- Bu konu 53 yanıt içerir, 16 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
19 Mart 2009: 14:42 #651166
Anonim
Üstad Bediüzzaman´ın yeme içme kültürü
Yazar: M.Latif Salihoğlu 21.03.2005 Fikir ve yorumları gibi, yaşayış tarzını da dikkat ve merakla araştırıp öğrenmeye çalıştığımız Üstad Bediüzzaman’ın, yeme ve içme alışkanlığı gibi özel hallerinin “sünnet-i seniyye” ölçülerine tamamiyle uygunluk arzettiğini görmekteyiz.
Az uyuyor, çok çalışıyor; az yemek yiyiyor, çok gayret sarfediyor; kendinden çok başkasını düşünüyor; en zengin biri gibi yaşayabilecekken, en fakir bir insan gibi yaşıyor, vesâire…
Ana hatlarıyla, esasında bütün yaşantısı böyle âdâb-ı sünnet üzeredir.
Hayatının hiçbir devresinde, ne israfın ve ne de cimriliğin izine rastlamak mümkün.
O, tam bir iktisat, kanaat ve bereket üzere yaşadı.
Zaman oldu, açlığa, fakirliğe kanaat getirdi; ama, kimseye el açmadı, yüzsuyu dökmedi, kimseden yardım dilemedi, kimsenin minneti altına girmedi.
Kasten ve bilerek ne zekât aldı kimseden, ne de sadaka…
Bu “istiğna” düstûru ve “nâsın hediyelerini mukabilsiz kabul etmeme” prensibi, hayatının başından sonuna kadar kesintisiz devam etti.
Zaten o “yemek için yaşamıyor; belki yaşamak için yiyor”du.
Onun bütün hayatı, yine kendi ifadesi olan “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” gerçeğiyle, tam bir paralellik içinde sürüp gitti.
En büyük kuvvet kaynağı olarak kabul ettiği “hakiki ihlâs”ın gereği olarak, fikrinde olduğu gibi, hayatında da tam bir “minnetsizlik” hali tahakkuk etti.
Hasılı, sünnet üzere yaşamak, onun yegâne hayat düsturu oldu.
Temel özellikleri itibariyle, yaşayış tarzı böyledir.
Yalnız, kendisinin mâruz kaldığı birtakım özel ve mücbir şartlar sebebiyle, yemesinde ve içmesinde—çoğu ilâç niyetine olmak üzere—alışılmışın dışında gibi gözüken kendine has birtakım alışkanlıkların varlığından da söz etmek mümkün. Ki, bunların da sünnete aykırılık arzeden herhangi bir tarafı yoktur.
Bu mukaddemeden sonra, geçelim Üstad Bediüzzaman’ın yeme içme alışkanlığına dair esas bahsimize…
Yiyecek-içecek listesi
Konu hakkında, uzun zamandan beri birtakım hazır bilgilere sahibiz. Bunlara ilâveten yaptığımız bu özel çalışma esnasında, yeni karşılaştığımız, yahut yeni farkına vardığımız daha başka bilgiler de edindik.
Buna göre, aktaracaklarımızın bir kısmını canlı şahitlerden bizzat dinleyip tesbit ettiklerimiz teşkil ederken, önemli bir diğer kısmını ise, Risâle-i Nur Külliyatı ile “Son Şahitler” isimli seri kitaptan yaptığımız muhtelif iktibaslardan müteşekkil olacak.
Ayrıca, şu noktayı da hatırlatalım ki, Üstad Bediüzzaman’ın yeme ve içme tarzına dair mâlumat aktaran bütün kaynaklar, birbirini aynen teyid ve te’kit ediyor.19 Mart 2009: 14:43 #735134Anonim
Muhtelif kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, hayatının çeşitli safhalarında Üstad Bediüzzaman’ın yiyecek ve içecekler listesine dahil olmuş İlâhî nimetlerin önemli bir kısmı şunlardır: Çorba, bulgur, pirinç, sade ekmek, yoğurt, peynir, yumurta, tereyağı, bal, kabak tatlısı, hurma, incir, üzüm, kuru üzüm, kayısı kurusu, üryani erik (hoşafı), limon, limon tuzu, elma, çay (daha çok limonlu), su (genellikle soğuk ve buzlu)…
İşte, bu yazı dizisi boyunca, bu nimetlerin zikredildiği eserlerden bazı iktibaslar yaparak, bunların hayatında ne suretle yer aldığını delilleriyle ve yorumlarıyla aktarmak arzusundayız19 Mart 2009: 14:46 #735135Anonim
Paylaşma âdeti
Üstad’ın kendisi ve bilhassa talebeleri, dışarıdan alacakları yiyecek ve içecekleri kimsenin göremeyeceği şekilde ve âzami derecede bir dikkat ve itina ile taşıyıp eve getirirlerdi. Tâ ki, o nimetin üzerine kimsenin nazarı düşmesin, onda kimsenin gözü kalmış olmasın…
Hatta, fırından bir ekmek aldıracak olursa, onu da kimsenin gözüne görünmeden torbanın içine konularak getirilmesini tembihlerdi. Aksi halde, yiyeceği herşey Üstad’a dokunurdu.
Öte yandan, Üstad’ın kendisi fakr û zaruret içinde yaşadığı halde, kendi yiyeceklerinden de talebelerine ve misafirlerine ayrıca ikram ederek, onların nefsini kendi nefsine tercih eder.
Bir başka ifade ile, elinde avucunda ne varsa, çevresindekilerle paylaşır.
Onun bu hususiyetini, talebesi ve hizmetkârı olan (merhum) Bayram Yüksel, hatıralarında bize şu şekilde naklediyordu: “Üstad yemek yerken çoğu kez yalnız yerdi. Yanında olursak, bize de muhakkak ikram ederdi. Biz ise, almak istemezdik. O da, ‘Keçeli, vermezsem, ikram etmezsem bana dokunur’ derdi. Üstadımız yemeğini rahat yesin diye, yemek esnasında dışarı çıkardık. Bazan ‘Herhalde yemeğini yedi’ zannı ile sofrayı kaldırmak üzere gelip habersiz girdiğimizde, bizi görüp ‘Keçeli, keçeli, midenin kerâmeti var’ diyerek, o yemeğinden bize yine de yedirirdi.” (Ayrıca bakınız: Son Şahitler-III/97)19 Mart 2009: 15:12 #735139Anonim
“Yarıdan fazlasını kendine alan”
Gençliğinde çok zaman Üstad Bediüzzaman’ın yanında ve hizmetinde bulunan Sıddık Süleyman’ın yeğeni Barlalı Hüseyin Bülbül’den bizzat dinlediğimiz bir diğer hatıra da şudur:
Birlikte kahvaltı yaptıkları bir gün, eline bir parça ekmek alan Üstad, ona şunları söyler:
“Hüseyin, bak kardaşım. Birisi seninle bir dilim ekmek paylaşırsa, yahut bir elmayı bölüşürse, eğer yarıdan fazlasını kendine alırsa, o kişiyle sakın arkadaşlık yapma.”
Buradaki inceliği hiç de basite almamak lâzım. Zira, bu bir ibre, bir gösterge mahiyetindedir. Böyle basit bir paylaşımda arkadaşını değil de kendi nefsini önceleyen bir kimse, başka zaman daha büyük ve daha mühim meselelerde de arkadaşını dışlayıp, kendi nefsini tercih edecek demektir.
Bu ise, Risâle-i Nur’daki ihlâs sırrına, uhuvvet esasına ve tefâni düstûruna uygun düşmüyor.19 Mart 2009: 15:15 #735140Anonim
Üryani erik (hoşafı)
Üstad Bediüzzaman’ın “canım istedi” deyip çok kullanmış olduğu taamlardan biri de “üryani erik”tir. Daha doğrusu bu yemişin kompostosudur.
Bu nimetin bahsinin geçtiği Emirdağ Lâhikası-I, s. 146’da şu ifadeleri okumaktayız:
“…Kahraman Tahirî’nin teberrük olarak getirdiği tatlı lokmalar, acip bir bereketle, hergün ikişer üçer yediğim halde bitmiyordu. Hayret ederdim. Bugün âdetimle iki alacaktım; baktım yalnız iki tane kalmış. İktisat için birisini aldım. Aynı saatte, Hıfzı’nın iki mâsum evlâdının, bir kutu içinde yazdıkları nüshalar altında şekerden, ekmekten, aynen Tahirî’nin lokmaları gibi, hem onun miktarında elime verildi. Ben bu tatlı tevafuktan zevk alırken, dünkü gün, aynı saatte çok hararetim vardı, çok su içiyordum. Canım üryani erik hoşafı istedi. Ben bilmiyordum, unutmuştum; şiddetli bir arzuyla hararetimi teskin edecek eskide alıştığım ve çok istimal ettiğim üryani erik, bir kutu içinde ve Âsiye’nin has arkadaşlarından Nurcu Şerife Hanımın şekeriyle elime verildi. Ben de bu çok tatlı tevafukun hatırı için hem mâsumların, hem onların teberrüklerini yüz misli kadar kabul ettim.”
Buradaki ifadelerden hareketle, üryani erik bahsini şifalı bitkiler uzmanı Tillolu Celâleddin Sancar Beye açarak, bunun ne gibi şifâî faydaları olduğunu sorduk.
Bize şu cevabı verdiler: “Daha çok Kastamonu yöresinde yetişen üryani erik, bilhassa ağrı gidermede, hararet düşürmede ve hastayı teskin etmede çok faydalı ve şifâlı bir nimettir. İstanbul’da Mısır Çarşısı gibi büyük kuruyemiş mağazalarında bu eriğin kurutulmuş olanı var. Bunun kompostosu hem çok lezzetli, hem de şifalıdır.”19 Mart 2009: 15:16 #735141Anonim
Çay ve yemek kapları
Başta Isparta olmak üzere, muhtelif yerlerde görüp incelediğimiz Üstad Bediüzzaman’a ait çay ve yemek pişirme kaplarının genelde hep küçük hacimli olduğunu müşahade ettik.
Tencere küçük, çaydanlık küçük, vesaire…
İçine bereketin girdiğine tam kanaat getirdiğimiz bu küçük kaplarda yemek yapmayı herkes beceremez. Bunun için de, yine Üstadın tarifi gerekiyor.
Nitekim, yıllar önce (Ağustos, 1995) hatıralarını bizzat dinleyip kaydettiğimiz Hüseyin Bülbül Ağabey, Üstadla beraber Barla Dağlarında bir obaya misafireten gidip kaldıkları on iki günlük bir seyahatten söz ederek şunları anlatmıştı:
“Üstad Bediüzzaman, namaz gibi farzları ihmal eden yayladaki çobanlara zaman zaman gidip nasihatlerde bulunurdu.
“Bir defasında yine öyle bir obaya gittik. Başlarında yaşlıca bir çoban vardı. Çoban Üstadı görünce, elpençe divan hürmetle selâma durdu.
“Üstad ise, ona şöyle dedi: ‘Çoban efendi. Bu civarda on iki gün kadar kalmak istiyoruz. Bize kendiliğinden yağ, peynir, et, süt falan vermeyeceksin. Şayet ihtiyacımız olursa, senden parasıyla alırız. Şimdilik bizim kendi malzememiz var.’
“Oysa, yanımızda sadece büyükçe bir tas bulgur ve yarım bardak kadar da tereyağı vardı. Ve, tam on iki gün boyunca bunlarla idare ettik.
“O bir tas bulguru nasıl on iki kısma ayırarak pişirmişim, hâlâ da hayret ediyorum.
“Zaten bulgur pişirmeyi de bilmezdim. Tarifini Üstad’ın kendisi söylerdi. Şöyle bir avuç kadar bulgur, şu kadar su diyerek tarifi söyler, ben de küçücük tencerenin içinde öyle pişirirdim.
“Ayrıca, tereyağını da kızartmadan, yani çiğ olarak pilava karıştırmamı söylerdi. Her defasında bir tatlı kaşığı kadar da tereyağı katarak pişirirdim.
“Önce Üstad yer, içine bereket girer, sonra da ben doyuncaya kadar yerdim, zor bitirirdim. Halbuki, evde iken tek başıma o bulgurun tamamı kadarını bir günde yiyebiliyordum.”
Evet, bunun gibi daha birçok yazılı ve sözlü hatıradan biliyoruz ki, Üstad Bediüzzaman, iktisat ve bereket ile yaşıyordu.19 Mart 2009: 15:23 #735142Anonim
Limonlu çay
Üstad Bediüzzaman’ın limonu çok sevdiğini ve bilhassa içtiği çaylara limon suyu kattığını pekçok kimse biliyor.
Öyle ki, limon bulunmadığı zamanlarda, yanında taşıdığı limon tuzundan içtiği çaylara minik birer parça atarak, bu âdetini devam ettirirmiş.
Şimdi, bu limon alışkanlığı ile ilgili bazı hatıraları özet halinde sunmaya çalışalım.
Zübeyir Gündüzalp’in hatıra notlarından:
“Üstad, seher namazını edâ ettikten sonra, bir bardak limonlu çay içerdi.
“Hz. Üstadımız, her ne zaman olursa olsun, çaya ve limon konulacak yemeklere limon damlatırdı.”
Çaya, çorbaya limon
Bayram Yüksel’in hatıra notlarından:
“Üstad çayı fazla içmezdi. Harareti olduğu zamanlarda, o da limonlu olarak bir bardak ancak içerdi.
“Limonu çok severdi. Yemeklerinde de limon kullanırdı. Limon bulunmadığı zamanlarda ise, çayına çok cüz’i miktarda limon tuzu koyardı.”19 Mart 2009: 15:37 #735145Anonim
Allah razı olsun mübarek. Burada aklıma gelen hiç şüphe edilmesin ki burada mübalağa yapılmış diye belki denilebilir ki çok azı anlatılmış..
19 Mart 2009: 15:54 #735146Anonim
Emeğinize sağlık…
19 Mart 2009: 16:11 #735148Anonim
çok sağ olun.. okuması zevkli bir alıntı yapmışsınız..
gerçekten üstadımız bu husustada örnek olmuştur.kimi yörelerde “cılbır” diye adlandırılan, sıcak suda pişirildikten sonra üzerine yoğurt dökülerek servise sunulan yemeğide üstadın çokça yediğini işitmiştik.
yumurtanın yağsız pişirilmesi yemeği çok sağlıklı kılıyor.
ayrıca (evvelden yemediyseniz) şiddetle tavsiye ederim çok hoş leziz bir yemek.
yapması çok kolaydır ve kısa zamanda hazırlanır.buda beni hep, üstadın yemek hususunda çok pratik davrandığını bu işe fazlaca meşguliyet ayırmadığını düşündürmüştür.
oysa toplum olarak bu hususta fazlaca itina gösteriyoruz sanrım 🙂
19 Mart 2009: 17:07 #735151Anonim
Hocam Allah razı olsun… yemeleri içmeleri de örnek üstadımızın… rabbim yediğimizden hesaba çekmesin inşallah… şükrünü eda edebilmeyi bizlere nasip etsin…
19 Mart 2009: 22:01 #735187Anonim
Mesajlarınız için ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Rabbim sizlerden hoşnut olsun.
Uzun bir çalışmaydı tamamını ekleyecekdim ki misafir geldi bu kadarı nasıp oldu.
Uzun yazıların forumda okunması zor oluyor ama bu çalışmayı 23 mart etkinlikleri için kullanıyoruz ve sizlerlede paylaşmak istedim.19 Mart 2009: 22:16 #735188Anonim
ALLAH razı olsun ben de bi slayt yapmayı düşünüyorum bu paylaşımınızdan yaralanabilir miyim?
19 Mart 2009: 22:35 #735190Anonim
nurhadimi;111340 wrote:ALLAH razı olsun ben de bi slayt yapmayı düşünüyorum bu paylaşımınızdan yaralanabilir miyim?Maşallah ne güzel bizimlede paylaşırsanız çok seviniriz.
19 Mart 2009: 22:38 #735192Anonim
Pullu balık
Barla’da Üstad’ın o meşhur çift sarıklı resmini çeken Mustafa Çavuş’un oğlu Enver Tevfik Bey anlatıyor:
“Kullandığı bir su termosu vardı. Kırılmıştı. Üzüldü. Canı sıkıldı. ‘Fesübhânallah, bunda da vardır bir hikmet’ diyordu.
“Sirke ve soğanla yapılan pullu balığı (sazan?) severdi. Zaman zaman bizim valide yapar, ben de götürürdüm. 15-16 yaşlarında iken (1926), Üstadla arkadaş gibi, senli benli konuşurduk. Şimdi olsa, öyle konuşamazdım.”
ah üstadım ah… -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.