- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Kasım 2008: 21:17 #647666
Anonim
MÜBAREK EROL
Tevazu, müminlerin en güzel sıfatıdır.
Tevazu ahlâkını zıddı ile tanımak daha kolaydır. Kısaca tevazu, kibirli olmamaktır. Kibir, kendini beğenmek, başkalarını küçük görmektir. Kendini beğenmek aslını bilmemekten kaynaklanır; aslını bilmemek cehalet ve gafletten ileri gelir. Aslını bilen haddini bilir; haddini bilen edepli olur. Bunun için velilerden Muhammed bin Vâsî k.s ., oğlunun çalımlı ve kibirli bir şekilde yürüdüğünü görünce, onu şöyle uyarmıştır:
“Oğlum sakın aslımızı unutma! İlk günlerinde annen bir cariye, baban günahlara dalmış bir âsi , sen de anne karnında bir cenin idin. Sonumuz ise soğuk ve sevimsiz bir cenaze olacaktır. Aradaki bu kibir ve kendini beğenme niye ki ?! ”
Demek ki tevazunun aslı marifettir. Marifet de Alemlerin Rabbi’ni tanımaktır. O’nu tanımak, bütün hayır ve güzelliklerin anahtarıdır. Yüce Allah kendini insan ve kainat üzerindeki tecellileri ile tanıtmış; alemi azamet, rahmet ve kudretini yansıtan bir ayna yapmıştır. Bu aynada her şey O’na ait bir tecelli, bir ilim, bir hikmet, bir sevgi ve bir değer taşımaktadır. Bu tecelliyi seyretmek, ilmi okumak, hikmeti anlamak, sevgiyi tatmak ve değerleri korumak için insan yaratılmıştır. Bunların hepsine birden marifet diyoruz.
Marifetin sonu muhabbettir. Muhabbetin bir sonu yoktur, fakat onun her sevende kendini gösteren bir sonucu vardır. O da sevgiliye ait her şeyi sevmek ve ancak sevgilinin hoşnut olduğu şeyle sevinmektir.
İşte tevazu, bu marifet ve muhabbettin sonucu oluşan bir haldir. Herkes marifeti kadar mütevazi , muhabbeti kadar merhametli olur.
Tevazu, kul olduğunu bilip Rabbi’nin mülkünde edeple yaşamaktır.
Tevazu, Hakk’ın sevdiğini sevmek, sevmediğini terk etmektir.
Tevazu, Hakk’ın kullarına Hak için muhabbet ve hizmet etmektir.
Tevazu, Haktan gelen her şeye gönül hoşluğu ile boyun eğip teslim olmaktır.
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yüceltir. Kim de kendini beğenip kibir gösterirse, Allah onu alçaltır.” (Müslim, Tirmizî , Dârimî )
Tevazu insanı yüceltir, fakat Allah için olursa… Allah için olan tevazu yüksek bir ahlâk olur ve insana yücelik kazandırır. Bu da iki şekilde olur:
Birincisi, tevazu Hak için olmalıdır. Tevazu alçak gönüllülük, merhamet, hürmet, saygı, sadelik, nezaket, incelik, kibarlık şeklinde ortaya çıkar. Bütün bunlarda niyet önemlidir. İnsanlara gösteriş, yağcılık, korku, maddi menfaat ve başka hesaplar için gösterilen tevazu izzet değil, zillet sebebidir. Her çeşidiyle tevazu yüce Allah’ın rızası için olursa fayda verir, kulu yüceltir, sevdirir, sevap kazandırır. Yoksa kula zarar verir ve onu alçaltır.
İkincisi, tevazu kulları değil, Allah’ı yüceltmek için olmalıdır. Kimde ne kıymet varsa Allah’tan geldiği bilinmelidir. Birisini severken şirke düşülmemeli, insana hürmet ederken ona tapmamalı, köleyi efendi yerine koymamalı, Rab ile kulu karıştırmamalıdır.
Marifet ve muhabbet sahibi kullar tevazu ahlâkıyla süslenerek yüce Rahman’ın dostu olmuşlardır. Bu ahlâkın pek çok yansıması vardır. Birkaçına işaret edelim:
Yüce Rahman’ın dostları mütevazi kullar, bütün mülkün, şerefin, itibar ve kıymetin Allah’a ait olduğunu görürler. Mülk O’nundur; öyle ise bütün hamd , övgü, rağbet, hürmet, sevgi, saygı da O’na aittir, O’na layıktır. Bunu anlayan ve müşahede eden aşık , artık kendi nefsinin övülmesini, sevilmesini, halk içinde zikredilmesini ayıp ve abes görür. Birisi onu övse utanır, yüceltse sıkılır, alkışlasa iki büklüm olur, günah işlemiş gibi istiğfara sarılır.
Yüce Rahman’ın dostları mütevazi kullar her varlıkta O’na ait bir tecelli ve kıymet görürler. Hiçbir yaratığı basit, değersiz ve sebepsiz görmezler. Özellikle varlıklar içinde hususi bir yeri ve görevi olan insana çok özel, itinalı ve nazik davranırlar. Herkese rahmet gözüyle bakarlar. Yüce Allah’a iman edenleri kardeşi görüp severler. Nefsi için kimseyi üzmezler. Hiçbir mümini kendinden aşağı görmezler. Çünkü hepsi yüce Rahman’a iman etmişlerdir; O’nu sevmişlerdir. O’nu sevenleri sevmek imanın gereğidir, aşığın görevidir.
Yüce Rahman’ın dostları mütevazi kullar kâfirlere de rahmet gözüyle bakarlar, onların hidayete gelmesi için dua ederler, gönüllerine girip Hak sevgisini aşılayacak günü beklerler. Onlarla savaşları, mücadeleleri, mücahedeleri kendi nefsleri için değil, Cenab -ı Mevlâ içindir. İnanmayanlara karşı gösterdikleri vakar ve izzet de böyledir.
Yüce Rahman’ın dostları mütevazi kullar hangi hayrı, ibadeti ve hizmeti yapsalar, onu nefslerine mal edip kendilerinden bilmezler. Bütün iyilikleri Allah’ın bir ikramı olarak görürler; övünmekle değil şükürle meşgul olurlar. İbadet olarak ne yapsalar az bulurlar. Amellerine bir karşılık beklemekten haya ederler. Bütün kötülük ve kusurları ise nefslerinden bilirler. Yaptıkları tövbe ve istiğfarın hemen kabul edildiğini ve günahlarının affedildiğini düşünmezler. Daima Alemlerin Rabbi Allah’tan korkarlar, kulluktaki kusurlarından utanırlar; bunun için gönlü yanık, boynu bükük ve sürekli mahzun gezerler.
Yüce Rahman’ın dostları mütevazi kullar O’nun kulu olmaktan, kulu olarak anılmaktan ve kula uygun işler yapmaktan zevk alırlar. Yüce Hak için olan ve dinin edebine uyan her işi kıymetli görürler. Hizmette şahıs, iş ve yer seçmezler. Kendilerinden isteneni ve gerekeni yaparlar. Her başarıdan sonra, sevinçlerini gönülden secdeye kapanarak dile getirirler. Mahviyet sıfatları, onlar için Burak olur, onunla yükselirler.
Kulluğun ve dostluğun zirvesinde olan Hz. Rasul -i Kibriya s.a.v. Efendimiz, namazdan sonra hane-i saadetine döndüğü zaman bazen ev işlerine yardımcı olur, ayakkabısını yamar, koyunlarını sağar, yorulan hizmetçisinin işine el atardı. Bir peygamber bunları yapar mı diye düşünmezdi.
Ondan bu terbiyeyi alan Hz. Ebu Bekir Sıddık r.a. halife iken, mahallesinde dul ve yaşlı kadınların koyunlarını sağmaktan çekinmez ve bunu basit bir iş görmezdi.
Aynı terbiye ocağında yetişen Hz. Ömer r.a ., bir taraftan alemin dört bir yanına ordular gönderirken, diğer yandan sırtına aldığı un çuvalını Medine’nin dışındaki bir fakirin evine götürmekten hiç rahatsız olmuyordu. Çünkü o Rabbi’ne aşıktı . Aşkta benlik olmaz. Sevgilinin işlerinde seçme yapılmaz. Aşık hizmet görür, hesap yapmaz.
Yüce Rahman’ın dostları mütevazi kullar tevazuyu dille değil, halle gösterirler. Onlar doğruya aşıktır . Kalpleri hakka açıktır. Hak söz, güzel iş, doğru hüküm kimden gelirse gelsin, kabul ederler. En iyi ben bilirim deyip kibir yapmazlar. Kendilerine kusurlarını gösterene kin gütmeyip, Allah razı olsun derler. Şu hadisi-i şerif tevazu ahlâkını özetlemektedir:
Hz. Peygamber s.a.v., “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” buyurduğunda, orada bulunan birisi: “Ya Rasulalllah , bir adam elbisesinin güzel olmasını seviyor, temiz giyiniyor; bu kibir midir?” diye sordu. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:
“Allah Tealâ güzeldir, güzel olan şeyleri sever. Kibir, kendisine hak gelince burun büküp onu kabul etmemek ve insanları küçük görmektir.” (Müslim, Ebu Davud , Tirmizî , İbn Mace , Ahmed )
Kibrin sonu ateştir. Tarihte kibirli olup da yücelen, sevilen ve hayırla anılan hiç kimse yoktur. Ölüm bütün zalimlerin ve zorbaların belini kırmış, boynunu bükmüştür.
Yüce Allah, her kulundan tevazu ahlâkını istemektedir. Hak dostları asla kibirli olmazlar; üzerlerindeki heybet hayâdandır. Allah yolunda kim bir şeref kazanmışsa, tevazu ile kazanmıştır.
Bu güzel ahlâkı elde etmek için bir ömür verilse azdır. Bunun en güzel yolu, gerçek tevazu sahibi Hak dostları ile hemdem olmaktır. Güzel ahlâk güzel örnekten alınır.
Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…
Kaynak: Semerkand dergisi
15 Kasım 2008: 21:18 #722042Anonim
YÜCELMENİN BİRİCİK YOLUAHMET SAFA
Rabbi’nin rızasını kazanmak, O’na tertemiz dönmek isteyen müminlerin en belirgin özelliği alçakgönüllülük.
Yok iken var edilmiş olduğunu,
Her yönüyle Allah’a ait ve muhtaç olduğunu,
O’nun yardımı yetişmezse hiç bir hayra ulaşamayacağını,
Mülkün ve hükümranlığın gerçek sahibinin O olduğunu bilmek…
İç ve dış aleminde
Hayatı buna göre, böyle yaşamak…
Olgun başaklar gibi eğik ama verimli, diri, vakur…
Tevazu müslüman kalbi.
Tevazu ve benlikten arınmışlık (mahviyet) olmadan Hakk’a ulaşmak mümkün değildir. Çünkü tevazu ve mahviyet kalpte yer edinmiş, karar kılmış tam bir imanın sonucudur.
İman kalbe yerleşip, tevazu ve mahviyet ahlâkın ayrılmaz bir parçası haline gelmeden kimseye kâmil mümin denilemez. Bu nedenle kâmil zatlar en üst seviyede bu sıfatlara sahip olmalarına rağmen, iç alemlerinde meydana gelebilecek zerre miktarı sapmadan dahi korkmuşlardır.
Kendi halinin nöbetçisi
Hz. Ömer r.a ., benlik namına kalbinde en ufak bir bulanıklık hissetse, minbere çıkıp herkesin huzurunda kendisini kınamış ve devlet başkanı olmasına rağmen omuzuna yüklediği su güğümüyle halka su taşımıştır. Heybet ve vakarıyla kalpleri muma çeviren bu büyük zat, güneş gibi parlayan nuranî siması, mütebbessim çehresi ve gayet nazik ve mütevazi edasıyla sohbet edip gönülleri kendine bağlarken, hane-i saadetinde tepsiyi eline alıp misafirlerine ikramlarda bulunuyordu.
Evet; büyük zatların hepsi kalplerinin başında ömürlerinin sonuna kadar nöbet tutmuşlar, oraya küçük-büyük hiç bir marazın girmesine ve yerleşmesine izin vermemişlerdir.
Hak dostları tevazu sahibi olup, tevazu sahiplerini de her zaman sevmişlerdir. Çünkü Allah Tealâ mütevazileri övmüş ve şöyle methetmiştir: “Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde alçak gönüllü bir halde yürürler ve kendini bilmezler onlara laf attıkları vakit, ‘selametle’ der geçerler.” (Furkan, 63)
Büyüklerde büyüklük alameti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük alameti de kibir ve enaniyettir . Kendini başkalarından üstün görenler her türlü hamlık, hayırsızlık ve kötülüğe teşnedirler. Şeytanı bilumum kötülüklerin kaynağı haline getiren şey de budur. Sırf bu yüzden şeytan Allah Tealâ’nın affından mahrum kalmıştır. Hadis-i şerifte: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah Tealâ yüz üstü cehenneme atar.” buyurulmaktadır . Diğer bir hadis-i şerifte ise: “Kul tevazu edince Allah Tealâ onu yedi kat göklere kadar yükseltir.” buyurularak , alçak gönüllülüğün insanın kıymetini ne kadar yücelteceğine vurgu yapılır. (Beyhakî)
Tevazuda ölçü
Tevazu, bir takım başka güzel hasletleri de beraberinde getirir. Bunlardan biri olan “vakar”, ağırbaşlı, yumuşak, fakat muhatabında hürmet hissi uyandıran ölçülü hareket ve davranış biçimidir. Tevazuyla birlikte kalpten tabii olarak dışa akseder.
Zillet (düşüklük) ise bunun tam aksi olup, hafif, sıradan ve bayağı davranışlarla ortaya çıkar.
Makbul olan davranış biçimi, kibre varmayan, zillet derecesine de düşmeyen, vakarını koruyan tevazudur. Allah katında sevimli olan da ifrat ve tefrite varmayan orta derecedir.
Mesela yoldan geçerken uğrayan bir satıcıya, alim bir zatın kalkıp yer vermesi doğru değildir. Zira ilmin izzetini de muhafaza etmek gerekir.
Yine mesela, bir hakimin mahkemedeki ciddiyeti vakardır. Makamında vazifesini yaparken tevazu göstermesi zillettir. Ancak, evinde çocuklarına karşı da aynı ciddiyetle muamele ederse, işte bu kibir olur. Zira insan evinde ev halkından biri olarak davranmalıdır. Mürşid -i kâmiller bu hususa çok dikkat ederler. Makamlarında vakarlı durur, fakat yeri geldiğinde gerekli olan kimselere gayet mütevazi davranırlar.
Aşırı kibirli insanlara karşı tevazu göstermek de doğru olmaz. Çünkü bu kendini aşağılama olarak görülür. Bu gibilere karşı Allah namına vakarla hareket etmek daha doğru olur.
Aynı şekilde benlikleri firavunlaşmış, dinsizlik hesabına imana saldıran kişilere karşı tevazu ve mahviyet göstermek de büyük bir cinayettir. Orada temsil edilen yüce hakikatlerin değerini ayağa düşürmeden, dinin izzetini ve ilmin şerefini göstermek icap eder.
Müslümanlara karşı tevazu ise, güler yüz göstermek, soru ve davetlerine karşılık vermek, yumuşak davranmak, ihtiyaçlarını görmek, onları küçümsememek gibi şekillerle olur.
Kibir ve belirtileri
Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…
Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .
Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:
Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.
Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.
Söyleyene değil, söylenene bak
Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.
Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.
Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.
Hizmette tevazu ve kibir
Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.
Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.
Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.
Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.
Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.
Enaniyet tuzağı
Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.
Tenkit ve ölçü
Hata ve kusurda ısrar edenleri öncelikle gayet yumuşak ve mütevazi bir üslupla düzeltmek gerekir. Başkalarının içinde değil, başbaşayken uyarmak daha doğru olur.
Ancak, düzeltilmeye çalışılan durumun gerçekte bir hata olup olmadığından emin olmalı, bu hususta nefsî görüş ve düşünceyle hareket edip kişileri kusurlu sayıp tenkit etmemelidir. Şayet, uyarılan kişi bundan memnun olur ve teşekkür ederse iyi bir sonuca ulaşmış olur. Ama “sen kendine bak” derse, bu günah olarak kendisine yeter.
Fakat durum böyle de olsa, mümin kardeşi hakkında başkalarına gıybet etmemelidir. Dedikodu ile çekiştirerek hatalı durumu etrafa yaymak, bir muhalefet veya intikam hissinin belirtisidir. Fayda yerine zararın çoğalmasına sebebiyet verir. Eğer hata herkesi alâkadar eden, cemaate zarar veren bir mahiyette ise, o zaman mutlaka zararı bertaraf edebilecek olanlara bildirmelidir.
Eleştiride insaflı olmak da şarttır. Çünkü bir olaya, duruma dışarıdan bakıp tenkit etmek kolaydır. Fakat işin içine girdiğinde çoğu kere meselenin hiç de dışarıdan kendi anladığı gibi olmadığını görecek, yaptığı tahribin manevi sorumluluğunu taşıyacaktır.
Elbette bir iş istişare edilirken fikir beyan etmeli, gerekiyorsa muhalefet şerhi düşmelidir. Ancak bir işin yapılması kararlaştırıldıktan sonra kardeşleriyle omuz omuza verip söz konusu hizmetin altına girmelidir. Umulan sonuç elde edilememiş olsa bile, “bak ben dememiş miydim” şeklinde itham edip kibir kokan bir tavra girmemelidir. İstişare sonucunda karar verildikten sonra artık o iş şahsa ait olmaktan çıkmış, topluluğa mal olmuştur. O bakımdan yapılan gıybet bütün cemaati gıybet etmek hükmüne geçer. Bu ağır mesuliyetten kurtulmak için o cemaatin yeryüzündeki bütün fertlerini bulup teker teker helalleşmek dahi gerekebilir.
İyice düşünüp taşınmadan, istişare etmeden her şeye, her harekete tersinden bakan, iş yerine söz üreten, devamlı menfi tenkitle meşgul olan kimselerle oturup kalkmamalıdır. Muhtemeldir ki, aynı hastalık kendisine de bulaşır da, ağır bir mesuliyet altına girer.
Kimsenin gönlünü kırmamalıdır. Çünkü o gönülde tecelli eden zat buna razı olmaz. Sonuçta yapılan bütün hizmet o kırık gönlün diyetine yetmeyebilir. En kısa sürede helalleşmek, kırık gönlün tedavisine çalışmak lazımdır. Hiddetle en yakın hizmet arkadaşını kırıp hizmetin insicamını bozduktan sonra “ben sebep oldum, hakkını helal et” deme yerine, suçu karşısındakine yüklemek ne büyük bir hamlık ve insafsızlıktır!
Din kardeşlerine, ihvanına ve hizmet arkadaşlarına tatlılıkla, tevazuyla , mahviyetle muamele etmek ne güzeldir! Sertlik, inatçılık, hiddet ve şiddetle muamele etmek ise ne çirkindir! Halbuki iyilik, kerem, af ve müsamahanın açamayacağı hiçbir kapı yoktur. En itirazcı kimseleri bile teslim alır. Yine en şerli adamda bile takdir edilebilecek iyi bir yön vardır. O kimsenin iyi yönlerinin keşfedilip takdir edilmesi, onu en azından zararsız hale getirebilir. Kötülük yapmak isteyen kişilerin gönlü de iyi davranışla kazanılabilir.
Kendi kusurlarına aldırış etmediği halde kusursuz dost arayanlar dostsuz kalırlar. Kendi nefsinin kusurlarını görüp, kardeşlerinin iyi taraflarına bakan kimseler ise her dem dost kazanırlar, hem de nefret odağı olmaktan kurtulurlar. Ayrıca onların sohbetlerinden istifadeye açık hale gelirler. Kibir ve çalımla herkese tepeden bakanların karşılarında kutbu’l – aktab dahi olsa istifade etmeleri mümkün değildir. Onun için insanların kemal noktasına bakmak ve herkesi kendinden hayırlı görmek gerekir.
Hak adına haksızlık
Hak ve hakikati ortaya çıkarmak, insanlara yol gösterebilmek için konuşmak, fikirlerini serdetmek faziletli bir davranış iken, başkalarını mağlup ederek üstünlüğünü göstermek adına tartışmak da kibirli bir davranıştır ve rahmetten mahrum kalmaya sebep olur. Hele ki insanları Hakk’a davet etme görüntüsü altında böyle üstünlük arayışı içinde olmak, günah olarak kişiye yeter. Münakaşa, muhatabın bütün savunma mekanizmalarını harekete geçirir, hakkı kabul etmesine engel olur. Kibir, haset, kin, gıybet, riya, övünme, hakkı küçük görme, tahkir, kusur araştırma, inkâr, inat ve hasmının zararına sevinme gibi yığınla zarara sebebiyet verir. O yüzden haklı bir konuda bile olsa münakaşayı terk etmek, şahsi üstünlük müsabakasına dönüşen bir tartışmadan kaçınmak şarttır.
Tevazu ve mahviyeti kırıp insanı kibre sevk eden tehlikelerden biri de, gördüğü bir kısım rüya veya keşifleri anlatarak kendine pay çıkarmaktır. Bu çok ciddi bir hastalıktır. Ama daha da tehlikelisi, tevazu ve mahviyet edası içinde olanıdır. “Zayıflığımız ve aczimizden dolayı Allah bazen böyle lütfediyor” diyerek gırtlağına kadar riya ve kibrin içine batan, salih amellerini mahveden kimse, aslında bomboş bir kimsedir. Öyle olmasaydı kendinde var olduğunu düşündüğü Hakk’ın sırlarını ifşa etmezdi. Kuvvetle muhtemel ki, bu tip kimselerin elde ettikleri de istidraç (şeytanî olağandışı özellikler)den başka bir şey değildir. Çünkü Cenab -ı Hak böylelerine sırrını vermez.
İbadeti ve çokça zikri sebebiyle kendinde bir şeyler vehmetmek, başkalarını küçük ve değersiz görmek de böyledir. Kazanmak uğruna verilen çabanın kaybetmeye, baş aşağı yuvarlanmaya yol açmasına sebep olur.
Sonuç olarak, mümin, imanının gereği olarak, aciz bir kul olduğunu, kendisinin Allah’ın diğer kullarından bir üstünlüğünün olmadığını bilir. Bu bilgi onu mütevazi bir insan yapar. Dininde kemale erdikçe tevazu ve mahviyeti artar ve makbul kullar arasına katılır.
***
Neyimiz Eksilir?
Adalet ve faziletlerinden dolayı tarihe “İkinci Ömer” olarak geçen halife Ömer b. Abdülaziz rh .a . gece bir şeyler yazıyordu. Yanında da bir misafir vardı. Işık sönmek üzere idi. Misafir:
– Kalkıp ışıkla ilgileneyim, yağını koyup yenileyeyim, dedi. Halife:
– Misafire hizmet ettirmek mürüvvete yakışmaz, dedi. Misafir:
– Öyle ise hizmetçiyi kaldırayım, dedi. Halife:
– Hayır olmaz; şimdi o yeni uykuya daldı, dinlenme saatidir, dedi.
Sonra kendisi yağ kabına gitti, ışığa yağ koydu. Onun bu durumunu gören misafir:
– Ey müminlerin emiri , bu işi kendiniz yaptınız, dedi. Ömer b. Abdülaziz misafirine döndü ve şöyle dedi:
– Ömer olarak gittim, Ömer olarak döndüm, neyim eksildi ki?
***
İnsanlığın Efendisi’nin Tevazu Hali
Alemlere rahmet olan Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, o yüce makam ve haliyle birlikte muazzam bir tevazu sahibiydi. Hakk’a yakınlığı ölçüsünde halka da yakın olur, ihsan ahlâkına bürünür, etrafındaki insanların her birine ayrı bir şeref bahşederdi.
Hane-i saadetine teşrif ettiklerinde hayvanının yiyeceğini kendisi verirdi. Bazen evinin temizliğini yapardı. Yırtılan ayakkabısını tamir ederdi. Elbisesini diker ve yamardı. Koyun sağardı. Hizmetçisiyle birlikte yemek yerdi. Bazen hizmetçi yorulduğu zaman onunla birlikte buğday öğütürdü. Çarşıdan aldığı bir şeyi ailesine götürürken, bizzat kendisi taşımaktan çekinmezdi. Zengin-fakir herkesle musafaha ederdi. İlk önce kendisi selam verirdi. Kuru hurmaya bile olsa, çağırıldığı hiçbir daveti küçük görmezdi. O’nunla geçinmek çok kolaydı. Yumuşak huylu idi. Cömert tabiatlıydı. Güler yüzlüydü. Sesli olarak gülmeden yüzü tebessüm ederdi. Yüzü asık olmadan hüzünlüydü. Kendisini alçaltmadan tevazu gösterirdi. İsraf etmeden cömertlik yapardı. Kalbi çok yumuşak idi. Bütün müslümanlara karşı çok merhametliydi.
***
Benliği Temizleme Yolu
Sahabeden Urve b. Zübeyr r.a. anlatıyor:
Ömer b. Hattab r.a.’ı omuzunda su kırbası taşırken gördüm, kendisine:
– Ey müminlerin emiri , bu size uygun değil, dedim. Bana:
– Yanıma dışarıdan elçiler geldi, sözlerimizi dinleyip itaat ettiklerini söylediler. O esnada nefsime biraz kendini beğenme ve büyüklenme duygusu geldi; onu bu şekilde kırmak istedim, dedi ve kırbayı götürüp Ensar’dan ihtiyar bir kadının kabına boşalttı.
Kaynak: Semerkand dergisi,
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.