- Bu konu 9 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
30 Ekim 2008: 09:07 #647182
Anonim
Birinci basamak: Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü, küre-i arzın semaya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayatla dolu olması, semavatın ve müzeyyen burçları zevi’l-idrakle dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza, semavatın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevi’l-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir. Çünkü, hüsn-ü ziynet, aşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahaza, ins ve cin o vazifeyi ifaya kafi değillerdir. Ancak, gayr-ı mahdut, oraya münasip melaike ve ruhaniler o vazifeyi ifa edebilir.
Üçüncü basamak: Semavatta devamla cereyan eden sükün, süküt, nizam, intizam, ıttıraddan hissedildiğine nazaran, semavat ehli, arz sakinleri gibi değildirler. Evet, arzda bulunan nifak, şikak, ihtilaf, ezdadın içtimaı, hayır ve şerrin ihtilatı gibi şeyler, semavatta yoktur. Bu sayede, semavatta nizam ve intizamı bozacak bir hal yoktur. Sakinleri, verilen emirlere kemal-i itaatle imtisal ediyorlar.
30 Ekim 2008: 09:39 #720336Anonim
Çünkü, hüsn-ü ziynet, aşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır.
Ve keza, semavatın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevi’l-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir.
Soru
Öyle ise, şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-yı ervah ve kut-u kulûb, elbette melâike ve ruhanîlere bakar, gösterir. bu cümleyi açıklayabilir misiniz?
İnsanın ulaşamadığı uzaklıklarda ve nüfuz edemeyeceği derinliklerde mükemmel güzellikler vardır. Özellikle semavatın kendine has olan bu güzellikleri elbette ki birileri tarafından temaşa ediliyordur. Nasılki, yiyeceklerin varlığı bir mideye işaret eder, renklerin ve güzelliklerin olması da temaşa eden gözlere işaret eder. Güzel masnuatı temaşa etmek ise maddi değil, manevi bir zevk ve lezzettir. Yani kalplerin ve ruhların gıdasıdır. Bu ise melekler ve ruhanilerin varılığına işaret etmektedir.
30 Ekim 2008: 09:44 #720337Anonim
semavat ehli, arz sakinleri gibi değildirler.
Melekler ve ruhaniyat maddi varlıkar değil, nurani varlıklardır. İnsan ve hayvan ise bedenleri madde ise de, asıl varlıkları ruhtur, yani nurani varlıktır. Hammadde olarak toprak ve su kullanılarak, hayat ve ruh olan hayvanlar ve insanlar yaratılıyorsa, acaba hammadde olarak nur, ışık ve hava kullanılsa ortaya nasıl varlıklar çıkar ? Elbette ki daha nurani varlıkların çıkması lazımdır denilmektedir.İşte bu denklem zaviyesinden bakacak olursak, şu sonuca varmış oluruz: Maddi ve kesif olan dünyada büyük bir faaliyet neticesinde, durmadan nurani diyebileceğimiz hayat sahibi varlıklar yaratılıyorsa, daha nurani ve ziyadar olan semavatta neden yaratılmasın. Elbette ki daha çok nurani varlıklar yaratılıyor demektir. Bunlar ise ruhaniyat ve meleklerdir.
31 Ekim 2008: 09:53 #720475Anonim
Bazı yerleri cok derin anlamlar ihtiva ediyor.. Ve ben o bazı yerleri bazen anlamakta gucluk cekiyorum…
Sakince okumak mı gerekiyor ne :S:S İlerleyen zamanlarda basınızı agrıtabilirim bu konuda…
Allah Razı olsun Sergerdan-i Leyli :005:31 Ekim 2008: 11:40 #720496Anonim
Hadra;80792 wrote:Bazı yerleri cok derin anlamlar ihtiva ediyor.. Ve ben o bazı yerleri bazen anlamakta gucluk cekiyorum…
Sakince okumak mı gerekiyor ne :S:S İlerleyen zamanlarda basınızı agrıtabilirim bu konuda…Allah Razı olsun Sergerdan-i Leyli :005:
Allah sizden de razı olsun abi..
Sizin bana kitap borcunuz var,unutmadım bu arada, Alaaddin Başarın hocanın esma-ul husnasını göndercektiniz?:003:
Leyl-i efruz da burdamı?Yoksa gelsin hemen:012:
31 Ekim 2008: 11:59 #720498Anonim
Ama o kitabı ben kazanmıstım. Siz kendinize pay cıkarıyorsunuz :D:D
Neyse canınız sagolsun… Ama Kitabı size ancak doc. haline getirip e-mail yolu ile gonderebilirim :))
Leylimin nicki burada ama kendisi yok. 🙁 Terkediyorum onu. Karalar bagladı 😀
Yogun calısıyor bu aralar o sebeple pek vakit bulamıyor.. En kısa zamanda online olur insaallah…31 Ekim 2008: 12:36 #720501Anonim
Öyle olsun o zaman o da güzel,kar kardır.:047: Leyli abime de Allah kolaylık versin..işi bitince gelir öyle demeyin,sizi de bizi de unutmaz:)
31 Ekim 2008: 12:52 #720503Anonim
Onun isi kolay. Benim yogunluguma karsı isinin olmadıgından yakınıp “canım sıkıldı” diyebilen insanlardan biri… Aslında nickini devlet yatanı alsa daha iyi olacaktı.. Kayıtlardan sonra 1 yıl paso yatıyor :D:D
Bir sorum olacaktı?
Saidnur forum yok mu artıkın 🙁
Kitabı derhal gonderiyorum… Saygılar…4 Kasım 2008: 12:10 #721120Anonim
Çünkü, küre-i arzın semaya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayatla dolu olması, semavatın ve müzeyyen burçları zevi’l-idrakle dolu olmasını tasrih ediyor.
Şu maddi alemin bir küçük misali olan insan bedeninde akla, hafızaya, hayale ve sevgi, korku, merak gibi binlerce hissiyata vazife gördüren Cenab-ı Hakk, elbette şu muhteşem kainatı boş bırakmamış, onu da meleklerle şenlendirmiştir. Bu muhteşem kainatın çok küçük ve cüzi bir yerinde insanoğlu yaşadığına göre.Dünyanın bir çok yeri zahiren boş ve muattaldır.Halbuki islami inanışa göre,insanların bulunmadığı yerlerde diğer manevi mahluklar mevcuttur.Bunlar; Melek, cin ve ruhaniyat diye isimlendirilir.Bediüzzaman hazretleri bunu bir vecizeyle şöyle özetlemektedir.“Hali dağlar boş sahralar cenabı hakkın ibadıyla doludur.”
4 Kasım 2008: 18:54 #721164Anonim
29.sözden yukarıdaki izahların bir nevi tekrarı olan bir temsil:
İki adam, biri bedevî, vahşî; biri medenî, aklı başında olarak, arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî, muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan küçük bir hâneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne, amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medâr-ı taayyüşü ve hususi şerâit-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar.
O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüsatli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığı ile veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem, şu perişan hânedeki şerâit-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor.
O vahşî, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar, sekenelerden hâlîdir, boştur; zîruh, içinde yoktur” der,
vahşetin en ahmakça bir hezeyânını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht, şu hakîr, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amelelerle doldurulmuş; ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur, zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinâtın, şu sanatlı sarayların onlara münâsip âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette, o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler, balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz. Adem-i rüyet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz.”15 Kasım 2008: 17:58 #722024Anonim
Hem hiç mümkün müdür ki, bir Sâni-i Hakîm, kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ve envâ-ı ihsanatıyla zîhayatları mesrur ve memnun etmekle minnettarlıklarını ve şükürlerini rubûbiyetine mühim bir medar yapmak için, koca kâinatı, envâıyla, erkânıyla zîhayata musahhar bir hizmetkâr, bir mesken, bir meşher, bir ziyafetgâh yaptıktan sonra,
zîhayatların çeşit çeşit, binlerce envâlarının nüshalarını o derece teksirini istiyor ki,
kavak ve karaağaç gibi meyvesizlerin bir kısım yapraklarından herbir yaprağı bir tabur sineklere, yani havada zikreden zîhayatlara hem beşik, hem rahm-ı mâder, hem erzaklarının mahzeni yaptığı halde; bu ziynetli semâvâtı ve bu nurânî yıldızları sahipsiz, hayatsız, ruhsuz, sekenesiz, boş, hâlî, faydasız yani melâikesiz, ruhânîsiz bıraksın? Hâşâ, melekler ve ruhânîler adedince hâşâ ve kellâ!
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.