• Bu konu 32 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 34)
  • Yazar
    Yazılar
  • #787834
    Anonim

      “Kadîr-i Zülcelâl herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor…” Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip koca bir unsuru musallat eder?

      Yazar: Sorularla Risale, 29-6-2009

      Beşinci sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip koca bir unsuru musallat eder? Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümul-u kudretine nasıl muvafık düşer?

      Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur o vazifeden men edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir; ve lüzumlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır—ta birtek şer gelmesin gibi, gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler. Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette, o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde, “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir. OnDördüncü Söz

      Allah, kainattaki bir unsura yüz vazife takmış olsa, bunun doksanı hayırlı ve güzel neticeler verse, ama bir kaçı da bazı küçük zararlara vasıta olsa, o zaman, o unsurun hayrı, zararına galip olmasından, sevk ve faaliyeti gerekli olur.

      Şayet Allah, o unsuru birkaç cüzi zararından dolayı men edip, faaliyetinden geri bıraksa, o doksan faydalı ve güzel neticesi kaybolacağından, tam zararlı bir tablo ortaya çıkar. Bu ise Allah’ın rahmet ve hikmetine zıt olur.

      Mesela, yağmur unsurunu düşünelim, yağmurun yüz vazifesinin doksan dokuzu insanlığa ve mahlukata faydalı ve güzel neticeler veriyor. Geriye kalan bir kaç zarar ise, yine kendi tedbirsizlik ve dikkatsizliğimizin bir neticesidir. Sel gibi afetlerin, derenin önüne yapılan hanemize zarar vermesi, yağmurun suçu değildir. Kendi suçumuzun bir sonucudur. Kendi hatamız neticesinde selin yıktığı hanemize zarar gelmemesi için, keşke yağmur olmasa idi, ya da yağmasaydı desek, o zaman bir tek zarar gelmemek için külli bir hayır ve faydayı yok etmiş oluruz. Bu da o küçük zarara kıyaslanamayacak kadar büyük bir zarar olur.

      Onun için hikmet ve hayır, küçük zararlara bakmaz, neticede hasıl olan külli hayra bakar, ona göre yaratır.

      Allah, deprem gibi bir unsura çok hikmet ve gayeler takmıştır. Tıpkı yağmur misalindeki gibi. Ama bu depremin neticelerinde cüzi zarar ve şer gibi duran haller de vardır. Allah, cüzi şerler gelmemek için, bu unsuru hareketten men etmiyor. Eğer men etse, o zaman ona takılan çok hayırlı ve güzel neticeler gidecek ve külli şer olacak.

      Deprem, sel, yangın gibi afetler daha ziyade insanların umumi kusur ve yanlışlarına hem bir ceza, hem de terbiye hükmünde olmasından, zahiri olarak rahmet ve cemale uygun düşmüyor gibi görünüyor. Ama, altında çok rahmet ve güzellikler vardır.

      Mesela, depremde zayi olan malların sadaka yerine geçmesi, gaflet ve dalalette olanlara bir ikaz olması gibi neticeleri vardır. Aksi takdirde gafletten uyanmayan insanların ebedi hayatları tehlikede kalacaktı. İşte bunun gibi ve daha bilmediğimiz bir çok rahmet ve güzel yönleri vardır. Bunların tahakkuk etmesi o unsurun hareketine bağlıdır. O zaman Allah, neticede hasıl olacak güzellik ve hayırlar için depremin gelmesine müsaade ediyor, cüzi zararlarına bakmıyor, diye anlayabiliriz..

      #788007
      Anonim

        “Kâinat Sultanını tanıttırmak için emsâlsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb-i Umumi gibi umumi ve dehşetli âfâtı, nev-i insanın yüzüne çarparak…” cümlesini açıklar mısınız?

        Yazar: Sorularla Risale, 25-11-2009

        Kainattaki bütün olaylar ve fiiller, Allah’ın bir icraatı, bir tedbir ve iradesidir. En küçük zerre bile onun tedbir ve iradesi olmadan hareket edemezken, nasıl olur da deprem ve sel gibi külli felaketler, tesadüfe ve sebeplere havale edilebilir.

        Depremi fay hattının kırılmasına, sel felaketini suyun gelişi güzel akmasına bağlayıp, orada İlahi terbiye ve hikmetleri örtbas etmek ve o azim olayları adi sebeplere havale etmek büyük bir ahmaklıktır.

        Halbuki bütün bu bela ve musibetler, Allah’ın hem kainattaki tasarruf ve terbiyesini, hem de insanların inkar ve gafletten gelen zulümlerini tokatlayan birer İlahi ikaz ve ceza olduklarını göstermek içindir. Ama insanlar, inkar ve gaflet gözlüğü ile olaylara baktıkları için, bu ihtar ve ceza manasını göremiyorlar, bu da gafletin derin bir haletidir.

        Üstad Hazretlerinin emsalsiz kesilmeyen su ve elektrik dediği şeyler, böyle semavi ve arzi musibetlerin maddi sebepleridir.

        Mesela; Allah depremi fayın kırılması ile icat ediyor, seli yağmurun bir iki saat sağanak bir şekilde yağdırmak ile icat ediyor, gökyüzünün kızarmasını şimşek ve başka sebeplerle icat ediyor, dünya savaşını bir prensin öldürülmesi ile icat ediyor vs. Bunlar işin bahanesi ve adi bir sebebidir, hakiki anlamda bunları bize musallat eden ve tasarruf eden Allah’ın irade ve kudretidir. İşte tabiatçılar ve sebebe tapanlar bu noktayı göremedikleri için, böyle azim işleri gayet adi ve basit sebeplere dayandırıyor ve ondan biliyorlar ve küfür gafletinin en kalın bir perdesini gözlerine çekiyorlar.

        #788008
        Anonim

          “Kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı…” cümlesini açar mısınız ve bunların zelzele, fırtına ve Harb-i Umumi ile ilgisi nasıl kurulmuştur?

          Yazar: Sorularla Risale, 16-12-2009

          Cenab-ı Hakk nihayetsiz bir şefkat ve merhamet sahibi olmasından, haşa kullarına zulmetmez. Ancak insan kendisini azaba müstehak kılınca o zaman Allah-ı Zülcelal, kendisi küçük ama, zulmü ve aybı ve günahı büyük insana, zulümlü ve zulümatlı isyanından, kâinat ve külli unsurlar dediğimiz hava su, toprak vb. kızıp bunu neticesinde Cenab-ı Hakk Rablığının külli dairesinde, insanlığı uyandırmak ve dehşetli asiliğinden vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için, benzeri ve misli olmayan üç unsuru deprem, fırtına ve harb-i umumi gibi dehşetli afetlere çevirerek insanın yüzüne çarpıp, hem hikmetini, hem kudretini, hem adaletini, hem irade ve hakimiyetini pek açık bir surette gösterip, onları imtihan etmek ister.

          İşte insan bunlara bakıp ders ve ibret alması lazım gelirken, o zalim insan Cenab-ı Hakk’ın sadakatli birer abdi olan hava, su ve elektriğin bu neticelerini kendi küçücük akıllarına sığıştırmayarak derler: “Bu tabiatın işidir ve bir maddenin patlamasıyla oldu. Tesadüfen meydana geldi. Güneşin sıcaklığının elektrikle çarpmasıdır ki, Amerikada bütün makinaları durdurmuş, Kastamonu ve semasında havayı kızartmış, yangın suretini vermiş diyerek manasız laflar etmektedirler.”

          İşte gerek su, gerek hava ve gerekse elektriği Cenabı- Hakk, âdeta her birini yoktan var ederek, bunları insanların ihtiyacı için göndermektedir. Yeryüzü yağmur vasıtasıyla hayat bulmakta, yağmur yağdırılmadığı vakit hayat adeta felç olabilmektedir. Cenab-ı Hakk yağmurun dizginini bizatihi kendi elinde tutarak, istediği vakitte gönderiyor.

          Yoksa insanlar istedikleri vakit yağmur yağıyor değil. Yine Cenab-ı Hak havanın menbaını kendi kabzayı tasarrufunda tutarak bazen rüzgarı estirmez, hayatı dehşetli bir azap yerine dönderir. Ve bazen de rüzgârı estirip insana nefes aldırmaktadır. Âdeta havayı kesip insanların o nimete şükrünü hakkıyla eda etmesi için göndermemekktedir. Elektrik ise ne şarktan ne de garbtan alınmış bir madde değil. Direk Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle halk edilmektedir.

          Demek ki; her şeyin menbaı Cenab-ı Hakk’ın hazinesidir. Özellikle bunların belirtilmesi ise ehemmiyetlerinden dolayı olabilir. Veya ahir zamanda bunlar üzerinde, özellikle su ve elektrik üzerinde farklı temayüller uyanabileceği yönünde kanaatimiz mevcuttur.

          #788097
          Anonim

            “İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli İmân muhâfızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlûp olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle, en evvel oraları tokatladı ihtimâli var.” İzahı nasıl?

            Yazar: Sorularla Risale, 25-11-2009

            “Yedinci sual: Bu hadise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi neyle anlaşılıyor? Ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?”

            “Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:”

            “Biri: Hataları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.”

            “İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlûp olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle, en evvel oraları tokatladı ihtimali var. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.”(1)

            Bazı yerlerde iman hizmetinin az ya da mağlup bir şekilde bulunması, o yerlerin manen korumasız ve emniyetsiz kalmasına vesile oluyor. Nasıl sadaka belaları def edip savuşturuyor ise, en büyük sadakadan daha ehemmiyetli olan iman hizmeti, elbette manevi açıdan maddi belalara karşı bir emniyet, bir set oluyor ve bulunduğu mekan ve zemini muhafaza ediyor.

            Bunun tersini düşünecek olursak, bir beldede iman hizmeti yok ya da mağlup ise, orada doğal olarak ahlaksızlık ve imansızlık galip geliyor demektir. Bu da maddi belaların celbine sebep oluyor. O beldede manevi emniyetsizlik hakim olduğu için, belaların kapısı ardına kadar aralanmış oluyor.

            Burada mağlup olmak; izafi bir kavramdır, yani güçler dengesine bakar. İmanın küfre mağlup olması demek, orada güçler dengesinin küfürden yana gelişmesi anlamındadır; yoksa iman bütünü ile silinip yok olmuş anlamında değildir.

            Mesela; İzmir’de ekseri olarak dine karşı bir lakaytlık ve ilgisizlik hakimdir. Ama bu demek değil ki iman hiç yok ya da ilelebet böyle gidecek. Belli bir dönem manevi dengeler açısından küfür komitesi orayı üs seçip, fikrini oradan yaymaya çalışmış ve dengeleri küfrün lehine çevirince manevi bela ve tokadı kendine celp etmiş demektir. Yoksa o beldede hiç Mümin ve iman hizmeti yok demek değildir.

            Muhafız ve hamiler ise, iman hizmetinde bulunan herkestir. O zamanda imanın hizmetinde en mühim kuvvet; Risale-i Nur talebeleri olmuş ve halen de olmaktadır. Ama bu demek değildir ki başka meslek ve meşrep sahipleri bu kapsama girmezler. Her meslek ve meşrep sahibi, gücü ve kapasitesi nispetinde iman ve Kur’an’ın hamisi ve muhafızı olmuşlar ve olmaya da devam ediyorlar.

            14.sözün zeyli

            #788099
            Anonim

              “Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş, diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.” Burayı açıklar mısınız; Üstad, bu olayı nereden öğreniyor?

              Yazar: Sorularla Risale, 25-11-2009

              O dönemde en büyük iletişim aracı radyolardır. Dünyanın öbür ucu olan Amerika’daki olay, elbette ya radyo ya da gazete vasıtası ile bu tarafa akseder. Üstad Hazretlerinin haber kaynağının radyo ya da gazete olması kuvvetle muhtemeldir.

              Olayın özetini ve bize yarayacak kısmını zaten Üstad Hazretleri bize haber veriyor, geri kalan kısımları ve tafsilatı hakkında herhangi bir malumat verilmiyor.

              Burada asıl maksat; semanın küfre ve kafirlere tahammül edemeyip kızmasını ve hiddete gelmesini, adi ve basit sebeplere verip o hiddeti basitleştiriyorlar.

              İşte tabiat bataklığının içinde boğulan kafirlerin, kainatı ve içindeki olayları değerlendirmesi bu kadar pest ve adice oluyor. Deprem ve semadaki böyle büyük işleri ve hiddeti, adi ve küçük sebeplere bağlayarak oradaki azim mesajları imha ediyorlar.

              14.sözün zeyli

              #788108
              Anonim

                Allah hepinizden razı olsun kardeşlerim çok izahlarla açıklamışsınız.

                Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele(deprem) gibi vakıalar olan şu hadisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.
                Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan “Ne oluyor buna?” der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir. (Zilzal Sûresi, 1-5.)
                Şu Sure kat’iyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen da titriyor.

                #788237
                Anonim

                  “Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makinaları durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş.” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.” cümlesini izah eder misiniz?

                  Yazar: Sorularla Risale, 05-4-2010

                  On Dördüncü Sözün Zeylinde, Altıncı Sualin Tetîmmesi ve hâşiyesinde geçen:

                  O küllî İşârât-ı Rabbâniyeye ve Terbiye-i İlâhiyyeye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukâbele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.”(1)

                  “Güneşin harareti, elektrikle çarpmasıdır ki” kısmını şöyle açıklayabiliriz: Güneş üzerinde meydana gelen değişimler ve olaylar dünya ile güneş arasındaki uzayı etkilemekte, daha sonra zamanla atmosfere ulaşmakta, kimi zaman da üzerinde yaşadığımız kara parçalarına kadar erişmektedir. Güneş üzerinde gözlenen aktif bölgelerin gelişimi, bu bölgelerde ortaya çıkan güneş lekeleri, güneş patlamaları ve patlamalarla ilişkili olaylar, parçacık olayları, yüksek enerjili parçacıkları ortaya çıkaran fiziksel süreçler, geniş ölçekli manyetik alanlar, güneş çevrimleri, uzun ve kısa dönemli aktivite değişimleri, güneşin dünyayla etkileşmesine neden olan olaylardan bir kısmı olarak sıralanabilirler.

                  Düzenli olarak gözlenen bu güneş olayları yakın uzay çevremizi ve gezegenimizi nasıl etkilemektedir? Güneşle gezegenler arasında kalan bölge gezegenler arası ortam adıyla anılmaktadır. Bu ortam, çoğunlukla mükemmel bir boşluk gibi görünse de, güneş rüzgarının (güneş’ten, güneş rüzgarı şeklinde sürekli bir madde akıntısı dış uzaya doğru milyonlarca kilometreye kadar yayılmaktadır) etkisi altında oldukça çalkantılı bir bölgedir. Güneş rüzgarı gezegenler arası ortamda, saniyede 250-1000 kilometreye ulaşan hızlarda akmaktadır. Güneş yüzeyi üzerinde büyük lekeler görülmeye, güneş patlamalarının ve kütle atımlarının sayısı artmaya başladığında, güneş rüzgarının kimyasal bileşimi, yoğunluğu ve manyetik alan şiddeti artmaktadır. Gezegenler arasında akan güneş rüzgarıyla gezegenlerin manyetik alanları farklı biçimlerde etkileşmektedirler. Dünyanın manyetik alanı, bir mıknatıs çubuğunu demir tozlarının içine bıraktığımızda, bu tozların aldığı biçime benzemektedir.

                  Dünyayı sarmalayan manyetik alan çizgileri Güneş yönünde güneş rüzgarının etkisiyle bastırılmış, ters yönde ise gezegenler arası ortama doğru uzanmıştır. Bu yapı dünyamızın manyetosferini oluşturmaktadır. (Yerin çevresinde manyetosfer denilen güçlü bir manyetik alan vardır. Manyetosfer, yerden 140 km yükseklikten başlayarak dışa doğru yayılır ve yer yarıçapının yaklaşık 10 katı kadar (64.000 kilometre) bir uzaklığa ulaşır. Bu sayede güneşten salınan elektronlar ve yüksek enerjili protonları yakalar. Van Allen radyasyon kuşakları (bunlar yeri çevreleyen, eşmerkezli, sınırları kesin olarak ayrılamayan, iki kalın halka biçimindeki yüklü parçacıklar kuşağıdır) ve atmosferin üst katmanlarından iyonosfer bu yapının içerisinde yer almaktadır. Güneşten gelen X- ışınlarının ve bazı ışınımların neden olduğu foto iyonizâsyon sürekli olarak bu katmanda serbest elektronlar yaratmaktadır. Öte yandan dünyanın manyetik alanı güneş rüzgarının manyetik alanının, yoğunluğunun ve hızının artışlarına da duyarlıdır. Güneş rüzgarında ki bu değişimlerde güneş aktivitesinin değişimlerine bağlıdır. Güneş rüzgarı, manyetosfere taşıdığı enerjiyle buradaki iyon ve elektronların gizil güçlerini arttırmaktadır. Hızlanan bu parçacıklar, dünya atmosferine kutup bölgelerine yakın yerlerden girmektedir. Demek ki, bu ışık olaylarının kutuplarda olmasının nedeni, güneş rüzgarlarınca taşınan yüklü parçacıkların, yerin manyetik alanı tarafından kutuplara doğru iletilmesidir.

                  Görüldüğü gibi, manyetosfer dinamik bir yapıya sahiptir. Güneşten gelen güneş rüzgarıyla enerji kazanan manyetosferin içerisinde dinamizmi harekete geçiren süreçler başlamaktadır. Bu sürecin dünya da gözlenen sonucu manyetik fırtınalardır. Ayrıca güneş aktivitesinin değişimine bağımlı olarak kutup ışıması ve proton olayları da gözlenen sonuçlardandır. Atmosferin ince ve yüksek bu katmanındaki atom ve moleküllere çarpan hızlanmış parçacıklar buradaki gazların farklı renklerde parlamasına yol açmaktadır. Kutup ışımaları, genellikle 60° ile 80° enlemleri arasında görülmektedirler. Manyetik fırtına eğer çok şiddetli ise, kutup ışımasının ekvatora kadar da uzandığı görülmüştür. 1909 yılında meydana gelen çok şiddetli bir fırtına sırasında, jeomanyetik ekvatorda yer alan Singapur’da bile kutup ışıması izlenmiştir. Görüldüğü gibi kutup ışıması ve izlenmesi insana keyif veren güzel bir doğa olayıdır, ama şunu da unutmamak gerekir ki atmosferdeki bu değişiklikler teknolojik sistemlerimizde büyük hasarlara yol açabilmektedir. Uçuşların ve haberleşmenin devre dışı kalmasına, suni uyduların devrelerinin yüklenmesine ve dünya üzerindeki elektrik şebekelerine etkisi olabilmektedir. Güneş’in ışıma gücündeki değişimler, dünyanın havasını ve iklimini oluşturan nedenleri de etkileyebilir.

                  Jeomagnetik Fırtınalar: Her büyük güneş patlamasının ya da kütle atımının ardından güneş maddesi ve beraberindeki manyetik alanı yavaş hareket eden bir bulut gibi 1 ile 4 gün içerisinde dünyaya gelmektedir. Bu yüklü plazma dünya atmosferine çarparak jeomanyetik fırtınayı başlatmaktadır. Dünya üzerindeki manyetik alanda, birdenbire olağanüstü bir değişim gözlenir. Jeomanyetik fırtına süresince güneş rüzgarının enerjisinin bir kısmı manyetosfere iletilmiştir. Manyetosferin enerjisindeki bu artış güneş rüzgarının geliş doğrultusuna ve şiddetine bağlı olarak dünyanın manyetik alanındaki gözlenen âni değişimlere yol açmaktadır.

                  Uzun mesafeler arasında kullanılan haberleşme sistemlerinin büyük çoğunluğu radyo sinyallerini yansıtmak için iyonosferi kullanmaktadır. Radyo haberleşmeleri iyonosferde meydana gelen fırtınalardan bütün enlemlerde etkilenmektedir. Böyle bir durumda radyo frekanslarının bir bölümü iyonosferde soğurulmakta diğer bir bölümü de yansımaktadır. Bunun sonucunda radyo sinyalleri hiç beklenmedik doğrultularda yayılmakta veya şiddetleri hızlı bir biçimde bir azalıp bir artmaktadır. Bu olaylara neden olan güneş aktivitesinden en çok etkilenen gruplar kıtalar arası radyo yayını yapan radyolar, kıyı ile haberleşen gemiler, havaalanları ile haberleşen uçaklar ve amatör radyocular ve uydu operatörleridir. Askeri erken uyarı sistemleri de güneş aktivitesinden etkilenmektedir. Uzun mesâfeli füzelerin fırlatılıp yönlendirilmesinde kullanılan radarlarda da iyonosferden yararlanılmaktadır. Manyetik fırtınalar sırasında ortaya çıkan parazitten bu sistemler çok etkilenmektedir. Denizaltıların manyetik özelliklerini algılayarak bunların yerlerini belirleyen sistemler vardır. Denizaltılardan gelen bu sinyallerin algılanması da jeomanyetik fırtınalar sırasında bozulmaktadır.

                  Bir başka örnek de Mart 1989′ da gerçekleşmiştir. Amerikan donanmasına ait dört uydu, büyük jeomanyetik fırtınanın etkisi altında bir hafta süreyle servis dışı kalmıştır. İlerleyen teknoloji uzay araçlarında kullanılan parçaların daha küçük imâl edilmesini sağlamaktadır. Bu durum uygun koşulların yanı sıra uygun olmayan koşullar da getirmektedir. Git gide küçülen bu parçalar güneşten gelen enerji yüklü parçacıklardan daha çok etkilenmektedir. Bu parçacıklar uydulara yerleştirilmiş bilgisayarlardaki mikro yongalarda tahribatlar yaparak bilgisayarların yazılımlarında komutların değişmesine yol açabilmektedir. Uyduların bulunduğu yörünge yüksekliklerinde iyonların ve elektronların hem sayısı, hem de enerjileri jeomagnetik fırtınalar sırasında artmaktadır. Uydu bu enerji yüklü ortamdan geçerken yüksek oranda elektrik yüklü parçacık yağmuru etkisi altında kalır ve bu elektrik yüklü parçacıklar uzay aracının farklı bölümlerinde diferansiyel elektrik yüklenmesine neden olmaktadırlar. Bunun sonucu bu bölümler arasında meydana gelen elektrik boşalmaları uydunun değişik parçalarında arklara yol açarak buralarda tahribatlara neden olabilmektedir.

                  Uzun mesafelere elektrik dağıtan taşıyıcı elektrik hatlarının civarında hareket eden manyetik alanlar oluşursa, bu iletkenlerin içerisindeki elektrik akımı indüklenmektedir. Jeomanyetik fırtınalar bu olayın büyük ölçüde gerçekleşmesine neden olmaktadır. Elektrik dağıtım kuruluşları, dağıtım sırasında tüketicilerine çok uzun iletim hatlarından alternatif akım göndermektedirler. Bu hatlarda jeomanyetik fırtınalar sırasında şebekeye zarar veren doğru akımlar meydana gelmektedir. Böyle bir nedenden dolayı 13 Mart 1989 Quebec, Kuzey Doğu Amerika ve İsveç’ de uzun süreli elektrik kesintileri yaşanmıştır. Dünyanın bu bölgelerinde elektrik dağıtım firmaları jeomanyetik fırtına alarmlarını sürekli izleyerek olabilecek arızaları en aza indirmeye çalışmaktadırlar.

                  (1) bk. Sözler, On Dördüncü Söz’ün Zeyli.
                  KAYNAKLAR:
                  Bu yazının hazırlanmasında, Ali Kuşcu Astronomi Topluluğu’nun web sayfasından faydalanılmıştır.

                  #788326
                  Anonim

                    “Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev’iyenin ünvanları bulunan ve âdetullah namıyla yad edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti ircâ eder…” izah eder misiniz?

                    Yazar: Sorularla Risale, 15-10-2010

                    Allah, kainatta adetullah kanunları ile iş görüyor. Yani ezeli iradesi ile her şeyi bir kanun tahtında tedbir ve idare ediyor. Ve bu kanunlar sabit ve daimidirler. Allah bu kanunları değiştirip bozmuyor. Böyle olunca, her zaman aynı kanun, aynı netice ile sürekli beraber bulunuyor. Elma sürekli elma ağacı ile geliyor. Yumurta tavuk vasıtası ile gönderiliyor ve hakeza.
                    Kanun ile neticeyi sürekli beraber gören ruhsuz maddeci felsefe, neticeyi o kanundan bilmeye başlıyor. Yani elmayı elma ağacından, yumurtayı tavuktan zannediyor. Allah belki yumurtayı tavuk aracılığı ile göndermeyi kanun ve prensip edinmiş olabilir, ama icat ve yaratma noktasında yumurtayı tavuğa vermek ahmaklığın en şiddetlisidir.
                    Bugünkü fen ve felsefe, kainatta cari olan kanunlara bir isim takıp, her şeyin çekip çevirenini ve yaratanını bu kanunlardan bilip, her sanatı bu kanunlara irca etmesi tam bir cehalettir. Üstad’ın burada kast ettiği mana budur. Yani kanunların varlığını hissedip ona bir isim takmak ile her şey çözülüp izah edilmiş olmuyor.
                    Kainattaki bütün fiilleri ve olayları bu hayali kanunlara vermek ve onların icadı nazarı ile bakmak safsatadır.
                    Halbuki kainatta cari olan kanunlar Allah’ın her şeyi kuşatan ezeli iradesinin bir cilvesi bir tecellisidir. “Hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti kanunlara ircâ eder,” cümlesinde ise, Allah’ın insanları terbiye ve ıslah için verdiği deprem, sel, afet, gibi bir takım hadiseleri kanunlara verip oradan ıslah ve terbiye unsurlarını görmemek ne denli bir cehalettir, denmek isteniyor. Yani Allah’ın kainattaki terbiye ve idaresini kanunlara irca etmek, yani onlardan bilmek ne kadar ahmakça bir harekettir. Mesela depremi fay hattının kırılması olarak izah edip, arkasındaki Rububiyeti görmemek buna bir örnektir. Halbuki deprem fay hattının kırılması sebebi ile Allah’ın iradesi ile vuku bulan bir hadisedir.

                    #788559
                    Anonim

                      “بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

                      اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا الخ ”

                      “Şu Sûre kat’iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.”
                      Zeyle konu olan Zilzal Sûresine göre küre-i arzın hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olmasını nasıl anlamamız gerektiğini kısaca açıklar mısınız?

                      Bu sure, yeryüzünün kıyamette şiddetle sarsılacağından bahsettiği için bu ismi almıştır. “Zelzele” adıyla da anılmaktadır. Ayetlerin mealleri şöyledir:
                      Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman, (1-3)
                      İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır. (4)
                      Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir. (5)
                      O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. (6)
                      Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görecektir. (7)
                      Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onu görecektir. (
                      Yirmi Beşinci Sözde Kur’an tarif edilirken şu ifadeye de yer verilir:
                      “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi…”
                      Kur’an Allah kelamıdır. İnsanın manen terbiyesi ve rızaya ermiş bir cennet ehli olması için gerekli bütün esasları ihtiva eder. Bunun yanında, kâinat kitabının nasıl okunacağını, onda cereyan eden hadiselerin de nasıl değerlendirmeleri gerektiğini ders verir. İşte bu hadiselerin bir bölümü de musibetler ve felaketlerdir. Nitekim, Zilzal Sûresi kâinatın büyük zelzelesi olan kıyametten bahsederken küçük zelzeleleri de hatıra getirmiş olur.
                      Kur’an ayetleri insana doğru yolu bulmasında bir delil olduğu gibi, kâinatta sergilenen ve tekvini ayetler denilen ikinci tür ayetler de yine insana Rabbini bildirir, isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini ders verir. Kur’an-ı Kerim her iki tür İlâhî ayetleri de fasl etmiş, insanlara açıklamıştır. İşte bu ayetlerden biri de zelzele hadisesidir. Bu On Dördüncü Sözün tamamı bir yönüyle bu ayetin manevi bir tefsiri özelliğini taşımaktadır.
                      “Küre-i arzın hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar” olmasına gelince: Dünya, kendi iradesiyle değil Allah’ın irade ve kudretiyle hareket ettiği gibi, onda vuku bulan zelzele hadisesi de yine Allah’ın dilemesiyledir. Dünyanın, Nuh Tufanında,
                      “Ve: ‘Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!’ denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi.” (Hud Suresi, 44)
                      ayet-i kerimesinde haber verilen İlâhî hitap üzerine suyunu yutması gibi, zelzele ile belli beldeleri sarsması da Allah’ın emri ve kudretiyledir. Küremizin bu emre muhatap olması “vahiy veya ilham” şeklinde ifade edilmiştir.

                      alaaddin başar.

                      #788560
                      Anonim

                        Dördüncü Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaret-üz zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah nasıl müsaade eder?
                        Yine manevî canibden elcevab: Bu mes’ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader’e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

                        وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً Yani: “Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”
                        Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.”
                        a. Cevapta geçen ayetin tefsiri hakkında kısa bir bilgi verebilir misiniz?
                        b. Bu meselenin sırr-ı kader ile münasebeti nedir?
                        c. Musibet ile, İlâhî ceza arasında ne fark vardır?
                        d. Bu imtihan dünyasında hakikatlerin perdeli olması gerektiği ifade ediliyor. Bu konuyu biraz açar mısınız? Müşrikler Resulullah’ı (asm) evlatları gibi tanıyorlardı deniliyor. Böyle olmakla beraber isyan edip iman etmediler.

                        a- وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً Yani: “Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” Enfâl Sûresi, 25
                        Ayet-i kerimede geçen “fitne” kelimesi, bela ve musibet manasına gelmekte ise de, buna toplumu saran fitneler sebep olur. Bu fitnelerin çok şubeleri olmakla birlikte, genellikle şu beş kaynaktan beslenir:
                        İmanın yerine küfrün, adaletin yerine zulmün, edebin yerine iffetsizliğin, muhabbetin yerine düşmanlığın, birlik ve beraberliğin yerine bölünmenin ve ihtilafın geçmesi.
                        Bunların zararı ferdî kalmaz, bütün insanlara dokunur.
                        Hadis-i şerifte bir geminin dibini delen kişiden söz edilir. Onun zararı sadece kendine ve ona yardım edenlere değil, bu hali görüp de müdahale etmeyene, hatta durumdan hiç haberi olmayana da dokunur.
                        Tefsirlerde, “Fitne-i amme, yalnız gerçek suçluların değil, onlara müdahale etmeyen, aldırmayan gafillerin de cezasıdır.” buyrulur.
                        O halde ayet-i kerimede nazara verilen korkma ve sakınma meselesini nasıl anlayacağız?
                        Bu gibi manevi tahribatlara karşı müslümana düşen görev, öncelikle bu tehlikelerden kendini korumak, yani iman, salahat, takva, ahlâk, adalet, muhabbet ve ittifak çizgisinde bir hayat geçirmek için nefsiyle manevi mücahede etmektir. Bu cihatta başarılı olanlar, başkalarını da bu müspet çizgiye çekmek ve uygun şekilde ikaz etmekle görevlidirler. Bilindiği gibi, “münkerden nehiy” , yani kötülüklerden sakındırmak da farz-ı kifayedir. Bunu yerine getiren kimselerin başarıya ulaşmaları halinde toplum, o fitneden kurtulurlar. Azınlıkta kalıp başarısız olmaları halinde ise, fitne yine gelir, ama bunların uğradıkları zararlar sadaka hükmüne geçer, fitneye sebep olanların ise azapları artar.

                        b- Kader Risalesinin Üçüncü Mebhasında her şeyin kader ile taktir edildiği ve kadere iman edenin kederden emin olacağı izah edilerek, “Kaderin her şeyi güzeldir.” hükmünün bir bakıma izahı yapılır.
                        İnsanın bütün organlarının yerleri, şekilleri, görevleri, büyüklükleri ve sair özellikleri hep kader ile takdir edilmişlerdir ve hepsi de güzeldir. Keza, bizi kuşatan âlemin de, havadan sudan, güneşe aya kadar bütün birimleri en faydalı ve hikmetli şekilde takdir edilmişlerdir. Aynen bunun gibi, insanların başına gelen hadiseler, tabi tutuldukları farklı imtihan şekilleri, uğradıkları musibetler de yine kader ile takdir edilmiştir. Bunların sırlarını anlamaktan aciz olduğumuzu ders vermek üzere Kur’an-ı Kerimde . Musa ile il Hazreti Musa (as.) ile Hz. Hızır’ın seyahatlerine yer verilir. Bir büyük peygamberin dahi vakıf olamadığı bu ince sırları anlamamızın mümkün olmayacağı ders verilir.
                        Yine başka risalelerde, güzellik iki bölümde incelenir: Hüsn-ü bizzat, hüsn-ü bilgayr. Bir şey ya zatında güzeldir, sıhhat gibi; yahut neticeleri itibariyle güzeldir, hastalık gibi. Bizzat güzel olanları herkes rahatlıkla bilir, ama neticesi itibariyle güzelleri bilmenin çok zor olduğu, sözünü ettiğimiz kıssa ile çok güzel ders verilir.

                        c- Bir önceki soruda bu konuya değinilmişti. Her musibet bir kahır tecellisi değildir. Neticesi güzel olan bir çok musibetler vardır; Allah’ın has kullarının derecesini artırmak, günahkâr kullarının da hatalarına kefaret olmak üzere takdir edilen musibetler gibi.

                        d- “İmtihan ve teklif gereği hakikatlar perdeli kalıyorlar.
                        Bilindiği gibi iman gayb için söz konusudur. Sırr-ı teklif gereği Cenâb-ı Hakkın, ne zatı, ne melekleri, ne de ahiret yurdu burada görülmez. Peygamberlerin zatları görünseler bile risalet görevi yine gayba girer. Kitapların da yazıldıkları kağıtlar görünürler ama, onların Allah’ın kelamı olmaları gaybdır.
                        Müşriklerin Allah Resulünün (asm.) yakinen tanımaları kendisine Muhammed-ül Emin demeleri iman etmelerine yetmemiştir. Nitekim, mucizeler çok açık olmakla birlikte onlar bile iman için zorlayıcı olmamış, çoğu kimse birçok mucizeye şahit olduğu halde onlara sihir diyerek yine inanmamışlardır.
                        Hissiyat akla galip geldiğinde insan bile bile yanlış yola girebilir. Basit bir meseleyi haysiyet meselesi yapan kişi, muhatabını öldürdüğünde yıllarca hapishanede çile çekeceğini çok iyi bildiği halde, bu bilgi onun katil olmasını önleyemiyor.
                        Öte yandan, işlenen günahlar kalbi karartarak öyle bir noktaya gelinir ki, Üstadın ifadesiyle o kalbin “hayır ve salahı kabule liyakatı kalmaz.” Böyle birisine ne kadar keramet, hatta mucize gösterilse kalpteki o karanlık, hakikatin görünmesine engel olur.

                        Alaaddin başar.

                        #788570
                        Anonim

                          Allah razi olsun KARDEŞLERİM İnŞ…

                          #788604
                          Anonim

                            Deprem ve diğer afetler insanların günahlarıyla alakalıdır diyebilir miyiz? Veya bazen hiç bir alakası dahi olmayabilir mi? Risaleler zaviyesinden bakar mısınız?

                            Yazar: Sorularla Risale, 17-2-2011

                            Evvela; kainattaki küçük bir yaprağın kımıldaması bile bir ismin riyasetinde ve eşliğinde cereyan ediyor. Eşyanın hakikati Allah’ın isimlerinin tecellisinden ibarettir. Diğer bütün maddi kalıp ve formatlar o tecellilerin elbise ve ambalajları hükmündedir.
                            İkincisi, Allah’ın isimleri, hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp, fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açıyorsa, -temsilde hata olmasın- Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.
                            Mesela, Allah’ın Şafi ismi kendi mana ve hükmünü gösterip icra etmek için nasıl hastalığı iktiza ediyor ise, Rezzak ismi de açlığı ister. Muhyi ismi hayatı iktiza ederken, Mümit ismi ölümü ve ölüme aracı olan vesileleri ister. Trafik kazasının arkasında, sair isimlerle beraber Mümit ismi tecelli edip hükmünü gösteriyor.
                            Üçüncüsü, Risalelerde bu konu şöyle dile getiriliyor:

                            “Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:”
                            “Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. Ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında, tecelliyât-ı celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhafaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur.”(1)

                            Dördüncüsü, bütün bela ve musibetler Allah’ın hem kainattaki tasarruf ve terbiyesini göstermektedir hem de insanların inkar ve gafletten gelen zulümlerini tokatlayan İlahi birer ikaz ve cezadırlar. Ama insanlar inkar ve gaflet gözlüğü ile olaylara baktıkları için, bu ihtar ve ceza manasını göremiyorlar. Bu da gafletin derin bir haletidir. Yalnız, bu musibetleri sadece insanların gaflet ve günahına hasretmek dar bir bakış açısı olur. Nitekim birinci ve ikinci maddelerde farklı nedenlere işaret edilmiştir.
                            Özetle; felaketleri ve güzellikleri sadece amele ve amelsizliğe indirgemek ve sadece ondan ibaret görmek doğru bir yaklaşım olmaz.. Hatta bazen ehli küfür gayet rahat yaşar ve öyle ölür. Bazen de ehli iman gayet sıkıntı çeker ve öyle vefat eder. Demek musibet ve sıkıntıların yegane sebep ve gerekçesi, amel ve amelsizlik değildir. Amel ve amelsizlik çok gerekçe ve hikmetlerinden birisidir, demek daha makul olur.

                            #788762
                            Anonim

                              “Musibet ve şerler ise, Saltanat-ı Rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz’î neticeleri olmasından,..” cümlesinin geçtiği yeri izah eder misiniz?

                              Yazar: Sorularla Risale, 05-10-2009

                              “Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz’î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz’î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz’î neticeleri dahi halk eder. Fakat o cüz’î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile, musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz’î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır.”(1)

                              Büyük bir hayrı doğuran kanunun, bazı cüzi şerleri ve zararları da olabilir.

                              Mesela; yağmurun yağdırılması kanunu büyük ve külli hayrı doğuran bir kanundur. Bu kanun sayesinde sayısız canlı besleniyor ve hayatlarını bu kanun sayesinde idame ettiriyor. Ama aynı yağmurdan bazıları dikkatsizliği yüzünden zarar görüyor. Şimdi yağmur kanunu oran olarak yüzde doksan dokuz hayır ve güzeldir. Yüzde biri de zahiren şer ve çirkin gibi duruyor.

                              Allah şayet diğer isimlerini hesaba katmadan, sadece şefkat ve cemal isminin gereği için, o yüzde bir şer gelmesin diye bu kanunu kaldırsa, o zaman yüzde doksan dokuz güzellikler ve hayırlar yok olacak, daha büyük bir zarar ve çirkinlik meydana çıkacak ve diğer isimleri de kendi mana ve tecellilerini ifade edemeyecek. Öyle ise Allah, bu külli hayır ve güzelliklere vesile olan kanunun devamına müsaade edecek ve cüzi şer ve zararları da başka türlü telafi edecek. Yani kainatın genel kanun ve sisteminden mağdur olanları özel ilgi ve hususi şefkati ile memnun edip, o cüzi zararları telef ediyor.

                              Mesela; dikkatsizliği yüzünden derenin ağzına ev yapan bir adam yağmurdan zarar görmüş ise, malı sadaka, canı şehit olur ya da farklı hususi tecellileri ile ona yardımda bulunur. Ama genel yağmur kaidesini asla bozup değiştirmez. Bu misali diğer sahalara da tatbik edebiliriz.

                              (1) bk. Şualar, İkinci Şua Üçüncü Makam.

                              #788763
                              Anonim

                                konunun iyi anlaşılmasına ,inşaallah faydalı olmuştur.

                                bu konuda hazırladığımız çalışma bu kadar…

                                isteyen,istediği forma ekleyebilir..

                                çıktısını alıp dağıtabilir..

                                isim vermesine gerek yoktur.

                                bizi bilmelerine gerek yoktur,yeter ki ilmi alsınlar,istifade etsinler.

                                çalışma bizden tesir ve tevfik Allah dan.

                                #789946
                                Anonim
                                  KUL AZMAYINCA ALLAH YAZMAZ


                                  ÖNSÖZ

                                  Son zamanlarda felâketlerle, felâketlerin verdiği acı ve ızdıraplarla dolu günler geçiriyoruz. Her gün çeşit çeşit âfet, felâket ve musibetler eksik olmuyor. Sıkıntılar, üzüntüler sürüp gidiyor. Her an yangın, sel deprem, rüzgâr, çığ, hortum, hastalık ve trafik kazaları ile sarsılıyoruz. Bütün bunların olumsuz etkileri de, insanımızı çileden çıkarıyor, sterse sokuyor, bunalıma itiyor. Arkasından da intiharlar geliyor, cinayetler takip ediyor. İnsanoğlu, cahiliye devrinde diri diri toprağa çocuğunu gömen insanı geçti. Her gün yavrularını doğrayanların, eşini öldürenlerin olmadığı haber programları izleyemez hale geldik.toplu katliamlar güncelleşti.
                                  Mevsimlerde, iklimlerde düzensizlik var. Bir yanda kuraklık, bir yanda her şeyi silip süpüren seller… Afetlerden, zarar görmeyen ülke yok. Birçok insan hayatını kaybediyor, maddi zara ölçülemiyor.
                                  Durup dururken yanardağ püskürüyor. Her ülkede terör sürekli bir tehlike… İnsanlara büyük acılar yaşatıyor. Tedbir alınmıyor. İnsanlar, çare aramaması karşısında sadece “Kahrolsun” demekle ve dişini sıkmakla yetiniyor. Çünkü ona : “Aman bunlara sabret, yoksa önünde irtica tehlikesi var”, “öcü var” deniliyor. Gündeme gelmesi istenmeyen birçok şey böyle örtbas ediliyor.
                                  İslâm âlemi ve Müslümanların hali perişan, yürekler acısı. Allah, düşmanları onlara musallat etmiş, düpedüz katlediliyorlar. Ödemedikleri bedelin cezasını çekiyorlar. Samimi Müslüman olamamanın acısını hissediyorlar. Felâket üstüne felâket… her biri için böylesi görülmedi demekten kendimizi alamıyoruz. Rahmet olması gereken şeyler, zahmet oluyor, şaşıp kalıyoruz.
                                  Tarihe bakıyoruz. İsyan, inkâr, ahlâksızlık, hep felâketlerin davetçisi olmuş… Adem (s.a.), Allah’a isyan ettiği için cennetten kovulmuş, şeytan, Allah’a itaat etmediği için lânetlenmiş, melek aziz olmuş, Musa kurtulurken, Firavun cezalandırılmış, Nuh’a inananlar kurtulurken, inkâr edenler suda boğulmuş, uğrunda hicret eden Ashab-ı Kehfi, Cenab-ı Allah yüzlerce yıl korumuş, yakması gereken ateş, İbrahim Peygamberi yakmamış, ama Pompe halkını kasıp kavurmuş. Vezüv yanardağı onları yakmak için kudurmuş… Kaçanları kabaran deniz toplayıp getirmiş.
                                  İnsanlık tarihi, ömrünü tamamlamış, dinlerin ideolojilerin, millet, devlet ve medeniyetlerin yok olmuş hikayeleriyle doludur.
                                  Adem aleyhisselamdan bugüne, ahlâksızlıkta ileri gitmiş ve Allah’a isyan etmiş n9ice nice insan toplulukları, çeşit çeşit felâketlerle cezalandırılmışlardır.
                                  Şuanda insanlık bir talihsiz dönem daha yaşıyor, insanı insan yapan değerlerin birer birer yok oluşunun ızdırabını çekiyor. Bozulma, yozlaşma, hissedilir biçimde artmıştır. Utanç verici, tiksinti verici örnekler, günlük alışkanlıklar haline gelmiştir.
                                  İnsanlık, kendi eliyle yaptığına tapacak kadar alçalmış, hakim olması, düzen vermesi gereken şeylere mahkum olmuştur. Bazı topluluklar çekirgeye, ineğe, Fareye, şeytana hatta tenasül organına tapacak kadar alçalmış ve sapıtmıştır. İnsanlar kendilerini yaratan Allah’a tapmayı unutmuştur. Kula kul, maddeye esir olmuştur. Hele son zamanlardaki teknolojik gelişmelerin arasında kaybolmuş, nimete şükrü unutup, çılgınlığın zirvesine tırmanarak, yok olan toplumların çizgisine gelmiştir.
                                  Biz de son iki asırdan beri yanlışlıkların aksaklıkların ve insanı insan yapan değerlerin birer birer yok oluşunun ızdırabını çekiyoruz.
                                  Zaman geçtikçe, teknolojik alanda ilerleme kaydettikçe insanlık, ahlâki ve insani alanda gerilemektedir. Bugün bütün dünya da her alanda bozulma yozlaşma hissedilir bir şekilde artmıştır. Utanç verici, tiksinti ve dehşet verici örnekler, günlük alışkanlıklar, günlük olaylar haline gelmiştir.
                                  Bu musibetlerden önce, insanlık en büyük musibete uğramıştır. O da dinine gelen musibettir. Dinsizlik musibetidir. Allah’ı tanımama musibetidir. Onun için dünya güzelliklerinden mahrumdur. Daha sonra da ahiret güzelliklerinden mahrum olacaktır. Ebedi saadetten mahrum kalacaktır.
                                  Unutmayalım, birçok musibet, yaptıklarımızın cezası olurken, bazıları ilâhi ihtardır, ikazdır, uyarıdır. Bir kısım felâketlerde insanın günahlarına kefarettir. Bir kısmı, insanlardaki gafleti giderir, insana, insan olmanın aczini, zaafını hatırlatır ve insanı Allah’a yakınlaştırıverir.
                                  Hz. Peygamber : “Musibetler, yüzlerin karardığı Kıyamet gününde, sahibin yüzünü ağartır” buyurur. Demek ki, değerlendirilir ve ders alınırsa, musibetler kurtuluşumuza vesile olacaktır. Kim ki, başına gelen belâlara sabreder, isyan ve şikayet etmezse, musibet, zahmet karşılığı rahmet olacaktır.
                                  Hz. Peygamber hasta iken ona:
                                  Ey Allah’ın Rasûlü! Hangi insanlar en çok belâ çekerler?
                                  Hz. Peygamber (s.a.) :
                                  Peygamberler.
                                  Sonra kimler, derler?
                                  Sonra Salihler. Bazen onlar öyle olur ki giyecek elbiseden başka bir şey bulamazlar. Onlar, sizin bollukla sevindiğiniz gibi yoksullukla sevinirler. (K.Sitte:17/561) cevabını verir.
                                  Adam hiç hastalanmamış. Hanımı : “Allah belâyı, sevdiği kula verir, senin başın bile ağrımıyor. Haydi Peygambere gidelim, ben senden boşanacağım.” Demiş. Giderlerken adamın ayağı kayar, ayağı kırılır. Kadın “Dön geri” der, sırtına alır, eve getirir.
                                  Dikkat edelim. Cenab-ı Allah bizi her şeyle; varlıkla da yoklukla da, sağlıkla da hastalıkla da imtihan eder.
                                  Kur’an’da bildirilir:
                                  Bakara:155 “And olsun ki, sizi biraz korku ve açlık, mallardan candan biraz azaltma ile sizi deneriz. Ey Peygamber! Sabredenleri müjdele.”
                                  Al-i İmran:186 “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz.”
                                  Ankebut:2 “İnsanlar imtihana çekilmeden, sadece iman ettik, demeleriyle bırakılı vereceklerini sandılar.”
                                  Ankebut:4 “Yoksa kötülükleri yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sandılar ne kadar yanlış düşünüyorlar.”
                                  Olayları değerlendirirken, başına bir felâket geleni, lânetli kimse kabul etmemek gerekir.
                                  Başına bir belâ gelmeyene de Allah’ın sevgili kulu olarak çekmiştir.
                                  Diğer yandan, başımıza gelenlerden ders almalıyız, yorum yapmalıyız. Allah’tan gelene şükretmeliyiz, sabretmeliyiz.
                                  Bazılarımız var ki, duyuyor veya okuyor. “Ben şunu yaptım. Şunu okudum. İyileşmedim, şöyle olmadı” diyor. Bu yanlış. Bizim yaptığımızın tesirinin ne yönde olduğunu bilemeyiz. Belki Allah o yüzden daha büyük belâları def etti bizden. Belki o yüzden günahlarımızı bağışlayacak, onu bilemeyiz.


                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 34)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.