- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Haziran 2012: 00:45 #677498
Anonim
Hadîs-i şerîfde, “Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır” buyuruldu.
Mal, mülk, menfaat, dünya sevgisi, şehvet, zulmanî; Allah (CC)’a ait tecelliler ise nurânî perdedir.
“Zât-ı Ahmediye (ASM) yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını doğrudan doğruya Mi’rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir. ” (Mi’raç Risalesi)
Burada perdeden maksat bizim anladığımız gibi evimizin perdesi değil, ancak sinema perdesi gibidir.
Şöyle desek acaba uygun düşmez mi? Sinemadaki görüntülere bakıp da bu görüntülerin kendi kendine olduğunu birisi düşünse…. veya bu görüntüler tesadüfen meydana gelmiş diye düşünse… veya bu görüntüler aslında yok da bize varmış gibi geliyor diye başka birisi düşünse…. veya bu görüntülerde bir gaye yok diye birisi düşünse… veya birisi düşünse ki bu görüntüleri meydana getiren dolayısıyla bu manzaraları hazırlayan perde arkasında birisi var, yoksa bu kadar güzel görüntüler ve manalar kendi kendine teşekkül etmez. İşte bu sonuncunun düşüncesinde o sinema perdesi, perdelikten kalkıyor ve doğrudan doğruya hakikati görmeye sebep oluyor. Öncekiler ise yine bir şeyler görüyorlar ama sinema perdesinden maksat olan manayı anlayamıyorlar. Yani perdenin arkasında bir perdedar olduğunun farkına varmaları gerektiğini anlayamıyorlar.
Perde meselesinde şöyle bir misal verebiliriz.
Yediğimiz bir elmaya bakarak bu elmayı bize rızık olarak veren birisinin olduğunu, bu elmayı yaratanın bizi en iyi şekilde bildiğini, vücudumuza en uygun şekilde yarattığını, toprağı, suyu, havayı, güneşi elinde bulundurduğunu ve ona göre elmayı yarattığını, bir elmayı yaratmasıyla bütün elmaları yaratması arasında fark olmadığını, renginin gözümüze göre, tadının dilimize göre, sertliğinin dişimize göre, kokusunun burnumuza göre, şeklinin kalbimize göre yaratıldığını düşünüp, bizi ne kadar çok seven bir yaratıcımız olduğunu ve o yaratıcının bizi bu elma ile rızıklandırdığı gibi rızka muhtaç bütün mahlukatı da rızıklandırdığını ve hiç birisini unutmadığını ve bu nihayetsiz işleri yapabilmesi için hadsiz bir ilmi, nihayetsiz bir kuvveti, sonsuz bir iradesi olduğunu düşünsek bizim için hakikate bir pencere olur ve perdeler ortadan kalkar. Bunun gibi binlerce hakikatlere bir elmayı tefekkür etmekle ulaşabiliriz.
Peki bir de düşünsek ki: “Doğa ana hak ettiği saygıyı göstermenin, emek harcamanın ve onu sabırla beklemenin karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini sunarak verdi.” Ne kadar manasız, ne kadar zulmani, ne kadar elemli bir düşüncedir. Akılsız, şuursuz, ilimsiz, kör, sağır, cansız bir tabiatten akıllı, şuurlu, ilimli, kuvvetli, canlı ve muntazam işleri beklemek ne kadar cehalettir. Hayatsız bir şeyden hayat beklemek, ilimsiz bir tabiattan ilimli ve kusursuz iş beklemek ne kadar ahmaklıktır.
Şimdi bu ikisini birbirine kıyas edelim. Birincisinde perde olmaktan çıkarak hakikati görmemize bir pencere olmuştur. İkincisi ise hakikatleri görmemize bir perde olmuştur. İşte perde diye bahsettiğimiz şey bu şekilde izah edilebilir. 33 Pencereli 33. Söz yaratanımıza perde olan şeyleri göstererek her birinden marifet iklimine pencereler açmıştır. Öyle ki sonunda düştüğü bir not ile bu risalenin ehemmiyetine işaret etmiştir.
Eğer mümkün olsa bir insan hafızasında nakşetse bir hazine bulmasından daha kıymetli olurdu.
Aslında hakikatler o kadar zahir olduğu halde bizim hakikate vasıl olamamamız ne kadar aciptir. Elmayı görüp de onu yaratan birisinin olduğunu anlamamak ne kadar ahmaklıktır.
İnsanlarda ülfet perdesi vardır. Ülfet, hakikatleri görmemize mani mühim ve kalın bir perdedir. Elmayı hep ağacın dalında gördüğümüzden dolayı sanki çok normal bir şeymiş gibi pek düşünmeyiz. Halbuki biraz tefekkür ettiğimiz zaman elmanın ağaçtan yani kuru, basit, ilimsiz, kör, sağır bir odun parçasından geldiğini; fakat bu elmanın nihayetsiz bir ilmin, iradenin, kudretin mahsulü olması gerektiğini derkedemiyoruz. Netice ile sebep arasında ne kadar büyük fark olduğunu, tabiri diğerle sebep ile müsebbep arasında hakikat noktasında çok uzaklık olduğunu derkedemiyoruz. İşte sürekli gördüğümüz hadiseler bize ülfet verip, hakikatin üstünde kalın bir perde olmuştur.
Risale-i Nur’da hakikatin görülmesine mani olan şeyler hakkında “perde” tabiri çok kullanılmıştır. Adet perdesi, ülfet perdesi, sema perdesi, arz perdesi, izzet perdesi, Kibriya perdesi, zeval perdesi, firak perdesi, alem-i şehadet perdesi, gaflet perdesi, hastalık perdesi, esbab perdesi, inayet perdesi, hikmet perdesi, ilim perdesi, kudret perdesi, toprak perdesi, adiyat perdesi, gayb perdesi….vs. bunun gibi nice perdeler vardır. Bu perdeler evimizdeki perdelere pek benzemiyor. Bunun gibi binlerce perdeyi kaldırmamız lazım ki hakikatleri perdesiz görmüş ve anlamış olalım. Onun için biz pek çok hakikatleri ve manaları araya perdelerin girmesi yüzünden fark edemiyoruz ve gaflet içinde bulunduğumuzdan göremiyoruz. “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır.” Tefekküre çok ehemmiyet verilmiş, insanlar düşünmeye sevk edilmiştir
2. Söz’ün başında hep okuyup geçtiğimiz bir bahis vardır “Yahu, sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve tâlân etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakikati görebilesin. Zîrâ nihayet derecede âdil, merhametkâr, raîyyetperver, muktedir intizamperver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz.”
10. Söz’de “İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyâreler, teçhizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor.”
17. Sözde: “iman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.”
22. Söz’ün başında sebeplerin perde olmasının hikmetini beyan ettiği yerde deniliyor ki: “Ey esbâbperest gâfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat, iş gören kudret-i Samedâniyedir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktizâ eder. Sultan-ı Ezelinin memurları, saltanat-ı rubûbiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar; kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhâr içindir; tâ umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Aczâlûd, fakrpîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir.”
Yine devamında: “Hem, esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbâb vaz’ edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: “Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler.”Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle ona demiş ki, “Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip, senden küsmesinler.”
İşte görüldüğü gibi sebepler birer perdedir. Perde olması mühim hikmetleri içermektedir.
Perdelerin pencereye inkılap etmesi için üç tane tarif edici var. Bunları okumalı ve kulak vermeliyiz. Nedir bu üç tarif edici?
Birincisi: Kitab-ı kebir-i kainattır. Evet kainat büyük bir kitaptır. Kitap, bir manayı ifade eden yazılar bütünüdür. Öyle ise kainatın her bir noktası, her bir kelimesi, tâ cümlelerine kadar manaları içine almasıyla büyük bir kitap teşekkül etmiştir.
İkincisi: Kainat kitabının ayet-i kübrası olan Hazret-i Muhammed (ASM)’dir.
Üçüncüsü: Kur’an-ı Azimüşşan’dır.
Bu izahlardan sonra bazı perdeler açılmıştır inşaallah ….
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.