- Bu konu 4 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Nisan 2009: 18:31 #651857
Anonim
Ailede ciddî hürmet ve muhabbet
Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesinin Birinci Hikmetinde kadınların bireysel anlamda tesettürü tercih etmelerinin “eziyet çekmemeleri” için uygun olacağını ifade eder. Tesettür Risâlesinin İkinci Hikmetinde ise evliliğe hazırlık aşamasında ve evlilik kurumu içinde eşlerin birbirlerine bakış açılarının olması gereken çerçevesini çizer.
İkinci Hikmeti tek cümle ile özetlemek gerekirse “Evlilik hayatının hayatı imandır” demek mümkündür.İkinci Hikmet şu cümlelerle başlar:
“Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır”
SEFİH MEDENİYET VE EŞLER ARASI İLETİŞİM
Günümüzde en çok revaçta olan konulardan biridir iletişim. İletişim teknolojilerinin alabildiğine geliştiği günümüz şartlarında kişinin kendi iç dünyası ile ya da çevresi ile iletişim eksikliğinin en büyük problemlerden bir tanesi olması sefih medeniyetin cilvelerindendir.
Sefih medeniyet insanı bireyselleştirir, nefsânî tutkularından ördüğü hapishane içinde adeta hayvânî duygularının esiri eder. Bu yönüyle aile kurumunun bütünlüğünü de tehdit eder. Hz. Âdem ve Havva’dan beri dünyanın en eski müessesesi olan aile birlikteliğinin günümüzde öldürücü darbeler alması bu yüzdendir. Sefih medeniyet hazcıdır, menfaat ve lezzeti ön plana alır, kadını bir “âlet-i hevesât” olarak değerlendirir. Erkek eşi dahi olsa, menfaati tükenip işi bitince kadını adeta kullanılmış bir kâğıt peçete gibi buruşturup, bir kenara fırlatır. Aile içi şiddet, eşlerin birbirini aldatması, boşanmalardaki daimî artış… Hep bu sefih medeniyetin kadın ve erkeğe çizdiği rol yüzündendir. Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri yıpranan kadın erkek ilişkilerinin ve evlilik kurumunun ibretli haberleriyle doludur.
(Bu yazı dizimizde sıklıkla kullandığımız ‘sefih medeniyet’ tâbirinin Risâle-i Nur’larda ne anlamda kullanıldığı konusunda tavsiye edebileceğimiz pek çok yer var. Bunlardan ilk aklımıza geleni Risâle-i Nur Külliyatı içinde yer alan Lem’alar kitabının 17. Lem’a’sının Beşinci Nota’sı. Medeniyeti dinsiz felsefe (dine tâbî olanı hariç tutarak) ve nübüvvet düsturları çerçevesinde değerlendiren Bediüzzaman Hazretleri, İsevîlikten aldığı hakikatlerle sosyal yaşantıya faydalı olan san’atları, adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleriyle Avrupa medeniyeti taraftarıdır. İnsanlığı sefahet ve dalâlete sevk eden bozulmuş Avrupa medeniyetine ise “sefih” tabirini kullanmayı tercih eder. Ve eserlerinin bütünlüğü içinde sefih medeniyetin felsefî temellerini hedef alarak tenkit eder. Avrupa medeniyetini “toptan” tenkit etmez. Birinci Avrupa ve İkinci Avrupa diye ayırır.)
DÜNYADAKİ CENNET: AİLE HAYATI
Evlilik kurumu imânî bakış açısıyla analiz edildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Kadın ve erkek, geçici güzelliklerden ziyade günahlardan korunmak, imanlarını muhafaza edip geliştirmek için evliliği tercih etmelidirler. Evlilik kurumu bu anlamda çekirdeği dünyada atılan, meyveleri ebedî âlemlerde dahi toplanacak olan bir beraberliktir.
Nikâh bu çerçevede eşlerin birbirlerine ve Rablerine verdikleri bir sözdür. Sözleşmedir, bağdır, akittir, sorumluluktur, mes’uliyettir. Sefih medenîlerin günümüzde sıklıkla ifade ettiği “Beraberliğimiz için imzaya gerek yok!” sözünden öte anlamlar taşır.
(Bediüzzaman Hazretleri kadınları evliliğe karar verme noktasında “Cinsellik, ekonomik güvence ve çocuk sahibi olmak için evlenilmez” diyerek ikaz eder: Allah’a imandan gelen “ebedî hayat arkadaşlığı” tavrı asıl olandır. Geçen haftaki yazımızda “Hanımlar Rehberi” ışığında bu konu üzerinde genişçe durmuştuk.)
EŞİM EN İYİ ARKADAŞIMDIR
İkinci Hikmetin kadınlara hitap eden bir sonraki bölümü şöyledir:
“Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-ı hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehasinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası sırr-ı imana binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehasinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-i insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.”
Bütün arkadaşlıklarda dostumuzu darıltmamak, kıskandırmamak asıldır. Bu arkadaşımız eğer ebedî dostumuz eşimizse, daha da özen ister.
Kadın için eşinden başkasının nazarlarını çekecek, eşinden başkasına cazip görünecek güzelliklerini sergilemesi, teşhir etmesi ebedî arkadaşlık ve dostluk inancını zedeleyecek bir tavırdır. Bu konuda dikkatli olup imandan gelen “ebedî arkadaşlık-dostluk bağına” ihtimam göstermelidir. Kadın, güzelliklerini sadece eşinin nazarına “tahsis” etmeli, muhabbetini ona “hasretme”lidir. Bu davranış modelini benimsemek, imandan kaynaklandığı gibi, aynı zamanda insaniyetin de bir gereğidir. Aksi takdirde beraberlikte kadının ruh ve beden sağlığı içindeki kaybettikleri, kazandıklarından fazla olur. Madem ki mü’min olan kocası eşine olan ilgisini sadece hayvânî ve güzellik vaktine mahsus bir muhabbetle sınırlandırmamıştır. Madem ki, ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde de karısına ciddî saygı ve sevgisini taşımıştır. O halde kadın eşinin bu kuvvetli bağına mukabele etmeli, bütün güzelliklerini sadece eşine tahsis ve hasretmelidir.
Sefih medeniyet ise eşler arası bağı sadece dünya hayatı ile sınırlandırır. Kadın ihtiyarlayıp, çirkinleştiğinde, erkek menfaatlerini kaybettiğinde bu birliktelik resmiyette, kâğıt üzerinde devam etse de hakikatte duygusal anlamda bitmiştir. Sefih medeniyetin felsefî temellerinden beslenen romanlar, hikâyeler, tiyatrolar, şarkılar, sinemalar, klipler, diziler, videolar, gazeteler, dergilerde yıpranan aile bağlarının sayısız örneklerini görmek mümkündür.
Erkekler karısının güzelliklerini, başkalarının nazarına sunmasından hoşlanmaz. Küser, darılır, kıskanır… Erkek fıtratı eğer bozulmamışsa karısının güzelliklerini sadece ve sadece kendine teşhir etmesini ister. Kadın da güzelliklerini eşine göstermesi anlamında tesettürü tercih etmeli, açık saçıklıkla aile hayatını zehirlememelidir.
Hülâsa, “Ebedî hayat arkadaşlığı” kavramı Bediüzzaman Hazretlerinin İkinci Hikmet’te altını defalarca çizdiği kavramlardan bir tanesidir. Bediüzzaman, bu arkadaşlığı zedelemeyecek bir tavır olarak, kadınlara “ciddî hürmet ve muhabbet” duygularının gereği olan tesettürü tavsiye eder. Bu hususları nazara alarak eşlere bir tavsiyede daha bulunur: Küfüv.
KÜFÜV
Evliliğe karar verme aşamasında eşlerin birbirine münasip, denk olmalarına dikkat etmek gerekir. Dinimizde şer’an güzellik, zenginlik, asalet noktasından da öte dindarlık hususunda eşlerin birbirlerine denk olması önemlidir.
“Evlendikten sonra nasıl olsa eşimi yola getiririm!” tavrı kadın olsun erkek olsun eşler için her zaman riskli ve yıpratıcıdır. Başarma düzeyi de tartışılmaz derecede açıktır. İnsan kendi dünyasında en basit alışkanlıklarını bile değiştirebilmekten aciz durumdayken, nefsine söz geçiremezken eşini değiştirmeye kalkışması, hatta bunu düşünebilmesi ne derece gerçekçidir? “Onu değiştiririm!” kararlılığı sonu gelmez tartışmalara, kavgalara, didişmelere talip olmak değil midir?
O yüzden evlilik kurumu için dinî konulardaki denklik her zaman tavsiye edilmiştir. Peygamberimiz (asm) hâliyle, davranışlarıyla, tercihleriyle, sözleriyle her zaman mü’minlerin evlenmeye karar verirken denkliği nazara almalarını istemiştir. Aile içi eşlerle iletişim konusunda güzel ahlâktan kaynaklanan samimî hürmet, muhabbet ve merhameti tavsiye etmiştir.
Bu çerçevede bir kısım İslâm âlimlerinin “Karısına eziyet edeceği yakînen bilinen erkeklerle evlenmek haramdır” dediğini biliyor muydunuz?
Hatta hanımına zulüm ve cefa etmesi muhtemel olan kimseler için “evlenmek şer’an mekruhtur” hükmünü duymuş muydunuz?
Bu hükümler Bediüzzaman Hazretlerinin “insaniyet-i kübrâ” olarak değerlendirdiği İslâm dininin aile hukukuna ne derece ihtimam gösterdiğinin en bariz delilleri değil midir?
EŞLER BİRBİRİNİN DİYANETİNİ TAKLİT ETMELİ…
“Ne mutlu o kocaya ki, kadının diyanetine bakıp taklit eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
“Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp ‘Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim’ diye takvaya girer.
“Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer.
“Ne bedbahttır o kadın ki, muttakî kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.
“Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefâhetini taklit ediyorlar, birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!”
Bediüzzaman Hazretlerinin, Kur’ân ve Peygamberimizin (asm) sünneti ışığında eşler arası iletişime dair çıkardığı esaslı-muhteşem bir formüldür bu. Asırlar geçse, zamanlar değişse de güncelliğinden hiçbir şey yitirmeyen köklü esaslara sahip, nurânî bir kılavuzdur bu satırlar.
Bediüzzaman Hazretleri, “Kadın olsun erkek olsun fark etmez, kim diyanette önde gidiyorsa, diğeri ona engel olmak bir yana, teşvik edip taklit etmesi gerekir” der bu satırlarla.
Eğer ebedî hayat arkadaşınızı, samimî dostunuzu küstürür, kıskandırırsanız, “ebedî olarak onu kaybedersiniz” diyerek bir hatırlatmada ve ikazda bulunur.
Şimdi dönün ve bakın yanınızdaki arkadaşınıza, onu ebedî olarak kaybetmeyi göze alıyor musunuz?
7 Nisan 2009: 23:17 #737967Anonim
Aile ortamında tesettürün önemi
Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesinin İkinci Hikmeti’nde eşlerin “ebedî hayat arkadaşlığı” inancı içinde birbirlerine samimî ve ciddî hürmet-muhabbet beslemeleri gerektiğini özellikle belirtir. Üçüncü Hikmet’te ise bu formüle bir madde daha ekler: Güven. Bediüzzaman Hazretleri bu bölümde tesettürsüzlük ve açık saçıklığın aile ortamı içinde sebep olduğu problemleri anlatır. Son derece aktüel, orijinal, ibretlidir tesbitleri. Erkek ve kadınların doğuştan gelen ve hiçbir sınır konmamış olan duygularını tahlil eder. Şer’î sınırları hatırlatır. Bu sınırlara riâyet edilmediğinde ortaya çıkabilecek muhtemel hadiseleri son derece açık ve nezih bir şekilde anlatır. Özellikle kadınları bu noktada şefkat ve merhametle ikaz eder.
İşte, Üçüncü Hikmet’te keşfedebildiğimiz noktaları açmaya çalışalım bu yazımızda…ÜÇÜNCÜ HİKMET (1):
“Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz; dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit, o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir.”
ÜÇLÜ SAÇ AYAĞI: GÜVEN-SAYGI-SEVGİ
Bütün insânî ilişkilerde dengenin vazgeçilmez bir üçlüsüdür bu formül. Aile yaşantısında eşler arası iletişimde ise mutluluğun sigortası hükmündedir. Eşler karşılıklı olarak birbirlerine güven duymalıdırlar ki, karşılıklı hürmet ve muhabbetleri devam edebilsin. Karşılıklı olarak eşlerin birbirlerine güveni sarsıldığında, saygı ve sevgi duygularının da kırılması boşuna değildir. Ve kırılan şeyler mânevî ise tamiri çok zordur.
Bediüzzaman Hazretlerinin ailede ebedî mutluluğun formülünü sıralarken “emniyet”i yani güveni “hürmet ve muhabbet”ten öne alması bu açıdan ilginçtir.
SEFİH MEDENİYET VE ALDATILAN EŞLER
İşte tesettürsüzlük ve açık saçıklık ailede “ebedî mutluluğu” gölgeler, ortadan kaldırır. Çünkü eşlerin birbirlerine güven, saygı ve sevgilerini sarsar.
Kadınlığa has lâtif güzelliklerini başka erkeklerin nazarına sergileyen on kadından ancak biri kocasından daha güzelini görmez. Geriye kalan dokuz kadın, kocasından iyisini görür. Bu mukayeseyi iç dünyasında yapan bir kadının eşine saygı ve sevgisinin incindiğini ifade etmek yanlış olmaz. Değil mi?
Erkekte ise durum daha da kötüdür. Erkek, kendisi için konulmuş olan tesettür kaidelerine riâyet etmezse (Tesettür erkek için de ibadettir. Bakışlarından, hâl ve tavırlarına, giyimine kadar bu konuda şer’î ölçüler vardır) eşine olan güven-saygı ve sevgiyi karısına kıyasen çok daha rahat bir şekilde kaybedebilir. Zira, yirmi erkekten bir tanesi karısından daha güzelini görmez. Yani geriye kalan on dokuzu karısından daha güzellerini görür. Bu mukayeseyi iç dünyasında yapan bir erkeğin eşine duyduğu sevgi ve saygıyı incitmemesi mümkün müdür?
(Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği bu “istatistikî” bilgiden “yalın matematiksel bir gerçek” olarak erkek fıtratının nefsânî duygularına, hayvânî hislerine kadın fıtratına nazaran daha çok mağlûp olduğu neticesini çıkarmamız yanlış olmayacaktır. İmtihan dünyası! Nitekim geçenlerde bir gazetede yer alan haberde de, İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre kadınların her 60 saniyede bir alış veriş yapmayı, erkeklerin ise 52 saniyede bir cinselliği düşündüğü belirtiliyordu.)
İşte sefih medeniyetin “Tesettür esarettir” diyerek Kur’ân’ın tesettür emrini reddetmesi, eşler arası güven-saygı-sevgi bağını böyle zedeleyip, keser, atar, aileyi parçalar. Ve sosyal hayatta kokuşmuş bir yara açar: “Aldatılan eşler”.
Bediüzzaman Hazretlerinin Hanımlar Rehberi’ndeki ifadesiyle “terbiye-i medeniye” yani şimdilerdeki ifadesiyle “çağdaş hayat” aile hayatını böyle “hayvancasına geçici bir beraberlik-ebedî bir ayrılık” kısır döngüsüne hapseder.
“Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata maruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor” (Lem’alar, s. 201) der Bediüzzaman Hazretleri.
HZ. ÂDEM’DEN GÜNÜMÜZE…
Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı “hayvancasına” tâbiri sefih medeniyetin aile bağlarını yeterince anlatan bir ifadedir. Zira İsevîlik din-i hakikisinden uzak olan Batı toplumlarında çok yaygınlaşan ve aile fertlerine kadar bulaşan aile içi cinsel taciz (ensest) hadiseleri sınır tanımayan hayvânî hislerin seviyesini göstermektedir. Kardeşler arası, baba, amca, dayı, kayınpeder, kayın tacizi…
Ensest, insanlık tarihinde sıkça rastlanan, kavimlerin helâk sebeplerinden bir tanesidir. Babası Hz. Âdem’in (as) şeriatına uymayan ve bu yüzden kardeşi Habil’i öldüren Kabil ile başlamış, ilâhlar ve ilâhelerle dolu Yunan, Roma, Mısır medeniyetlerinden günümüze intikal etmiştir. Bu medeniyetlere ait mitolojik hikâyeler ensest örnekleriyle doludur.
Hz. Âdem (as) ile başlayan peygamberlik müessesesi, insanoğlunun sınır konulmayan hayvânî duygularına, semavî şer’î sınırlar koymuş, peygamberlerin bütün hayatı bunun mücadelesiyle geçmiştir.
İşte peygamberlerin mücadele ettiği hastalıklardan biri de ensesttir ve ne yazık ki, günümüzde bütün insanlığı tehdit eden boyutlara ulaşmıştır.
Bu sapıklığın “koruyucu hekimlik” çerçevesinde mütalâa edilebilecek tek reçetesi, insanın fıtratındaki güzelliklere hitap eden Kur’ân’ın tesettür emridir.
Bediüzzaman Hazretleri Üçüncü Hikmet’in devamında cinsel bir sapkınlık olan ensest hastalığını ve ilâcını nezih bir Kur’ânî üslûpla şöyle beyan eder:
ÜÇÜNCÜ HİKMET (2):
“İnsan hemşire misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehevânî temayülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer’an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir.”
MAHREM-NAMAHREM
Öncelikle mahrem ve namahrem kelimelerinin anlamını verelim.
Mahrem: Haram olan, yani evlenmesi dinen caiz olmayan akrabalar demektir.
Nâmahrem: Haram olmayan, yani evlenilmesinde dinen mahzur bulunmayan kimseler demektir. (Osmanlıca Türkçe Lûgat, Yeni Asya Neşriyat)
Nur Sûresinin 31. âyeti ve Nisa Sûresinin 23. âyetleri ışığında kadın için mahrem olan erkeklerin başlıcaları şunlardır: Babası, kayınpederi, oğlu, kocasının eski hanımından olan oğlu, kardeşi, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, amcası, dayısı, süt kardeşi… Yani kadının bunlarla evlenmesi, dinen yasaktır.
Erkek için mahrem olan kadınların başlıcaları ise şunlardır: Annesi, kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşlerinin kızları, süt annesi, süt kardeşi, kayınvalidesi, hanımının önceki eşinden olan kızı, gelini, baldızı… Yani erkeğin bunlarla evlenmesi, dinen yasaktır.
SÜFLî MAHREMLER
İnsan kızkardeşi gibi mahremlerine fıtraten şehvet hissi taşımaz. Mahremlerin simaları, aile bağlarını, şefkat ve meşrû muhabbeti hissettirdiğinden nefsânî, hayvânî hisler kırılır. Ama bacak gibi uzuvlar süflî nefislerde çirkin hisler uyandırabilirler. Zira bu uzuvlar sima gibi mahremiyeti haber vermediğinden, bir kısım süflî mahremlerde hayvanî dürtülerin harekete geçmesi mümkündür. Böyle bir durum tüyler ürpertecek derecede insaniyetin alçalmasıdır. Ama imkân dahilindedir.
O yüzden Bediüzzaman Hazretleri, şefkat ve merhametle kadınları, mahremleri konusunda “Süflî nefislerde, süflî mahremlerde hayvânî dürtüleri uyandırabilir” diyerek tesettür konusunda dikkatli olmaya dâvet eder.
DİNİMİZDE AİLE HASSASİYETİ
Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle “insaniyet-i kübra” olan, yani insanın yaradılışındaki bütün cihâzâtlara hitap eden dinimiz aile fertleri arasında güven, saygı ve muhabbet hislerini incitecek her türlü tavır ve davranışını engelliyor.
Kadının ve erkeğin hemcinsleri yanında dahi tesettürlerine riâyet etmeleri gerektiğini belirtiyor. Fıkıh kitaplarında bu ölçüler uzun uzun anlatılmakta, anne babalara çocuk eğitiminde bile ölçüler getirilmekte.
Sözgelimi, Peygamberimizin (asm) bu konuda bir çok tavsiyesi bulunmakta:
“Çocuğun avretine riâyet edin ve onu örtün. Zira onun avreti de büyüğünkü gibidir. Allah avretini açanlara rahmet nazarı ile bakmaz.”
“Yedi yaşındaki erkek ve kız çocuklarının, erkek ve kız kardeşlerin yataklarını ayırınız.” (Cem’ül Fevaid, 1: 139)
“Kız ve erkek çocuklar, on yaşına basınca onların yataklarını anne, baba, kız ve erkek kardeşlerinin yataklarından ayırmak vaciptir. Erkeğin erkekle, kadının kadınla aynı yatakta yatmaları asla câiz değildir, her biri yatağın bir kenarında olsa bile…” (Feteva’n- Nevevi, s. 215a; İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s. 309) tarzındaki birçok hadisin, şüphesiz aile içi cinsel taciz hadiselerini önlemeye yönelik hikmetleri de bulunsa gerek.
Homoseksüellik, lezbiyenlik, pedofili, ensest gibi birçok sapıklığı beşerin başına saran ve nefsini hayvânî dürtülerinin esiri haline getiren sefih medeniyet Kur’ân’ın tesettür emrine daha ne zamana kadar muhalefet edecek?
8 Nisan 2009: 22:22 #738097Anonim
“Evlilik hayatının hayatı imandir.”
diyen Üstad Bediuzzaman,yine;
“Evliliğin bireyler arasında imanı artırmak,günahlardan sakınmak” için yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Şimdi ki maddi içerikli (maksat evlendi denilmesi yahut farklı dünyevi ve fıtri maksatlar) evlilikler gibi değil mana çerçevesinde olması gerektiğini ifade ediyor. Maksadımız hayatı uhreviyeyi kurtarmak olmalı evlilikte dahi.
Rabbim bu bilinç ile bu yola girebileceklerden eylesin bizleri.
Amin.9 Nisan 2009: 00:05 #738107Anonim
Nurist;116877 wrote:“Evlilik hayatının hayatı imandir.”diyen Üstad Bediuzzaman,yine;
“Evliliğin bireyler arasında imanı artırmak,günahlardan sakınmak” için yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Şimdi ki maddi içerikli (maksat evlendi denilmesi yahut farklı dünyevi ve fıtri maksatlar) evlilikler gibi değil mana çerçevesinde olması gerektiğini ifade ediyor. Maksadımız hayatı uhreviyeyi kurtarmak olmalı evlilikte dahi.
Rabbim bu bilinç ile bu yola girebileceklerden eylesin bizleri.
Amin.Amin kardes Allah razi olsun, cok degerli paylasimlar bunlar…
Elinize, yureginize saglik…9 Nisan 2009: 00:52 #738108Anonim
Amin,ecmain,faidelenenlerden olmak duasıyla
10 Nisan 2009: 22:46 #738397Anonim
Şefkat Kahramanı Anneler Bediüzzaman Hazretlerinin eseri olan Tesettür Risâlesinin Dört Hikmetinden birincisinin yorumlarına devam ediyoruz. Eser, benzerlerinden farklı olarak sadece kadının fıtratı üzerine temellendirildiğinden gerçekten son derece orijinal, aktüel, gündemden hiç düşmeyen konuları satır aralarında barındırıyor. Bu açıdan her bir kelime ve kavramının adeta didik didik edilmesinde büyük faydalar var. Özellikle semâvî emirlerin temellerine hücum edildiği günümüz şartlarında kendi hür iradesiyle Kur’ân’ın tesettür emrini benimseyen, hayat modeli olarak tercih eden, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini başucu kitabı yapan hanımların şahsen ya da toplu olarak bu eseri dikkatli bir tefekkürle müzakere etmeleri, eserlerin sayfaları arasında keşif yolculuğuna çıkmaları şüphesiz büyük açılımlara vesile olacaktır. Hele de böyle bir ortamda… KADINLAR KORKAK MIDIR? Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Hikmet’te üzerinde durduğu hususiyetlerden bir tanesi de kadınların fıtraten korkaklığıdır. Bu yüzden kadın kendini gizlemeye, setretmeye meyleder. Kendisine haram olanların iştahını açmamaya, tecavüzüne meydan vermemeye büyük gayret eder. Aksi takdirde sekiz dokuz dakikalık bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz aylık hamilelik meşakkatini, ardından sekiz dokuz yıl (en azından!) himayesiz o çocuğun terbiyesi için uğraşacağını, dolayısıyla yıllarca o gayrimeşrû sekiz dokuz dakikalık zevkin belâsını çekeceğini belirtir. Bediüzzaman Hazretleri bu tesbitlerinde haksız mıdır? İşte bu yazımız sorunun cevabı üzerine olacak. Aslında bütün kadınlar en değerli varlıkları olan hayatlarını, evlâtları için rahatlıkla fedâ edebilecek kadar cesurdur, kahramandırlar. Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nur’un başka yerlerinde hususan Hanımlar Rehberi’nde sık sık bu hakikatin altını çizer. Hatta hayvanlar âleminde korkaklığı ile meşhur tavuk bile yavrusunu köpeğe kaptırmamak için başını fedâ etmekten çekinmez. Bu açıdan bütün anneler şefkat kahramanıdır! KADIN YOL AYRIMINDA Bu hakikatle birlikte kadın için en büyük zorluklardan, korkulardan bir tanesi himayesiz bir evlâdı yetiştirme gayretidir. Hele bu evlât gayrimeşrû ilişkiden dünyaya gelmişse… Zira, gayrimeşrû ilişkiyi (İslâmî tabiriyle zinâyı) göze alan bir erkek genel itibarıyla sorumluluktan kaçar, bir çocuğun mesuliyetini, himayesini üzerine almaz, hayvânî duygularının esareti altındadır. İşte kadınların kendilerini haram nazarlardan gizlemesi Ahzab Sûresinin ilgili âyetinde de söylendiği gibi “eziyete uğramamaları” yani yine kendi selâmetleri için uygundur. Bu inanan bütün kadınları ilerde olacaklardan korumaya yönelik Kur’ânî bir tavsiyedir. Tesettür önerisini dikkate almak ya da almamak kadının kendi tercihidir. Kadın tercihini Kur’ân’dan yana yapar kendini haram nazarlardan gizlerse zahiren (sözgelimi yaz sıcaklarında örtünmek gibi) bir eziyet çeker, ama gönlü gül gülistandır. Aksi takdirde en azından haram nazarların göz hapsinde esarete maruz kalır. (Geçen yazımızda taciz konusu üzerinde çok durmuştuk.) ADİ VE ALÇAK OLMAK Bu tabirler Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Hikmet’te satır aralarından sarkıntılık yapan erkeklere perdeli olarak taktığı sıfatlardır. Avrupa’daki hemcinslerimiz bu adamları “Alçaklar!” diye polise suç duyurusunda bulunmuşlardır. Bediüzzaman Hazretlerinin “Dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık yapan adi kundura boyacısı” tabiri kundura boyacısının bu hareketinin “adi” olduğunu belirtmektedir. Yoksa Handan Koç’un ifade ettiği gibi “sınıfsal eşitlik fikrine kapalı olmak” ya da üst-ast ilişkisi” kast edilmemektedir. Mesleği değil, yaptığı harekettir âdîce olan. (Radikal, 13 Nisan 2008) Nitekim, bu tâbir azdır bile. Taciz edilen kadınlar bunun kat be kat fazlasını muhataplarına ifade etmektedirler. Ayrıca kundura boyacısının bu âdîce hareketi yaparken korkusu da yoktur. Köyde kasabada da değil Başşehirde, gece de değil gündüz vakti, ıssız bir yerde de değil çarşı içinde, kalabalığın gözleri önünde dünyaca rütbeten büyük bir adamın karısına sarkıntılık edecek kadar pervasızdır. İşin enteresan yanı, Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Hikmet’teki bu satırlar yüzünden Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde arkadaşlarıyla birlikte yargılanması ve suç unsuru bulunmadığı halde “kanaat-i vicdaniye” ile mahkûm olmasıdır. KADINLARIN “KORKU SİGORTASI” Kadının fıtratındaki korku duygusu onun tecavüze uğramaması için koruyucu sigortası hükmündedir. Hani aydınlanmanın sağlıklı olarak gerçekleşmesi için “sigorta” olarak isimlendirilen ana elektrik düğmeleri vardır ya, “sigorta attığı” zaman her yer karanlığa gömülür, aynen onun gibidir korku kadın için. Korku sigortası kadını ilerde olacaklara karşı korunmasını hatırlatır hep. Bu çerçeve içerisinde kadın için korku duygusu iyi bir özelliktir. Kadını mânen süsler, utanma, haya gibi ahlâkî güzellikleri de beraberinde getirir. İşte, sefih medeniyetin bütün gayreti bu “korku sigortası”nı iptal ettirmeye, attırmaya yöneliktir. HAYDİ KADINLAR BİRAZ CESARET! Sefih medeniyetin kadınları esir etmekte kullandığı temel düşüncelerden bir tanesidir bu. Modasıyla, TV dizileriyle, sinemasıyla, defileleriyle, reklâmlarıyla, klipleriyle, müziğiyle, düşünürleriyle aklınıza gelen her vesileyle kadınların fıtratındaki tesettür meyli tahrip edilmeye çalışılır. “Bu kıyafeti giymek cesaret ister!” denir gazetelerde, “Geceleri de sokaklar bizim olmalı” der kadın yazarlar… Nihayetinde “Asıl erkekler korksun bizden!” der kimi kadınlar ve tarihteki kadın savaşçılar olan Amazonlar günümüzde adeta yeniden hayat bulur. Erkeklerin iştahını açmaktan kaçınmayan kadınların bu hareketi istenmeyen hamilelikleri gündeme getirir. Sefih medeniyetin ona da çözümü hazırdır: Başta kürtaj olmak üzere diğer doğum kontrol yöntemleri… Gelişen bilim ve teknoloji doğum kontrol yöntemlerini kolaylaştırmakla birlikte yan etkilerini de tesbitte gecikmez. Kadının ruh ve beden sağlığını alt üst eden bu yöntemlerin zararlı etkileri hakkında hemen her gün gazetelerde yer alan araştırmaları okumak mümkündür. CİNSEL ÖZGÜRLÜK DEĞİL, CİNSEL ESARET! Evet, tedbirlere rağmen(!) gayrimeşrû ilişki neticesinde doğan çocuklar bugün bütün dünyada toplum hayatının dengelerini alt üst etmektedir. Son yapılan araştırmalara göre Fransa’da her iki çocuktan birinin gayrimeşrû olması “cinsel özgürlük” rüzgârının ibretli meyvelerindendir. Boşanmalar, tecavüzler, sokak çocukları, annesi babası belli olmayan çocukların barındığı yuvalardaki türlü problemler, çocuk suçluların sayısındaki artış, AIDS, Herpes, Frengi gibi ölümcül bulaşıcı cinsel hastalıklar, homoseksüellik, lezbiyenlik gibi daha bir çok problem sınır tanımayan cinsel özgürlük, daha doğru bir tabirle “cinsel esaretin” zehirli meyvelerindendir. Bugün “cinsel devrim”in beşiklerinden olan İsveç’te zinanın kanunen yasaklanması, fuhuş ve benzeri ahlâksızlıkların zararlarının okullarda ders olarak okutulması ilginç bir gelişme değil midir? Kadınların dünyası ile ilgilenen bütün insanlar bu anlattıklarımızın farkındadır. NE İSA’YI, NE MUSA’YI DİNLEMEK… Bütün semâvî dinlerde gayrimeşrû ilişki yani zina yasaktır. Hatta dinimizde “Zinaya yaklaşmayın!” (İsra Sûresi, 32.) âyetiyle gayrimeşrû ilişkiye yakınlaştıracak hayal, düşünce, tasavvur gibi hallerden bile mü’minlere ikaz vardır. Bu konuda onların zihinlerindeki kırmızı çizgi netleştirilir. Üstelik dinimizde nikâhlı beraberliklerde bile doğum kontrol yöntemlerinin meşrû sınırları bellidir. Merak edenler bu konudaki fıkhî ölçüleri araştırabilir. Asr-ı Saadette kadınlar İslâma girdiğinde, Peygamberimizin onlardan aldığı sözler arasında zina yapmamak ve çocuklarını öldürmemek de vardır. Onların şahsında kıyamete kadar bütün mü’mine kadınlar için bu söz geçerlidir. Zaten İslâm teslim olmak, iman ise kalben Allah’ı tasdik etmek ve her şeyde O’nun rızasını aramak değil midir? Evet, günümüzde adeta bir çöp paketi imiş çöplüklerde ölüme terk edilen masum bebekler, dinimizin ve bütün semâvî dinlerin ısrarla vurguladığı zina yasağının doğruluğunun şahitleri hükmünde. Görüldüğü gibi inanan bir insanın hayatının her safhasında nasıl davranması gerektiği son derece net şekilde Kur’ân ve Sünnette belirtilmiştir. Bu konuda toplumda hâlâ bazı kuşkular varsa, bu dindar insanların inancını yaşantısına aktarmadaki şahsî kusurlarındandır. SON SÖZ Tesettür Risâlesine dair dört yazımızda Birinci Hikmet’te yer alan tesettürsüzlüğün kadınları incitmesine dair tesbitleri açmaya çalıştık. Bediüzzaman Hazretleri aynı risâlenin İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Hikmetlerinde nikâh bağı ile Allah’a ve birbirine söz veren, aile kurma mes’uliyetini üzerine alan kadın ve erkeğin tesettürsüzlükten nasıl etkilendiklerini anlatmakta. Bir sonraki yazımızda da onları açmaya çalışalım mı?
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.