- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
29 Nisan 2009: 17:58 #652674
Anonim
ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ:
Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın Deccalı öldürmesi,
hem Birinci Mektupta ve hem On Beşinci Mektupta
gayet muhtasar ve size kâfi bir cevap vardır.
-1-
-2-
Aziz, fedakâr, sıddık, vefadar kardeşlerim
Hoca Sabri (r.h.) ve Hafız Ali (r.h.),
Mugayyebât-ı Hamseye dair Sûre-i Lokman’ın
âhirindeki âyetin hakkında mühim sualiniz gayet
mühim bir cevap isterken, maatteessüf, şimdiki
hâlet-i ruhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsait değildir.
Yalnız, sualinizin temas ettiği bir iki noktaya
gayet mücmel işaret edeceğiz.
Şu sualinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhad tarafından
tenkit suretinde, Mugayyebât-ı Hamseden
yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı mâderdeki
cenînin keyfiyetine itiraz edilmiş. Demişler ki:
“Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor.
Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla
rahm-ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor.
Demek Mugayyebât-ı Hamseye ıttıla kabildir.”
Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye
merbut olmadığı için, doğrudan doğruya
meşiet-i hassa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten
hususî iradeye tâbi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:
Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet
vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vasıtasız,
doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye
bakar. Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde
oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece
irade ve meşiete hicap oluyor. Fakat vücut, hayat, nur
ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin
sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.
Madem vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayattır.
Yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki
ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak,
kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hassa-i İlâhiyeyi setretmeyecek.
Tâ ki, her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubudiyete
ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı,
o kaideye güvenip, şükür ve rica kapısı kapanırdı.
Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur.
Halbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan,
güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor.
Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını
bildiği için, gaipten sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyâtı
bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile
dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî
vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten
bir nimet-i hassa telâkki edip hakikî şükrediyorlar.
İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü
Mugayyebât-ı Hamseye ithal ediyor.
Rasathanelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip
vaktini tayin etmek gaibi bilmek değil, belki gaipten çıkıp
âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddemâtına ıttıla
suretinde bilmektir.
Nasıl en hafî umur-u gaybiye vukua geldikte, veyahut
vukua yakın olduktan sonra, hiss-i kablelvukuun bir nev’iyle bilinir.
O gaybı bilmek değil, belki o, mevcudu veya
mukarrebü’l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsâbımda
bir hassasiyet cihetiyle, yirmi dört saat evvel,
gelecek yağmuru Bazen hissediyorum. Demek yağmurun
mukaddemâtı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nevinden
kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor.
Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaipten çıkıp
daha şehadete girmeyen umura vusule bir vesile olur. Fakat daha
âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile
rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek,
ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsustur.
1- Allah’ın adıyla. Hiç bir şey yoktur ki, O’nu övüp O’nu tesbih etmesin (İsra Sûresi: 44.)
2- Allah’ın selam ve rahmeti ve bereketi üzerine olsun.Onaltıncı Lem’a s.161
29 Nisan 2009: 18:46 #740903Anonim
Allah razı olsun .
30 Nisan 2009: 16:35 #740977Anonim
Kaldı ikinci mesele: Röntgen şuâıyla
rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmekle
-1-âyetinin meâl-i gaybîsine münâfi olamaz.Çünkü, âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil,
belki o çocuğun acip istidad-ı hususîsi ve
istikbalde kesb edeceği vaziyetine medar olan
mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdileri, hattâ
simasındaki gayet acip olan sikke-i samediyet muraddır ki,
çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsustur.
Yüz bin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun
umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan
yalnız hakikî sima-yı veçhiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki,
sima-yı veçhîsinden yüz defa daha harika olan, istidadındaki
sima-yı mânevîyi keşfedebilsin!Başta dedik ki: Vücut ve hayat ve rahmet, bu kâinatta
en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır.
İşte onun için, o câmi hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle
ve dekaikiyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve
meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki:
Hayat, bütün cihazatıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin
menşe ve medarı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicap olan
yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan
vesâit-i zâhiriye konulmamıştır.
Cenâb-ı Hakkın, rahm-ı mâderdeki çocukların
sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:
Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki,
o çocuk âzâ-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envâında
sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle,
Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenîn
bu lisanla bağırıyor ki: “Bana bu sima ve âzâyı veren
kim ise,bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen
bütün insanların sânii dahi Odur. Ve hem bütün
zîhayatın sânii Odur.”
İşte, rahm-ı mâderdeki cenînin bu lisanı, gaybî değil,
kaideye ve ıttırada ve nev’iyete tâbi olduğu için malûmdur,
bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır
ve bir dildir.
İkinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve
sima-yı veçhiye-i şahsiyesi lisanıyla Sâniinin ihtiyarını,
iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir
kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan
gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i Ezelîden başkası, kablelvücut
bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı mâderde iken
bu simanın binde bir cihazatı, görünmekle bilinmiyor!
Elhasıl: Cenînin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı veçhiyesinde
hem delil-i vahdâniyet var, hem ihtiyar ve irade-i İlâhiyenin
hücceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hak muvaffak etse,
Mugayyebât-ı Hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır.
Şimdilik bundan fazla vaktim ve halim müsaade etmedi;
hâtime veriyorum.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
Said Nursî1- “Rahimlerde olanı O bilir.” (Lokman Sûresi: 31:34.)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.