- Bu konu 24 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Eylül 2011: 12:17 #673292
Anonim
Yirmi Üçüncü Lem’a Tabiat RisalesiOn Yedinci Lem’anın On Altıncı Notası iken, ehemmiyetine binaen, Yirmi Üçüncü Lem’a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîrüzeber ediyor. İHTAR: Şu Notada, tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden Dokuz Muhal ile beyan edilmiş. Sair risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden; burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bâzı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birden bire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar?” hatıra geliyor. Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul HAŞİYE-1 hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.
[NOT]Haşiye-1 Bu risalenin sebeb-i telifi, gayet mütecavizâne ve gayet çirkin bir tarzla, hakaik-i imaniyeyi tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ân’a hücum edilmesidir. O hücum ise şiddetli bir hiddeti kalbe (kaleme) verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheplilere yedirdi. Yoksa, Risale-i Nur’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]bedihî: açık, aşikâr
[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: dayanarak
[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: gerçek dışı, yalan
[/TD]
[TD]feylesof: filozof, felsefeci
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fikr-i küfrî: Allah’ın varlığını inkâr etme düşüncesi
[/TD]
[TD]galiz: çirkin, kaba
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mâkul: akla aykırı
[/TD]
[TD]hak: doğru, gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i imaniye: iman hakikatleri, gerçekleri
[/TD]
[TD]hakikat-i meslek: takip edilen bir yöntemin gerçek yönü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyetiyle: özelliğiyle
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiddet: öfke
[/TD]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa-i mezhep: takip edilen metodun belirgin özellikleri
[/TD]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak
[/TD]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavl-i leyyin: yumuşak söz
[/TD]
[TD]küfür: Allah’ın varlığını inkâr etme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı
[/TD]
[TD]lâakal: en az
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezhep: tutulan yol, ekol
[/TD]
[TD]muhal: imkansızlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: özet
[/TD]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülhid: dinsiz
[/TD]
[TD]münkir: Allah’ın varlığını inkâr eden, kabul etmeyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstekreh: çirkin
[/TD]
[TD]mütecavizâne: haddi aşarak, saldırgan bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazikâne: nazikçe
[/TD]
[TD]nezihâne: temiz ve kibar bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: başka
[/TD]
[TD]sebeb-i telif: bir eserin yazılma sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem; materyalist düşünce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler
[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayyedilmek: atlanmak
[/TD]
[TD]tazammun etmek: içine almak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyif etmek: hakaret; küçük düşürme; çürütme
[/TD]
[TD]zahir: açık, görünen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarurî: zorunlu
[/TD]
[TD]zîrüzeber etmek: yerle bir etmek, yıkmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âkıl: akıllı
[/TD]
[TD]âşikâre: açık, belli
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:24 #797167Anonim
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
1
Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî ile, “Cenâb-ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı” demekle, vücud ve vahdâniyet-i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.Şu sırrı izahtan evvel bir ihtar: 1338’de Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim. O burhanın bazı parçaları bazı risalelerde tam izah edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sair risalelerde inkısam etmiş olan müteaddit burhanlar, bu burhanda kısmen ittihad ediyor, herbiri bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.MukaddimeEy insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.
[NOT]Dipnot-1 “Peygamberleri onlara dedi ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Ankara: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Arabî: Arapça
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yunan: (bk. bilgiler – Yunanistan)
[/TD]
[TD]bedahet: ap açıklık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak
[/TD]
[TD]bilmecburiye: mecburen, zorunlu olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sağlam delil
[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’: parça
[/TD]
[TD]dessâsâne: hileli ve aldatıcı bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr: fikirler, düşünceler
[/TD]
[TD]ehl-i iman: Allah’a inananlar, mü’minler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân: rükünler, esaslar
[/TD]
[TD]galebe: galip gelme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâlen: kısaca, özet olarak
[/TD]
[TD]ifham etmek: anlatmak, bildirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma
[/TD]
[TD]inkişaf etmek: meydana çıkmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkısam etmek: bölünmek, kısımlara ayrılmak
[/TD]
[TD]istifham-ı inkârî: bir şeyin öyle olmayacağını soru sorma şekliyle ifade etme; “Hiç böyle olur mu?”
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istimal etmek: kullanmak
[/TD]
[TD]istimdad etmek: yardım istemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihad etmek: birleşmek
[/TD]
[TD]izah: açıklama
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işmam etmek: hissettirmek
[/TD]
[TD]maatteessüf: ne yazık ki
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet
[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücmel: özet halinde
[/TD]
[TD]müteaddit: bir çok, çeşitli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’e almak: sevinmek
[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: başka, diğer
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tab etmek: basmak
[/TD]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu; ortağının olmayışı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık
[/TD]
[TD]vücud ve vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın varlığı, bir ve benzersiz oluşu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zındıka: dinsizlik, inançsızlık
[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şek: şüphe
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:28 #797169Anonim
Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”
İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”
Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.
Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.
AMMA BİRİNCİ YOL ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya ve vücud-u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.
BİRİNCİSİ Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar, harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tetkik ettik.
Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.
[TR]
[TABLE]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah
[/TD]
[TD]aklen: akıl bakımından
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]battal: bâtıl, boş, hükümsüz
[/TD]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzarure: zorunlu olarak
[/TD]
[TD]dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: parçalar
[/TD]
[TD]edviye: devâlar, ilâçlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler
[/TD]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı âlem: bu âlemdeki sebepler
[/TD]
[TD]gayr-ı kabil: imkânsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hassa: özellik
[/TD]
[TD]hayattar: canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmetli: belli bir amaç ve hedefe yönelik olma
[/TD]
[TD]hâkezâ: bunun gibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik
[/TD]
[TD]icad etmek: yaratmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icap etmek: gerekmek
[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme
[/TD]
[TD]kadîm: eski
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[TD]kudret: güç, kuvvet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]macun: karışım halinde ilaç
[/TD]
[TD]mevcud: var olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[TD]mizan-ı mahsus: özel ölçü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız
[/TD]
[TD]muhtelif: değişik, çeşitli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhâlât: olması imkânsız şeyler
[/TD]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülhid: dinsiz
[/TD]
[TD]mümteni: imkânsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabit olmak: kesinleşmiş olmak
[/TD]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiî: tabiat gereği
[/TD]
[TD]tarik-i vahdâniyet: bütün varlıkların sadece Allah tarafından yaratıldığını kabul etme yolu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesir: etki
[/TD]
[TD]tetkik etmek: incelemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkül etmek: meydana gelmek, oluşmak
[/TD]
[TD]teşkil-i eşya: varlıkların oluşması, meydana gelmesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak: ilâç
[/TD]
[TD]vücud bulmak: var olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u mahlûkat: yaratılmışların varlığı
[/TD]
[TD]zikretmek: anlatmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok
[/TD]
[TD]zîhayat: hayat sahibi, canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeksiz: şüphesiz
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:29 #797168Anonim
O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış.
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.
İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. Ve herbir nebat, hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba, anâsıra isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.
Elhasıl, şu eczahane-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelînin mizan-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irade ile vücut bulabilir. “Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabâyi ve esbabın işidir” diyen bedbaht, “O tiryak-ı acip, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet, o küfür ahmakane, sarhoşâne, divanece bir hezeyandır.
İKİNCİ MUHAL
Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, belki esbaba isnad edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbabı, herbir zîhayatın vücudunda müdahalesi bulunsun. Halbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücudunda,
[TR]
[TABLE]
[TD]Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah[/TD]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, kudret sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah[/TD]
[TD]ahmakane: aptalca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[TD]bedbaht: talihsiz, kötü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: hak olmayan, boş[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]divane: akılsız, deli[/TD]
[TD]divanece: akılsızca, delice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: kısımlar, parçalar[/TD]
[TD]eczahane-i kübrâ-yı âlem: büyük bir eczane olan âlem, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
[TD]hezeyancı: boş söz söyleyen, saçmalayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: her şeyin yerli yerinde ve anlamlı olması ve bir hedefe yönelik olarak yaratılması[/TD]
[TD]hudutsuz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[TD]icad etmek: var etmek, yaratmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih etme[/TD]
[TD]isnad: dayandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfür: Allah’ın varlığını inkâr etme[/TD]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]macun: karışım halinde ilaç[/TD]
[TD]mahlûk: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevâdd-ı hayatiye: hayat için gerekli maddeler[/TD]
[TD]mizan: ölçü, tartı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan-ı kazâ ve kader: kazâ ve kader terazisi[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: değişik, çeşitli[/TD]
[TD]muzaaf: kat kat, katmerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: türlü türlü, çeşitli[/TD]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[TD]sarhoşane: sarhoşça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabâyi: tabiatlar[/TD]
[TD]terkip etmek: birleştirmek, sentez yapmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak[/TD]
[TD]tiryak: ilâç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak-ı acip: hayret verici ilâç[/TD]
[TD]vücut bulmak: meydana gelmek; var olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[TD]zîhayat: canlı; hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]şâmil: kapsamlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:31 #797171Anonim
kemâl-i intizamla, gayet hassas bir mizan ve tamam bir ittifakla, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbabın içtimaı o kadar zâhir bir muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan, “Bu muhaldir, olamaz” diyecektir.
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinatın ekser anâsır ve esbabıyla alâkadardır, belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelîye verilmezse, o esbab-ı maddiye, onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri icap ediyor. Çünkü, sebep maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor. İşte, Sofestâînin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyor.
ÜÇÜNCÜ MUHAL
اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.” Hususan o mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine—hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde—o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.
Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle
[TR]
[TABLE]
[TD]Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah[/TD]
[TD]Sofestâîler: kâinatın yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hattâ kendilerini dahi inkâr edenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâkadar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[TD]câmi: kapsamlı, geniş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız[/TD]
[TD]ebleh: ahmak; geri zekâlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: pek çok[/TD]
[TD]erkân-ı âlem: maddî âlemin temel unsurları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]esbab-ı maddiye: maddî sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîm: her işini hikmetle ve belli bir gaye ile yapan[/TD]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: esas, öz[/TD]
[TD]icap etmek: gerekli olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilât: karışıklık[/TD]
[TD]imkânat: olabilirlikler; varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: tertip, düzen[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme[/TD]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kadîr: güç ve kudret sahibi[/TD]
[TD]kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat-ı nazar: görmezden gelme[/TD]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel ve eksiksiz düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşmekeş: karışıklık[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, sahip olma[/TD]
[TD]meslek: gidilen yol, metod[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[TD]mevzun: ölçülü, dengeli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: terazi, ölçü[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: değişik, çeşitli[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübaşeret: doğrudan temas[/TD]
[TD]mübâyin: farklı, birbirinin zıddı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsebbeb: sebebin neticesi[/TD]
[TD]müteaddit: birden fazla, çok sayıda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütecaviz: saldırgan, haddi aşan[/TD]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebeb-i ihtilâf: anlaşmazlık ve uyuşmazlık sebebi[/TD]
[TD]sudur etmek: ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabâyi: tabiatlar[/TD]
[TD]tesir: etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vâhid: bir olan ve birliği herşeyi kaplayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açıkça görünen[/TD]
[TD]şuur: anlayış, idrâk, bilme, farkına varma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:33 #797170Anonim
ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san’atça daha mükemmeldir. Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkatçe bedî bir surette oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.
AMMA İKİNCİ MESELE teşekkele binefsihî’dir. Yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhaldir. Nümune için, muhâlâtından üç tanesini beyan ederiz.
BİRİNCİSİ
Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhali birden kabul etmeyi bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen mevcutsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki, daima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve harika ve daima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücudun kâinatla, hususan rızık münasebetiyle, hususan bekà-yı nev’î itibarıyla alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücudunda çalışan zerreler, o münasebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata bakıyorlar, senin münasebâtını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o harika vaziyetine göre istifade edersin.
Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelînin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları (herbir zerre bir kalem ucu) veya kalem-i kudretin noktaları (herbir zerre bir nokta) olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki,
[TR]
[TABLE]
[TD]Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmaklaştırmak: aptallaştırmak[/TD]
[TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedî: güzel; benzersiz[/TD]
[TD]beka-yı nev’î: bir canlı türünün devamlılığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]bâtıl: doğru olmayan, yanlış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtın: görünmeyen, gizli[/TD]
[TD]bâtınî: gizli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: benlik, gurur[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı maddiye: maddî sebepler[/TD]
[TD]esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyat: önlem alma, tedbirli hareket etme[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade etmek: faydalanmak[/TD]
[TD]itibarıyla: özelliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalem-i kader: kader kalemi[/TD]
[TD]kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: varlık[/TD]
[TD]mevcut: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muannid: inatçı[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhâlât: olması imkansız şeyler[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebetiyle: ilişkisiyle, alâkasıyla[/TD]
[TD]münasebât: bağlantı, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: yenip içilen şeyler[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyürsüz: değişmeyen, sabit[/TD]
[TD]tahavvül: değişim, başkalaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüd: yenilenme[/TD]
[TD]teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]vaziyet alma: belli bir konuma gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açık, görünen[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhirî: açık[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:34 #797172Anonim
senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menbalarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir.
İKİNCİ MUHAL
Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallâkta durdurulmuş. Belki senin vücudun, bin defa bu saraydan daha aciptir. Çünkü, o saray-ı vücudun, daima, kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet harika olan ruh, kalb ve mânevî letâiften kat-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir âzâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl-i muvazene ve intizamla başbaşa verip, harika bir bina, fevkalâde bir san’at, göz ve dil gibi acip birer mucize-i kudret gösteriyorlar.
Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirisine misil, hem hâkimiyet noktasında zıt, hem yalnız Vâcibü’l-Vücuda mahsus olan ekser sıfâtın masdarı, menbaı, hem gayet mukayyet, hem gayet mutlak bir surette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnad etmek—zerre kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunu derk eder.
ÜÇÜNCÜ MUHAL
Eğer senin vücudun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelînin kalemiyle mektub olmazsa
[TR]
[TABLE]
[TD]Eflâtun: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derk etmek: anlamak[/TD]
[TD]divanece: akılsızca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: son derece zeki, akıllı[/TD]
[TD]ekser: çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurafecilik: gerçekle bağdaşmayan iddialarda bulunma[/TD]
[TD]hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
[TD]intizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]kat-ı nazar: görmezden gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen[/TD]
[TD]kemâl-i muvazene: tam bir denge, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kubbe: yarım küre şeklinde olan çatı [/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: duygular[/TD]
[TD]mahkûm-u mutlak: her yönüyle mahkum olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: has, özel[/TD]
[TD]masdar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu-u vâhid: tek bir elden çıkmış sanat eseri[/TD]
[TD]mazi: geçmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu-u cesed: vücudun tamamı, beden[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: yer, mekân[/TD]
[TD]misil: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallâk: asılı, boşta[/TD]
[TD]muhal: olması imkansız şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukayyet: sınırlı[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: sınırsız[/TD]
[TD]mu’cize-i kudret: kudret mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[TD]müstakbel: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nesil ve asıl: soy[/TD]
[TD]rızık: yenip içilen şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saray-ı vücud: bin kubbeli harika bir saraya benzetilen insan vücudu[/TD]
[TD]suret: biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
[TD]sırr-ı vahdet: birlik sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bağlı, uyan [/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât: atomlar[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]âza: âzalar, organlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, idrak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:35 #797173Anonim
ve tabiata, esbaba mensup matbû ise, o vakit senin vücudundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde daireler misilli, binler mürekkepler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir. Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitap eğer mektub olsa, birtek kalem, kâtibinin ilmine istinad edip bütün onları yazar. Eğer o mektub olmazsa ve onun kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse veya tabiata verilse, o vakit matbû kitap gibi herbir harfi için ayrı bir demir kalem lâzımdır ki, tab edilsin.
Nasıl ki, matbaada hurufat adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücut bulur. O vakit birtek kaleme bedel, o hurufat adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurufat içinde—bazan olduğu gibi—küçük kalemle bir büyük harfte bir sayfa ince hatla yazılmış ise, binler kalem birtek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dairede, herbir cüz için, o mürekkebat adedince kalıplar lâzım geliyor. Haydi, yüz muhal içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san’atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine birtek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adetlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san’atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek.
İşte, sen de anla, bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurafeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç.
ÜÇÜNCÜ KELİME: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.
BİRİNCİSİ
Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san’at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları bulundursun; veyahut herşeyde
[TR]
[TABLE]
[TD]basîrâne: görerek
[/TD]
[TD]bedel: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz: bölüm, kısım
[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapma, inkârcılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
[/TD]
[TD]hat: yazı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
[/TD]
[TD]hurufat: harfler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle
[/TD]
[TD]hâkezâ: bunun gibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüceyre-i beden: bedeni oluşturan hücrecik
[/TD]
[TD]icad: var etme, yaratma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etme: gerektirme
[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinad etmek: dayanmak
[/TD]
[TD]kalem-i kader: kader kalemi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, kudret, iktidar; Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
[/TD]
[TD]kâtib: yazan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matbû: tâbedilmiş, basılmış
[/TD]
[TD]mensup: bağlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[TD]misilli: benzeri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muannid: inatçı
[/TD]
[TD]muattıl: Allah’ın sıfatlarını inkâr eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız
[/TD]
[TD]muhâlât: imkansızlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli
[/TD]
[TD]mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteselsilen: zincirleme bir şekilde
[/TD]
[TD]nümune: örnek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tab edilmek: basılmak
[/TD]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum
[/TD]
[TD]vücut bulmak: ortaya çıkmak (bk v-c-d)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât: atomlar
[/TD]
[TD]zikretmek: dile getirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi
[/TD]
[TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:37 #797174Anonim
kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet derc etsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misalî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin haricî vücudunu kabul ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabiî güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misal gibi, mevcudat ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin cilve-i esmâsına verilmezse, herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.
İKİNCİ MUHAL
Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz kadîr, hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki, tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak, içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ, müvellidülhumuza, karbon, azotun
[TR]
[TABLE]
[TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah[/TD]
[TD]akis: yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aksî: yansıyan, akseden[/TD]
[TD]bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: gerçek dışı, boş[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin görüntüsü, yansıması[/TD]
[TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz[/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hakîm: bilgili, hikmetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk ve idare: varlıkları yaratma ve idare etme[/TD]
[TD]haricî: dışa ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: yapı[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik[/TD]
[TD]intizamlı: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih[/TD]
[TD]isnad etme: dayandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[TD]kadîr: güç ve iktidar sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kudret: güç, kuvvet, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]medar: dayanak noktası, eksen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menşe: kaynak[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: varlık[/TD]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misalî: yansıyan[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkansız, olmayacak şey[/TD]
[TD]muhâlât: imkansızlıklar, olmayacak şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müvellidülhumuza: oksijen[/TD]
[TD]müvellidülmâ: hidrojen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[TD]nutfe: memelilerin yaratıldığı su[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[TD]tabiî: doğal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz-ı fikir: düşünce şekli[/TD]
[TD]tezgâh: dokuma aleti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil: oluşma, şekillenme[/TD]
[TD]teşkil ve tasvir: şekillendirme ve belli bir görünüm verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vücuda gelmek: ortaya çıkmak (bk v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zerrecik: atom[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât-ı zücâciye: camı oluşturan atomlar[/TD]
[TD]zâhiren: görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: Güneş[/TD]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:38 #797175Anonim
intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.
İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar “Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcudat tabiata isnad edilse böyle acip muhaller olur, imtinâ derecesinde müşkilât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samede verildiği vakit o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suubetli imtinâ, o suhuletli vücuba nasıl inkılâp eder?
Elcevap: Birinci Muhalde, nasıl ki güneşin cilve-i in’ikâsı kemâl-i suhuletle, külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve tesirini misalî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri halde, eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabiî ve bizzat bir güneşin haricî vücudu, imtinâ derecesinde bir suubetle olabilmesi kabul edilmek lâzım gelir. Öyle de, herbir mevcut, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad ve Samede verilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylıkla ve bir intisap ve cilve ile, herbir mevcuda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o intisap kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcut kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtinâ derecesinde yüz bin müşkilât ve suubetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinatın küçük bir fihristesi olan gayet harika
[TR]
[TABLE]
[TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Zât-ı Ehad ve Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[TD]ahmak: aptal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[TD]bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i in’ikâs: görüntünün yansıması[/TD]
[TD]daire-i akıl: akıl dairesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ: iddia[/TD]
[TD]feyiz: bereket, bolluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: özet, içerik[/TD]
[TD]fikr-i küfrî: Allah’ı inkâr etme düşüncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]halita: karışık halde olan, karışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: sıcaklık[/TD]
[TD]haricî: dışa ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hariç: dışında[/TD]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etmek: dönüşmek[/TD]
[TD]intisap: bağlantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizamsız: düzensiz[/TD]
[TD]isnad etme: dayandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek[/TD]
[TD]kemâl-i sûhûlet: tam bir kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: doğa, evren[/TD]
[TD]külfet: güçlük, zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memuriyet: emir altında olma[/TD]
[TD]mensucat: dokumalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meslek: usul, yol[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: varlık[/TD]
[TD]mikyas: ölçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: benzer, örnek[/TD]
[TD]misalî: görüntü şeklinde olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mûcid: icad eden; yoktan var eden[/TD]
[TD]mümteni: imkansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefennin: bilgili, fen ilimlerine sahip[/TD]
[TD]müşkilât: zorluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: bağ[/TD]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[TD]suubet: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem[/TD]
[TD]tabiiyyun: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil: şekillendirme[/TD]
[TD]vücub: kesinlik, zorunluluk, gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:40 #797176Anonim
makine-i vücudunu icad eden, içindeki kör tabiatın, kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sahibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhal değil, belki binler muhaldir.
Elhasıl, nasıl ki Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun şerik ve nazîri mümteni ve muhaldir; öyle de rububiyetinde ve icad-ı eşyada başkalarının müdahalesi, şerîk-i zâtî gibi mümteni ve muhaldir.
Amma İkinci Muhaldeki müşkilât ise: Müteaddit risalelerde ispat edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i Ehade verilse, bütün eşya birtek şey gibi suhuletli ve kolay olur. Eğer esbaba ve tabiata verilse, birtek şey umum eşya kadar müşkilâtlı olduğu, müteaddit ve kat’î burhanlarla ispat edilmiş. Bir burhanın hülâsası şudur ki:
Nasıl ki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisap etse, o memur ve o asker, o intisap kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına, bazan bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisap münasebetiyle, padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu, o kuvveti, o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misilli harika olabilir.
Nasıl ki karınca o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harap ediyor. Sinek o intisapla Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisapla, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor. HAŞİYE-1 Eğer o intisap
[NOT]Haşiye-1
Evet, eğer intisap olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir emir alır, o harika işlere mazhar olur. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san’atı iktiza eder. Çünkü, dağdaki, kudret eseri olan mücessem çam ağacının, bütün âzâları ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta mevcut bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı tecellîleri görülen Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]cismanî: maddî yapısı olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özet olarak[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması; yüksek bilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: var etmek, yapmak[/TD]
[TD]icad-ı eşya: varlıkların yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intisap: bağlanma[/TD]
[TD]kader-i İlâhi: İlâhi kader, Allah’ın kader kanunu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaderî: kaderle bağlantılı[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i şahsiye: kişisel kuvvet[/TD]
[TD]makine-i vücud: kâinatın küçük bir örneği olan vücut makinası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: erişmek, edinmek[/TD]
[TD]medar: dayanak noktası, sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memuriyet: memurluk[/TD]
[TD]mevcut: var olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilli: gibi[/TD]
[TD]muhal: imkânsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücessem: maddî yapısı olan[/TD]
[TD]mümteni: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebetiyle: vesilesiyle, sebebiyle[/TD]
[TD]müteaddit: bir çok, çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkilât: zorluklar[/TD]
[TD]namına: adına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazîr: benzer, eş[/TD]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suhulet: kolaylık [/TD]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[TD]şerik: Allah’a ortak koşulan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerîk-i zâtî: doğrudan Allah’ın Zâtına ortak olma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:50 #797178Anonim
kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.
Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.
ÜÇÜNCÜ MUHAL
Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam,
[TR]
[TABLE]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmaklık: akılsızlık[/TD]
[TD]beyan edilmek: açıklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat-ı harbiye: savaş aletleri[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özet olarak[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya-yı âhar: diğer varlıklar[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haric-i daire-i akliye: akıl dairesinin dışında[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
[TD]hurafe: herhangi bir delile dayanmayan bâtıl inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: boş, ıssız[/TD]
[TD]icad: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i ilmiye: bilimsel kanunlar[/TD]
[TD]maskara: gülünç, rezil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu: bir şeyin tamamı[/TD]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat fihristesi: varlıkların sıralandığı liste[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]muztar: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[TD]müşkül: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemilât: içindekiler[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka [/TD]
[TD]sûhûlet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem[/TD]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tekmil etmek: tamamlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak[/TD]
[TD]teşkilât: meydana gelme, oluşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ilkellik[/TD]
[TD]vahşî: medeniyetten uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vücub: kesinlik, gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı medeniyet: medeniyetin meydana getirdiği eserler[/TD]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünvan: isim[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:51 #797179Anonim
kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.
Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.
ÜÇÜNCÜ MUHAL
Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam,
[TR]
[TABLE]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmaklık: akılsızlık[/TD]
[TD]beyan edilmek: açıklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat-ı harbiye: savaş aletleri[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özet olarak[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya-yı âhar: diğer varlıklar[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haric-i daire-i akliye: akıl dairesinin dışında[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
[TD]hurafe: herhangi bir delile dayanmayan bâtıl inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: boş, ıssız[/TD]
[TD]icad: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i ilmiye: bilimsel kanunlar[/TD]
[TD]maskara: gülünç, rezil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu: bir şeyin tamamı[/TD]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat fihristesi: varlıkların sıralandığı liste[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]muztar: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[TD]müşkül: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemilât: içindekiler[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka [/TD]
[TD]sûhûlet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem[/TD]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tekmil etmek: tamamlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak[/TD]
[TD]teşkilât: meydana gelme, oluşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ilkellik[/TD]
[TD]vahşî: medeniyetten uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vücub: kesinlik, gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı medeniyet: medeniyetin meydana getirdiği eserler[/TD]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünvan: isim[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:53 #797180Anonim
kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.
Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.
ÜÇÜNCÜ MUHAL
Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam,
[TR]
[TABLE]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmaklık: akılsızlık[/TD]
[TD]beyan edilmek: açıklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat-ı harbiye: savaş aletleri[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özet olarak[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya-yı âhar: diğer varlıklar[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haric-i daire-i akliye: akıl dairesinin dışında[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
[TD]hurafe: herhangi bir delile dayanmayan bâtıl inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: boş, ıssız[/TD]
[TD]icad: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i ilmiye: bilimsel kanunlar[/TD]
[TD]maskara: gülünç, rezil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu: bir şeyin tamamı[/TD]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat fihristesi: varlıkların sıralandığı liste[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]muztar: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[TD]müşkül: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemilât: içindekiler[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka [/TD]
[TD]sûhûlet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem[/TD]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tekmil etmek: tamamlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak[/TD]
[TD]teşkilât: meydana gelme, oluşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ilkellik[/TD]
[TD]vahşî: medeniyetten uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vücub: kesinlik, gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı medeniyet: medeniyetin meydana getirdiği eserler[/TD]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünvan: isim[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:54 #797181Anonim
kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.
Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.
ÜÇÜNCÜ MUHAL
Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam,
[TR]
[TABLE]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmaklık: akılsızlık[/TD]
[TD]beyan edilmek: açıklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat-ı harbiye: savaş aletleri[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özet olarak[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya-yı âhar: diğer varlıklar[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haric-i daire-i akliye: akıl dairesinin dışında[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
[TD]hurafe: herhangi bir delile dayanmayan bâtıl inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: boş, ıssız[/TD]
[TD]icad: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i ilmiye: bilimsel kanunlar[/TD]
[TD]maskara: gülünç, rezil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu: bir şeyin tamamı[/TD]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat fihristesi: varlıkların sıralandığı liste[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]muztar: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[TD]müşkül: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemilât: içindekiler[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka [/TD]
[TD]sûhûlet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: doğa, maddî âlem[/TD]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tekmil etmek: tamamlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak[/TD]
[TD]teşkilât: meydana gelme, oluşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ilkellik[/TD]
[TD]vahşî: medeniyetten uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vücub: kesinlik, gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı medeniyet: medeniyetin meydana getirdiği eserler[/TD]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünvan: isim[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.