaslarını, kendi adına ve kendi nefsi için belirleme hakkına sahip değildir. O’nun din adına söyledikleri, Allâh’ın İslâm Dini adına söylemesini emrettikleridir. Bunlar da ancak itaat olunmak üzere gönderilmiştir. Nitekim Haşr Sûresi’nin 7. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulmaktadır:
“Rasul size neyi verdiyse, onu alın! Neyi yasakladıysa, ondan da kaçının.”
Bundan daha açık bir ifâde olabilir mi? Bir müslümanın ölçüsü, Peygamberin öğrettiği şeylerin hepsini birden kabullenmekten ibârettir. Büyük muhaddislerden Müslim Hazretleri:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ne zaman ve ne durumda ne söylemiş ve yapmışsa, bir Peygamber olarak yapmıştır. Yaptığı her iş ve attığı her adım dalalet ve kötülükten uzaktır. Bütün söz ve fiilleri, Cenab-ı Hakk’ın çizdiği çizgi üzerinde olmuş, onun gösterdiği sınırlar içinde kalmıştır.” demiştir.
Çağdaş mütefekkirlerden Mevdûdî ise:
“Rasûlullah’ın sünnetinden bir santim ayrılmak, Allah ve Rasulü tarafından daha az sevilmeye sebep olabilir. Çünkü aşk ve sevginin ilk şartı, kayıtsız şartsız teslimiyettir. Rasûlullah’ı seven, O’na tam olarak teslim olmalı ve itaat etmelidir.” ifadeleri sünnetin önemini vurgulamıştır.
Başta sahabîler olmak üzere, Müslüman âlimler Kur’ân’da bulamadıkları konularda sünnete başvurarak hükümler aramışlar ve meselelerine çözümler üretmişlerdir. Bu yol, aslında Peygamber Efendimizin ümmetine öğrettiği bir usuldür. Nitekim Muaz bin Cebel’i Yemen’e vâli olarak göndereceği sırada Allah Rasûlü, ona ne ile hükmedeceğini sorduğunda; Muaz, öncelikle Kur’ân’la hükmedeceğini, Kur’ân’da bulamadığı hususlarda sünnete başvuracağını, sünnette de bulmazsa kendi rey’i ile hükmedeceğini söylemiştir. Rasulullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu cevaba çok sevinmiştir.
Sünnetin İslâm’daki yeri ve delil olup olmayacağı konusunda çeşitli tartışmalar yaşanmaktadır. Daha çok İslâm düşmanlarının ortaya attığı bu tür sapık fikirlerin gâyesi, Müslümanların sünnete olan bağlılıklarını zedelemek, dinimizin en temel ikinci kaynağına olan güvenleri sarsarak son ve ilâhî dîni tahrif etmektir. Peygamber Efendimiz, bundan yüzyüıllarca önce, bu tür kişilerin ortaya çıkacağını haber vermiştir:
“Benden sonra yaşayanlar, pek çok ihtilâf ve herc-ü merc görecekler. Size sünnetimi ve doğruya götüren Râşid Halîfelerin yolunu, tavsiye ederim. Siz onlara sımsıkı sarılın!” (Tirmizî)
“Sakın herhangi birinizin koltuğuna gerilip oturmuş ve kendisine emir ve nehiylerimden biri geldiğinde: «Biz onu bilmeyiz; (Allâh’ın kitabı var, sünnet diye bir şey bilmeyiz.) Kitâbullah’ta ne varsa, biz ona uyarız.» derken bulmayayım.” (Tirmizî, İlim, 10; Ebû Dâvud, Sünnet, 5)
“Kim, benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî)
“Dinin elden çıkışı, sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar.” (Dârimî)
“Ümmetimin bozulma zamanında kim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehid sevabı verilir.” (Hakîm, Taberânî)
Yukarıda birkaç misâlini zikrettiğimiz bu deliller bize, sünnetin Allah ve Rasulü’nün nazarında ne kadar kadar değerli olduğunu gösterir. O, âdeta Allâh’a ulaştıran bir köprü, hayat rehberimiz olan Kur’ân-ı Kerîm’in canlı bir tefsiridir. Ashâb-ı kiram, Allah Rasûlü’ne tam bir teslimiyetle bağlanmış ve onun bütün sünnetini hayatlarına tatbik ederek günümüze kadar intikal etmesinde çok büyük emek sarf etmişlerdir.
Elbette karanlık aydınlığa, küfür îmana düşmandır. Ve Allah Rasûlü’nün bu pâk sünnet-i seniyyesi, ilk gününden günümüze ulaşana kadar nice amansız saldırıya uğramıştır ve kıyâmete kadar da ona saldıran bedbahtlar olacaktır. Biz, Müslümanlara düşen, tıpkı ashâbın, Allah’ın Rasûlü’ne ve O’nun hayat bahşeden sünnetine ittibâları gibi, büyük bir aşk ve vecd içinde bu en güzel hayat tarzına rağbet etmemizdir. Onu öğrenip hayatımıza tatbik ettiğimiz nisbette dünya ve âhiret saadetine ulaşacağımızı unutmamalıyız.
Havva Altınok
21 Ekim 2011: 20:40 #798748Anonim
Maalesfki ahir zamanda bu mühim meselede bazen istismar ediliyor
Dinimizde sünnetin ehemmiyeti çok büyüktür ve bu hiç şek ve şüphe kabul etmez, münakaşa götürmez bir açıklıkla ortadadır. Pek çok ayet-i kerime var; her bakımdan Rasûlüllah SAS Efendimiz’e ittibâ etmemizi, uymamızı bize kuvvetli bir şekilde emrediyor -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.