- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
4 Haziran 2009: 03:48 #654153
Anonim
Fikir, siyaset, hükümet ve devlet adamlarımız, adeta seferberlik halinde “Kürt sorunu”nu halletmekle meşguller.
İktidarıyla muhalefetiyle, Meclisi’yle Köşk’üyle, sağcısıyla solcusuyla, Kürd’üyle, Türk’üyle, askeriyle medyasıyla hemen herkes bu sorunu konuşup tartışıyor ve sağlıklı bir çözüm yolu arıyor.
Ne diyelim, inşaallah muvaffak olurlar. Ama, bizim bu konudaki tezimiz ve iddiamız farklı. Şöyle ki: Türkiye’nin temelde “Kürt sorunu” diye bir sorunu yoktur. Asıl sorun “Türklük”te, daha doğrusu “Türkçülük”te. Dolayısıyla, bu “Türkçülük sorunu” halledilmeden, yani bu problem çözülmeden de, “Kürt sorunu” diye isimlendirilen problemlerin sağlıklı bir çözüme kavuşturulması, bize göre imkân ve ihtimal dışıdır. Aşağıda, bu iddianın delillerini okuyacak ve ispatını göreceksiniz.
Ancak, hemen ifade edelim ki: Türkçülüğü çıkaranlar ve bu ırkçı cereyanı tahrikkâr bir sûrette körükleyenler, hakikatte Türk değiller. Meselâ, Türkçü reislerden kaderi inkâr ile kafasına kurşun sıkan Çermikli “Kürt Ziya”nın (Gökalp), ateist damızlıkçı Arapkirli Dr. Abdullah Cevdet‘in, Türkiye’de ilk kadın dergisi çıkaran Kırımlı İ. Gasperenski’nin, Türk Ocağı kurucularından ve 1935’te Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapan anne tarafından Yahudi olan Josef (Yusuf) Akçura’nın, Tevhid–i Tedrisatı dinsizliğe inkılâp ettiren Kara Vasıf’ın (Çınar), mason cemiyetinin isteklerini hükümet programına dahil eden İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın ve Türk Dil Kurumuna uzun müddet başkanlık yapan Agop Efendinin (A. Dilaçar) hakikî Türk olmadığı, bizce kat’idir. Ama, Türkçülük çığırını açan ve ırkçılığın daniskasını yapanlar da bu ve benzeri kimselerdir.
İşte onun için diyoruz ki, hakikî Türkler ırkçı değiller ve tarihte de bu mânâda bir menfî cereyana tenezzül etmemişler. Cihangir devletler kurdukları Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı devrindeki tutumları bunun açık birer şahididir.
Demek ki, Türkler nâmına Türkçülük yapan başkasıdır; yani, gayr–i Türk unsurdan kimselerdir. Asıl maksatları da, bin yıl müddetle İslâma bayraktarlık seviyesinde hizmet etmiş olan hakikî Türklere düşman kazandırmak ve bu sûretle onlardan intikam almaktır.
Evet, Türklere ve Türkiye’ye yapılan düşmanlıkların ve kötülüklerin temelinde, işte bu intikam duygusu yatmaktadır. Sadece kullanılan argümanlar ve kamuflaj malzemeleri başkadır, o kadar. Buna göre, yani esasta Türk olmayanların yapmış olduğu Türkçülük sebebiyle hakikî Türklere düşman olmanın, onlara karşı kin ve husumet duygusunu beslemenin insafla, vicdanla ve iz’anla bağdaşır hiçbir yönü yoktur.Esasen, ırkçılıkla hiçbir münasebeti bulunmayan Türklere karşı yapılacak bir düşmanlığın, nihayetinde İslâma, daha doğrusu “İttihad–ı İslâm”a düşmanlık hesabına geçeceğinin de şuurunda olmak gerekir diye düşünüyoruz. Zaten onun içindir ki, Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Meslek–i Kur’âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türk milletine karşı muhabbettarâne bir münasebetim var” diyerek, hem bir hakkı teslim etmiş, hem de o dehşetli fitnekârların oyunlarını bozmuştur.
Şimdi, tekrar sadede dönüyoruz…
Biz iddia ediyoruz ki, 1909’da boy veren Türkçülük ve Turancılık cereyanından 9–10 sene sonra (1918’in sonu) teşkilâtlanan Kürtçülük cereyanı, muharrik–i bizzat bir cereyan değildir. Yani, aksiyoner değil, reaksiyonerdir. Üstad Bediüzzaman’ın tâbiriyle “aksülamel” bir fikir hareketidir. (Bkz: “Emirdağ Lâhikası” YAN, İst. 1996, s. 439)
Nitekim, Kürt–Teali Cemiyetinin kurucularından ve Kürtçülük fikriyatının öncülerinden olan Celadet Bedirhan da, aynı gerçeğe parmak basıyor ve kendilerini Kürtçülüğe iten en kuvvetli saikin “Türkçülüğün aksülameli” olduğunu açıkça itiraf ediyor. (Bkz: “M. Kemal’e Mektup” Doz Yayınları, İst. 1992, s. 22)
Meşrutiyet’ten Cumhuriyet dönemine intikal eden ırkçılık (Türkçülük–Kürtçülük) marazı, ne yazık ki bu vatana ve millete çok pahalıya mal oldu. Türkçülüğün bir devlet politikası haline getirilmesi ve rejimin adeta temel harcına dönüştürülmesi, zincirleme reaksiyonlara da sebebiyet verdi. Reaksiyoner mukabele ise, şiddetli çatışmalara, kan ve gözyaşının sel olup akmasına yol açtı.Kanın aktığı yerde ise, ortalık bulanır, zihinler karışır, kalpler katılaşır ve kimin maksadının ne olduğu anlaşılmaz hale gelir. İşte, Türkiye’nin bugün itibariyle geldiği nokta, ne yazık ki burasıdır: Terör, şiddet, mayın, güvensizlik, olağanüstü harcamalar, sınır ötesi ve berisi operasyonlar, çatışmalar, cenazeler, kan ve gözyaşı…Burada açıkça ifade edelim ki, Türklük vurgusu yapan bazı söz ve uygulamaların ısrar ve inatla sürdürülmesi, terörü de, Kürtçülüğü de besleyip şiddetle tahrik ediyor. Nitekim, Hz. Bediüzzaman da, milliyetçilikle ilgili bahislerde özellikle Türkçülük tehlikesine dikkat çekerek, aksülâmel meydana getiren bu hastalığın adresini gösteriyor. (Bkz: Mektubat, 4. Desise–i Şeytaniye.)
Evet, dağlara taşlara kazınan, okulların, resmî binaların, şehir giriş ve çıkışlarının en gözde yerlerine kast–ı mahsusla yazılan şu “Ne mutlu Türk’üm diyene”, yahut “Türk, övün, çalış, güven” türü sözlerin, artık birer tahrik ve istismar unsuru haline geldiğine zerrece bir şüphemiz yok. Her sabah okullarda çocuklara tekrarlattırılan “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım. …Varlığım Türk varlığına armağan olsun” andı ise, kelimenin tam anlamıyla kanayan yaraya tuz–biber sürmek mahiyetini taşıyor.
Akıl, vicdan ve muhakeme sahiplerine soruyoruz: Bütün bu tahrik unsurlarının bir devlet politikası halinde özellikle de Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde alabildiğine yaygınlaştırılmasını doğru buluyor musunuz? Keza, ortada bunlar varken, huzur ve güvenin sağlanacağına, barış ve kardeşlik atmosferinin tesis edileceğine inanıyor musunuz?
Biz inanmıyoruz. İnanmadığımız içindir ki, Kürkçülüğe sebebiyet veren, bölücülüğe prim kazandıran, ülkedeki huzur ve güven ortamını bulandıran Türkçülük marazının öncelikle teşhis ve tedâvi edilmesi gerektiğini savunuyoruz.Bu vatanda Türkçülüğün önüne geçilmesi ve söz konusu tahrik unsurlarının temizlenmesi halinde, emin olun Kürtçülük odaklı illet ve sıkıntılar da kendiliğinden azalır ve bitme noktasına gelir. Zira Kürtçülük, Türkçülüğün aksülamelidir ve bu iki marazî hastalık, sonuçta yekdiğerinin kanıyla beslenerek hayat bulabiliyor.
Usûlen, ilk muharrik unsuru teşhis etmek ve tedâviye öyle başlamak gerekiyor.
M. Latif SALİHOĞLU
04.06.2009
Yeniasya8 Haziran 2009: 07:03 #746040Anonim
“Kürt sorunu” demenin sakıncalarıDaha evvel de çeşitli vesilelerle ifade ettik ki, Türkiye’nin bazı kendi iç sorunları, dahilî meseleleri var. Bunları olduğu gibi yâdetmeli, farklı mânâ ve mahiyete bürünecek şekilde isimlendirmekten şiddetle kaçınmalı. Aksi halde, beraberinde yeni sıkıntılar, yeni rahatsızlıklar getirir.
Meselâ, Türkiye’nin hasseten Kürtlerle alâkalı bir yanlış tutumunu, bir hatalı politikasını siz tutup “Kürt sorunu” şeklinde isimlendirir ve aynı yaklaşımla çözmeye çalışırsanız, işin içinden çıkamaz ve sağlıklı bir çözüme asla kavuşamazsınız. Zira, asıl sorun Kürtlerden değil, Türkiye’nin yanlış politikalarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla da, “sorun”a Türkiye’nin bir dahilî meselesi olarak bakmak gerekiyor.
Keza, yaklaşık bir asırdır Türkiye’nin “irtica sorunu” diye, yine temel bir sıkıntısından söz ediliyor. Bu da, tıpkı diğeri gibi çok hatalı ve hiç alâkasız bir yaklaşımla tâbir ve tarif edilerek sıklıkla gündeme getirilmeye çalışılıyor.
Hatta öyle ki, devletin en üst katmanlarında dahi, bu sorunlar “bölücülük ve irtica” diye isimlendirilerek, “öncelikli tehditler” sıralamasında listenin en başında zikrediliyor.Oysa, gerçekte Türkiye’nin ne irtica diye bir sorunu var, ne de bölücülük. Tabanda ve halk arasında, bu tür rahatsızlıkların karşılığını asla bulamazsınız.
Demek ki, bunlar bir yerlerden üretiliyor ve dehşetli propagandalarla yaygınlaştırılarak toplumun katmanlarına mal edilmek isteniyor. Şükürler olsun ki, halkın ekseriyeti bu hezeyanlara itibar etmiyor ve yanlış propagandaların tesiri altına girmiyor.“Sorun”un tarafları olur
Burada, Türkiye’nin irtica ve bölücülük meselesini, gerek mahiyet ve gerekse karakteristik özellikleri itibariyle diğer “sorun”lardan ayırt etmek için, çarpıcı bazı misâller verelim. Türkiye’nin meselâ “Ermeni sorunu”, “azınlıklar meselesi”, yahut “Kıbrıs meselesi” gibi ciddiyet arz eden sorunları, meseleleri vardır. Buna her halde kimsenin bir itirazı olmaz.Şimdi dikkat buyurun: Bu ciddî sorunların hem tarafları (Türkiye ve diğerleri) söz konusu, hem de uluslar arası hukukî boyutları vardır, bu sorunların. Üstelik, “93 Harbi” denilen tâ 1877-78’deki Osmanlı–Rus harbinden beri… 1923’teki Lozan Antlaşmasıyla da—statüsü kısmen değiştirilen bu sorunlar—Türkiye Cumhuriyeti devletine aynen devredilmiş bulunuyor. Bunların konuşulduğu hemen her yerde, hem taraflardan, hem de işin hukukî boyutundan mutlaka söz ediliyor.
İşte, Türkiye’de daha ziyade dindarlar ve Kürtler için tanımlanan şu irtica ve bölücülük meselesinin, yukarıda zikredilen sorunlarla doğrudan hiçbir benzerliği olmadığı gibi, hiçbir münasebeti de yoktur. Daha açık bir dille ifade edelim ki: Kürtleri ve dindarları ilgilendiren sorun ve sıkıntıların Türkiye’de ne temsilci statüsünde tarafları vardır, ne bu sorunların devletler arası hukukî bir dayanağı mevcut. O halde, bunlar Türkiye’nin kendi iç sorunları ve dahilî meseleleridir. Aksi halde, çözüm için orta yere bir masa kurmak ve o masanın etrafında sorunun taraflarını getirtip oturtmak zorunda kalırsınız. Ki, Türkiye’de böyle bir durum, söz konusu dahi olmaz ve olamaz. Şayet olabilir diyenler varsa, onları meseleyi akl-ı selimle bir kez daha düşünmeye dâvet ediyor ve şu tavsiyede bulunuyoruz: Lütfen muhali talep etmekten uzak durunuz.
Allah muhafaza, meselâ “irtica sorunu”nu müstakilen, yani Türkiye’nin genel politikasından bağımsız şekilde düşündüğünüzde, ortaya nasıl bir masa kuracak ve masanın etrafına hangi tarafları dâvet edeceksiniz? Aynı durum, hatalı “Kürt sorunu” için de geçerli. Siz bu mânâda bir sorunu çözmek için Türkleri ayrı, Kürtleri ayrı bir taraf şeklinde mi telâkki edeceksiniz? Maazallah, masanın Kürt tarafına PKK’yı, ya da DTP’yi mi yerleştireceksiniz? Kürtlerin yegâne temsilcisi bunlar mı? Bu durumda kan ve şiddet metoduna da prim verilmiş olmaz mı? Keza, sorunun Türk tarafını kim temsil edecek? İçinde Kürt iradesinin de bulunduğu Meclis mi, hükümet mi, ordu mu, Çankaya mı, yoksa gencecik evlâdını kaybeden mâsum ve mağdur olmuş on binlerce vatandaş mı?
Demek ki, yaşanan sıkıntıya “Kürt sorunu” diye baktığın zaman, durum daha bir vahamet kazanır ve işin içinden çıkılmaz bir vaziyet alır. O halde sorun, Türkiye’nin temel bir sorunudur ve daha ziyade dini dışlarken, bir yandan da Kürt unsurunu red ve inkâra dayanan “Kemalist Türkçülük” sorunudur.Türkçülük, hem dine zıt, hem de Kürtçülüğü tetikleyen hastalıklı bir cereyan iken, Kemalizm ise, aynı şekilde hem hayattan dini dışlayan, hem de Kürd’ün varlığına dahi tahammül göstermeyen, hatta bu vatanda yaşayan herkesin ille de Türk olması gerektiğini dayatan bir fikir ve felsefeye âlem olmuştur. Bu sıkıntıların çözümü ise, bu milleti birlik ve dirlik içinde tutan ruh, kalp ve akılda mevcuttur. Bu iradenin tecelli yeri ise, Millet Meclisidir. Devletin hatalarını tamir ile sağlıklı bir çareyi formülize edecek olan da, Meclis’in hür iradesidir.
Bakınız, benzer mânâdaki bir sıkıntı 1920’de yaşanmış. O tarihte Paris’te bir Kürt Konferansı tertip edilmiş. Buna şiddetle tepki gösteren Bediüzzaman Said Nursî, Kürtlerin vekili ve onlar nâmına söz söyleyecek olanın, Paris’teki Kürt Şerif Paşa değil, Meclis-i Meb’ûsan-ı Osmaniye’deki mebûslar olabileceğini ifade ediyor. (Bkz: Sebilürreşad, 4 Mart 1920)
Demek ki, neymiş? Bu işin masası ve tarafları yok, asıl söz sahibi olan, Meclis’in hür iradesidir. Ki, içinde Kürtler ve Türkler beraber bulunur, beraber çalışır.M. Latif SALİHOĞLU
08.06.2009
Yeniasya -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.