• Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #652674
    Anonim
      ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ:

      Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın Deccalı öldürmesi,
      hem Birinci Mektupta ve hem On Beşinci Mektupta
      gayet muhtasar ve size kâfi bir cevap vardır.
      b710.gif -1-
      b638.gif -2-
      Aziz, fedakâr, sıddık, vefadar kardeşlerim
      Hoca Sabri (r.h.) ve Hafız Ali (r.h.),
      Mugayyebât-ı Hamseye dair Sûre-i Lokman’ın
      âhirindeki âyetin hakkında mühim sualiniz gayet
      mühim bir cevap isterken, maatteessüf, şimdiki
      hâlet-i ruhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsait değildir.
      Yalnız, sualinizin temas ettiği bir iki noktaya
      gayet mücmel işaret edeceğiz.

      Şu sualinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhad tarafından
      tenkit suretinde, Mugayyebât-ı Hamseden
      yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı mâderdeki
      cenînin keyfiyetine itiraz edilmiş. Demişler ki:

      “Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor.
      Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla
      rahm-ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor.
      Demek Mugayyebât-ı Hamseye ıttıla kabildir.”

      Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye
      merbut olmadığı için, doğrudan doğruya
      meşiet-i hassa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten
      hususî iradeye tâbi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:
      Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet
      vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vasıtasız,
      doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye
      bakar. Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde
      oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece
      irade ve meşiete hicap oluyor. Fakat vücut, hayat, nur
      ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin
      sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.

      Madem vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayattır.
      Yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki
      ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak,
      kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hassa-i İlâhiyeyi setretmeyecek.
      Tâ ki, her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubudiyete
      ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı,
      o kaideye güvenip, şükür ve rica kapısı kapanırdı.

      Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur.
      Halbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan,
      güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor.
      Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını
      bildiği için, gaipten sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyâtı
      bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile
      dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî
      vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten
      bir nimet-i hassa telâkki edip hakikî şükrediyorlar.
      İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü
      Mugayyebât-ı Hamseye ithal ediyor.

      Rasathanelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip
      vaktini tayin etmek gaibi bilmek değil, belki gaipten çıkıp
      âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddemâtına ıttıla
      suretinde bilmektir.

      Nasıl en hafî umur-u gaybiye vukua geldikte, veyahut
      vukua yakın olduktan sonra, hiss-i kablelvukuun bir nev’iyle bilinir.
      O gaybı bilmek değil, belki o, mevcudu veya
      mukarrebü’l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsâbımda
      bir hassasiyet cihetiyle, yirmi dört saat evvel,
      gelecek yağmuru Bazen hissediyorum. Demek yağmurun
      mukaddemâtı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nevinden
      kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor.
      Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaipten çıkıp
      daha şehadete girmeyen umura vusule bir vesile olur. Fakat daha
      âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile
      rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek,
      ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsustur.

      1- Allah’ın adıyla. Hiç bir şey yoktur ki, O’nu övüp O’nu tesbih etmesin (İsra Sûresi: 44.)
      2- Allah’ın selam ve rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

      Onaltıncı Lem’a s.161

      #740903
      Anonim

        Allah razı olsun .

        #740977
        Anonim

          Kaldı ikinci mesele: Röntgen şuâıyla

          rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmekle
          b641.gif -1-

          âyetinin meâl-i gaybîsine münâfi olamaz.

          Çünkü, âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil,
          belki o çocuğun acip istidad-ı hususîsi ve
          istikbalde kesb edeceği vaziyetine medar olan
          mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdileri, hattâ
          simasındaki gayet acip olan sikke-i samediyet muraddır ki,
          çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsustur.
          Yüz bin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun
          umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan
          yalnız hakikî sima-yı veçhiyesini keşfedemez.
          Nerede kaldı ki,
          sima-yı veçhîsinden yüz defa daha harika olan, istidadındaki
          sima-yı mânevîyi keşfedebilsin!

          Başta dedik ki: Vücut ve hayat ve rahmet, bu kâinatta
          en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır.
          İşte onun için, o câmi hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle
          ve dekaikiyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve
          meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki:
          Hayat, bütün cihazatıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin
          menşe ve medarı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicap olan
          yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan
          vesâit-i zâhiriye konulmamıştır.

          Cenâb-ı Hakkın, rahm-ı mâderdeki çocukların
          sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:

          Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki,
          o çocuk âzâ-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envâında
          sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle,
          Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenîn
          bu lisanla bağırıyor ki: “Bana bu sima ve âzâyı veren
          kim ise,bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen
          bütün insanların sânii dahi Odur. Ve hem bütün
          zîhayatın sânii Odur.”

          İşte, rahm-ı mâderdeki cenînin bu lisanı, gaybî değil,
          kaideye ve ıttırada ve nev’iyete tâbi olduğu için malûmdur,
          bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır
          ve bir dildir.

          İkinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve
          sima-yı veçhiye-i şahsiyesi lisanıyla Sâniinin ihtiyarını,
          iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir
          kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan
          gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i Ezelîden başkası, kablelvücut
          bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı mâderde iken
          bu simanın binde bir cihazatı, görünmekle bilinmiyor!

          Elhasıl: Cenînin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı veçhiyesinde
          hem delil-i vahdâniyet var, hem ihtiyar ve irade-i İlâhiyenin
          hücceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hak muvaffak etse,
          Mugayyebât-ı Hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır.
          Şimdilik bundan fazla
          vaktim ve halim müsaade etmedi;
          hâtime veriyorum.

          El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
          Said Nursî

          1- “Rahimlerde olanı O bilir.” (Lokman Sûresi: 31:34.)

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.