- Bu konu 21 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
9 Eylül 2011: 09:06 #796371
Anonim
Hâtime
Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrur, ucüblü, riyakâr nefsini susturan, teslime mecbur eden Beş Fıkradır.
BİRİNCİ FIKRA: Madem eşya var ve san’atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Sözde gayet kat’î ispat edildiği gibi, eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya bir şey kadar âsân ve kolay olur.
Madem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış. Elbette, o pek hikmetli ve çok san’atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.
İKİNCİ FIKRA: Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış.
ÜÇÜNCÜ FIKRA: Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.
1 اِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucüb ve riyadan kurtul.DÖRDÜNCÜ FIKRA: Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Sözün âhirinde şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
[NOT]
Dipnot-1 “Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.” (Buhari, Cihad: 182, Meğâzî: 38, Kader: 5; Müslim, İmân: 178; İbn-i Mâce, Fiten: 35; Dârimî, Siyer: 73; Müsned, 2:309, 5:45.).[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]Eski Said: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abes: anlamsız, faydasız[/TD]
[TD]arazî: sonradan ortaya çıkan, ilinti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahis: konu[/TD]
[TD]cevherî: asıl, temel, öz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fahirlenmek: övünmek, gururlanmak[/TD]
[TD]farize-i hilkat: yaratılış görevi (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıkra: bölüm[/TD]
[TD]hakaik-ı mevcudat: varlıkların gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: birşeyin aslı esası, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hikmetli: herşeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerine koyma (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtime: sonuç, son bölüm[/TD]
[TD]ism-i Hak: Allah’ın varlığının hak olup her hakkın sahibi olduğunu bildiren ismi (bk. s-m-v; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinad: dayanma (bk. s-n-d)[/TD]
[TD]kat’î: kesin bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f)[/TD]
[TD]mağrur: gururlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müftehir: kendisiyle övünen[/TD]
[TD]müzekkâ: temiz olmuş, temizlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[TD]nebze: az miktar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]netice-i san’at: san’atın neticesi (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]recül-ü fâcir: günahkâr adam[/TD]
[TD]riya: gösteriş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riyakâr: gösterişi seven[/TD]
[TD]serkeş: başkaldıran, isyan eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezâhürât: görünmeler, belirmeler (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]ubûdiyet: kulluk, ibadet (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ucüb: kendini beğenme, kibir[/TD]
[TD]vazife-i fıtrat: yaratılış vazifesi (bk. f-ṭ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yeryüzü[/TD]
[TD]zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhir: son (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âsumân: gökyüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsân: kolay[/TD]
[TD]şuâât: ışınlar, parıltılar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Eylül 2011: 09:07 #796372Anonim
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat’iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik, “bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.
Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
[DIKKAT]
Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.[/DIKKAT]
BEŞİNCİ FIKRA: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, Allahu ekber zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.
اَللهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ الرَّحِيمُ الْجَمِيلُ النَّقَّاشُ اْلاَزَلِىُّ الَّذِى مَاحَقِيقَةُ هٰذِهِ الْكَاۤئِنَاتِ كُلاًّ وَجُزْءاً وَصَحَاۤئِفَ وَطَبَقَاتٍ، وَمَا حَقَاۤئِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيّاً وَجُزْئِيّاً وَوُجوُدًا وَبَقَاۤءً، اِلاَّ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَاۤئِهِ وَقَدَرِهِ، وَتنْظِيمِهِ وَتقْدِيرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ، وَنقُوشُ پَرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتصْوِيرِهِ وَتدْبِيرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَةٍ، وَتزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَاۤءِ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْيِينِهِ وَتَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ، وَاَزَاهِيرُ لَطَاۤئِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ، وَثَمَرَاتُ[TABLE]
[TR]
[TD]Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)[/TD]
[TD]Arabî: Arapça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]daire-i hayat: hayat alanı (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i hayat: hayat derecesi (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]ehl-i tetkik: dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]eşya-yı dünyeviye: dünyaya ait şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[TD]fıkra: bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıkra-i Arabiye: Arapça bölüm[/TD]
[TD]gayr: başkası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı maddiye: maddî hayat (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]hayat-ı maddiye-i nefsiye: hayatın madde ve nefse bakan yönü (bk. ḥ-y-y; n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]hayy: diri (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiç ender hiç: hiç içinde hiç[/TD]
[TD]hâlât: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyen: kesinlikle[/TD]
[TD]mazi: geçmiş zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazruf: içinde olanlar[/TD]
[TD]mertebe-i tefekkür: tefekkür mertebesi (bk. f-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]mevcut: var olan (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm (bk. m-v-t)[/TD]
[TD]meyyit: ölü (bk. m-v-t)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakbel: gelecek zaman[/TD]
[TD]müştak: aşık, çok düşkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]yâr-ı bâki: daimi ve sürekli dost (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: en küçük madde parçası[/TD]
[TD]âciz: güçsüz (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ân-ı seyyâle: bir anda akıp giden zaman dilimi[/TD]
[TD]âşire: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Sermed: devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Eylül 2011: 09:09 #796373Anonim
فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمَتِهِ وَتَرَحُّمِهِ وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ، وَلمَعَاتُ وَتَجَلِّيَاتُ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَاتِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا، وَسَيَّالِيَةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِىِّ الدَّاۤئِمِ التَّجَلِّى، وَالظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ، وَدَاۤئِمِ اْلاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ اْلاَنَامِ وَاْلاَيَّامِ وَاْلاَعْوَامِ.نَعَمْ فَاْلاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا فَهْمٍ عَلَى اْلاِسْمِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ اْلاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ، ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَقِينِ.نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ، زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّاۤئِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ، مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ، اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكُ الْمَظَاهِرِ، مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ، مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ ِلـْلاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ، لِلْباَقِى الْوَدُودِ. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَ مَافِى عِلْمِ اللهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ.
1

[NOT]
Dipnot-1 Allah en büyüktür, o Kadîr, Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl olan Ezelî Nakkaş’tır ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll ve cüz olarak hakikati ve bu mevcudatın külliyet ve cüz’iyet ve vücut ve bekà itibarıyla hakikati, Onun kazâ ve kader kaleminin ilim ve hikmetle tanzim ve takdir ettiği hatları; ilim ve hikmet pergelinin sun’ ve inâyetle tasvir ve tedbir ettiği nakışları; sun’ ve inâyetinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle süsleyip aydınlattığı zinetleri, tezyinatı, lütuf ve kereminin ve teveddüd ve taarrüfünün lâtifelerinden rahmet ve nimetle açan çiçekleri; rahmet ve nimetinin ve terahhum ve tahannününün feyzinden cemâl ve kemâl ile çıkan meyveleri; ve, aynaların fâniliği ve mazharların seyyâliyetiyle beraber, onlarda tecellî eden o mücerred ve sermedî cemâlin bâki kalarak, gelip geçen mevsimler ve asırlar ve dehirler üzerinde tecelliyat ve zuhurâtının ve gelip geçen mahlûkat ve günler ve seneler üzerindeki in’âmâtının devam etmesinin şehâdetiyle, Onun cemâl ve kemâlinin tecelliyat ve lemeâtından başka birşey değildir. Evet, eserin mükemmelliği, akıl sahipleri için, fiilin mükemmelliğine delâlet eder. Mükemmel fiil ise, fehim sahipleri için, ismin mükemmelliğine delâlet eder. İsmin mükemmelliği, bilbedâhe sıfâtın mükemmelliğine; sıfâtın mükemmelliği ise, bizzarure şe’nin mükemmelliğine; şe’nin mükemmelliği ise, hakkalyakîn derecesinde bir kat’iyetle ve o zâta lâyık bir şekilde, zâtın mükemmelliğine delâlet eder.Evet, aynaların fâniliği ve mevcudatın zevâliyle beraber tecelliyâtın ve füyuzâtın devam etmesi, bütün zuhurattan daha zâhir bir surette, onlarda görünen cemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder ve en fasih bir lisanla ve en vâzıh bir burhanla gösterir ki, o tecelliyat, Vâcibü’l-Vücudun ve Bâkî-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve mazharlar üzerinde daimî yenilenen ihsânâtının cilveleridir. Allahım! Efendimiz Muhammed ‘e, âl ve ashâbına, ezelden ebede, ilm-i İlâhînin mevcudatı adedince salât ve selâm et.
[/NOT]9 Eylül 2011: 09:14 #796374Anonim
Zeyl
Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.
CENÂB-I HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim “acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarikidir.
Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder.
Şu tarik, hafî tarikler misillü, “letâif-i aşere“ gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi “nüfus-u seb’a” yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir.
Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarikin evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.
Birinci Hatveye
1 فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ediyor.
[TR]
[NOT]
Dipnot-1 “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32.[/NOT]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[TD]eslem: en selâmetli, en güvenli (bk. s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evrâd: zikirler[/TD]
[TD]fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehm: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafî: gizli[/TD]
[TD]hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hatve: basamak, mertebe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isal etmek: ulaştırmak[/TD]
[TD]istifade: faydalanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittibâ-ı sünnet: Hz. Peygamberin sünnetine uyma (bk. s-n-n)[/TD]
[TD]kebâir: büyük günahlar (bk. k-b-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàsır: eksik, noksan[/TD]
[TD]letâif-i aşere: on lâtife, on duygu (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbubiyet: sevgili olma; Allah’ın muhabbetine erişme (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]menfaat: yarar, fayda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misillü: gibi (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]nüfus-u seb’a: nefsin yedi mertebesi (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]selâmetli: güvenli, esenlikli (bk. s-l-m)[/TD]
[TD]tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik-i cehriye: açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarikat (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[TD]tarikat: mânevî ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâdil-i erkân: namazı şartlarına uygun şekilde kılma (bk. r-k-n)[/TD]
[TD]ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumiyetli: genel, kapsayıcı[/TD]
[TD]vâsıl olmak: ulaşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeyl: ek, ilâve[/TD]
[TD]ziyade: fazla, çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ)[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Eylül 2011: 09:17 #796375Anonim
İkinci Hatveye

1 وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyeti işaret ediyor.
Üçüncü Hatveye

2 مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyeti işaret ediyor.
Dördüncü Hatveye
3 كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ âyeti işaret ediyor.Şu Dört Hatvenin kısa bir izahı şudur ki:
BİRİNCİ HATVEDE:
فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ
4 âyeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefis etmemek. Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka herşeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hattâ, fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek,
5 مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.
İKİNCİ HATVEDE:وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi, kendini
[NOT]Dipnot-1
“Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.” Haşir Sûresi, 59:19.Dipnot-2
“Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79.
Dipnot-3
“Herşey helâk olup gidicidir—Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.Dipnot-4
“Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32.Dipnot-5
“Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse…” Furkan Sûresi, 25:43.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Mâbud-u Hakikî: gerçek ibadet edilmeye layık olan Allah (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]cibilliyet: yaratılıştan gelen huy, karakter[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, organ ve duyular[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü, teşekkür (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]hatve: basamak, mertebe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)[/TD]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]methetmek: övmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâyip: ayıplar, kusurlar[/TD]
[TD]mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]perestiş etmek: taparcasına sevmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
[TD]sır: gizli gerçek, gizem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tathir: temizleme[/TD]
[TD]tebrie: kusur ve noksandan uzak tutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenzih: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutma (bk. n-z-h)[/TD]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevdi etmek: bırakmak, emanet etmek[/TD]
[TD]tezkiye: temizleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezkiye etmek: temize çıkarmak[/TD]
[TD]tezkiye-i nefis: nefsi temize çıkarma (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]zât: kendisi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Eylül 2011: 09:20 #796376Anonim
unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmârenin muktezasıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi, şu hâletin aksidir. Yani, nisyân-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzuzat ve ihtirasatta unutmak; ve mevtte ve hizmette düşünmek…
ÜÇÜNCÜ HATVEDE:
1 مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi, nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu Hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir.Şu mertebede tezkiyesi,
2 قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا sırrıyla şudur ki: Kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.DÖRDÜNCÜ HATVEDE:
3 كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ dersini verdiği gibi, nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan, bir nevi rububiyet dâvâ eder; mâbuduna karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte, gelecek şu hakikati derk etmekle ondan kurtulur. Hakikat şöyledir ki:Herşey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat
[NOT]
Dipnot-1
“Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79.Dipnot-2
“Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9.Dipnot-3
“Herşey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi harika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adâvetkârâne: düşmancasına[/TD]
[TD]ahz-ı ücret: ücret alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzat: kendisi[/TD]
[TD]derk etmek: anlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ etmek: iddia etmek[/TD]
[TD]fahr: övünme, gurur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)[/TD]
[TD]fenâ: göçüp gitme, ölümlülük (bk. f-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[TD]gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hamd: övgü ve şükür (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatve: basamak, mertebe[/TD]
[TD]huzuzat: haz ve lezzet veren şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdis: sonradan olan (bk. ḥ-d-s̱)[/TD]
[TD]hâlet: durum, hal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]ihtirasat: ihtiraslar, aşırı istekler, tutkular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltizam: taraf tutma, taraftarlık[/TD]
[TD]istifade-i huzuzat: hazlardan, lezzetlerden istifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)[/TD]
[TD]külfet: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mefkut: kayıp, bilinmeyen[/TD]
[TD]mehâsin: güzellikler, iyilikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: var (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]mevt: ölüm (bk. m-v-t)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdum: yok, ölü[/TD]
[TD]mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakil: bağımsız[/TD]
[TD]naks: noksanlık, eksiklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[TD]nisyan: unutmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisyân-ı nefis: nefsi unutmak (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]rububiyet: rablık (bk. r-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sır: gizli gerçek, gizem[/TD]
[TD]tathir: temizleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temeddüh: böbürlenme[/TD]
[TD]tezkiye: temizleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ucb: kibir, kendini beğenme[/TD]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk (bk. z-v-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: verdiği nimetlerden dolayı Allah’a memnuniyetini sunma (bk. ş-k-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Eylül 2011: 09:21 #796377Anonim
mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur.
Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu bulan, herşeyi bulur.

[TR]
[TABLE]
[TD]Mûcid-i Hakikî: gerçek var edici, yaratıcı olan Allah (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi san’atkâr, Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve yokluğu asla düşünülemeyen Zât, Allah (bk. v-c-b; v-c-d)[/TD]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: kendini beğenme[/TD]
[TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)[/TD]
[TD]gaflet: vurdumduymazlık, umursamazlık (bk. ğ-f-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibariyle: özelliğiyle (bk. a-b-r)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]meşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]nefis: insanın kendisi (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]tathir: temizleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezkiye: arındırma, temizleme[/TD]
[TD]vâcid: var eden, vücuda getiren (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]vücud-u şahsî: kendi kişisel varlığı (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya-yı vücud: varlık ışığı (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zulümât-ı adem: yokluk karanlığı (bk. ẓ-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine-i tecellî: yansıma aynası (bk. c-l-y)[/TD]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahsî: kişisel[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Eylül 2011: 09:23 #796378Anonim
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarikindeki Dört Hatvenin izahatı, hakikatin ilmine, şeriatin hakikatine, Kur’ân’ın hikmetine dair olan yirmi altı adet Sözlerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Evet, şu tarik daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki, en keskin tarik olan aşk, nefisten elini çeker, fakat mâşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakikîye gider.
Hem şu tarik daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâpervâzâne dâvâları bulunmaz. Çünkü, acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. Çünkü, kâinatı, ehl-i vahdetü’l-vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip Lâ mevcude illâ Hû hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü’ş-şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip Lâ meşhude illâ Hû demeye mecbur olmuyor. Belki, idamdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur’ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. Elhasıl, mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır.

[TR]
[TABLE]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)[/TD]
[TD]Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve herşeyi harika san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]Lâ mevcude illâ Hû: Ondan başka hiçbir varlık yok (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ meşhude illâ Hû: Allah’tan başka görülen hiçbir şey yoktur (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]Mahbûb-u Hakikî: sevilen ve gerçek anlamda sevilmeye lâyık olan Allah (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâlâpervâzâne: yüksekten konuşarak, atıp tutarak[/TD]
[TD]cadde-i kübrâ: büyük cadde (bk. k-b-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i vahdetü’l-vücud: Allah’tan başka varlık olmadığı, herşeyin Allah’ın tecellîsi olduğunu kabul edenler (bk. v-ḥ-d; v-c-d)[/TD]
[TD]ehl-i vahdetü’ş-şuhud: görünen herşeyin Allah’ın varlığını gösterdiğini söyleyen kimseler (bk. v-ḥ-d; ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özetle, sonuç olarak[/TD]
[TD]eslem: en güvenli (bk. s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)[/TD]
[TD]gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had: sınır, çizgi, yetki[/TD]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatve: basamak, mertebe[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huzur-u daimî: sürekli olarak Allah’ın huzurunda bulunduğunun bilinci içinde olma (bk. ḥ-ḍ-r)[/TD]
[TD]hâtime: sonuç, son bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükmetmek: kesin bir yargıya varmak (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]idam: yok etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihdam: çalıştırma[/TD]
[TD]istimal: kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izahat: açıklamalar[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahkûm: hükmedilen (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]mazhariyet: ayna olma, görünme yeri (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]mutlak: kesin (bk. ṭ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]mânâ-yı ismî: bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâşuk-u mecazî: gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler (bk. c-v-z)[/TD]
[TD]nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]nisyan-ı mutlak: tam anlamıyla unutma (bk. ṭ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarf-ı nazar: görmezlikten gelmek (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]tahayyül: hayal etmek (bk. ḫ-y-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]zevâl: yokluk, geçip gitme (bk. z-v-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şatahat: mânevî sarhoşluk ve cezbe halindeyken söylenen şeriata aykırı sözler[/TD]
[TD]şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.