• Bu konu 15 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 16 ile 17 arası (toplam 17)
  • Yazar
    Yazılar
  • #783691
    Anonim

      Sonuç

      Gerek rasyonalizm (apriorizm), gerek ampirisizm determiniz üzerine kuruludur. İkisi de aynı yanılgıya dayanır: sebep ve sonucun birbirine rasyonel yasalarla veya zorunlu olan tabiat kanunlarıyla bağlı olduğunu zannetmek.

      Sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin ne rasyonel, ne de zorunlu olduğunu farkeden bazı materyalist filozoflar, korkudan titrediler. Çünkü, rasyonel ve zorunlu yasalar yoksa, bu, gelecek için bir güvence de yok demektir. Yarın herşey olabilir.

      Evrende bir düzen olduğunu herkes görmektedir. Fakat bu çoğunlukla illiyet olarak yorumlanır. Russell gibi bazı filozoflar, evrende görünen sebep ile sonuç arasındaki ilişkilerin hiçbirinin rasyonel ve zorunlu olmadığını anladılar. Meselâ, bugüne kadar “su bitkiyi büyüttü,” fakat yarın bunun garantisi yok dediler. Çünkü suyun hayatı yoktur: bitkiyi büyütebilecek hiçbir özelliği yoktur. Yani, bu, bitkiye hayat vermesini zorunlu kılacak hiçbir sebebe sahip değildir.

      Vahyi dinlemeyen bir adam olarak Russell, yarın güneşin doğması için hiçbir sebep yoktur, doğmayabilir de, garantisi yoktur der. Oysa, vahyi dinlemeyenler için yarın güneşin doğacağından emin olmaları önemlidir. Çünkü, böyle biri güneşi hayatın kaynağı olarak görür. Bu kaynağın yok olmamasına muhtaçtır. Bu durumdaki birinin determinizme inanması kaçınılmazdır. Yaratıcıyı kabul elmeyen bir kişi, sebeplerin-her nasılsa sonuçları yaralma kudretine sahip olduklarını kabul etmek zorundadır. Eğer bu konumdaki biri determinizmin ve nedenselligin temelsiz olduğunu anlarsa, tutunacagı hiçbir şey kalmayacak; gelecekte ne olacağına dair korkular içinde yaşamaya mecbur olacaktır.

      Meselâ, hayat için güneşin zorunlu olduğunu düşünen Russell, güneşin kesin olarak hayatı verme garantisini içinde taşımadığını farkedince gerçekten korkmuştu. Bunları yazar Russell: “Evcil hayvanlar, genellikle onları besleyen kişiyi gördüklerinde yiyecek beklerler. Bütün bu… tekdüzelik beklentilerinin, bizi yanlış yere götürme istidadı taşıdıklarını biliriz. Tavuğu hayatı boyunca her gün besleyen adam, en sonunda boynunu kopartır…” Russell şunu da ekler: “Bize yanaşan en iyi arkadaşımızı gördüğümüzde, onun bedeninin en kötü düşmanımızın veya hepten yabancı birinin dimağını barındırıyor olmadığını farzetmek için hiçbir gerekçemiz olmayacaktır.”

      Bu insanlara bu cümleleri söylettiren, onların sebeplere tapma tavırlarıdır. Sebeplere tapmak, burada sebeplere yaratma kudreti atfetme, yani sebepleri etken görme anlamında kullanılmaktadır. Sonucun elde edilmesinde sebebin etken faktör olduğunu zanneden kişi. sonucu sebeplerden beklemek zorundadır. Sebepleri ilahlaştırmak zorundadır. Fakat, aciz, şuursuz sebepler onu ne duyabilir, ne de cevap verebilir. (“[Gerçekten] ağırdığınız zaman sizi duyduklarını veya size bir fayda yahut zarar verdiklerini mi [düşünüyorsunuz]?” bkz. 26: 72-73).33 Bu yüzdendir ki, karanlık bir belirsizlik ve anlamsızlık dünyasında yaşamak zorunda kalır.

      Hiçbir sebebin rasyonel olarak belli bir sonucu vereceğine dair hiçbir belirti yoktur. Bu durum, vahyi dinlemeyenleri korkuturken, vahyi dinleyenlerin sebeplerin ve müsebbebatın onlara Yaratıcılarını nasıl tanıttığını anlamalarına yardımcı olur (bkz. 2: 2S6).

      Eğer sebepler kendilerinden kaynaklanan bir özelliğe sahip olmadıkları halde, hikmetli, yararlı sonuçlarıyla birlikte tüm kâinat ile âhenk içinde görev yapıyorlarsa, bu durum vahyi dinleyenler için önemli bir işarettir. Demek ki, sebep ile sonuç birlikte bir düzen içinde yapılıyorlar. Onları yapan, çok mükemmel bir sonucu aciz bir sebebe takarak, o sebebin o sonucu yapamayacağını açıkça belirtiyor. Üstelik, o mükemmel sonucu tüm kâinatı kuşatan küllî bir düzen içerisinde yapabilenin ancak tüm kâinatı yaratacak güce; ilme, iradeye, hikmete, rahmete vs. sahip Birisi olduğunu göstererek, düşünen insanlara Kendisini tanıtıyor.

      Sebep ile sonucun arası böylece açılınca, yani sebebin sonucu hiçbir surette yapamayacağı anlaşılınca, illiyet bağının tamamen bir efsane olduğu ortaya çıkmaktadır. Nedensel yaklaşım hiçbir surette “objektif,” bilimsel araştırmanın sonucu değildir. O, şahsî bir kanaatten öte birşey değildir. Fakat, akıl dışı ve saçma bir kanaat.

      Vahiy bize Yaratıcının mutlak kudreti, mutlak ilmi, mutlak iradesi, mutlak hikmeti, mutlak rahmeti olduğunu bildiriyor.

      Güneşin yarın doğacağının garantisi yoktur. Fakat mü’min bundan ne korkar, ne telaşa kapılır. Çünkü do, güneşi hayatın kaynağı, kendisine merhamet ettiği için ışıgını gönderen, hem de hikmetli bir şekilde en yararlı bir oranda gönderen biri olarak bilmemekte, ümidini güneşe bağlamamaktadır. Mü’min bütün bu özelliklerin güneşe degil; güneşin merhameti, kudreti, hikmeti sonsuz olan gaybî Yaratıcısına ait olduğunu bilir. Yarın güneş doğmayabilir, ama bugün olduğu gibi, yarın da Yaratıcı Kadîr ve Rahîmdir. O herşeyi bilir ve herşeyi hikmetle yaratır. O var oldugundan dolayı herşey vardır.34

      Modern materyalist bilim illiyeti bütün bilimsel açıklamaların temeli olarak kabul eder. Yaratılmış nesnelerden başka birşey olmayan sebeplere, Allah’tan bağımsız bir varlık ve zâtî özellikler atfeder. Böyle yaparak, sebeplere uluhiyet izafe eder. Materyalist bilim Mutlak ve Müteal Bir Varlıka inanmaya karşı çıkar, ama sonsuz sayıda ilahı kabule muztar kalır: sebepler.

      İslâmî bilim tevhidi onun bütün incelemelerinin temeli olarak kabul eder. İnsana kâinatı Kur’ân’ın rehberliğinde nasıl okuyacagını; mevcudatın, onların Saniinin varlığına ve birliğine nasıl şahit olduğunu ve Ona nasıl hamd ve tesbih ettiklerini öğretir.

      Bilim vahyin rehberliğini kabul etmediği sürece, varlıkların ve olguların açıklamalarını yaratılmış dünyanın sınırları içerisinde aramaya ve dolayısıyla illiyete başvurmaya mecbur olacaktır. Bütün sebeplerin ve sonuçların, kendilerinden öte, bütün Güzel İsimleriyle birlikte Yaratıcılarına işaret ettigini asla anlamayacaktır. Yaratılışın hakikatini asla görmeyecektir. Böyle bir bilim hiçbir şeyi açıklayamaz; bilgi (marifet) üretemez.

      Gerçek bilim marifet üreten ve insanlığın problemlerini çözen bir bilimdir. Böyle bir bilim vahiyle el ele çalışır ve Kur’ân’ın gayelerini inkâr etmeden, onun rehberliginde yürür. Gerçekte, bu İslâmî bilim şbu gayelere hizmet eder; herşeyin bir kasd ve hikmete binaen, anlamlı bir biçimde yaratıldığını gösterir. Kur’ân’ın metodunu kullanan lslâmî bilim kâinat hakkında edindigi malumatı marifetullaha ve hikmete dönüştürür. İnsana her bir mahluktan nasıl Allah’ın isimlerine bakan bir pencere açıldıgını öğretir ve Onun varlığını ve birliğini esmasıyla birlikte gösterir. Çünkü insanlığın en ulvî derecesi Allah’a iman içindeki marifetullahtır. Ve Allah’a iman hilkatin en yüce gayesi ve en mühim neticesidir. Bu şekilde, yaratılışın amacı, yani Allah’a abd olma görevi ifa edilmiş olur.35

      “Cinleri ve insanları ancak [Beni tanıyıp] Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (bkz. 51: 56).

      #783692
      Anonim

        Dipnotlar

        1. Aristo’ya göre dört sebep (veya prensip) vardır.
        a. Maddî sebep: Bir şeyin ondan yapıldığı cevher. Bu açıklama türü halihazırda analysis diye adlandırılır.
        b. Formel (aslî) sebep: Peyin ne olduğu; onun biçimi, formu. “Bütün” ve “synthesis”. Bazı filozoflar Aristo’nun form nosyonunu modern yapı nosyonuna benzetirler. Aristo’nun ontolojisi (şeylerin ne olduğu) ve epistemolojisi (onları nasıl bilebildiğimiz) aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Bir şeyin maddesinin onun formuyla açıklanması gerekir; formunun da maddesiyle.
        Ontoloji: Form olmaksızın madde olmaz ve de madde olmadan form olmaz. Diğer bir deyişle, şeyler bileşenlerinden yapılır ve bunlar, bir küme değil, bir bütün oluşturur.
        Epistomoloji: Formu açıklamak için, maddesini bilmemiz ve analiz etmemiz gerekir. Ve maddeyi (bir şeyin kendisinden yapıldığı şey) açıklamak için onu forma, onu oluşturan bütüne ilintilememiz gerekir.
        c. Hareket sebebi: Bir objenin formu hareket edemez. O halde bir “amil”i olmalıdır; bu hareket sebebi veya hareket prensibidir. Bu sebep tipi genellikle etken sebep olarak tanımlanır.
        d. Gaye sebep: Her ne işlerse, bir hedefe binaen işler. Bu nedenle başka bir prensibe ihtiyaç vardır: gaye. Aristo’ya göre eşyayı ve olayları açıklamanın ve olayları anlamanın bir yolu onları gayeleriyle açıklamaktır, meselâ yürümek sağlığa yararlıdır.
        2. Hangi noktada durduğumuzu berraklaştırmak ve aynı hataları yapmamak için Mu’tezile ve Cebriyenin illiyete dair görüşlerini çok kısa bir şekilde tahlil etmek istedik.
        3. Kur’ân bizi yaratılışı mütalaa etmeye davet eder: “De ki: ‘Göklerde ve yerde olana bakın.'” (bkz. 10:101). “Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını… anlamazlar mı?” (bkz. 29:19). “De ki: ‘Yeryüzünde dolaşın; Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını bir görün.” (bkz. 29:20) vs.
        4. Kur’ân bizi Yaratıcının kim olduğunu bulmak için sorular sormaya davet eder: “Gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren… kim? … Yeri yarattıklarının oturmasına elverişli kılan… kim? … Önce yaratan, sonra da yaratmayı tekrar edecek olan… kim? …” (bkz. 27:60-64). “Onu siz mi yaratıyorsunuz-yoksa Biz miyiz Yaratan?” (bkz. 56:59) vs…
        5. Kur’ân tekrar tekrar bizi mevcudatın nasıl yaratıldığını düşünmeye çağırır: “Onlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseldiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (bkz. 88:17-20). “Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişiz, bir bakmazlar mı?” (bkz. 50:6). “Allah’ın göğü yedi kat üzere nasıl yarattığını görmez misiniz?” (bkz. 71:15) vs.
        6. Allah’ı bırakıp taptıkları şeyler, hiçbir şey yaratamazlar; kendileri yaratılmışlardır. (bkz. 16:20).
        7. İlk olarak biz sebeplerin yaratamayacağını ve bir mevcudun, isterse küçük ve önemsiz görünsün (“Allah sivrisineği ve ondan daha [da] küçüğünü misal olarak vermekten çekinmez.” bkz. 2:26), ancak bir Kadîr-i Alîm tarafından yaratılmış olabileceğini gösterdik. Sonra bütün eşyanın tek bir şeyin kâinatın geri kalan tüm kısımlarından bağımsız bir şekilde var olamayacağı bir biçimde birbiriyle bağlantılı olduğu gözlemini yaptık. Bu vâkıadan hareketle, mantıken, bir mevcudu yapan kimse sair tüm mevcudatı yapanın da o olduğu açıklanabilir. Yani, bütün mevcudat bir Kadîr-i Alîm tarafından yaratılır. Bu istidlâl bir genellemedir: şimdi ve burada var olan bir mevcuttan zaman ve mekân içindeki tüm mevcutlara (geçmişten geleceğe ve her yere). Bu bakış açısından, bu muhakeme tarzı tümevarıma dayalıdır: hususi bir mevcudu (bir sinek) ele aldık ve umumî ve küllî hikikatlere ulaştık (Zaman ve mekân içindeki bütün mevcudat bir Zât-ı Kadîr-i Alîm tarafından yaratılır).
        8. “Gökleri ve yeri yaratan, yukardan indirdiği su ile size yiyecek olarak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, daimî olarak yörüngelerinde yürüyen ay ve güneşi, geceyle gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah’tır.” Bkz. 14:32-33. Ayrıca bkz. 7:10; 16:14; 16:66-69; 30:46; 35:12; 80:24-32, vs…
        9. Burada “mucize” kelimesi peygamberlerin mucizeleri anlamında kullanılmamıştır. Bütün sebeplerin yapmaktan aciz kaldıkları anlamında kullanılmıştır. Öyle ki, tüm yaratılmış mevcutlar ve sebepler mucizedir; onlar sebepleri acis bırakır. Meselâ, ipek gibi yumuşacık kökleri ile her bitki ve her ot bir kudret ve rahmet mucizesidir. Sert taşlara ve toprağa “Bismillah” diyerek nüfuz eder, delip geçer; bütün eşyayı kendisine râm eder. Bir ağacın dallarının göğe doğru uzaması; köklerin sert taşların ve toprağın ortasında köklerinin önlenemez yayılışı; kendiliğinden yeryüzüne çıkışı; yoğun sıcağa rağmen aylarca yaş kalan zarif yaprakları; hepsi de şunu söylüyor gibidir: “Sertlik ve sıcaklık dalâhî emre uyarak işliyor, bitkinin ipek gibi yumuşacık kökleri, her biri bir asa-yı Musa (as) gibi Onun emrine itaat ederek ‘Yâ Musa, asanla taşa vur’ (bkz. 2:60) emrini cilvelendirir ve taşı yarar. Onun incecik, zarif yapraklarının her biri, alev saçan ateş karşısında birer âzâ-yı İbrahim (a.s.) gibi ‘Ey ateş, soğuk ve selim ol’ (21:69) ayetini okur.”
        10. “Nice canlılar vardır ki, rızıklarını kendileri elde edemezler. Sizin de, onların da rızkını Allah verir. O, Semî ve Alîm’dir.” (bkz. 29:60).
        11. Sebeplerin varlığının inkâr edilmediğini belirtelim. İşin aslı şudur: Sebepler vardır, fakat yaratılmışlardır, yaratamazlar: “Gökten su indirip yeryüzünde her hoş çiftten yetiştirmişizdir. İşte bu[nların hepsi] Allah’ın yaratışıdır. Ondan başkasının ne yarattığını Bana gösterin. Hayır, gösteremezler, zalimler apaçık sapıklık içindedirler.” (bkz. 31:10-11). “Hiç yaratan yaratamayana[mevcudat]a benzer mi? İbret almaz mısınız?” (bkz. 16:17). Ayrıca bkz. 6:95-102.
        12. “De ki: ‘Eğer-dedikleri gibi-Allah’la beraber tanrılar bulunsaydı, o taktirde hepsi arşın sahibi olmaya [Onun rububiyetine] bir yol ararlardı.’ O, onların söylediklerinden Münezzehtir, Yücedir, Uludur. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar Onu tesbih eder; Onu hamd ile tesbih etmeyen [tek bir şey] yoktur; fakat siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz!…” (bkz.17: 4?-44). Ayrıca bkz. 57:1; 13: 13;14: 41; 59: 1; 59: 24; 61: 1; 62: 1 vd…
        13. “Rabbimiz! Sen bunu boşuna [anlamsız ve amaçsız] yaratmadın. Sen manezzehsin! Bizi ateşin azabından koru.” (bkz. 3:191).
        14. Bilim bu beyanı tümevarıma dayalı bir biçimde isbatlama iddiasındadır. Fakat, gösterdigimiz gibi, ve fizolofların kendilerinin kabul ettiği gibi, tümevarım kendisini isbat etmek için kullanılamaz.
        15. “Onların çoğu zanna uyarlar: [ve] gerçekte ise, zan hakikat karşısında birşey ifade etmez…” (bkz. 10: 36). “Yeryüzünde [yaşayan]ların çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.” (bkz. 6:116). bkz. ayrıca 10: 66; 53: 23.
        16. History of Western Philosophy adlı eserinde, Russell şöyle diyor: “Bütünüyle veya genel olarak ampirik olan bir felsefe çerçevesinde Hume herhangi bir cevap verilip verilmediğini keşfetmek önemlidir. Eğer cevap yoksa, akıllılık ve delilik arasında entellektüel bir farklılık yoktur… Hume’un şüpheciliği tamamen tümevarım prensibini reddetmesine dayanır. … Eğer bu prensip doğru değilse, özel gözlemlerden genel bilimsel kanunlara ulaşma çabasındaki her teşebbüs bâtıldır, ve Hume’un şüpheciliği bir ampirisist için kaçınılmazdır. Prensibin kendisi, -böyle bir çıkarımın doğruluğunu isbat gerekli olduğundan-şüphesiz, bir kısır döngüye düşmeksizin, gözlenmiş tekdüzeliklerden çıkarılamaz. O halde, ya tecrübeye dayalı olmayan bağımsız bir prensip olması yahut böyle bir prensipten çıkarılması gerekir.” Böyle bir prensip henüz keşfedilmediğine göre, bilimsel bir şekilde kurulmuş sonuçlar prensipte hiçbir “aklî” temele dayanmayan bâtıl inançlar kadar akıl dışıdır!
        17. Bu akıl yürütme tarzı bize Hz. İbrahim (a.s.) ile Nemrut arasında geçen ve Bakara sûresinin 158. âyetinde anlatılan kıssayı hatırlatır. Nemrut İbrahim’le münazara etti ve kendisinin, İbrahim’in Allah’ı gibi, hayat bahşetmeye ve ölüm vermeye kâdir olduğunu ileri sürdü. Ve iddiasını isbat için, Nemrut, iki mahkum getirilmesini istedi. Birinin öldürülmesini emretti ve diğerinin hayatını bağışladı. Bu şekilde, onunda hayat bahşetmeye ve ölüm vermeye kâdir (Muhyî ve Mumît) olduğunu iddia etti. Onun akıl yürütmesi ikinci mahkumun öldürülmesini emredince onun canlı kalamayacagı idi. O halde, ona hayat bahşeden oydu. Bu bilim adamlarının eğer “Su yoksa bitkiler solar ve ölür. O halde…” diye sürüp giden iddialarına nasıl da benziyor.
        18. Bkz. 27: 60-64; 10: 31-35; 56: 59-73; 28: 71; 29: 63; 31: 29-31; 35: 3; 35: 40; 39: 21; 26: 75; 6: 56; 24: 43; vd…
        19. Bkz. 40: 79-81; 22: 63-65; 31:10; 80: 24-32; vd…
        20. “Allah’ı bırakıp, göklerden ve yerden kendilerine verecek rızkları olmayan, olsa bile veremeyen şeylere ibadet [etmeye devam) mı ediyorlar? (bkz.16: 72). “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da taptıkınız putlarınıza hiç baktınız mı? Yeryüzünde yarattıkları nedir? Bana göstersenize!-yoksa onlara gökler[in idaresin]de bir ortaklık verdiğimizi mi [iddia ediyorsunuz?]… Hayır; o zalimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.” (bkz. 35: 40). “De ki: ‘Allah’ı bırakıp taptığınız şeyleri görüyor musunuz? [Bu varlıklar ve sebepler) yeryüzunde ne yaratmışlar; bana göstersenize! Yoksa Allah’la ortaklıkları gökler[in yaratılmasın]da mıdır?…”‘(bkz. 46: 4). “… De ki: `[Niçin) Onu bırakıp, kendilerine bir fayda ve zarar sağlama kudretleri olmayan dostlar mı edindiniz?’ De ki: ‘Kör ile gören bir olur mu? Veya karanlıkla aydınlık bir midir?’ Yoksa Allah’a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldular da, yaratmaları birbirine mi benzettiler? De ki: ‘Herşeyi yaratan Allah’tır. O, tek olan ve varolan herşey üstünde mutlak kudreti olan (Vâhidü’l- Kahhâr)dır.” (bkz. I3:16).
        21. Ayrıca bkz. 39: 62; 40: 62.
        22. Ayrıca bkz. 24: 45.
        23. Rabbinin emir, havl ve kudretiyle bir mikrop, bir virüs koca bir adamı mezara yollayabilir; ufacık bir tohum dev gibi bir ağacın imalat yeri halini alabilir; bir karınca Firavunun sarayını yıkabilir, vs…
        24. Kur’ân ve mü’minler bütün mevcudatı Tek bir Sanie atfederler. Her maddeyi doğrudan Ona izafe ederler. Bu o kadar kolay bir yoldur ki, onu izlemek zorunlu bir hal alır; bu yol hepimizi kendine çağırır. Yine de, Allah’a ortaklar yakıştıran felsefe ve dalâlet ehli, tek bir mahluku sayısız sebeplere izafe ederler. Onların yolu o kadar müşkillerle doludur ki, imkânsız bir hal almaktadır. “Allah bir misal veriyor: Geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam; bu ikisi eşit midir? [Hayır] Bütün hamdler [yalnız] Allah’a mahsustur; lâkin çoğu bilmezler.” (bkz. 39:29).
        25. Bu, amprisistler tarafından düşünülen illiyete dayalı tabiat kanunları kavramının kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. Metafizikçiler gibi, onlar da teorilerini tevhidle telafi imkansız olan illiyet üzerine kuruyorlar.
        26. Elementler sanki yeni bir mevcudun yaratılışında kullanılıyormuş gibi görünür; oysa, onlar yeni bir mevcudun sergilediği özelliklerden hiçbirine sahip değildir. Bir tohum veya elementler, sözgelimi, biçim, lezzet koku, renk gibi, meyvenin taşıdığı niteliklerden hiçbirine sahip değildirler.
        27. “[Onun için] hepinizin yaratılması ve tekrar diriltilmesi tek bir nefsin [yaratılması ve tekrar diriltilmesi] gibidir…” (bkz. 31:28).
        28. Gerçekte onların hepsi aynı elementlerin terkibidirler: kuark ve leptonlardan yapılırlar. Maddeten onlar aynı görülebilir, aralarındaki fark organize edilme biçimlerinde yatar.
        29. “Hareket eden hiçbir mahluk yoktur ki, Allah onu perçeminden kavramamış olsun.” (bkz. 11:56). Ayrıca bkz. 22:65 ve 30:25.
        30. Tümevarım prensibine göre, bu dünyada daha çok yaşarsak, yarını yaşama beklentimizinde o kadar çok olması gerekir. Diğer bir değişle, hayatta kalma ihtimalimiz yaşımız nisbetinde artar. Oysa, hepimiz biliriz ki, yaşadıkça, ölüme daha yakın olacağız!
        31. Tarih boyunca, birçok filozof ve ilahiyatçı bir yaratıcının varlığının zorunlu olduğunu ancak teorik bir biçimde vurgulamışlardır. Bir yaratıcının olması gerektiği sonucuna aklen ulaşmak insan için kolaydır. Bununla birlikte, bu sonuç, insanın sayısız duygu ve latifelerini dikkate almadıgı için, tam değildir. Allah’ın varlığını teorik olarak bilmek yeterli değildir. İnsan Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla bilmeye ve aklıyla olduğu gibi tüm kalbiyle de bu isim ve sıfatları tasdik etmeye mecburdur. (“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kableri… olsun” bkz. 22: 46). Eğer insan ona her ne verilmişse Allah’ın rahmetinden olduğunu idrak ederse, Ona güvenecek, Ona itaat edecek, Ona teşekkür edecektir. Eğer eşyayı kendileri için değil, Allah’ın rahmetinden tecelli eden lütuflar olarak severse, Allah’a minnettar olacak; onun bu lütuflara olan sevgisi Allah sevgisine (muhabbetullaha) dönüşecektir. Bir çiçek, meselâ, bir rahmet hediyesidir. O kadar güzel ve öylesine mükemmel yapılmıştır ki, ona bakmaya ve onu sevmeye mecbur kalırız. Çiçek Allah’ın Güzel İsimlerinin tecellisini aksettirdiği harika bir biçimde yaratılır. Bize hayrete ve hayranlığa, muhabbete ve Güzellik, Rahmet, Kudret gibi sıfatlar karşısında âdeta mest olmamıza vesile olan bir akıl ve bir kalb verilmiştir. Bizim çiçeğe olan sevgimiz, böylece, onun Sanii namına olacaktır. Sevgimizi “Nasıl da güzel yapılmışlar?” biçiminde ifade edeceğiz. Bu sevgi, nazarımızı güzel bir çiçekten ilâhî isimlerin güzelliğine çevirmesinden dolayı, Allah’ın isimlerinin sonsuz güzelliğine bir yol açar. Bu da kalbin Allah’ın huzurunda huşu ve vecd içinde secdeye kapanmasına bir yol açar. Böyle bir sevgi sevinç ve sürur verir. Bu ibadettir.
        32. S. Weinberg, Les Trois Premieres minutes de I’Univers, Editions du Seuil, p. 179 (1978).
        33. Ayrıca bkz. 25:55; 25:3; 5:76; 10:106; 21:66-67.
        34. “Yapısını takva ve Allah’ın hoşnutluğu için yapan kimse mi daha hayırlıdır; yoksa yapısını kayacak bir uçurum kıyısına yapıp da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?” (bkz. 9:109).
        35. Bu makalenin yazılmasında Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatından istifade etmiş bulunuyorum.

        KPR – K 96 – Bilim ve Din

      2 yazı görüntüleniyor - 16 ile 17 arası (toplam 17)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.