• Bu konu 11 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
13 yazı görüntüleniyor - 1 ile 13 arası (toplam 13)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671477
    Anonim
      Yirmi Birinci Söz

      İki Makamdır

      Birinci Makam

      besmele.jpg

      اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَاباً مَوْقوُتاً blank.gif1


      BİR ZAMAN sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz
      iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

      O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

      Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

      BİRİNCİ İKAZ

      Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

      Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

      [NOT]Dipnot-1 “Şüphesiz ki namaz, mü’minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır.” Nisâ Sûresi, 4:103.[/NOT]

      bedbaht: talihsiz cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz kimsenin cehaleti
      ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) emmâre: kötülüğü emreden
      gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) iştiyak: çok kuvvetli arzu ve istek
      kat’î: kesin medar: vesile, dayanak
      mukabil: karşılık nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
      nüfûs-u emmâre: kötülüğü emreden nefisler (bk. n-f-s) saadet: mutluluk
      sinnen: yaş itibarıyla tahrik: harekete geçirme
      tevehhüm-ü ebediyet: sonsuza kadar yaşayacağını sanmak (bk. e-b-d) ıslah: iyileştirme, düzeltme (bk. ṣ-l-ḥ)
      #791621
      Anonim

        İKİNCİ İKAZ

        Ey şikemperver nefsim! Acaba, hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?

        Madem vermiyor; çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve lâtife-i Rabbâniyemin havâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi seni usandırmamak gerektir.

        Evet, nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve müptelâ ve nihayetsiz telezzüzâta ve emellere meftun ve pürsevda bir kalbin kut ve kuvveti, herşeye kadîr bir Rahîm-i Kerîmin kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir.

        Evet, şu fâni dünyada kemâl-i sür’atle vâveylâ-yı firakı koparan giden, ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise, herşeye bedel bir Mâbûd-u Bâkînin, bir Mahbûb-u Sermedînin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.

        Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir Zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letâfetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir lâtife-i Rabbâniye, şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

        ÜÇÜNCÜ İKAZ

        Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini bugün düşünüp muztarip olmak; hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır?

        Şu sabırsızlıkta misalin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde, o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenaha gönderir, merkezi zayıflaştırır.

        Mahbûb-u Sermedî: varlığı sonsuz sevgili Allah (bk. ḥ-b-b) Mâbûd-u Bâkî: ibadete lâyık olan ve varlığı hiçbir zaman son bulmayan Allah (bk. a-b-d; b-ḳ-y)
        Rahîm-i Kerîm: rahmet ve ikram sahibi Allah (bk. r-ḥ-m; k-r-m) ahvâl-i dünyeviye: dünyanın halleri
        cenah: kanat, yön cezb ve celb etmek: çekmek
        ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
        ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elem: acı, sıkıntı
        emel: arzu, istek ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuz bk. e-z-l)
        fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fıtraten: yaratılış itibarıyla (bk. f-ṭ-r)
        halk olunmak: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ) hane-i cisim: beden, cisim evi
        havâ-yı nesîm: hoş ve hafif rüzgar havası iltihak etmek: katılmak
        kadîr: her şeye gücü yeten (bk. ḳ-d-r) kasavetli: üzüntülü, sıkıntılı
        kemâl-i sür’atle: çok hızlı (bk. k-m-l) kut: gıda
        kâr-ı akıl: akıl kârı külfet: yük, zorluk
        letâfetli: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) lâtife-i Rabbaniye: İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu (bk. l-ṭ-f; r-b-b)
        maruz: tesiri altında kalmak meftun: düşkün, tutkun, bağımlı
        mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meşakkat: güçlük, sıkıntı
        muztarip olmak: ıztırap çekmek müptelâ: düşkün, bağımlı
        nazik: ince, zarif nihayetsiz: sonsuz
        niyaz: dua, yalvarma pürsevda: sevgiyle dolu
        sırr-ı insani: insanın mânevî duygusu tasavvur: zihinde şekillendirme, tasarlama (bk. ṣ-v-r)
        teessürat: üzüntüler tekerrür: tekrarlanma
        telezzüz: lezzet alma, lezzetlenme telezzüzât: lezzetlenmeler
        teveccüh: yönelme vâveylâ-yı firak: ayrılık feryadı (bk. f-r-ḳ)
        zulümatlı: karanlık (bk. ẓ-l-m) zînur: nurlu (bk. ẕî; n-v-r)
        zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r) âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
        âyine: ayna çeşme-i rahmet: rahmet çeşmesi (bk. r-ḥ-m)
        şikemperver: boğazına düşkün
        #791622
        Anonim

          Hem sol cenahta düşmanın askeri yokken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir, “Ateş et” emrini verir, merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder, târümâr eder.

          Evet, buna benzersin. Çünkü geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalb olmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, keramete iltihak; ve meşakkati, sevaba inkılâb etmiş. Öyle ise, ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise madem gelmemişler; şimdiden düşünüp usanmak ve fütur getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir.

          Madem hakikat böyledir. Âkıl isen, ibadet cihetinde yalnız bugünü düşün. Ve “Onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum” de. O vakit senin acı bir füturun, tatlı bir gayrete inkılâb eder.

          İşte, ey sabırsız nefsim! Sen üç sabırla mükellefsin. Birisi, taat üstünde sabırdır. Birisi, mâsiyetten sabırdır. Diğeri, musibete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu Üçüncü İkazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut, merdâne “Yâ Sabûr“ de, üç sabrı omuzuna al. Cenâb-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir; ve o kuvvetle dayan.

          DÖRDÜNCÜ İKAZ

          Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubûdiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır; ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya; ve herhalde mahkemen olan mahşerde sened ve berat; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat köprüsünde nur ve burâk olacak bir namaz neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır?

          Bir adam sana yüz liralık bir hediye va’d etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü’l-va’d edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulfü’l-va’d hakkında muhal olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va’d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam

          Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Sabûr: günahkârlara ve isyan edenlere ceza vermekte acele etmeyen ve kullarına sabır gücü ihsan eden Allah (bk. ṣ-b-r)
          Sırat köprüsü: Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete girmek için üzerinden geçilmesi gereken köprü berat: kurtuluş
          burak: iman ehlini Sırat köprüsünden geçirecek olan binek, âhiret bineği cihet: yön
          divanelik: akılsızlık elem: acı, sıkıntı
          fütur: usanç fütursuz: usanmadan
          gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hulfü’l-va’d: sözünden dönme (bk. v-a-d) iltihak etmek: katılmak
          inkılâb etmek: dönüşmek istihdam etmek: çalıştırmak
          kalb olmak: dönüşmek keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, veli kullarda görünen olağanüstü haller (bk. k-r-m)
          kut: gıda külfet: yük, zorluk
          mahşer: haşir meydanı (bk. ḥ-ş-r) menzil: ev, mekân (bk. n-z-l)
          merdâne: mertçe meşakkat: güçlük, sıkıntı
          misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi muhal: imkânsız
          musibet: belâ, felaket mâsiyet: günah, isyan
          mükellef: yükümlü nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
          nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
          saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sarf etmek: harcamak
          taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyma târumâr etmek: dağıtmak
          ulvî: yüce vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d)
          va’d etmek: söz vermek (bk. v-a-d) ziya: ışık
          âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âkıl: akıllı
          şevk: şiddetli arzu ve istek
          #791623
          Anonim

            etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu va’dinde itham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve lâtif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?

            BEŞİNCİ İKAZ

            Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgıl-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?

            Sen istidat cihetiyle bütün hayvânâtın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedarikte iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakikî bir insan gibi hakikî bir hayat-ı daime için sa’y etmektir?

            Bununla beraber, meşâgıl-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzulî bir surette karıştığın ve karıştırdığın mâlâyâni meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi, en lüzumsuz malûmatla vakit geçiriyorsun. Meselâ “Zuhal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır?” ve “Amerika tavukları ne kadardır?” gibi kıymetsiz şeylerle, kıymettar vaktini geçiriyorsun. Güya kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun!

            Eğer desen, “Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî işleridir.” Öyle ise, ben de sana derim ki:

            Eğer yüz kuruş bir gündelikle çalışsan, sonra biri gelse, dese ki: “Gel, on dakika kadar şurayı kaz; yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın.” Sen ona “Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak” desen, ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.
            Aynen onun gibi, sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa’yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarf etsen, o vakit, bereketli nafaka-i



            Zuhal: Satürn gezegeni derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş)
            divanece: akılsızca dünyaperest: dünyaya tutkun
            dünyevî: dünyaya ait elzem: çok gerekli olan
            fen: bilim fevkinde: üstünde
            fuzulî: lüzumsuz fütur: usanç
            fütursuz: usanmadan hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            haps-i ebedi: sonsuz hapis (bk. e-b-d) havf: korku
            hayat-ı daime: devamlı hayat (bk. ḥ-y-y) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
            hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) iktidar: kuvvet, güç (bk. ḳ-d-r)
            istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) istihfaf: hafife alma
            itham: suçlama kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
            kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) keyfiyet: nitelik, özellik
            kozmoğrafya: gökbilimi, astronomi kıymettar: kıymetli, değerli
            levâzımat: gerekli şeyler lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
            malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) medar: sebep, vesile
            meşgale: meşguliyet, iş meşâgıl-i dünyeviye: dünya meşguliyetleri
            mâlâyâni: anlamsız, faydasız (bk. mâ-lâ) münhasır: sınırlı
            müstehak: hak eden (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nafaka: geçim için gerekli olan şey
            sa’y: çalışma semere: ürün
            suhre: zoraki, angarya iş gören suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
            tedarik: elde etme tedip: edeplendirme, haddini bildirme
            tâzip: azap verme, cezalandırma vazife-i asliye: asıl görev
            #791624
            Anonim

              dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan iki maden-i mânevî bulursun.

              Birinci maden: Bütün bağındaki HAŞİYE-1 yetiştirdiğin, çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebatın, her ağacın tesbihatından, güzel bir niyetle, bir hisse alıyorsun.

              İkinci maden: Hem bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese-hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun-sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şartla ki, sen Rezzâk-ı Hakikî namına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve Onun malını Onun mahlûkatına veren bir tevziat memuru nazarıyla kendine baksan…

              İşte, bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa’ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i mânevî temin eden o iki neticeden ve o iki madenden mahrum kalır, iflâs eder. Hattâ ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütur gelir. “Neme lâzım,” der. “Ben zaten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti niçin çekeceğim?” diyecek, kendini tembelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: “Daha ziyade ibadetle beraber sa’y-i helâle çalışacağım. Tâ kabrime daha ziyade ışık göndereceğim, âhiretime daha ziyade zahîre tedarik edeceğim.”

              Elhasıl: Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil; lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.
              Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var.
              Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki, âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görünür; kırmızı ise kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgünse, sarayı güzel gösterir. Düzgün değilse çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü, sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi

              [NOT]Haşiye-1 Bu Makam, bir bağda, bir zâta bir derstir ki, bu tarzla beyan edilmiş.[/NOT]



              Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ) amel: iş, fiil
              beyan: açıklama (bk. b-y-n) elhasıl: kısaca, özetle
              fütur: usanç hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hasâret: ziyan haşiye: dipnot açıklayıcı not
              ihtiyat akçesi: tedbir akçesi, yedek para istikbal: gelecek
              keyfiyet: nitelik, özellik kuvve-i mânevî: mânevî kuvvet (bk. a-n-y)
              lâakal: en az maden-i mânevî: mânevî kaynak (bk. a-n-y)
              mahlukât: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mahsulât: ürünler
              mahsus: özel menba: kaynak
              misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mâlik: sahip (bk. m-l-k)
              nafaka-i dünyeviye: dünya hayatında geçinmek için lüzumlu olan şey nafaka-i uhreviye: âhiret hayatında geçinmek için lüzumlu olan şey (bk. e-ḫ-r)
              nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebat: bitki
              sandukça-i uhreviye: âhiret sandığı (bk. e-ḫ-r) sa’y: çalışma
              sa’y-i helâl: helâl çalışma tasarruf etmek: kullanmak (bk. ṣ-r-f)
              tedarik: elde etme tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ)
              tevziat: dağıtım teşkil olunmak: oluşturulmak
              tâbi: uyan zahîre: azık
              ziyade: çok, fazla zulümatlı: karanlık (bk. ẓ-l-m)
              zâd-ı âhiret: âhiret azığı (bk. e-ḫ-r) âlem-i misal: görüntüler âlemi (bk. a-l-m; m-s̱-l)
              âyine: ayna şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
              şevk: şiddetli arzu ve istek
              #791625
              Anonim

                âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazınla o âlemin Sâni-i Zülcelâline müteveccih olsan, birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Adeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır ve o hercümerc-i dünyeviyedeki karma karışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir.

                blank.gif1 اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyet-i pür-envârından bir nuru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in’ikâsıyla ışıklandırır, senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.

                Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?” Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin—velev hissetmezse—namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır—velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.

                اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ (اَلصَّلٰوةُ عِمَادُ الدِّينِ) وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ blank.gif2

                endOfSection.gifendOfSection.gif

                [NOT]Dipnot-1 “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.

                Dipnot-2 Allahım! “Namaz dinin direğidir”(Tirmizî, İmân: 8; İbni Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:76.) buyuran zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm et.[/NOT]



                Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) derecât: dereceler
                hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i namaz: gerçek namaz; namazın gerçek mahiyeti, esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                hakikat-i nuraniye: parlak hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) harekât: hareketler
                hercümerc-i dünyeviye: dünyanın kargaşaları hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                icmal: özet (bk. c-m-l) inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f)
                intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) in’ikâs: yansıma
                kitabet-i kudret: kudret yazması (bk. k-t-b; ḳ-d-r) merâtip: mertebeler
                mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) müteveccih: yönelme
                nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) taallûk etmek: ilgili olmak
                tafsil: ayrıntılandırma tavsif etmek: özelliklerini anlatmak (bk. v-ṣ-f)
                tebeddülât: değişiklikler tenevvür: nurlanma, aydınlanma (bk. n-v-r)
                velev: eğer, gerçi velî: Allah dostu (bk. v-l-y)
                zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) âmî: cahil
                âyet-i pür-envâr: nurlarla dolu âyet (bk. n-v-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                #791626
                Anonim
                  Yirmi Birinci Sözün İkinci Makamı

                  Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.

                  besmele.jpg

                  رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ blank.gif1


                  EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.

                  Öyle ise, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesiresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız Beş Vechini beyan edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

                  BİRİNCİ VECİH – BİRİNCİ YARA

                  Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:

                  Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetm dahi şetm değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetm ise hükümdür.

                  [NOT]Dipnot-1 “Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.[/NOT]



                  aksâm-ı kesire: çok kısımlar (bk. k-s̱-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
                  biçare: çaresiz cehil: câhillik, bilgisizlik
                  evvelâ: önce gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
                  halecan: titreme, çarpıntı havf etmek: korkmak
                  kesîrü’l-vuku: çok ve sık vuku bulan (bk. k-s̱-r) mahfî: gizli
                  mahiyet: nitelik, esas, iç yüz maraz-ı vesvese: şüphe ve kuruntu hastalığı
                  musibet: belâ, sıkıntı münâfi-i edep: edebe aykırı
                  müptelâ: bağımlı, tutulmuş nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
                  sû-i edep: edepsizlik tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
                  tahayyül-ü küfür: küfrü hayal etme (bk. ḫ-y-l; k-f-r) tahayyül-ü şetm: çirkin ve kötü şeyleri hayal etme (bk. ḫ-y-l)
                  tard etmek: kovmak tasvir: resimleme, suret verme (bk. ṣ-v-r)
                  tazammun: içine alma, içerme vecih: yön, yüz
                  vesvese: şüphe, kuruntu ye’s: ümitsizlik
                  zira: çünkü şetm: çirkin söz, kötü düşünce
                  #791627
                  Anonim

                    Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.

                    İKİNCİ VECİH

                    Budur ki, mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefs, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.

                    Şu yaranın merhemi şudur: Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştiha, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

                    ÜÇÜNCÜ VECİH

                    Budur ki: Eşya mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış.


                    beis: sakınca bevl: idrar
                    biçare: çaresiz bâtın: iç
                    devâ-i illet: hastalığın devâsı edeb-i nezihâne: temiz edep (bk. n-z-h)
                    emr-i müheyyic: heyecan verici iş eşya: şeyler, varlıklar
                    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasr-ı nazar: dikkati yöneltme (bk. n-ẓ-r)
                    hatar: tehlike his: duygu
                    hisset-i nefs: nefsin aşağılığı (bk. n-f-s) iltibas: karıştırma
                    iştiha: fazla istek kaza-i hâcet: ihtiyaç giderme (bk. ḳ-ḍ-y, ḥ-v-c)
                    levazımat: gerekli şeyler lümme-i şeytani: şeytanın verdiği kuruntu
                    mabeyn: ara maraz: hastalık
                    matrud: kovulmuş maân-i mukaddese: kutsal mânâlar (bk. a-n-y; ḳ-d-s)
                    mutazarrır: zarar gören mücaveret: komşuluk
                    mülevves: kirli, pis münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
                    münasebât-ı hafiye: gizli münasebetler (bk. n-s-b) münasip: uygun (bk. n-s-b)
                    münezzeh: temiz, kusurdan uzak (bk. n-z-h) müteessif: hayıflanmış, eseflenmiş
                    müteessir: etkilenmiş, üzüntülü necaset: pislik
                    nescetme: dokuma, örme nevi: çeşit
                    sefillik: aşağılık, çirkinlik suret: görüntü (bk. ṣ-v-r)
                    suret-i mülevves: kirli ve çirkin görünüş (bk. ṣ-v-r) süflî: aşağılık
                    taharet: temizlik tahtında: altında
                    tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) telebbüs: giyme
                    televvüs: kirlenme tevehhüm: kuruntuya kapılma, olmayan şeyi var zannetme
                    tevehhüm-ü zarar: zarar zannetmek vesvese: şüphe, kuruntu
                    zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zann-ı zarar: zararlı sanma
                    âyât-ı İlâhiye: Allah’ın âyetleri (bk. e-l-h)
                    #791628
                    Anonim

                      Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr” tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

                      Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

                      Şu yaranın merhemi şudur ki:

                      Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

                      DÖRDÜNCÜ VECİH

                      Amelin en iyi suretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin


                      Kâbe: (bk. bilgiler) amel: dinin emirlerini yerine getirmek
                      asabî: sinirli beyan: açıklama (bk. b-y-n)
                      cem’: bir araya gelme (bk. c-m-a) ebrâr: iyi kimseler
                      efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) fenn-i beyan: konuşma bilimi (bk. b-y-n)
                      füccar: günahkârlar galiben: çoğunlukla
                      galip: daha kuvvetli, baskın hariç: dış
                      hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l) hususan: özellikle
                      huzur-u İlâhî: Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; e-l-h) ihtilât: karışma
                      ihtiyar: irade, tercih (bk. ḫ-y-r) intibah: uyanış
                      karâbet: yakınlık kasten: bilerek ve isteyerek (bk. ḳ-s-d)
                      keyfiyet: durum, esas kuvvet peyda etmek: kuvvet kazanmak
                      maden: kaynak maraz-ı hayalî: hayalî hastalık (bk. ḫ-y-l)
                      maraz-ı kalbî: kalbî hastalık melek-i ilham: ilham meleği (bk. m-l-k)
                      meleke: alışkanlık (bk. m-l-k) mesken: yer, ev (bk. s-k-n)
                      mes’uliyet: sorumluluk mukaddes: kutsal (bk. ḳ-d-s)
                      mâlâniyât-ı reziliye: kötü ve çirkin şeyler (bk. mâ-lâ) mücaveret: komşuluk
                      mülevves: kirli, pis münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v)
                      münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) münasebet-i hayaliye: hayalî münasebet, bağlantı (bk. n-s-b; ḫ-y-l)
                      müptelâ: bağımlı, tutkun nevi: çeşit
                      nezih: temiz, pak (bk. n-z-h) neş’et etmek: meydana gelmek
                      saika: sevk etme sebeb-i kurbiyet: yakınlık sebebi (bk. s-b-b)
                      sirayet: bulaşma suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
                      sırr-ı münasebet: münasebet, ilişki sırrı (bk. n-s-b) tabir: ifade (bk. a-b-r)
                      taharrî: araştırma tahattur: hatırlama
                      takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y) tedâi: çağrışım
                      tedâi-yi efkâr: fikirlerin çağrışımı (bk. f-k-r) teessür: üzüntü
                      tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tetkik: inceleme
                      teşeddüt: şiddetlenme vesvese: şüphe, kuruntu
                      ziyade: fazla zıddiyet: zıtlık
                      âyât: âyetler
                      #791629
                      Anonim

                        daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

                        BİRİNCİ MERHEM: Bu gibi vesvese, ehl-i i’tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medar-ı teklif olan ef’al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?”

                        Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mûtezile der: “Hakikatte kabih ve fâsittir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafık olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme.

                        İKİNCİ MERHEM: Dinde harec yoktur. blank.gif1 لاَحَرَجَ فِى الدِّينِ Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rüyetine—böyle vesveseli adama—müreccahtır. Yani, böyle

                        [NOT]Dipnot-1 “Dinde zorluk yoktur.” (Şer’î bir hükümdür.)[/NOT]



                        Ehl-i Sünnet ve Cemaat: Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk (bk. s-n-n; c-m-a) Mûtezile: kendi akıllarını temel unsur kabul edip, Kur’ân ve sünneti ona uydurmaya çalışan Ehl-i Sünnet dışı bâtıl bir mezhep
                        binâen: –dayanarak, dolayı cehl: cahillik, bilgisizlik
                        derk-i kusur: kusurunu anlama ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
                        ehl-i i’tizâl: Mûtezile mezhebinin mensupları evlâ: daha iyi
                        eşya: şeyler, varlıklar fesada vermek: bozmak
                        fâsit: bozuk hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harec: zorluk
                        hasen: güzel (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü amel: güzel amel (bk. ḥ-s-n)
                        hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) istifade: faydalanma, yararlanma
                        istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme (bk. ğ-f-r) kabih: çirkin
                        kubh: çirkinlik lâkin: fakat
                        medar-ı teklif: görev ve sorumluluk sebebi mezheb-i hak: doğru mezhep (bk. ẕ-h-b; ḥ-ḳ-ḳ)
                        mezhep: dinde tutulan yol (bk. ẕ-h-b) muttali olma: bilme
                        muvafık: uygun mükellef: yükümlü
                        müncer olan: sonuçlanan müreccah: tercih edilen
                        nefsülemir: işin kendisi, aslı (bk. n-f-s) nehy-i İlâhî: Allah’ın yasaklaması (bk. e-l-h)
                        nehyetmek: yasaklamak nokta-i nazar: görüş, bakış açısı (bk. n-ẓ-r)
                        rüyet: görme sahih: doğru, kusursuz
                        suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) surî: görünüşteki
                        sünnet: Resulullahın söz ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        takarrur: karar bulma tâbi: uyan
                        ucb: kendini beğenme, gurur vesvese: şüphe, kuruntu
                        vâcib: yerine getirilmesi zorunlu olup, yapılmadığı takdirde günahı olan İlâhî emir (bk. v-c-b) ye’s: ümitsizlik
                        zahir-i şeriat: şeriatın görünürdeki yönü (bk. ẓ-h-r; ş-r-a) zâtî: kendinden olma
                        âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) ıttıla: bilgi sahibi olma
                        #791630
                        Anonim

                          vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır.

                          Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakikat-i hale muttali olmak güçtür, dindeki yüsre münafidir.blank.gif1 لاَحَرَجَ فِى الدِّينِblank.gif 2 اَلدِّينُ يُسْرٌ esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı vechile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne bir niyaza vesiledir.

                          BEŞİNCİ VECİH

                          Mesâil-i imâniyede şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü taakkul ile iltibas eder. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i müfekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye’se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:

                          Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir.

                          [NOT]Dipnot-1 “Dinde zorluk yoktur.” (Şer’î bir hükümdür.)

                          Dipnot-2 “Din kolaylıktır.” Buhari, Îmân: 29; Nesâî, Îmân: 28; Müsned, 5:69.[/NOT]



                          acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) amel: dinin emirlerini yerine getirme
                          biçare: çaresiz bîtarafâne: tarafsız
                          cevelân: dolaşma cüz-ü ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade (bk. c-z-e; ḫ-y-r)
                          dalâlet: hak yoldan sapkınlık inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dehâlet etmek: sığınmak
                          eda etmek: yerine getirmek emr-i küfrî: inkârla ilgili husus (bk. k-f-r)
                          esbab: sebepler (bk. s-b-b) evlâ: daha iyi
                          galiben: çoğunlukla hakikat-i hal: işin aslı, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          halel: zarar, eksiklik harec: zorluk
                          hilâf-ı iman: imana zıt (bk. e-m-n) ihtiyar: irade, istek, tercih (bk. ḫ-y-r)
                          iltibas: karıştırma istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme (bk. ğ-f-r)
                          itikad: inanç kuvve-i müfekkire: düşünme duygusu (bk. f-k-r)
                          kâfi: yeterli küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
                          lâakal: en az merhamet-i İlâhiye: Allah’ın merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
                          mesâil-i imâniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) mezheb-i hak: doğru mezhep (bk. ẕ-h-b; ḥ-ḳ-ḳ)
                          muhakeme: değerlendirme (bk. ḥ-k-m) muhalif: zıt
                          muttali: bilme, bilgiye ulaşma muvafık: uygun
                          münafi: aykırı mütezellilâne: kendi kusur ve aczini bilerek
                          niyaz: dua, yalvarma suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                          taakkul: akıl erdirme tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
                          tahayyül-ü küfür: küfrü hayal etme (bk. ḫ-y-l; k-f-r) tasavvur: zihinde şekillendirme, tasarlama (bk. ṣ-v-r)
                          tasdik-i aklî: aklen doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ) tazarru: yakarış, dua
                          tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) telkinât-ı şeytaniye: şeytanın telkinleri
                          tetkikat: araştırmalar, incelemeler tevehhüm: zannetme, kuruntuya kapılma
                          tevehhüm-ü küfür: küfrü tevehhüm etme; küfür olmadığını kesin bildiği halde, küfürmüş gibi vehimlenme (bk. k-f-r) vechile: yönüyle
                          vesvese: şüphe, kuruntu ye’s: ümitsizlik
                          yüsr: kolaylık ıslah: iyileştirme (bk. ṣ-l-ḥ)
                          şek: şüphe, tereddüt
                          #791631
                          Anonim

                            Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz’an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.

                            Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller. Öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan tevellüt edebilir.

                            Hem bîtarafâne muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcip olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur eder.

                            Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, birşeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki, yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez.

                            İşte, bunun gibi, meselâ hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i

                            aklen: akıl bakımından bitarafâne: tarafsız bir şekilde
                            cihet: yön cüz-ü ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade (bk. c-z-e; ḫ-y-r)
                            dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) gurub: batma
                            hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i imâniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
                            hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halet: durum, hal
                            hasım: düşman hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
                            hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) ihtimal-i imkânî: mümkün olma ihtimali (bk. m-k-n)
                            ihtiyar: irade, tercih (bk. ḫ-y-r) ilm-i kelâm: kelâm ilmi (bk. a-l-m; k-l-m)
                            iltibas: karıştırma iltizam: taraf tutma
                            imkân-ı zihnî: bir şeyin mümkün olabileceğini zihinde düşünmek (bk. m-k-n) imkân-ı zâtî: bir şeyin aslında mümkün olması (bk. m-k-n)
                            insaf: merhamet ve adâlet dâiresinde hareket iz’an: kesin şekilde inanma
                            iz’ân-ı kalbî: kalben kabul etme kaide: kural
                            meşkûk: şüpheli mizan: ölçü (bk. v-z-n)
                            muhakeme: değerlendirme (bk. ḥ-k-m) muhtemel: ihtimal dahilinde
                            münâfi: aykırı, zıt müstekar: kararlı, yerleşmiş
                            nevi: çeşit, tür tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
                            takarrur: karar kılma, yerleşme taraf-ı muhalif: karşı taraf
                            tasavvur: zihinde şekillendirme, tasarlama (bk. ṣ-v-r) tasavvur-u dalâlet: inançsızlığı zihinde şekillendirme (bk. ṣ-v-r; ḍ-l-l)
                            tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasdik-i aklî: aklen doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ)
                            tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tefekkür-ü dalâlet: inançsızlığı düşünme (bk. f-k-r; ḍ-l-l)
                            teklif-i dinî: dinin yükümlülükleri tereddüt: şüphede kalma
                            tevehhüm: olmayan şeyi varmış gibi düşünme, kuruntuya kapılma tevellüt: doğma, meydana gelme
                            tulû: doğma tâbi: uyma
                            vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce vekil-i fuzulî: gereksiz vekil
                            vesvese: şüphe, kuruntu vâcip: zorunlu (bk. v-c-b)
                            yakîn: kesinlik (bk. y-ḳ-n) yakîn-i ilmî: kesin ve sağlam bilgi (bk. y-ḳ-n; a-l-m)
                            yakînen: kesin olarak (bk. y-ḳ-n) zaruret-i zihniye: zihnin zorunlulukları
                            zâtı: kendisi zıddiyet: zıtlık, karşıtlık
                            şek: şüphe şıkk-ı muhalif: karşı taraf
                            #791632
                            Anonim

                              imânîye zarar vermez. Hem blank.gif1 لاَعِبْرَةَ ِلْلاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَلِيلٍ yani, “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur” olan kaide-i meşhure, hem usulü’d-din, hem usulü’l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

                              Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

                              Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli,
                              blank.gif2 اَعوُذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ demeli.


                              endOfSection.gifendOfSection.gif

                              [NOT]Dipnot-1 bk. Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-i İslâmiye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu 1:279.

                              Dipnot-2 “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.”[/NOT]



                              Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Hakîm-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)
                              asl-ı vesvese: vesvesenin aslı beşer: insan
                              binaen: –dayanarak, dolayı def etme: ortadan kaldırma
                              dâr-ı imtihan: imtihan yeri dâî: sebep
                              galebe çalmak: üstün gelmek hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
                              ifrât: aşırılık kaide-i meşhur: bilinen kural
                              kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural kamçı-yı teşvik: teşvik kamçısı
                              lâkaytlık: ilgisizlik, duyarsızlık meydan-ı müsabaka: yarış meydanı
                              muzır: zararlı müz’iç olan: sıkıntı veren
                              mü’min: iman etmiş (bk. e-m-n) neş’et: meydana gelme
                              taharrî: araştırma, inceleme tehâvün: aldırış etmeme
                              teyakkuz: uyanıklık usulü’d-din: din metodolojisi, kelâm ilmi
                              usulü’l-fıkh: fıkıh metodolojisi vesvese: şüphe, kuruntu
                              yakîn-i imânîye: imanın kesinliği (bk. y-ḳ-n; e-m-n) ziyade: fazla
                              şekvâ: şikayet
                            13 yazı görüntüleniyor - 1 ile 13 arası (toplam 13)
                            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.