• Bu konu 22 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
9 yazı görüntüleniyor - 16 ile 24 arası (toplam 24)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798027
    Anonim

      şekvâ ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan biçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak. Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan âmâlara bak, Allah’a şükret.

      Evet, nimette kendinden yukarıya bakıp şekvâ etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, kendinden musibet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki, şükretsin. Bu sır bazı risalelerde bir temsille izah edilmiş. İcmâli şudur ki:

      Bir zat, bir biçareyi bir minarenin başına çıkarıyor. Minarenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsan, birer hediye veriyor. Tam minarenin başında da en büyük bir hediyeyi veriyor. O mütenevvi hediyelere karşı ondan teşekkür ve minnettarlık istediği halde, o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup veyahut hiçe sayıp, şükretmeyerek, yukarıya bakar. “Keşke bu minare daha uzun olsaydı, daha yukarıya çıksaydım! Niçin o dağ gibi veyahut öteki minare gibi çok yüksek değil?” deyip şekvâya başlarsa, ne kadar bir küfran-ı nimettir, bir haksızlıktır. Öyle de, bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, Müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı arızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla veya sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahut eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman, ne yaptım böyle başıma geldi?” diye rububiyet-i İlâhiyeyi tenkit etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musibetli, mânevî bir hastalıktır. Kırılmış elle döğüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını ziyadeleştirir. Âkıl odur ki
      اَلَّذِينَ اِذَآ اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوۤا اِنَّا ِللهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ 1 sırrıyla teslim olup sabretsin, tâ o hastalık vazifesini bitirsin, gitsin.

      ON DOKUZUNCU DEVÂ

      Cemîl-i Zülcelâlin bütün isimleri, “Esmâü’l-Hüsnâ” tabir-i Samedânîsiyle


      [NOT]Dipnot-1 “O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır’ derler.” Bakara Sûresi, 2:156.[/NOT] [TABLE]

      [TR]
      [TD]

      Cemîl-i Zülcelâl: sınırsız yücelik ve heybetiyle beraber, sonsuz güzellik sahibi Allah[/TD]
      [TD]

      Esmâü’l-Hüsna: Allah’ın güzel isimleri[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]biçare: çaresiz[/TD]
      [TD]derece-i nimet: nimet derecesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
      [TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]icmâl: özet[/TD]
      [TD]ihsan: iyilik, bağış, lütuf[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
      [TD]küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]maddî hastalık: beden hastalığı[/TD]
      [TD]mertebe: derece[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]minnettarlık: şükran duygusu[/TD]
      [TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]musibetli: sıkıntılı, belâlı[/TD]
      [TD]mânevî hastalık: ruh hastalığı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mükellef: yükümlü[/TD]
      [TD]mütenevvi: çeşit çeşit[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
      [TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan hakimiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi[/TD]
      [TD]sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sû-i istimal: kötüye kullanma[/TD]
      [TD]sıhhat: sağlamlık, sağlık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tabir-i Samedânî: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın yüce ifadesi, tabiri[/TD]
      [TD]temsil: benzetme, örnek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tenkit etmek: eleştirmek[/TD]
      [TD]vücuda gelmek: var olmak, ortaya çıkmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ziyadeleştirmek: artırmak, fazlalaştırmak[/TD]
      [TD]âfiyet: sağlık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âkıl: akıllı[/TD]
      [TD]âmâ: kör[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şekvâ: şikayet, yakınma[/TD]
      [TD]şükretmek: Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek[/TD]
      [/TR]

      [/TABLE]

      #798028
      Anonim

        gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcudat içinde en lâtif, en güzel, en câmi âyine-i Samediyet de hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir. Güzelin mehâsinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse güzel olduğu gibi, hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünkü, güzel olan o Esmâü’l-Hüsnânın güzel nakışlarını gösterir.

        Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir, hayatın kıymetini tenzil eder, ömrün lezzetini sıkıntıya kalb eder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymettar ömrüne adâvet edip, çabuk öldürüp geçirmek istiyor.

        Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor, ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musibette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor. “Aman güneş batmadı, ya gece bitmedi” diye sıkıntısından of, of etmiyor.

        Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde herşeyi mükemmel bir efendiden sor, “Ne haldesin?” Elbette, “Aman vakit geçmiyor; gel bir şeş beş oynayalım. Veyahut vakti geçirmek için bir eğlence bulalım” gibi müteellimâne sözleri ondan işiteceksin. Veyahut tûl-i emelden gelen, “Bu şeyim eksik; keşke şu işi yapsaydım” gibi şekvâları işiteceksin.

        Sen bir musibetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor, “Ne haldesin?” Aklı başında ise diyecek ki: “Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke çabuk güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor, gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum; fakat bu da geçer. Herşey böyle çabuk geçiyor” diye, mânen ömür ne kadar kıymettar olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Demek, meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor ki, geçmesini arzu ediyor.

        Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde tafsilâtıyla kat’î bir surette ispat edildiği gibi, musibetlerin, şerlerin, hattâ günahların aslı ve mayası ademdir. Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi hâletler,


        [TABLE]

        [TR]
        [TD]Esmâü’l-Hüsna: Allah’ın güzel isimleri[/TD]
        [TD]Rab: besleyen, yetiştiren, verdiği nimetlerle varlıkları terbiye eden, idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
        [TD]adâvet: düşmanlık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]cihet: yön, şekil[/TD]
        [TD]câmi: kapsamlı, içine alan[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
        [TD]hâlet: durum[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihsas etmek: hissettirmek[/TD]
        [TD]istirahat: dinlenme, rahatlama[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kalb etmek: dönüştürmek[/TD]
        [TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
        [TD]mehâsin: güzellikler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
        [TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
        [TD]musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]müddet: süre[/TD]
        [TD]mükemmel: noksansız, kusursuz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]müteellimâne: elem duyarak, kederlenerek[/TD]
        [TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nâkıs: eksik, noksan[/TD]
        [TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük[/TD]
        [TD]surette: şekilde[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sükûnet: durgunluk, hareketsizlik[/TD]
        [TD]sükût: sessiz kalma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sıhhat: sağlamlık, sağlıklı olma[/TD]
        [TD]tafsilât: ayrıntılar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tahavvül: değişim, başkalaşma[/TD]
        [TD]teessüf: üzülme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tenzil etmek: indirmek[/TD]
        [TD]tevakkuf: durağan olma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tûl-i emel: hiç ölmeyecekmiş gibi uzun emel sahibi olma[/TD]
        [TD]vakıa: gerçi, her ne kadar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]yeknesak: tekdüze, monoton[/TD]
        [TD]âfiyet: sağlık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]âyine-i Samediyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu hâlde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının yansıdığı ayna[/TD]
        [TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şer: kötülük[/TD]
        [TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
        [/TR]

        [/TABLE]

        #798029
        Anonim

          ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur, vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur.

          Madem hakikat budur; sendeki hastalık, kıymettar hayatı sâfileştirmek, kuvvetleştirmek, terakki ettirmek ve vücudundaki sair cihazat-ı insaniyeyi o hastalıklı uzvun etrafına muavenettarane müteveccih etmek ve Sâni-i Hakîm

          in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi çok vazifeler için, o hastalık senin vücuduna misafir olarak gönderilmiştir. İnşaallah çabuk vazifesini bitirir, gider. Ve âfiyete der ki: “Sen gel, benim yerimde daimî kal, vazifeni gör. Bu hane senindir, âfiyetle kal.”

          YİRMİNCİ DEVÂ

          Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki kısımdır. Bir kısmı hakikî, bir kısmı vehmîdir. Hakikî kısmı ise, Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl, küre-i arz olan eczahane-i kübrâsında, her derde bir devâ istif etmiş. O devâlar ise dertleri isterler. Her derde bir derman halk etmiştir. Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrudur; fakat tesiri ve şifayı Cenâb-ı Haktan bilmek gerektir. Derdi O verdiği gibi, şifayı da O veriyor.

          Hâzık, mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. Çünkü ekser hastalıklar sû-i istimâlâttan, perhizsizlikten ve israftan ve hatîattan ve sefahetten ve dikkatsizlikten geliyor. Mütedeyyin hekim, elbette meşru bir dairede nasihat eder ve vesâyâda bulunur. Sû-i istimâlâttan, israfattan men eder, teselli verir. Hasta o vesâyâ ve o teselliye itimad edip hastalığı hafifleşir; sıkıntı yerinden bir ferahlık verir.

          Amma vehmî hastalık kısmı ise, onun en müessir ilâcı, ehemmiyet vermemektir. Ehemmiyet verdikçe o büyür, şişer. Ehemmiyet vermezse küçülür, dağılır. Nasıl ki arılara iliştikçe insanın başına üşüşürler; aldırmazsan dağılırlar. Hem karanlıkta gözüne sallanan bir ipten gelen bir hayale ehemmiyet verdikçe büyür,


          [TABLE]

          [TR]
          [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
          [/TD]
          [TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]adem: yokluk, hiçlik
          [/TD]
          [TD]cihazat-ı insaniye: insana ait cihazlar, organlar
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]daimî: devamlı, sürekli
          [/TD]
          [TD]devâ: ilâç, çare
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]eczahane-i kübrâ: büyük eczane, kâinat
          [/TD]
          [TD]ehemmiyet: değer, önem
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ekser: çoğunluk
          [/TD]
          [TD]ferahlık: rahatlık
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakikat: gerçek, doğru
          [/TD]
          [TD]hakikî: asıl, gerçek
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]halk etmek: yaratmak
          [/TD]
          [TD]hane: ev
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hatîat: yanlışlar, hatâlar
          [/TD]
          [TD]hayır: iyilik
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hekim: doktor
          [/TD]
          [TD]hâlis: katışıksız, saf
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hâzık: mesleğinde ihtisas sahibi, uzman
          [/TD]
          [TD]ihsas etmek: hissettirmek
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]inşaallah: Allah izin verirse
          [/TD]
          [TD]israf: savurganlık
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]israfat: israflar, savurganlıklar
          [/TD]
          [TD]istif: yığma, biriktirme
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]istimal etmek: kullanmak
          [/TD]
          [TD]itimad etmek: güvenmek
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]küre-i arz: yerküre
          [/TD]
          [TD]kıymettar: kıymetli, değerli
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]men etmek: yasaklamak
          [/TD]
          [TD]meşru: helal, dine uygun
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muavenettarane: yardımlaşarak
          [/TD]
          [TD]müessir: etkili
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar
          [/TD]
          [TD]müteveccih etmek: yönlendirmek
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nakış: işleme, süsleme
          [/TD]
          [TD]sair: diğer, başka
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük
          [/TD]
          [TD]sâfileştirmek: arındırmak
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sû-i istimâlât: eldeki nimetleri kötüye kullanmalar
          [/TD]
          [TD]tahavvül: değişim, başkalaşma
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]terakki ettirmek: geliştirmek, ilerletmek
          [/TD]
          [TD]teselli: avunma, avuntu
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tesir: etki
          [/TD]
          [TD]uzuv: organ
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vehmî: kuruntu ve hayalî olan
          [/TD]
          [TD]vesâyâ: öğütler, nasihatler
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vücut: varlık, var olmak
          [/TD]
          [TD]âfiyet: sağlık
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl: hastalara şifa veren, her şeyi hikmetle, belli bir gaye ile yaratan ve sonsuz haşmet sahibi olan Allah
          [/TD]
          [TD]şifa: iyileşme, sağlıklı olma
          [/TD]
          [/TR]

          [/TABLE]

          #798030
          Anonim

            hattâ bazan onu divane gibi kaçırır. Ehemmiyet vermezse, âdi bir ipin yılan olmadığını görür, başındaki telâşına güler.

            Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikate inkılâp eder. Vehham ve asabî insanlarda fena bir hastalıktır; habbeyi kubbe yapar, kuvve-i mâneviyesi kırılır. Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyahut insafsız doktorlara rast gelse, evhamını daha ziyade tahrik eder. Zengin ise malı gider; yoksa ya aklı gider veya sıhhati gider.

            YİRMİ BİRİNCİ DEVÂ

            Ey hasta kardeş! Senin hastalığında maddî elem var. Fakat o maddî elemin tesirini izale edecek ehemmiyetli bir mânevî lezzet seni ihata ediyor. Çünkü, peder ve validen ve akraban varsa, çoktan beri unuttuğun gayet lezzetli o şefkatleri senin etrafında yeniden uyanıp, çocukluk zamanında gördüğün o şirin nazarları yine görmekle beraber; çok gizli, perdeli kalan etrafındaki dostluklar, hastalığın cazibesiyle yine sana karşı muhabbettarane baktıklarından, elbette onlara karşı senin bu maddî elemin pek ucuz düşer. Hem sen müftehirâne hizmet ettiğin ve iltifatlarını kazanmasına çalıştığın zâtlar, hastalığın hükmüyle sana merhametkârâne hizmetkârlık ettiklerinden, efendilerine efendi oldun. Hem insanlardaki rikkat-i cinsiyeyi ve şefkat-i nev’iyeyi kendine celb ettiğinden, hiçten, çok yardımcı ahbap ve şefkatli dost buldun. Hem çok meşakkatli hizmetlerden paydos emrini yine hastalıktan aldın, istirahat ediyorsun. Ebette senin cüz’î elemin, bu mânevî lezzetlere karşı seni şekvâya değil, teşekküre sevk etmelidir.

            YİRMİ İKİNCİ DEVÂ

            Ey nüzul gibi ağır hastalıklara müptelâ olan kardeş! Evvelâ sana müjde ediyorum ki, mü’min için nüzul mübarek sayılıyor. Bunu çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum, sırrını bilmezdim. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki:

            Ehlullah, Cenâb-ı Hakka vasıl olmak ve dünyanın azîm mânevî tehlikelerinden kurtulmak ve saadet-i ebediyeyi temin etmek için, iki esası ihtiyaren takip etmişler.


            [TABLE]

            [TR]
            [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
            [TD]ahbap: dostlar, sevgililer[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]azîm: büyük, yüce[/TD]
            [TD]cazibe: çekim gücü[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]celb etmek: çekmek[/TD]
            [TD]cüz’î: ferdî, küçük[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
            [TD]divane: akılsız[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
            [TD]ehl-i velâyet: veli kullar, Allah dostları[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ehlullah: Allah dostları[/TD]
            [TD]elem: acı, keder, üzüntü[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]esas: temel[/TD]
            [TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]evvelâ: ilk olarak[/TD]
            [TD]fena: kötü, çirkin[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]habbeyi kubbe yapmak: en küçük meseleleri olduğundan büyük göstermek[/TD]
            [TD]hakikat: gerçek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hekim: doktor[/TD]
            [TD]hizmetkârlık: hizmetçilik[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
            [TD]ihata etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ihtiyaren: iradeyi kullanarak, isteyerek[/TD]
            [TD]inkılâp etmek: dönüşmek, değişmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]insafsız: vicdansız[/TD]
            [TD]istirahat etmek: dinlenmek, rahatlamak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
            [TD]kuvve-i mâneviye: mânevî güç, moral[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]merhametkârâne: merhametli bir şekilde[/TD]
            [TD]meşakkatli: zahmetli, zorlu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]muhabbettarane: sevgiyle, sevgi dolu[/TD]
            [TD]mübarek: hayırlı, uğurlu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]müftehirâne: övünerek, iftiharla[/TD]
            [TD]müptelâ olmak: tutulmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
            [TD]nazar: bakış[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nüzul: felç hastalığı[/TD]
            [TD]peder: baba[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rast gelmek: denk gelmek, rastlamak[/TD]
            [TD]rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
            [TD]sevk etmek: yönlendirmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sıhhat: sağlık, sağlamlık[/TD]
            [TD]tahrik etmek: harekete geçirmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]valide: anne[/TD]
            [TD]vasıl olmak: ulaşmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vehham: aşırı derecede vehimli, kuruntulu, vesveseli[/TD]
            [TD]vehmî: kuruntu ve hayale dayalı, vesveseli[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
            [TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
            [TD]şefkat-i nev’iye: insanın kendi cinsinden olana şefkat etmesi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
            [/TR]

            [/TABLE]

            #798031
            Anonim

              Birisi: Rabıta-i mevttir. Yani, dünya fâni olduğu gibi, kendisi de içinde vazifedar fâni bir misafir olduğunu düşünmekle, hayat-ı ebedîsine o suretle çalışmışlar.

              İkincisi: Nefs-i emmârenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çilelerle, riyazetlerle nefs-i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar.

              Sizler, ey yarı vücudunun sıhhatini kaybeden kardeş! Sen ihtiyarsız, kısa ve kolay ve sebeb-i saadet olan iki esas sana verilmiş ki, daima senin vücudunun vaziyeti, dünyanın zevâlini ve insanın fâni olduğunu ihtar ediyor. Daha dünya seni boğamıyor, gaflet senin gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaziyetinde bir zâta, nefs-i emmâre, elbette hevesât-ı rezile ile ve nefsânî müştehiyatla onu aldatamaz; çabuk o nefsin belâsından kurtulur.

              İşte, mü’min sırr-ı imanla ve teslimiyet ve tevekkülle, o ağır nüzul gibi hastalıktan, az bir zamanda, ehl-i velâyetin çileleri gibi istifade edebilir. O vakit o ağır hastalık çok ucuz düşer.

              YİRMİ ÜÇÜNCÜ DEVÂ

              Ey kimsesiz, garip, biçare hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celb ederse, acaba Kur’ân’ın bütün sûrelerinin başlarında kendini “Rahmânü’r-Rahîm” sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem’a-i şefkatiyle umum yavrulara karşı umum valideleri, o harika şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün mehâsiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîmine imanla intisabın ve Onu tanıyıp


              [TABLE]

              [TR]
              [TD]Hâlık-ı Rahîm: herbir varlıkta merhamet ve şefkati tecelli eden ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
              [TD]Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
              [TD]biçare: çaresiz[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]celb etmek: çekmek[/TD]
              [TD]cilve-i rahmet: şefkat ve merhametin yansıması[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
              [TD]ebedî: sonsuz[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ehl-i velâyet: veli kullar, Allah dostları[/TD]
              [TD]esas: temel[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]fâni: geçici olan, ölümlü[/TD]
              [TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]garip: yalnız[/TD]
              [TD]gurbet: gariplik, yabancılık; yabancı memlekette bulunma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hayat-ı ebedî: sonsuz hayat[/TD]
              [TD]hevesât-ı rezile: rezil hevesler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hissiyat: hisler, duygular[/TD]
              [TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihtiyarsız: irade dışı, tercihsiz[/TD]
              [TD]intisab: bağlanma, mensup olma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
              [TD]lem’a-i şefkat: şefkat parıltısı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mehâsin: güzellikler[/TD]
              [TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nazar-ı şefkat: şefkatli bakış[/TD]
              [TD]nefs-i emmâre/nefis: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğeve yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nefsânî müştehiyat: nefsin hoşuna giden arzu ve istekler[/TD]
              [TD]nimet: iyilik, lütuf[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nüzul: felç hastalığı[/TD]
              [TD]rabıta-i mevt: ölümü ve dünyanın geçici oluşunu düşünerek nefsin aldatmacalarından kurtulma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik[/TD]
              [TD]riyazet: manevî eğitim; nefsi kontrol altına almak için bütün dünyevî zevklerinden uzak yaşama[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sebeb-i saadet: mutluluk sebebi[/TD]
              [TD]suret: şekil[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sıhhat: sağlık[/TD]
              [TD]sırr-ı iman: iman sırrı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]takdim etmek: sunmak[/TD]
              [TD]teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme[/TD]
              [TD]umum: bütün[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]valide: anne[/TD]
              [TD]vazifedar: görevli[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
              [TD]vücud: beden[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zemin: yer[/TD]
              [TD]zevâl: gelip geçme, yok olma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]çile: eziyet, sıkıntı; tasavvuftaki dervişlerin kapalı bir yere çekilerek günlerini ibadetle geçirmeleri[/TD]
              [TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
              [/TR]

              [/TABLE]

              #798032
              Anonim

                hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, herşeye bedel Onun nazar-ı rahmetini sana celb eder.

                Madem O var, sana bakar; sana herşey var. Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki, iman ve teslimiyetle Ona intisap etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin.

                YİRMİ DÖRDÜNCÜ DEVÂ

                Ey mâsum hasta çocuklara ve mâsum çocuklar hükmünde olan ihtiyarlara hizmet eden hasta bakıcılar! Sizin önünüzde mühim bir ticaret-i uhreviye var. Şevk ve gayretle o ticareti kazanınız.

                Mâsum çocukların hastalıklarını, o nazik vücudlara bir idman, bir riyazet ve ileride dünyanın dağdağalarına mukavemet verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye-i Rabbâniye gibi, çocuğun hayat-ı dünyeviyesine ait çok hikmetlerle beraber ve hayat-ı ruhiyesine ve tasaffî-i hayatına medar olacak büyüklerdeki keffâretü’z-zünub yerine, mânevî ve ileride veyahut âhirette terakkiyât-ı mâneviyesine medar şırıngalar nev’indeki hastalıklardan gelen sevap, peder ve validelerinin defter-i a’mâline, bilhassa sırr-ı şefkatle çocuğun sıhhatini kendi sıhhatine tercih eden validesinin sahife-i hasenâtına girdiği, ehl-i hakikatçe sabittir.

                İhtiyarlara bakmak ise, hem azîm sevap almakla beraber, o ihtiyarların—ve bilhassa peder ve valide ise—dualarını almak ve kalblerini hoşnut etmek ve vefâkârâne hizmet etmek, hem bu dünyadaki saadete, hem âhiretin saadetine medar olduğu, rivâyât-ı sahiha ile ve çok vukuat-ı tarihiye ile sabittir. İhtiyar peder ve validesine tam itaat eden bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled, eğer ebeveynini rencide etse, azâb-ı uhrevîden başka, dünyada çok felâketlerle cezasını gördüğü, çok vukuatla sabittir.

                [TABLE]

                [TR]
                [TD]azâb-ı uhrevî: âhirette çekilecek ceza[/TD]
                [TD]azîm: büyük, yüce[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]bahtiyar: talihli, mutlu[/TD]
                [TD]bedbaht: kötü bahtlı, tahlihsiz[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]bedel: karşılık[/TD]
                [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]celb etmek: çekmek[/TD]
                [TD]dağdağa: telaş, sıkıntı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]defter-i a’mâl: amellerin yazıldığı mânevî defter[/TD]
                [TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ebeveyn: anne-baba[/TD]
                [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ehl-i hakikat: varlıkların ve olayların ardındaki gerçeğe ulaşan kişiler[/TD]
                [TD]felâket: belâ, musibet[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]gurbet: gariplik, yabancılık; yabancı memlekette olma[/TD]
                [TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hayat-ı ruhiye: ruhun hayatı[/TD]
                [TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]intisap etmek: bağlanmak[/TD]
                [TD]itaat etmek: emre uymak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]keffâretü’z-zünub: günahların bağışlanmasına vesile[/TD]
                [TD]lisan-ı acz: acizlik dili[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]medar: kaynak[/TD]
                [TD]medar olmak: sebep olmak, vesile olmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mukavemet: dayanma, karşı koyma[/TD]
                [TD]mâsum: zavallı, günahsız[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mühim: önemli[/TD]
                [TD]nazar-ı rahmet: şefkat ve merhametlice bakış[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nazik: ince, zarif[/TD]
                [TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]niyaz: dua, yalvarma[/TD]
                [TD]peder: baba[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]rencide etmek: incitmek[/TD]
                [TD]rivâyât-ı sahiha: Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen hadisler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]riyâzet: idman, antreman[/TD]
                [TD]saadet: mutluluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sahife-i hasenât: iyiliklerin yazıldığı sayfa[/TD]
                [TD]sıhhat: sağlık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sırr-ı şefkat: şefkatin içinde gizli olan sır[/TD]
                [TD]tasaffî-i hayat: hayatın kirlerden ve kusurlardan arınması, saflaşması[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]terakkiyât-ı mâneviye: mânevî ve ruhî açıdan yüksek derecelere yükselmeler[/TD]
                [TD]terbiye-i Rabbâniye: her şeyin rabbi olan Allah’ın terbiyesi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma[/TD]
                [TD]ticaret-i uhreviye: ahirete yönelik ticaret[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]valide: anne[/TD]
                [TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vefâkârâne: vefalı bir şekilde[/TD]
                [TD]veled: evlat, çocuk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vukuat: meydana gelen olaylar[/TD]
                [TD]vukuat-ı tarihiye: tarihî olaylar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
                [/TR]

                [/TABLE]

                #798033
                Anonim

                  Evet, ihtiyarlara, mâsumlara, yalnız akrabasına bakmak değil, belki ehl-i iman—madem sırr-ı imanla uhuvvet-i hakikiye var—onlara rast gelse, muhterem hasta ihtiyar ona muhtaç olsa, ruh u canla ona hizmet etmek İslâmiyetin muktezasıdır.

                  YİRMİ BEŞİNCİ DEVÂ

                  Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi ve her derde devâ ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani, tevbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz.

                  Evet, dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden, güya, adeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, mânevî bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o mânevî vücuduna birden şifa verip, yaralardan kurtarıp hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerde kat’î ispat etmişiz. Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.

                  İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men eder. Hastalık madem gafleti kaldırıyor, iştihâyı kesiyor, gayr-ı meşru keyiflere gitmeye mâni oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından, tevbe ve istiğfarla, dua ve niyazla istimal ediniz.

                  Cenâb-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffâretü’z-zünub yapsın. Âmin, âmin, âmin.

                  وَقَالُوا الْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلاَ اَنْ هَدٰينَا اللهُ لَقَدْ جَاۤءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ 1


                  [NOT]Dipnot-1 “Dediler: Bizi buna eriştiren Allah’a hamd olsun; yoksa Allah hidayet etmeseydi, biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler.” A’râf Sûresi, 7:43.[/NOT] [TABLE]

                  [TR]
                  [TD]

                  Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                  [TD]

                  devâ: ilâç, çare[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ehl-i gaflet: âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar[/TD]
                  [TD]ehl-i iman: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inananlar, mü’minler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri[/TD]
                  [TD]firak: ayrılık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
                  [TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]güya: sanki[/TD]
                  [TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici arzu ve istekleri[/TD]
                  [TD]iman: Allah’a inanma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]inkişaf ettirmek: geliştirmek[/TD]
                  [TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]istimal etmek: kullanmak[/TD]
                  [TD]istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme, tevbe etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]iştah: şiddetli istek, arzu[/TD]
                  [TD]kat’î: kesin[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]keffâretü’z-zünub: günahların bağışlanmasına vesile[/TD]
                  [TD]kudsî: kutsal[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]lehviyât-ı gayr-ı meşrua: dinin izin vermediği istekler ve eğlenceler[/TD]
                  [TD]men etmek: yasaklamak, ortadan kaldırmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                  [TD]muhterem: hürmete layık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
                  [TD]mâni olmak: engellemek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mâsum: suçsuz, günahsız[/TD]
                  [TD]niyaz: dua, yalvarma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nâfi: faydalı[/TD]
                  [TD]rast gelmek: denk gelmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
                  [TD]ruh u can: ruh ve can; büyük bir istek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sefahet: yasak, zevk ve eğlenceye düşkünlük[/TD]
                  [TD]sırr-ı iman: iman sırrı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tesir: etki[/TD]
                  [TD]tiryak: derman, ilâç[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tiryak-ı kudsî: kutsal ilâç[/TD]
                  [TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]uhuvvet-i hakikiye: hakikî, gerçek kardeşlik[/TD]
                  [TD]zeval: gelip geçme, yok olma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âmin: “Allah’ım kabul et!”[/TD]
                  [TD]şifa vermek: hastalığı iyileştirmek[/TD]
                  [/TR]

                  [/TABLE]

                  #798035
                  Anonim

                    1سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

                    اَللّهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَاۤئِهَا وَعَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَشِفَاۤئِهَا وَنُورِ اْلاَبْصَارِ وَضِيَاۤئِهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ 2

                    endOfSection.gifendOfSection.gif

                    [NOT]Dipnot 1 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.

                    Dipnot 2 : Allah’ım! Kalblerin derman ve devâsı, bedenlerin âfiyet ve şifası, gözlerin nur ve ziyası olan Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashabına salât ve selâm eyle.[/NOT]

                    #798037
                    Anonim

                      وَهُوَ لِكُلِّ دَاۤءٍ دَوَاۤءٌ Meâli: “Bu kitap her derde dermandır.” Tevafukat-ı lâtifedendir ki, Refet Beyin birinci tesvidden gayet sür’atle yazdığı nüsha ile beraber, Hüsrev’in yazdığı diğer bir nüshada, ihtiyarsız, hiç düşünmeden satır başlarında gelen elif’leri saydık. Aynen bu وَهُوَ لِكُلِّ دَاۤءٍ دَوَاۤءٌ cümlesine tevafuk ediyor.HAŞİYE-1 Hem bu risalenin müellifinin Said ismine, bir tek farkla yine tevafuk ediyor.HAŞİYE-2 Yalnız, risalenin ünvanına ait yazıdaki bir elif hesaba dahil edilmemiştir.

                      Câ-yı hayrettir ki, Süleyman Rüştü’nün yazdığı nüsha, hiç elif hatıra gelmeden ve düşünmeden, 114 elif, 114 şifa-yı kudsiyeyi tazammun eden 114 suver-i Kur’âniyenin adedine tevafukla beraber, وَهُوَ لِكُلِّ دَاۤءٍ دَوَاۤءٌ şeddeli lâm bir sayılmak cihetiyle, 114 harfine tam tamına tevafuk ediyor.

                      endOfSection.gifendOfSection.gif

                      Yirmi Beşinci Lem’anın Zeyli

                      On Yedinci Mektup olup, Mektubat mecmuasına idhal edildiğinden buraya derc edilmedi.

                      endOfSection.gifendOfSection.gif

                      [NOT]Haşiye-1 Sonradan yazılan İhtarın iki elif’i bu hesaba dahil olamayacağı için dahil edilmemiştir.

                      Haşiye-2 Madem keramet-i Aleviyede ve Gavsiyede, Said’in âhirinde nidâ için vaz edilmiş bir elif var, Saidâ olmuş; belki fazla olan bu elif o elif’e bakıyor. Refet, Hüsrev[/NOT]

                      [TABLE]

                      [TR]
                      [TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
                      [/TD]
                      [TD]Refet Bey: (bk. bilgiler – Refet Bey)
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
                      [/TD]
                      [TD]Saidâ: Ey Said
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Süleyman Rüştü: (bk. bilgiler)
                      [/TD]
                      [TD]cihet: yön, şekil
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]câ-yı hayret: hayret verici nokta
                      [/TD]
                      [TD]dahil: içinde
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]derc edilmek: yerleştirilmek
                      [/TD]
                      [TD]derman: ilâç
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]elif: Arap alfabesinin ilk harfi
                      [/TD]
                      [TD]haşiye: dipnot
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]idhal etmek: bir şeyi içine katmak
                      [/TD]
                      [TD]ihtar: hatırlatma, uyarı
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihtiyarsız: irade dışı
                      [/TD]
                      [TD]keramet-i Aleviye ve Gavsiye: Hz. Ali ve Abdulkadir Geylânî’nin kerameti
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lem’a: parıltı
                      [/TD]
                      [TD]lâm: Arap alfabesinde yer alan bir harf
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mecmua: yazılı metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşan eser
                      [/TD]
                      [TD]meâl: anlam
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müellif: yazar
                      [/TD]
                      [TD]nidâ: sesleniş
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nüsha: yazılı hale getirilen eser; kopya
                      [/TD]
                      [TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]suver-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûreleri
                      [/TD]
                      [TD]sür’at: hız
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tazammun eden: içeren
                      [/TD]
                      [TD]tesvid: yazı ile karalama, müsvedde yapma
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tevafuk etmek: uygun gelmek, denk düşmek
                      [/TD]
                      [TD]tevafukat-ı lâtife: ince ve güzel uygunluklar
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vaz edilmek: konulmak, yerleştirilmek
                      [/TD]
                      [TD]zeyl: ek, ilave
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âhir: son
                      [/TD]
                      [TD]ünvan: isim
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]şedde: Arapça’da üzerine geldiği harfin iki defa okunmasını sağlayan işaret
                      [/TD]
                      [TD]şifa-yı kudsiye: kutsal bir kaynaktan gelen şifa
                      [/TD]
                      [/TR]

                      [/TABLE]

                    9 yazı görüntüleniyor - 16 ile 24 arası (toplam 24)
                    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.