• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #646237
    Anonim

      “Tırnak’tan Sopa!”

      Günlerden Cuma… Kasaba halkı camiye akın ediyor sanki. Kendi halinde sessiz sakin dili kıpırdayarak ve titreyerek camiye doğru yol alan bir yaşlı her araba sesi duymasında irkiliyor ve yolun kenarına biraz daha çekilerek mendilini çıkartıyor…

      Cami imamı vaazda “Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu azat kimi de onu helak eder” (Müslim) hadisini okuyor. Camideki esnaftan Hamza isimli delikanlının aklına sevdiği arabası, dükkanda sattığı malları ve bedenlerini satılığa çıkarmış yabancılar geliyor. Dalıp gittiği düşüncelerden imamın “Ey müminler siz de Allah Resulune salat ederek selam verin “ ayetini okuması ile irkiliyor ve düşündüklerinden utanarak mahcup bir eda ile salavat okuyor.

      Akşam dükkanını kapatarak evine giden Hamza sofrada babasının “ne zaman evleneceksin?..” şeklindeki rutinleşmiş soru ve serzenişlerini duymuyor bile. Babası konuşurken havada uçan sineklerin vızıltılarında her zaman duyduğu seslerden farklı olarak bir ses arıyor. Hangi şarkının müziğine en çok benzediğini bulmaya çalışıyor…

      Yaşadığı kasabanın aşırı sıcak ve nemli olması sebebi ile insanların en önemli şikayet maddelerinden birisi hava sıcaklığı… Babasının bu havada açacaksın buzdolabını içerisinden hiç çıkmayacaksın” sözleri üzerine serinlemek için buzdolabının kapağını açarak içine girmeye çalıştığı çocukluk günleri aklına geliyor. Babasının düşüncesini gerçekleşmiş halde hayal edince buzdolabındaki babasından ziyade morgta yatan baba görüntüsü göz önüne geliyor. Dünya dönmüyor, sinek havada asılı kalıyor ve vızıltı yerini buz sessizliğine bırakmış. Bedeninde ölümün soğukluğunu ve serinliğini hissederek yeniden nefes almaya başlıyor babasına dönerek: “Bu havada ölülerin serin ve soğuk yerde (morg) tutulma ayrıcalıkları vardır, siz diriler terlemeye devam” diyor.

      Sabahları evinden işine arabası ile giden Hamza yolda kaz ve tavuk sürülerinin arasına dalmaktan ve onların korku ile kanat çırparak kaçmalarından büyük zevk alıyor. Ayrıca bir tutkusu daha var. Uzak komşusu Alaaddin amcaya arabası ile zarar vermek.

      Nasıl mı?

      Alaaddin amca ağzı var dişi yok bir garip adam. Vaktiyle kasabanın kabadayılarındanmış. Bir çok insanın canını yakmış şimdiki hali ise hani kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş ya aynen öyle. Bizim Hamza da çocukken onun hakkında duyduğu şeylere doğan nefretinden midir nedir bu ihtiyarla kedinin fare ile oynaması gibi oynamakta. Yolda giderken görürse arkasında veya yanında acı bir fren sesi ile durmak veya yanından tozu dumana katarak korna sesleri ile geçmek kasıtlı olarak üzerine su ve çamur sıçratmak ve akşamın ilerleyen saatlerinde onun evinin önünde korna sesleri ile rahatsızlık vermek…

      Bir sabah dükkanında Alaaddin amca için okunan salayı işitti. Hafiften ona yaptıklarına pişman olur gibi oldu ama daha sonra çocuklukta ona karşı duyduğu nefret aklına geldi. “Aslında daha fazla şeyleri hak etmişti ama az bile yaptım bakalım ahireti nasıl olur, onun cenazesine gitmek zaman israfı sayılır” dedi.

      Öğleden sonra çek tahsili için bankaya doğru arabası ile giderken yolda arabalardan müteşekkil cenaze konvoyunu gördü. Cenazeye iştirak edenlerin çoğunun komşuları olduğunu görünce “Alaaddin amca olmalı” dedi. Kasabada cenaze arabasını sollamamak adeti var idi. Cami ile mezarlık arasındaki kısa mesafede ister bildik ister bilmedik olsun her cenaze arabasına kasabalılar saygı gösterir zaten 1 tane olan kasabanın caddesinde onu sollamazlar konvoya takılarak ağır ağır giderlerdi… Hele hele içerinde yas olan cenaze evinin önünde korna çalmak ta büyük ayıplardan sayılırdı. Mecburen konvoya girdi. Ağır ilerleyen konvoyda kendisinin de bir gün öleceğini, belki de kefenlik kumaş topunun komşu manifaturacıda kendisini beklediğini düşündü. Alaaddin dayıya yaptıklarını tarih sırasına göre hızlıca zihninden taradı. Daha sonra yaptıkları ile şimdi göstermekte olduğu şekli ve adetlere dayalı saygı arasında büyük uçurumun sebeplerini düşündü. Kendi kendisine “Hey gidi Alaaddin dayı sen sağ iken sana saygı ve hürmetim ne kadardı ölümünle beni ne hallere düşürdün? Ben sana saygı gösterecek adam mı idim? Ölü halin sağ halinden daha hürmetli oldu…” dedi.

      Kasabadaki büyük aşiretlerden birinin ağası da mafya, kaçakçılık vs. işlere bulaşmış ama her defasında kanundan kaçmasını ve kurtulmasını bilen karda yürüyüp izini belli etmeyen bir karanlık insan… Kasabadaki ticaretin ana damarlarını elde tutan bu ağanın kardeşi vefat etmiş. Esnaf akın akın yas yerine gidiyor. Kasaba da ölüm ritüelleri halen kuvvetini yitirmemiş. 3-7-40 yemekleri sadaka olarak veriliyor.Ağanın bütün yemekleri ve cenaze masraflarını bedavaya getirdiği söyleniyor. Her esnaf ya dükkanından bir şeyler getiriyor veya Ağaya zarf içerisinde “yetim yeğenlerinize..” diyerekten para veriyorlar.

      Hamza da dükkanından bir büyük kutu çay kolisi alara esnaf arkadaşları ile beraber kerhen yas yerine gidiyor.

      Yemek ikramı sadaka olarak veriliyor. Hamza masaya bakıyor “bu yemekteki eti kim hediye! etti, bu domates ve salatalıklarda pazardan alınmıştan ziyade pazardan verilmiştir mutlaka diye düşündü. İnsanların hal ve hareketlerini seyretti.Gelenlerin yüzlerinde sahte bir üzüntü maskesi var idi. Neden en büyük yalanlar, maskeler ve riyakarlıklar hastalık ve ölüm ritüellerinde olur ki diye kendi kendisine sordu. Cevabını almak üzere iken önüne getirilen etli patates yemeğine gözü ilişti. Nefis kokuyordu. Eti ise öyle güzel pişmiş idi ki. Birden aklına bu yemeğin yenilip yenilemeyeceği, helallik ve haramlık durumu geldi. Rahmetlik dedesi sık sık derdi “Hamza! sakın gönülsüz getirilen suyu bile içme fayda vermez…” Kendi getirdiği çayı düşündü, pek te gönüllü getirdiği söylenemezdi. Diğer yiyeceklerin de aynı şekilde getirildiğini düşününce “ bu yemekten yenmez” dedi. Aklına cami imamının sözleri geldi o derdi ki: “Haram lokma haram serveti çeker, eğer zalimlerin ve kötü insanların sofrasına oturmak mecburiyetinde kalırsanız tam doymadan kalkınız, göstermelik bir iki lokma yiyiniz…

      Tabağı yarılamış idi kaşığı bırakmayı düşündü. Sonra kendi kendisine “ben o kadar çay getirdim yediğim yemeğin parasını ödemiş sayılırım, hem bu yemek yarım kalsa dökecekler acıkmışım da bu tabağı bitireyim” dedi. Tabağın son bir iki kaşığında ağzında çiğneyemediği, parçalayamadığı bir parça vardı. Kemikten farklı idi. Peçete ile çıkardı ve gördü ki tam kesilmiş büyükçe bir başparmak tırnağı. Bütün vücudu titrer gibi oldu. Kaşığı bıraktı. Rengi kaçmıştı. Uzun müddet dişleri kırmaya çalıştığı tırnağı ve gerilimini ağzında hissetti. Kime ne diyebilirdi ki kendi kendisine şu hükmü koydu: “İyi ve Salih insanların yemekleri karpuzun kabuğuna varıncaya kadar bitirilebilir (sünnetlenebilir) Ama kötülerin yemeği kebap ve şalgam bile olsa sonuna kadar yenmez ve katiyen bitirilmez.”

      Hayat aka aka devam ederken bizim Hamza ne zaman “Allahın sopası yoktur…” diye bir söz duysa hemen şunları söylüyordu:

      “Allahın sopası vardır, daha ağaçtan olan sopasını yemedim çok şükür ama tırnaktan sopasını az kalsın yiyecektim…”

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.