• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #659412
    Anonim
      Süt içer misin Dede?
      – Hadi kızım hadi, Allah versin !
      – Şeyyy… Mendil alır mıydınız Dede ?
      – Hadi dedik uzatma! Çık dışarııı !
      Ne zaman galerinin kapısını dilenci ya da mağdur bir satıcı aralasa böyle bağırırdı.
      “Plaza”sında koltuguna yaslanıp, bir de piposunu yaktı mı, küçük dağları yaratmışçasına gurura kapılır, görenlere heybet salardı.
      Yirmi dörder daireli iki blok apartmandan aldıgı kiralar, “hipermarket” açtıgı zemin kat ve kendine ayırdıgı oto galeri ile şehrin hatırı sayılır simalarındandı. Cami dernegi ya da
      kurs temsilcileri makbuzla yanına gelse, senetler ve borçlarından dem vurarak aglar, fazla para vermemek için bin bir kılığa girerek kelimelere takla attırırdı. Onlar gidince:
      “Kardesim memlekete okul lazım, bunlar boş buldukları yere cami inşaatı baslıyor” diye
      mırıldanır ama hiçbir okul davetine icabet etmemeyi de ustalıkla basarırdı.
      Kiracılardan biri ödemeyi iki gün geciktirse dünyanın hakaretini saydırır, yanına gelen her misafire aklını iyi kullanmanın, kimselere muhtaç olmamanın altın prensiplerini sıralayarak babacan edalarla nasihat ederdi.
      Şehrin dısında yeşille bezeli, göle nâzır yamaca yaptırdığı villada akşamları havuzbaşı sefaları düzenler, viski çekerek saatlerce gurubun suya akseden pırıltılarına dalarak şezlonga sızar; ama belli çevreleri kaybetmemek için çarsı camiinin en ön safında Cuma
      namazı kılmaktan da geri kalmazdı.
      Fakir, dar gelirli ve maaşa talim edenlerin hepsi aptaldı ona göre. Akıllı adamın mutlaka bol parası olurdu.
      Özel siparişle italya’da yaptırdıgı yatagına gömülerek uzanınca, kazanma ve elinde olanı kaybetmeme hırsı, uykuda da yakasını bırakmaz, her gece mallarını talan eden hırsızların başrol oynadıgı karabasanlar görür, deliksiz bir uykunun hasretini çekerdi.
      Kavurucu Ağustos sıcağı, şehri yaşanmaz kılarken; orman içindeki villasında olmanın huzuru ile derin bir uyku çekmek istiyordu. O aksam erkenden çekildi odasına.
      Vakit gece yarısını geçmisken dehşetengiz bir korku ile açtı gözlerini. Yerin altından o güne değin hiç duyulmamış acayip uğultular geliyor, bina şiddetle sarsılıyor, odayı
      dolduran billur avizenin kristal taşları şakır-şakır birbirine vuruyordu. Az sonra elektrikler de kesildi. Güç-bela kendini bahçeye attığında saatler 03.02’yi gösteriyordu. Sarsıntı 45
      saniye sürmüş, ancak yaşayanlara bir ömür kadar uzun gelmisti. Az sonra, hiçbir lüksten kaçınmaksızın ithal malzemelerle inşa ettirdigi saray yavrusu villa sarsıntıya yenik düşüp, moloz yıgınına dönüsüyordu.
      Birdenbire şehir merkezindeki gayri menkulleri aklına düştü. Hemen otomobiline atlayıp, gaza yüklenirken her şeyinin tükenmesi endişesi içini kemiriyordu. Caddeler; siren
      sesleri, canhıras feryatlar ve belli belirsiz koşuşturmalarla mahşerî bir kesmekesi yaşarken aracını açık araziye park edip, koşmaya basladı.
      Gece, siyah elbisesini aydınlığa dogru soyunurken yıkıntılar arasından zorlukla dükkanına ulastı. Galeri yerinde yoktu. Koca apartman bloklarından biri yan yatmış, diğeri de oldugu yere öylece çakılmıstı. insanlar içeride kalan yakınları için aglaşarak
      çırpınırken, bodrum-zemin ve birinci katın toprağa gömülmüş olduğunu, ikinci katın zemin seviyesine geldigini hayretle müşahede etti.
      Oldugu yere çöküverdi. Her şeyi elinden gitmişti artık. Kiracılarından biri koluna girerek:
      “Biz belediye çadırına çorba almaya gidiyoruz, hadi sen de gel” dediginde dilini yutmuş gibi sessizce bakakaldı.
      Bir taşın üstünde çorbasını yudumlarken kurtarma birlikleri, belediyeler, sağlıkçılar ve askerlerin yanı sıra kalabalık bir medya ordusu da şehre akın ediyordu. Genç bir kameraman mikrofonu uzattığında ağlamaklı cümlelerle şöyle konustu :
      -Aha, şu taraftaki iki blok benimdi… Birinin altındaki oto galeride henüz yeni aldığım 6 mercedes, 5 BMW ve bir o kadar da Reno araba toprağın dibine gitti. Market de yok.
      Kira aldığım daireler de yerle yeksan oldu.
      Daha fazla konuşamadı… Hıçkırıklara boğuluyordu. Muhabir kızın aşevi hizmeti hakkında sorusuna şöyle karsılık verdi :
      -Bir gün bu kuyruktan çorba alacağım söylense hakaret sayardım. Hepsi boşmus. Servetin de işe yaramadıgı gün demek ki bugünmüş. Dayanamıyorum, daha fazla
      konuşamayacağım…
      Onu yormamak için röportaja devam etmediler. Etrafa süzgün gözlerle bakıyordu.
      Dilenci-dar gelirli-zengin-ev sahibi-kiracı hepsi aynı kuyrukta çorba bekliyordu. Basını, ağarmakta olan gökyüzüne çevirdi. “Yoo, sancılar içinde bu kadarı da fazla… Meğer her şey seninmis; ben yanılmışım, kendimin sanmısım ey Allah’ım!” diyerek el açtıgında
      gözyaşları avuçlarını ıslatıyordu.
      Derin düşüncelerin komasında, parmaklarını ağaran saçlarına dogru sokarak başını ellerinin arasına alırken sükûtu bölen bir sesle irkildi:
      -Süt içer misin Dede?
      Sesin oldugu yöne doğru gözlerini çevirdiginde karşısında duran kız çocuğunu gözü bir yerlerden ısırıyordu. Daha üç gün önce kâgıt mendil satmak için dükkâna gelen ve gürleyen azarlamasıyla, korkup kaçan; önlüğü eski, ayakkabısı yırtık ilkokul öğrencisi
      sübyandan baskası degildi bu. Bir cep harçlıgını esirgediği minik yavru, onu dede bilerek Kızılay’dan aldıgı süt sişesini paylaşmak istiyordu. O an içinden bir şeylerin koptuğunu hissetti.
      insanlığından utanmıştı. Geriye dönmek, yeniden iyi insan olmak için vakit çok geçti artık.
      …………
      Dostlar;
      Benim diyerek sahiplendiklerinizin acaba ne kadarı sizin ?!..
      İbret/ İhsan DOĞRAMACI
      -SON-
    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.