• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #649257
    Anonim

      Üstad Bediüzzaman’ın Dilince Şükür

      “Halik-i Rahman’ın ibadından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakim’de gayet ehemmiyetle şükre davet eder ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkar suretinde gösterip, “O halde Rabb’inizin hangi nimetini yalanlarsınız?” fermanıyla Sure-i Rahman’da şiddetli ve dehşetli bir surette otuz bir defa şu ayetle tehdit ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzip ve inkar olduğunu gösteriyor.”

      Allah Teala’nın kullarından istediği en mühim iş şükürdür. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Her şeyi ihsan eden O’dur. Menfaat beklemeden sadece şükredilmesini ister. Kafir nankör demektir. Nimetleri inkar eder. Vahdaniyeti inkar eder. Mümin ise şakirdir.

      Şükrün üç esası vardır, ki buna şükrü manevi de denir:
      1. Nimetlerin Allah’tan geldiğini bilmek.
      2. Nimetin kıymetini takdir etmek, ne güzel yaratılmış demek.
      3. Nimete olan ihtiyacını bilmek..

      Yani “Elhamdülillah” derken bu üç şeyin ifade edildiğini bilmek gerek. Allah’a şükrettiğine göre nimetin Allah’tan geldiğini bilmektesin, nimeti güzel bularak, kıymetini takdir ederek Allah’ı övmüş, yüceltmiş oluyorsun.

      Göz, Allah’ın bir nimetidir. Buna muhtaç olduğunu bilmek, Allah’ın kişiye ihsanı olarak görmek, bunu böyle bilerek onu veriliş maksadına uygun kullanmak gözün şükrünü ifa etmek anlamına gelir. Eğer veriliş amacına uygun kullanılmazsa göz için şükretmemiş olunur. Bu şekilde her nimeti amacına uygun kullanmak şükr-i örfidir.

      Rahman suresinde 31 defa “Rabb’inizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?” denmektedir. Yalanlamak demek, bu nimet değil demektir. Allah’ın yarattıklarını görmemek, onun ayetlerini görmemek, azametini bilmemek, nimetlerini yalanlamaktır. Halbuki O Kamil-i Mutlak olduğu için bizzat ibadete layıktır. Verdiği nimetlerle de buna istihkakı vardır. Dolayısıyla verdiği nimetlere şükretmek ancak o nimetleri O’nun yolunda kullanmakla olur. Ona ibadet etmeyip isyan etmek verilen nimeti yalanlamak demektir. Bu yüzden kafirin ismi “kafir” konmuştur.

      “Evet, Kuran-ı Hakim nasıl şükrü netice-i hilkat gösteriyor, öyle de, Kuran-ı Kebir olan şu kainat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i alemin en mühimmi şükürdür … Guya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kainat fabrikasının çıkardığı mahsulatın en alası şükürdür. Çünkü, hilkat-i alemde görüyoruz ki mevcudat-ı alem bir daire tarzında teşkil edilip içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek kainatı halk eden Zat, ondan, o hayatı intihap ediyor.”

      Şükür şu kainatın en mühim gayesidir. Kainatın düzenine bakıyoruz ki her şey şükrü netice verecek şekilde ve şükre müteveccihen yaratılmıştır. Kainattaki mevcudata baktığımızda görüyoruz ki mana itibariyle sanki daire gibi yaratılmışlar ve ortalarında hayat vardır. Yani camid olan, cansız olan eşya hayatı verecek şekilde kurulmuştur. Her şey hayata hadim yaratılmıştır. Hayat camid eşyaya hizmetkar değildir, tam tersi cansızlar canlıların emrindedir. Kainatı yaratan kainattan hayatı seçmiştir.

      “Sonra görüyoruz ki, zihayat alemlerini bir daire suretinde icat edip insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Adeta zihayatlardan maksut olan gayeler onda temerküz ediyor, bütün zihayatı onun etrafında toplayıp ona hizmetkar ve musahhar ediyor, onu onlara hakim ediyor, alemde onu irade ve ihtiyar ediyor.”

      Sonra görüyoruz ki, Allah canlıları da bir daire gibi yapmış ve onlar da insanı merkeze almışlar. Yani canlılar da insana hizmet ediyor, zihayatlarda (can sahiplerinde) arzulanan gayeler insanda toplanıyor. Hasılı, Allah kainatta canlıları, canlılarda da insanı seçiyor ve onu muhatap alıyor. Onu irade ve ihtiyar ediyor.

      “Sonra görüyoruz ki, alem-i insaniyet de, belki hayvan alemi de, bir daire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta-i merkeziyede rızık vaaz edilmiş. Bütün nev-i insanı ve hatta hayvanatı rızka adeta taaşşuk ettirip onları umumen rızka hadim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızktır.”

      İnsanlar ve hayvanlarda daire suretindedir ve merkezde rızk vardır. Herkes rızka hizmet ediyor. Herkes rızka aşıktır. Kimse kendine bir meslek seçip başlamaz, keyfinden bir işle meşgul olmuyor. Herkes rızkı için yola düşmüşken dünyanın düzeni kuruluyor, kendini bir işin içinde buluyor. İnsan ve hayvan nevi ihtiyaç içinde halk edilerek rızk etrafında dönmeleri sağlanmıştır. Böylelikle herkes rızka musahhar (boyun eğen) kılınmıştır. İlginçtir ki, her şey insana hizmetkar ama o da rızka muhtaçtır. Dolayısıyla onlara hükmeden rızktır. O halde kainat insana, insanda rızka hadimdir, herkes rızka koşmaktadır. Her şey rızka yönelik olduğuna göre hakikatlerin temeli, en bedi hakikat, gerçek gaye onun içinde gizlidir.

      O halde rızkın hakikati nedir? Rızk ne şekilde yaratılmıştır?

      “Şimdi görüyoruz ki, her şey nasıl rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor, öyle de, rızk dahi bütün envaiyle manen ve maddeten, halen ve kalen şükür ile kaimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor.”

      Nasıl her şey rızk içinse rızk da şükür hakikati içindir. Tüm dairelerin içindeki rızkın merkezinde, özünde de şükür vardır: rızk şükrü netice veriyor, şükrü yetiştiriyor, şükre bakıyor, ve ancak şükürle rızk oluyor şükürle lezzeti lezzet oluyor. Rızk öyle güzel geliyor ki insanın minnettarlığını artırıyor, şevke getiriyor ve şükür damarını ateşleyip şükre sevk ediyor. Rızk her şeyiyle şükrü netice verip tahrik ediyor ve ancak şükürle vücuda buluyor. Şükür olmazsa rızk ne hale gelir?

      Nimet geldi, kıymetini bildik, Allah’tan geldiğini bildik, ona olan ihtiyacımızı bildik, böylelikle şükretmiş olduk. Ve ancak o nimet bu takdirde nimet oldu. Allah’ın onun içindeki iltifatını görmemiz onu bizim için nimet kıldı, kıymeti büyüdü. Şükretmeyen ise sadece posasını alır nimetin, manasını değil. Bir kıymeti kalmaz bu durumda nimetin. Tesadüfen gelmiş rast gele bir maddedir. O (inkarcı, şükretmeyen) rızka karnı aç, hayvan gibi üstüne adeta saldırır, düşünmeden yer, kıymet vermeksizin sadece ihtiyacı olduğu için. Sonra hayvan misali “oh” der,şöyle bir gerinir ve biter. Nimet zayi olmuştur. Nimet vücuttan çıkacakken posa haline gelmesi gerekirken daha ağzına girerken posa olmuştur. Çünkü manayı almadı kişioğlu. Manidar bir kitap, mektup anlaşılmazsa, okunmazsa adi bir kağıt parçası değil midir? Demek ki rızk şükrü netice verecek şekilde gelmektedir. Sırf şükrü netice vermek için bilmediğimiz yerlerden, aklımızın ermediği yollardan bütün bir şekli, bütün heybeti ve tatlarıyla, elimizin yetişmediği yerlerden, topraktan geliyor. İçimize yerleştirilmiş olan şükür damarını tahrik etmek için. Ve ancak o nimet bu şükür damarını tahrik edebildiği nispette nimet oluyor.

      “Şükrederseniz artırırım” ayetinin hikmetini nasıl anlamalı peki? Her şeyden önce şükreden kişi nimeti kullanırken Allah’ın ihsanını görür ve nimetin bitmesi külfetinden kurtulur, lezzetin zevalinden gelen ruhani eziyetten kurtulur. Çünkü;

      “Şu lezzetli rızk ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zahiresiyle beraber daimi, hakiki, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmaniyi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazinelerinin Malik-i Keriminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp şu dünyada dahi cennetin baki bir zevkini manen tattırır.”

      Yani bu lezzetli nimetin zahiri lezzeti muvakkattir. Ancak şükrü tahrik ederse, Rahman’ın iltifatını, mesajını bildirirse bekaya dönüşüyor, daha yüksek bir lezzeti kazandırır: Allah’la konuşmanın, mesajını almanın, yani ki şükretmenin lezzetini. Fani lezzet baki lezzeti doğuruyor. Kısacası şakir bir mümin için faniyat yoktur. Şükretmeyen ise sadece fani lezzeti alır. Mum nasıl sönünce duman çıkarır, geçici lezzet bitince aynen mum gibi ruhta teessüf dumanı bırakır. Çünkü lezzetin zevali elemdir. Allah, demek ki, birine şükrü öğrettiyse ona her şeyi vermiştir. Şükrü bilmeyense dünyanın sultanı bile olsa içinde bulunduğu nimet onun için sinek kanadı kadar kıymet ifade edemez. Nimetin kıymeti ancak şükür iledir. Demek ki rızk dairesinin merkezinde şükür var. Nimete şükredilmezse sadece posadır, biraz metadır. “Dünya hayatı az bir metadır” ayeti nasıl da anlam kazanıyor bu noktada. Bütün bunların üstüne yineleyebiliriz ki, rızık bütün manevi, maddi çeşitleriyle şükür ile kaimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor ve şükrü gösteriyor. Nimet bize manidar bir yazı gibi gelmiş, “oku beni ve öyle istifade et” diyor. Görevini ifade ettikten sonra (şükrü çağırdıktan sonra yani) vücudun gıdası oluyor, daha sonra eski zevatına dönüyor ve yeni manalar ifade etmek için yeniden yaratılıyor. Demek ki şükretmeyen, tam anlamıyla, TÜKETİCİdir. Nimeti tüketiyor, tüketiyorken bitiriyor. Şükreden ise bilakis üreticidir. Nimetin maddesinden bir mana üretiyor, Allah’ın iltifatına icabet edip mesajına eyvallah deyip lezzetini daha büyüğüyle baki kılıyor ve dahi ahirette daha fazlasını çağırıyor. Anlıyoruz ki şakir bir insan için şu maddi mevcudat manevi, sonsuz mahsul verecek şekilde yaratmıştır. Lakin kafirin makinesi bozuktur, hiçbir şey üretmez, sadece zayi eder ve atar.

      “Rızka iştiha ve iştiyak bir nevi şükr-ü fıtridir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalalet ve küfür ile o fıtri şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor.”

      Zevk almak, rızkı arzulamak fıtri şükürdür. Bu yolla bütün hayvanat şükreder. Bir kuş yedikten sonra şöyle bir havada döner. Bu onun şevkindendir, memnuniyet bildirgesidir. İnsan ise bilinçli olduğu için bunun ötesine geçmelidir. Ama gaflet ve dalalet ehli kendisine gelen rızkı küçümseyerek, tahkir ederek, görmeyerek, anlamayarak zulüm doğurur. Rızkın içindeki şükür mesajını almayarak rızk hükmündeki bütün mevcudatı kendisi için abes kılar, anlamsız kılar. Şükürsüz insan tüm kainata zulmeder, kainatın hakkını vermez. Mesela, güzel bir çiçek, ki bir hikmetle inSANA gösterilmek için yaratılmıştır, gören kişi “ne güzel çiçek” dese ama “ne güzel yaratılmış”diye düşünmese o çiçeği, nimeti yani, okuyamadı demektir. böylelikle o boşa yaratılmış (yok yere tüketilmiş) oldu, adeta yüzüne tükürüldü. Bendeki ayeti görmedin diye ahiret günü davacı olacaktır.

      “Hem rızk olan nimetlerde gayet güzel süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir. Zihayatı şevke davet eder ve şevk ile bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü manevi ettirir. Ve zişuurun nazarını dikkate celbeder, istihsana terğib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder. Onun ile kalen ve fiilen şükre irşat eder ve şükür ettirir ve şükür içinde en ali ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır.”

      Nimetin güzellikleri şevke davet eder, şükrettirir, şükrü gösterir ve şükrün içindeki daha yüce olan lezzeti ona tattırır. “şükredin ki artırayım” mesajı burada yatıyor. Bir kat lezzet de onun içindedir, şükredilince çıkacaktır. Şükrün lezzeti nimetin lezzetinden üstündür. Şükretmeyen adam cevizi kabuğuyla yutandır. İçindeki özü almadan yer. Halbuki her rızk “içime bak, içimdeki gayeyi, özü bul” demektedir. Ehl-i hakikat cismaniyetin/nimetin içindeki o öze aşıktır, o özü istemektedir, kalp ve ruhuyla o öze müteveccihtir/yönelmiştir. Onlar ulvi olana taliptir. Şükretmeyen, şükür yolunda ilerlemeyen ise zahirine taliptir. Hayvan nasıl yediğinin şekline, niteliğine bakmaz, ister pasta yesin ister kuru ekmek fark etmez, şükretmeyen de aynen ona benzer. Nimetin içindeki güzelliğe talip değildir. Dışındaki güzellik ona yeter. Bu kainattaki her şeyin hakikatine şükürle talip olanlar ancak hakiki/hakikatli insanlardır. Peygamber’in hep ettiği “Rabb’im bana eşyanın sırrını öğret” duasının sırrı burada yatıyor olamaz mı? Aslında Peygamberimiz Efendimiz şükrün sırrını istiyor olamaz mı? Bütün bunların üstüne şunu söyleyemez miyiz: Nimet şükür için istenmelidir. Peki burada biraz daha ileri gidip şu klasik soruyu gündeme taşısak:

      Yemek için mi yaşıyorsun, yaşamak için mi yiyorsun?

      Bu soruya verilmek üzere akla gelen ilk cevap tabi ki ‘yaşamak için yemek’tir. Halbuki bütün bu değerlendirmelerden sonra diyebiliriz ki YEMEK İÇİN YAŞAMAK GEREKTİR. Şükür mesleğinde ileri gidenler için ‘yemek için yaşamak’ lazım gelir. Çünkü onlar bilir ki Hazret-i Rızk şükrün sebebidir ve şükrü sonuç verir, şükre müteveccihtir, şükrü yetiştirir, şükrü çağırır, şükür ile kaimdir. Şükür ise yaratılışın, olanların, yani kainatın, sebebidir, maksadıdır. Ve bu yüzden onlar da şükre taliptir, şükretmek için de nimete. Şükür mesleğinde ileri gitmemiş olanlar ise ‘yaşamak için yemesi’ gerekir. Böyle olunca ancak yeterince yemelidirler. Yeterinden fazlası israftır. Çünkü şükürde ileri gitmemiştir. Öldürmeyecek kadar yemesi caizdir. Fazlası boşa gitmektedir, çünkü şükür eksiktir. Ehl-i tarikatteki riyazet mesleği buradan gelir. Nefis şükrü öğreninceye kadar zaruri ihtiyacı kadarı verilir. Şükürde ileri gidince artık lezzetli şeyleri şükür için arzular. Gavs-ı Geylani için şu olay anlatılır: Bir gün Gavs oğluyla beraber yemek yerken bir kadın onlara rastlar. Bakar ki, oğul kuru ekmeği su ile yerken, baba güzelce kızarmış tavuk yemektedir. Dayanamaz ve sorar kadın: “ya Şeyh, reva mıdır bu, sen kızarmış tavuk yerken yanında oğlun kuru ekmek yemektedir?” Gavs kadına bakar, tavuğa döner ve “Kum biiznillah (Allah’ın izniyle kalk)” der, ve tavuk dirilir. Sonra tekrar kadına döner ve “o da bu mertebeye gelince kızarmış tavuk yer” der.

      Hasılı: “İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i camia olduğu halde şükürsüzlük ile nihayet derecede sukut eder.”

      “Şükrün mikyası kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir. Haram-helal demeden yemektir.”

      Kanaat, çalışmasının neticesinde kişiye ne verildiyse rıza göstermesidir. Ve bu çalışmaya meyli de artırır. Kanaatsizlik ise çalışma meylini kırar. Çünkü bir şey kazanamıyorum, çalışıyorum yetmiyor diyen iyi çalışamaz. Kanaat mevcuda iktifa değildir. Bu gayretsizliktir, tembelliktir. Kanaat rızadır ve olmadığı yerde şükür yoktur

      İktisat, harcamada, yemede zaruretle yetinmektir, aşırıya kaçmamaktır, mümkün olduğunca kısmaktır. Bütün bunlar nimete hürmettendir. Hürmet ise şükürdendir, şükür ise nimeti artırır. O yüzden iktisat edenin nimeti artar. İktisadın bereketi hiçbir ticarette yoktur.

      Rıza, Allah’tan razı olmak, verdiğinden memnun olmak, O’na minnet duymaktır.

      Hırs, azim değildir. Azim gayretli olmaktır. Hırs ise mala tamah göstererek, acelecilikle, ille bu olsun, daha üstün olsun diye uzun emele kapılıp çalışmaktır, tevekkülsüzlüktür. Bu sebeple hırs şükürsüzlüğün ölçüsüdür.

      İsraf, faydasızca harcamaktır, harama sarf etmektir, nimete hürmetsizliktir. Biz tabağını parmağıyla sıyıran bir Peygamberin ümmetiyiz. Bu, nimete Allah için, şükür için hürmettir. Peygamberimizin ilk yağmura karşı oturup ıslanması ve Allah’a dua etmesi nimete gösterilen saygının ifadesinden başka nedir? “Yere bir şey düşürdüğünüz bir nimeti orada şeytana bırakmayın” buyurmuştur. Nasıl şeytana kalıyor yere düşmüş bir nimet? Çünkü yere düşürülmüş bir nimet hürmetten mahrum kalmıştır. Bu o nimete şükredilmediği anlamına gelir ve bu da hal dili ile o nimet üstüne besmele çekilmediği anlamına geliyor. Besmele çekilmeyen yemeğin ortağı ise şeytandır.

      Haram helal demeyip rast gele yemek nimetin Allah’tan geldiğini bilmemektir.

      “Evet, hırs şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hatta hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, guya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü kanaat etmeyip senede birkaç tane buğday kafi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Guya mubarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i ilahi ile ihsan eder, yedirir”

      Ne zaman hırs gösterirse kişi zelil olur. İzzetin sebebi kanaattir. Karıncalar hırs vasıtasıyla sanki ayaklar altında kalmıştır. Birkaç tane yetecek buğday yerine binlerce toplamak ister ve toplarken ezilir. Arı ise sanki kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar ve sonuçta insana bal ikram eder.

      “Evet, Zat-ı Akdesin alem-i zatisi ve en azami ismi olan Lafzatullah’tan sonra, en azam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman’ın en zahir manası Rezzak’tır.”

      Rahman ismi kendini en çok rızkta gösterir. Dolayısıyla bu isminin sırrına ancak rızktaki şükür ile ulaşılır. Rahmanın en zahir manası Rezzak isminde tebarüz eder.

      “Hem şükür içinde safi bir iman var, halis bir tevhid bulunur. Çünkü bir elmayı yiyen ve ‘Elhamdulillah’ diyen adam, o şükür ile ilan eder ki, ‘O elma doğrudan doğruya dest-i Kudretin yadigarı ve doğrudan doğruya hazine-i Rahmetin hediyesidir’ demesi ile ve itikat etmesi ile her şeyi –cüzi olsun, kulli olsun- O’nun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve her şeyde Rahmetin cilvesini bilir. Hakiki bir imanı ve halis bir tevhidi şükür ile beyan ediyor.”

      Misalde olduğu gibi elmaya “elhamdulillah” diyen adam sebepleri, ağacı, çiftçiyi methetmeyip hepsini geçip Allah’a şükretti, O’na icabet etti, şükür ile elmanın doğrudan doğruya Allah’ın elinden, rahmet hazinesinin hediyelerinden olduğunu söyledi. Elma şükür ile bir tevhid abidesine dönüştü.

      “Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükür etse, o yediği nimet o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevi bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzet ile Cenab-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimi bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi manevi lübleri ve hülasaları ve manevi maddeleri ulvi makamlara gönderip, maddi ve tüfli(posa) ve kışri –yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan- maddeleri füzülat olup, aslına yani anasıra(unsurlarına) inkilap etmeye gidiyor.”

      Lezzetli bir nimet yenilip şükredilince bir nur olur artık şükrün neticesi olarak. Böylelikle o nimet de ibadetini etmiş olur ve cennete layık bir meyveye dönüşür. Cennette şakirine nimet olarak gelir. Böyle olunca şükür ile mevcudat da bizden razı olmaktadır. Çünkü burada maddesini harcadığımız nimet şükür sayesinde tükenmiyor, yok olmuyor bilakis ölümsüzleşip daha yüce haliyle cennete bizim oluyor. O nimet akabinde “Elhamdülillah” deyince hamdin kendisini de nimet haline getiriyor. Allah’ın iltifatını şükür vasıtasıyla görüp nimetin lezzetinden daha büyük bir tad alıyoruz. “Elhamdülillah” deyince o nimeti Allah’ın özel olarak bize göndermiş olduğunu anlıyor, görüyor ve makamımızı yükseltiyoruz. Allah doğrudan bizim muhatabımız oluyor, doğrudan O’nun muhatabı haline geliyoruz. Bütün bunlardan sonra geriye kalan maddi kısmı posadır, vücuttan atılır. Yeni mesajlar yüklenmek üzere aslına döner.

      “Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet kömüre kalbolur. Şükür ile zail rızklar daimi lezzetler, baki meyveler verir. Şükürsüz nimet en güzel bir suretten çirkin bir surete döner. Çünkü o gafile göre rızkın akibeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzülattır.”

      Şükredilmezse lezzet muvakkat olduğu için bir zaman sonra nimetin sonu gelir, yok olur. Elmas olan nimet kısa bir zaman içinde kömür olur, azcık lezzet verdikten sonra abes oluverir. Bütün emek, hikmet, maksat boşa gider. Bu ise hikmet-i alemi inkar etmek, reddetmek anlamına gelir. Yenmiş bir meyvenin çekirdeği kişiye bu yüzden “dışımı yedin, bu sonum olabilir, ama toprağa ekersen tükenmem, yeniden doğarım. Beni (yediğin meyvenin özünü yani) şükre ek ki nimetin özünü anla, işin sırrını bul, ben de bitmeyeyim, ölümsüzleşeyim, cennet nimeti olayım.” der.

      “Evet rızkın aşka layık bir sureti var, o da, şükür ile o suret görünür. Yoksa ehl-i gaflet ve dalaletin rızka aşkları bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalalet ve gaflet ne derecede hasaret ediyorlar.”

      Şükür varsa nimet aşka layıktır. Peygamberin yağmuru karşılaması, altında ıslanması, elini açıp dua etmesi bu aşkın neticesi değil midir? O Cenab-ı Hakkın yağmurdaki iltifatını görüp ona hürmet etmiştir. Ehli dalaletin rızka aşkı hayvanlıktır. Nimete sahip olduğu anda sevgisi, onunla işi biter.

      İmam-ı Rabbani der ki, “İnsan üç kısımdır: Bir kısmı cennet ister, ordaki güzellikleri, nimetleri arzular, lezzet ister. Bunlar avamdır. Orta tabaka vardır, bunlarda ne cennetin arzusu, ne cehennemin korkusu vardır, ne de dünyaya yönelik istekleri vardır. Narında hoş, nurunda hoş demişlerdir. Onlar için Allah rızası yeterdir. En üst tabaka ise aynı avam gibidir. Cennet ister, cehennemden korkar, saadet, lutuf ister. Ama bu Allah namınadır. Allah cenneti övdüğü için, Allah’ın rahmetinin tecellisi olarak gördükleri için cenneti isterler. Cehennemden korkuttuğu için, Allah’ın gazabının alameti olduğu cihetiyle korkarlar. Dünya nimetlerini Allah’tan geldikleri için, O’nun esmasının ayineleri olduğu için isterler.”

      “Enva-i zihayat içinde en ziyade rızkın envaına muhtaç insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün esmasına cami’ bir ayine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeheratını tartacak, tanıyacak cihazata malik bir mucize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek aletleri havi bir halife-i arz suretinde halketmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddi ve manevi rızkın hadsiz envaına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu camiiyete göre en ala bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası şükürdür. Şükür olmazsa esfel-i safiline düşer, bi,r zulm-ü azimi irtikab eder.”

      Kainatta en çok muhtaç olan insandır. Bu şiddetli ihtiyaç ve muhtaçlık sayesinde ayinelik vasfını kazanmak için verilmiş olan teçhizatı, aklı, fikri, kalbi de kullanarak, Allah’ın esmasını, rahmet hazinesindeki cevherleri bilmesi tartması, onların ayinesi olması istenmiştir. Dolayısıyla insan şükretmeyi öğrenirse, bu yüksek ihtiyaç sayesinde en yüksek mertebeye çıkar. Fakirlik, acizlik, ihtiyaç Allah’ı bilen ve şükürle ona intisab eden için şeref haline gelir, insanın en yüksek makama ulaşması için vesile olur. Ama şükretmezse esmaya ayinedarlık yapamaz. Allah’ı bilmezse, tevekkülsüz, kendi başına kalmış, cenneti bilmiyor halde ne yapabilir?. Bu kadar muhtaç olan, bütün eşyadan daha fazla ihtiyacı olan insan şükürsüz sefil olacak, esfeli safilin olacak.

      İmam-ı rabbaninin bir beytinde şöyle der:
      “Der tarik-i nakş-bendi lazıma-mı çar-i terk
      terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk”

      Bu beyitte yol ehli için dört şeyin terkinden bahseder: Dünya, Ahiret, Kendi, hiçbir şey kalmayınca son olarak Terk.

      Üstad ise buna mukabil en yüksek tarikat olan kulluk tarikatinin dört esasını şöyle ihsas eder:

      “Der tarik-i acz-mendi lazım amed çar-çiz:
      Acz-i mutlak, fakr-i mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz…”

      Acz-i mendi aczini bilme yoludur. Dikkat edilirse 4 terkten değil 4 lüzumdan yani var olmadan bahsediliyor. Yani terketme, ama Allah namına kullan.

      Tam bir acz. Acz-i mutlak; Hiçbir noktada güç görmemek(kainatta ve ‘ben’de).

      Fakr-i mutlak. Bende hiçbir servet görmemek. Tam fakirlik ve ihtiyaç hissine ulaşmak

      Şevk-i mutlak: Allah’a karşı tam bir iştiyak, her şeyde O’nun rahmetini görüp şevklenmek. O’na doğru şevki kıran her şeyde kusurludur.

      Şükr-ü mutlak: Tam bir şükür hali. Her şey de artık şükretmek.

      #806819
      Anonim

        Allah razı olsun güzel bir konu,
        Hırs, sebeb-i mahrumiyettir, rıza ve kanaat sebeb-i izzettir.
        Şükrün ölçüsü kanaat, şükürsüzlüğün ölçüsü hırstır.

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.